39. Bölüm

Öpücük

ebrumelek
yazarebrumelek

ILGAZ

 

Karargâhın koridorlarındaki o keskin, ruhsuz beyaz ışık zihnimdeki karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. Parmaklarımın arasındaki sigara çoktan sönmüş, külü masadaki metal tablaya hoyratça dökülmüştü. Kaya üsteğmen ve Mert, Ayşe'yi evinden almaya gitmişti. Feza da bir saate buraya gelecekti...

 

Feza Duman. Hayır Feza Sungur .. Ya da benim kalbimdeki adıyla; toprağın altından çekip çıkaramadığımız, her gün yeniden ölüp her gün yeniden dirilen o küçük kız çocuğu.

 

Yıllar önce kaçırıldığında arkasında bıraktığı o derin boşluğu şimdi omuzlarındaki rütbelerle ve bakışlarındaki o hırçın kimsesizlikle doldurmuştu. Kimse bilmezdi ama ben onu izlerken sadece bir askeri değil bir mucizeyi izliyordum. Hayatımda gördüğüm en iyi, en disiplinli, en gözü kara askerdi o. Dağları deviren, kurşunlara göğüs geren ama akşam olduğunda kendi içindeki fırtınada tek başına boğulan o devasa kadına hayrandım. Onda kırılganlıkla gücün dans ettiği o nadir duruş vardı. Hayranlığım rütbelerin çok ötesinde ruhumun en derin kuytularına gizlenmişti.

 

Bir yanda onu tehdit eden o alçaklar, bir yanda gerçekleri bilmeden ona yabancı gözüyle bakan bir aile... Ve tüm bu yükün altında tek başına, bir santim bile eğilmeden duran o dik duruşlu kadın .. Ona aşık olmamak, güneşin doğuşuna sırt çevirmek kadar imkânsızdı.

 

Karargâhın nizamiyesinden içeri giren zırhlı aracın motor sesi zihnimdeki sessizliği bıçak gibi kesti. Güneş tepedeydi ama içimde buz tutmuş bir kış hüküm sürüyordu. Araç durdu, toz bulutu yavaşça yere indi ve kapılar açıldı. Ayşe, elleri kelepçeli bir halde indirildiğinde sanki zaman o noktada durdu ve geçmişin tozlu sayfaları birer birer yüzüme çarptı.

 

O kıza çok iyilik yapmıştım. O da benim birkaç kere hayatımı kurtarmıştı. Gerçekten de kardeşim olarak görüyordum onu. O korkmuş, çaresiz kız çocuğu hali geldi gözümün önüne... Aşiret töresinin karanlık dehlizlerinde, hiç istemediği bir aşiret ağasına kurban edilmek üzereyken çekip almıştım onu. Babası Muhtar Hamit, o gün diz çökmüş ellerime sarılmıştı. Gözlerindeki minneti bugün gibi hatırlıyordum. Ben o gün sadece bir hayat kurtardığımı sanmıştım; meğer bir yılanı koynumda beslemişim. Muhtar Hamit, yıllar önce benim hayatımı kurtarmıştı; bir pusuda canımı ortaya koyduğunda beni omuzlarında taşıyan adamdı. Tanışıklığımız oradan başlamıştı. Ben borcumu kızını okutarak, onlara kol kanat gererek ödediğimi sanmıştım. Ama bir gün o ellerin Feza’nın dünyasını, benim dünyamı yakacak bir ateşe odun taşıyacağını nereden bilebilirdim?

 

Ardından Muhtar Hamit indirildi araçtan. Şaşkındı, çökmüştü. Kaya Ayşe’yi, Mert ise muhtarı tutuyordu. Elimi cebime attım, bir sigara daha çıkardım. Babamdan kalan tek kötü alışkanlığım... Sigaranın közünü parmaklarımın arasında ezer gibi söndürüp ilerideki çöp kovasına fırlattım. Babam nefret ederdi yerlerde izmarit görmekten. "Asker dediğin bastığı toprağı kutsal bilir Ilgaz, kirletmez" derdi. Şimdi o toprağın altında babam değil sadece ona ait olduğu söylenen birkaç kemik parçası yatıyordu.

 

Ayşe yanımdan geçerken gözlerimin içine baktı. O her zamanki masumiyet maskesi yüzündeydi. Gözleri yaşlı, omuzları düşüktü. Ama bir saniye... Sadece bir saniye o masumiyetin altında öyle hince, öyle karanlık bir parıltı gördüm ki kanım dondu. O an anladım; karşımda zavallı bir kurban değil her adımı planlanmış bir maske vardı.

 

 

Muhtar Hamit beni görünce dudakları titredi. "Binbaşı?" dedi sesi can havliyle çıktı. "Oğlum bir yanlışlık var, kurban olayım yardım et!"

 

Cevap vermedim. Bakışlarımdaki buz dağı onu susturmaya yetti. Onları farklı sorgu odalarına götürdüler. Koridorda durup başımı arkaya yaslayıp tavanın donuk ışığına baktım. "Allah'ım" diye fısıldadım. "Şu lanet işi çözmemde, bu işten çıkmamda bana güç ver."

 

 

Sorgu odasına ilerledim. Ağır metal kapıyı açtım ve içeri girdim. Ayşe o küçük metal masanın arkasında oturuyordu.

 

Karşısına geçtim. Öylece durdum. Bir süre sadece nefes alışverişlerini dinledim.

 

"Neden yaptın bunu Ayşe?" sesim beklediğimden daha sakin ama daha derinden geliyordu.

 

Ayşe sustu. Başını kaldırmadı bile.

 

"KONUŞ!"

 

Ayşe dudaklarının kenarında silik, zehirli bir kıvrımlarla başını yavaşça kaldırdı.

 

"Konuşmayacağım demedim ki Ilgaz ne bağırıyorsun."

 

"O zaman başla! Siktiğimin bağlantın ne? Nasıl bulaştın sen bu işe anlat adam gibi. Karargâhın içine kadar sızan o bilgisayarı nasıl soktun? Hırdo denen o aşağılık herifi nasıl yönlendirdin? Lan sen bu pisliğin içine nasıl bulaştın? Doktorsun sen lan doktor! Büyük patronun kim hemen söyle?"

 

Ayşe hafifçe arkasına yaslandı. Artık o ağlayan kız gitmiş, yerine profesyonel bir katilin soğukkanlılığı gelmişti.

 

"Yanlış yerden başlıyorsun canım."

 

 

"Yanlış mı?" diye kükredim. Metal masaya yumruğumu geçirdim. "Sungurların evi kurşunlandı! Cemal amca vuruldu! Feza yüzbaşıyla dertleri ne? Daha ne yanlışından bahsediyorsun sen?" Öyle öfkeliydim ki burnumun kemerini tutup sıktım ve sinirle tıslayarak nefes aldım. Sesimi biraz daha kısıp devam ettim.

 

"Anlat Ayşe. Babanın da ilgisi var mı anlat. Bak anlatırsan cezai indirim uygulatacağım sana. Gencecik kızsın. Ömrün boyunca hapisten çıkmamak mı istiyorsun?"

 

Öylece yüzüme bakmaya devam edince öfke patlaması yaşadım .

 

"KONUŞ LAN!"

 

Ayşe sesi buz gibi halde başladı.

 

"Babamın haberi bile yok. Benim bir ideolojim var Ilgaz. Bir davam. Sizin o sığ vatan millet edebiyatınızın ötesinde bu coğrafyayı yeniden şekillendirecek bir güç. Feza ve ailesi... Onlar sadece o davanın küçük, önemsiz parçaları bana göre. Patronumun intikam listesindeki birer isimden fazlası değiller. Benim onlarla uğraşmak gibi bir derdim hiçbir zaman olmadı. Sadece verilen emirlere uydum. Ama seni ondan uzaklaştırmak... Kabul edeyim bu iş hoşuma gitmedi diyemem . "

 

Masaya hırsla yumruğumu vurdum tekrar . Ne anlatıyordu lan bu kız? Odanın duvarları titredi sanki yumruk sesimle. Ya da beynim dönüyordu sinirden.

 

"İdeolojin batsın ulan! Sen bir doktorsun Ayşe! Hayat kurtarmaya yemin etmedin mi sen? Ne zor şartlarda doktor oldun lan sen unuttun mu? Baban ne kadar uğraştı senin için yoktan canıyla. Fukara haliyle. Şimdi Türk düşmanı bir terör örgütünün elçiliğini mi yapıyorsun? Kimin için çalışıyorsun?"

 

Ayşe bir anda kahkaha atmaya başladı. O ses... O ses insan sesi olamazdı. "Ha... Ha... Ha..." diye gülerken başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki delilik artık saklanamayacak kadar ortadaydı.

 

"Patronumun ismini bilsen ne değişecek?" Dedi. "Zaten çok yakında göreceksin. Belki aynı havayı soluyorsunuz, belki aynı odada yemek yediniz. Belki de hiç selamın bile olmadı. Hatta belki de zihninin o en korkak, en karanlık köşelerinde saklıdır o isim..." Gülmesini keserek devam etti. "Ama şunu bil ki patronum Sungur'ları yok ettikten sonra karşına çıkacak . Onun yoluna çıkma Ilgaz. Seni bile harcar bu uğurda."

 

"Bana isim ver!" diye bağırdım. Yakasına yapışmamak için kendimi zor tutuyordum.

 

"Bırak patronu Ilgaz" dedi Ayşe, sesi aniden bir yılanın tıslaması gibi alçaldı. Masaya doğru iyice eğildi. "Asıl merak etmen gereken şey patronum değil."

 

"Ne saçmalıyorsun yine!" Dedim dişlerimin arasından. Yüzünde minik sinsi bir tebessüm oluşup biraz daha eğilip fısıldadı.

 

"Asıl merak etmen gereken o çok sevdiğin, her fırsatta kahramanlığını anlattığın babanın neden ve nasıl öldüğü ..."

 

Nefesim boğazımda düğümlendi. Babam mı? Yıllar önce şehit olan babam ne alakaydı?

 

"O dilini koparırım? Babam görev başında vatanı için şehit düştü! Haddini bil! Adını ağzına alma sakın!"

 

"Şehit düştü öyle mi?" dedi Ayşe gözlerini gözlerime dikerek. "Sana anlatılan masal bu. Babanın nasıl öldüğünü hiç merak etmedin mi gerçekten? O pusuda neden tek bir kurtulan olmadığını? Neden cesedinin asla bulunamadığını? Size sadece parçalanmış birkaç uzuv gönderdiler Ilgaz. Sen o toprak mezara babanı değil, sahipsiz et parçalarını gömdün."

 

Uzuv parçalarını gömdüğümüzü nereden biliyordu lan bu? Annem bile bilmiyordu! Zaten çok kötü bir haldeydik. Bunu anneme bile söyleyememişlerdi Onur amcamlar. Ben de büyüyünce öğrenmiştim. Dosyası gizliydi. Albaydan özel izinle okumuştum.

 

Kanımın çekildiğini, ellerimin titrediğini hissettim. Ayşe durmadı, zehrini akıtmaya devam etti.

 

"Baban şehit düşmedi Ilgaz. Baban satıldı. O gün o pusunun kurulması için emri kim verdi sanıyorsun? O operasyonun istihbaratını kim sızdırdı? Babanın neden öldüğünü ve aslında kimin yüzünden son nefesini verdiğini öğrendiğinde, o çok güvendiğin karargâhın duvarları tepene yıkılacak. Sorduğun o büyük patron var ya... İşte baban onun yoluna çıkıp kim olduğunu öğrenince sonu böyle oldu. Feza'nın kaçırıldığını öğrenmişti. Onur'a söylemedi emin olmadan. Emin olunca da geberdi. Sen de bu işi daha fazla kurcalama. Sonun baban gibi olmasın. Bu defa ceset parçalarını bile yollamazlar annene."

 

Gözlerim irileşmiş kalbim kulaklarımda güm güm atarken masaya dayandım. Tüm gücüm çekilmişti sanki.

 

"Yalan söylüyorsun..."

 

Ayşe alaycı bir tavırla gülümsedi. "Git o kahramanlık dosyalarını bir daha aç Ilgaz. O günkü telsiz kayıtları neden silindi? O operasyonun gizli tanığı ve istihbaratçısı neden ortadan kayboldu? Baban bir kahraman değildi, o sadece temizlenmesi gereken bir pürüzdü. Tıpkı şimdi senin Sungur'lar için bir pürüz olduğun gibi."

 

Arkasına yaslanıp tiz bir kahkaha attı. Donup öylece yüzüne baktım.

 

"Babanın katili Onur Sungur. Baban onun yüzünden öldü."

 

Zihnimde şimşekler çakıyordu. Babamın ölümüyle ilgili yıllardır içimi kemiren o açıklanamayan boşluklar, Ayşe'nin bu zehirli kelimeleriyle dolmaya başlıyordu. Demek babam Feza'nın kaçırıldığını öğrenmişti ve işin peşine düşmüştü. Kimseye anlatamadan şehit edilmişti.

 

"Bana ismi söyle Ayşe" dedim, sesim artık bir fısıltıydı ama ölüm kadar soğuktu. Ayakta zor duruyordum. Önce büyük bir güçsüzlük hissi ardından deli gibi kaynayan bir öfke bedenimi ele geçirdi.

 

Kenarda duran boş metal sandalyeyi tuttuğum gibi duvara fırlattım.

 

"BANA O İSMİ VER YOKSA SENİ BU ODADAN SAĞ ÇIKARMAM."

 

Masayı tutup yana devirdim. Ayşe çığlık attı.

 

"ALLAH BELAMI VERSİN YAKARIM SENİ AYŞE KONUŞ LAN!"

 

Yerdeki masayı alıp defalarca yere vurdum. Demir masa yamulmuştu vurmaktan. Bacaklarından tutarak birkaç kere daha vurmaya devam ederken odanın kapısının açıldığını duydum. Ama durmadım. Eller beni tutup çekerken beni tutan kişiye yumruk geçirmek için elimi kaldırdım ama karşımda Mert'i görünce az da olsa kendime geldim.

 

Tim komutan yardımcım Mert omzumdan tutarak "KOMUTANIM" diye bağırdı. Kafamı iki yana sallayarak burnumdan sertçe nefes verdim. Bakışlarımı yeniden Ayşe'ye diktim.

 

"Götürün şunu gözümün önünden!"

 

Sinsi bir gülümsemeyle bakıyordu bana. Kaya da odaya girmiş Ayşe'yi tutup kaldırmıştı. Başka bir sorgu odasına götürülmeye başlanmıştı.

 

"İyiyim bırak" dedim Mert'e. Mert gözlerime uzun uzun bakarak başını bir kere eğdi.

 

 

Kapıya doğru sendeledim. Oksijen yetmiyordu. Ayşe önden ilerletilip o soğuk kahkahasını atmaya devam ederken koridora fırladım. Babamın cesedi bulunamamıştı... Sadece bir kol ve birkaç parmak parçası...

 

Feza... Sungurlar... Babam... Her şey dev bir sarmalın içinde birleşiyordu. Ve bu sarmalın merkezindeki o 'Patron' piçini bulmadan bana, bize, bu vatana huzur yoktu...

 

***

 

Bahçeye çıktığımda hâlâ titriyordum. Titreyen parmaklarımın arasında bir sigara yaktım. Dumanı içime öyle derin çektim ki, sanki o kor ateş içimdeki buz tutmuş şüpheleri eritecekmiş gibi... Başımı kaldırıp kurşunî bulutlara baktım. Gökyüzü bile üzerime yıkılacakmış gibi ağır, sessiz ve suçluydu.

 

"İyi misin?"

 

Kaya’nın sesi yanımda yankılandığında bakışlarımı bulutlardan çekmedim. "Hayır" dedim dürüstçe. Yalan söyleyecek mecalim kalmamıştı.

 

Kaya derin, sıkkın bir nefes verip yanıma çöktü. "Dinledim sorguyu. Birini şehit vermenin, o boşluğun ne demek olduğunu en iyi biz biliriz komutanım. Vatan sağ olsun."

 

Başımı ağır ağır salladım. Vatan sağ oluyordu da, evlatların ruhu o sağ kalan vatanın altında ezim ezim eziliyordu.

 

"Yani..." dedi gözlerini kısarak. "Baban Feza’nın yaşadığını öğrenmişti ha?"

 

Cevap veremedim. Ayşe'nin doğru söyleyip söylemediğinden bile emin değildim. Sadece sigaramdan bir fırt daha çekip dumanı ciğerlerime hapsettim. Tam o sırada Kaya’nın telefonu sessizliği bir bıçak gibi kesti. Cebinden çıkarıp ekrana baktığı an yüzü aydınlandı. "Efendim abicim?" dedi neşeyle.

 

İlgim anında Kaya’ya kaydı. Abicim dediğine göre arayan Feza’ydı. Kaya’nın yüzündeki o neşeli ifade saniyeler içinde yerini endişeli bir gerginliğe bıraktı. "Karargâhtayım... Sen neredesin? Sesin niye öyle, neyin var senin?"

 

 

Kaşlarım çatıldı, sigarayı tutan elim havada kaldı. Kaya’nın dikkati tamamen telefona gömülmüştü. "Hayır bir şey olmuş sana... O evde biri bir şey mi dedi? Geleyim mi söyle?"

 

Yerinde duramıyordu. Sanki telefonun içinden geçip Feza’nın yanına gidecekti. Kısa bir sessizlikten sonra "Tamam bekliyorum o zaman" diyerek kapattı.

 

Bana dönüp "Feza çıkmış geliyor" dedi ve gözlerini karargâhın giriş kapısına dikti. Sonra elini ensesine atıp "Ben bir geliyorum hemen" diyerek yerinden fırladı. Öyle bir hızla binaya daldı ki rüzgarı dinmeden kayboldu. Feza geliyorsa nereye gidiyordu bu?

 

Gerçi ben o time akıl sır erdiremiyordum.

 

Sigaramı bitirdim ama içeri girmeye cesaretim yoktu. Feza'yı karşılamak, o dumanlı gözlerine bakmak, Ayşe’nin söylediklerini zihnimden kovup ona sarılmak istiyordum. Bir sigara daha yaktım. Dakikalar sonra Kaya’nın binadan elinde bir paketle koşarak çıktığını gördüm. Bir elinde kağıda sarılmış yarım ekmek, diğer elinde vişneli bir meyve suyu vardı. Yanıma gelip meyve suyunu banka, oturduğum yerin hemen yanına bıraktı.

 

"Gelmedi mi daha?" dedi kapıya bakarak.

 

"Hayır" dedim.

 

"Heh iyi." Cebinden bir üçgen peynir çıkarıp özenle açmaya başladı. Şaşkınlıkla onu izliyordum. Bankın üzerine serdiği kağıdın içindeki ekmeği açtı. Ekmeğin içine sürülmüş salçanın o keskin kokusu burnuma geldi. Peyniri salçanın üzerine yerleştirip ekmeği sıkıca kapattı.

 

"O kahvaltı yapmamıştır kesin" dedi Kaya gözleri yola kilitli halde.

 

"Saat 5’ten beri Sungurların evinde nöbette" dedim kendimi suçlu hissederek. "İlla yemiştir bir şeyler."

 

Kaya gözlerini fal taşı gibi açıp bana baktı, sonra homurdandı. "Şimdi belli oldu sinirinin sebebi! Yapmaz o... Tokum der geçer. Açım diyemez kimseye. Hele sabahın köründe kahvaltı yapmayı hiç sevmez."

 

Pişmanlık bir taş gibi oturdu yüreğime. Bilsem onu o saatte oraya yollar mıydım? Kaya sıkıntımı fark etmiş gibi sesini yumuşattı. "Senlik bir durum yok komutanım. Bize bu yaşımıza kadar kim iyilik yapsa karşılığını bekledi. Biz karşılıksız bir şey almayı bilmeyiz. Ondan kaynaklı hep bu ."

 

"Ailesinin evinde" dedim yutkunarak . "Handan teyze askerlere karşı çok duyarlıdır. Zorla da olsa yedirir. Feza eminim şu an tıka basa tok gelecektir ."

 

"Ne aile ama" diye homurdandı Kaya. Bakışlarını bana çevirerek "yanlış anlama ama kızlarının yerine hemen başkasını koyan insanlara güvenim yok benim. Yine de ağzımı açıp bir şey söyleyemiyorum Feza'ya beni yanlış anlar diye. Ama bana sorsan bu şehir hiç iyi gelmedi ona ."

 

"Öyle deme " dedim yıllardır o tarafın yaşadıklarını yakından bildiğim için. "Çok acı çektiler. Ceylin'i asla Feza'nın yerine koymadılar da. Her çocuk nasıl farklı seviliyorsa öyle sevdiler. Feza'nın yeri asla dolmadı. Handan teyze tek bir bebeklik mendilini bile hala özenle saklar. "

 

"Neyse ne" dedi Kaya keserek. Bu konudaki fikrini onların açısından anlayabiliyordum ama yıllardır çekilen acıları bilmiyorlardı. Feza da bilmiyordu. Şimdi ailesinin durumu bilmeden kendi sıkıntıları içinde mücadele etmesini kendisine karşı soğukluk olarak görüyor olabilirdi ama öyle bir durum yoktu. Alparslan nasıl ki öğrendiği andan beri Feza'ya aşırı düşkün olmuştu tüm aile de öyleydi. Ceylin'in kıskanç yapısını bildiğim için onun tavırlarını bilemiyordum ama aile öğrendiği an Feza'nın etrafında pervane olacaklardı. Buna eminim. Eğer olmazlarsa da her zaman Feza'nın yanında olacaktım. Çünkü bu durumda o haklı olurdu.

 

Kaya'nın da benim gibi uzaklara daldığını görünce "neden karşılıksız bir şey almayı bilmeyiz dedin?" Diye sordum.

 

Gözleri eski bir yaranın kabuğunu kaldırır gibi baktı bana. Derin bir çekerek "uzun hikaye boşveeer" dedi.

 

"Feza gelene kadar vaktimiz var" dedim sigaramı söndürerek.

 

İç çekti. Ardından anlatmaya başladı.

 

"Yetimhanenin olduğu mahallede bir teyze vardı" diye başladı. "Yemekler iğrenç olduğu için bazen kaçıp o teyzenin kapısında dolanırdık. Bizi çağırırdı içeri, nasıl sevinirdik anlatamam. O yetimhanenin o soğuk yemeklerinden farklı bir şey yiyeceğiz diye... Ama yemek yedikten sonra bize bütün evini temizletirdi teyze. Olsun derdik. Gocunmazdık, karşılığını verirdik. Feza küçüktü ondan ben ona kolay işleri verirdim."

 

Derin bir nefes çekti içine. "Bir gün yine yemek için kaçtık bahçeden. Kadının evine gidip yemek yedik. Sonra temizliğe başladık. Ben dokuz yaşlarındayım. Camı silerken aşağıda bir adam gördüm. Kafasını kaldırmış bizim olduğumuz kata bakıyordu. İçime bir kurt düştü bilmiyorum . Hemen içeri girip toz alan Feza’nın elinden tuttum. Bekle burada korkma geliyorum dedim."

 

"Ne oldu peki?" diye sordum Kaya'ya. İçime bir daralma gelmişti yine. İnşallah kötü bir şey yaşamamışlardır diye düşündüm. Yedi yaşındaki güzel yemek yemek için temizlik yapan korkmuş Feza'yı düşündüm.

 

"Sessizce yatak odasının önüne gittim. Bize yemek veren kadın telefonla konuşuyordu içeride. Çocuklar evde diyordu... Kaç para alacağım? Bizi satacaktı Ilgaz binbaşı. Organ mafyası mıydı, başka bir şey mi bilmiyorum ama o çocuk aklımla bile ölümün nefesini ensemde hissettim. Nasıl Feza’yı kapıp evden kaçtığımı, apartmanın üst katına koşup zillere tek tek bastığımı hatırlamıyorum bile. 'Yetimhaneye geri götürün bizi' diye ağlamıştım bir komşunun kapısında. Sonra o ve kocası polisi aradı. Biz polisler ile yetimhaneye götürüldük. O adam kaybolmuştu ortalıktan. Teyzeyi de bir daha görmedik."

 

Yüreğime koca bir taş oturdu. Şehirdeki yetimhaneleri en kısa zamanda ziyaret etmeliydim .

 

"Çok mu kötüydü yemekler?" diye sordum, atmosferi biraz olsun dağıtmak için. Çünkü Kaya üsteğmenin gözleri dolmuştu.

 

Kaya meyve suyuna pipeti geçirirken kıkırdadı ama gözleri hâlâ dolu doluydu. Kırpsa gözyaşı akardı. "Benim için fark etmezdi, iyi yemek nedir bilmezdim ki. Bebekliğimden beri oradaydım. Ama Feza beğenmezdi. Sen doğuştan elitsin galiba diye dalga geçerdim onunla hep. Şimdi anlıyoruz ki damak hafızası varmış kızın... Beş yaşına kadar gördüğü o bolluğu unutmamış bünye."

 

Tam o sırada nizamiyeden bir motorsiklet gürültüyle girdi. Siyah motosiklet tozu dumana katarak otopark alanına süzüldü. Sürücü kaskını tek hamlede çıkarıp hırsla yana astığında savrulan o bal rengi saçların arasından Feza’nın öfkeyle yanan yüzü belirdi. Patlamaya hazır bir bomba gibi çevresine öfke saçarak baktı.

 

“Geldi benim deli” diye mırıldandı Kaya. Sesi gurur ve hüzünle harmanlanmıştı. Elinin tersiyle gözlerini hızlıca kurulayıp ayağa kalktı. Az önce hazırladığı o peynirli ekmeği ve meyve suyunu sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymiş gibi sıkıca kavradı.

 

Feza’nın bakışları bahçeyi sert bir taramadan geçirdi. Bizi bulduğu an adımları hızlandı. İntikam ateşiyle kavrulan bir fırtına gibi, yeri sarsarak yürüyordu. Bana doğru yaklaştıkça, o yeşil ateş gözlerinin hedefinde bizzat kendimi gördüm. Öyle bir bakıyordu ki, kaşlarım gayriihtiyari havaya kalktı. Ayşe’nin yakalanmasına, o evin önünde yaşadığı gerginliğe sinirlenmişti; biliyordum. Ama bu bakış başkaydı. Sanki tüm bu olanların, çekilen tüm acıların, hatta dünyadaki tüm kötülüklerin tek müsebbibi benmişim gibi bakıyordu. Bir şey mi yapmıştım bilmeden? Ayşe’nin o zehirli sözleri daha kulaklarımda çınlarken, Feza’nın bu buz gibi öfkesi göğsüme bir ağırlık daha bıraktı.

 

Aramızda epey mesafe varken Kaya ona doğru yürüdü ve benden uzaklaştı. Orta yerde buluştuklarında ekmeği ona doğru uzatıp “Al abicim ye önce şunu” diye bağırdı sesi şefkat dolu bir halde.

Feza bir şeyler söylerken seslerinin bana gelmediğini anladım. Fısıldayarak cevap vermişti çünkü. Duyamasam da tam karşımda duran Feza’nın dudak hareketlerine odaklandım. Feza önce Kaya’nın uzattığı o kağıda sarılı ekmeğe baktı. Bakışları yumuşar gibi oldu ama hemen ardından Kaya’nın gözlerine kenetlendi.

 

“İki gündür bir şey yemedim” dediğini okudum dudaklarından. Kalbim tekledi. Ekmeği alıp öyle bir hırsla öyle kocaman bir lokma ısırdı ki o an ne kadar bitkin olduğunu bir kez daha anladım. Meyve suyunu da aynı hızla adeta susuzluğunu değil de içindeki yangını söndürmek ister gibi içti.

 

Daha fazla dayanamadım. Aramızdaki mesafeyi kapatıp yanlarına gittim. Sesimdeki endişeyi bastıramayarak “Sen yemek bile yemedin mi?” diye sordum. "Neden bana söylemiyorsun? Ya da neden birini pastaneye falan yollayıp aldırmadın bir şey?"

 

Feza bakışlarını benden kaçırıp gözlerini devirdi. Gerçekten de bana sinirliydi ama nedenini çözemiyordum. Ağzındaki lokmayı çiğnerken bana bakmadan “Yedim tabii ki salak mıyım ben aç kalayım, atıştırıyorum şu an. Meselemiz bu mu hem Binbaşı?” dedi buz gibi bir sesle. “Ayşe’nin sorgusuna girdiniz mi? İsim verdi mi?”

 

Bu kadının gururu beni çıldırtacaktı. Kendine öyle bir duvar örmüştü ki Kaya'yı da içine alarak, o duvarı aşıp ona ulaşmak çok zordu. Her şeyi sadece benimle paylaşsın istemem belki de bencillikti. Kaya'nın yerine geçmek gibi bir amacım da yoktu olamazdı da ama en azından bana karşı biraz daha kalkanlarını indirmesini diliyordum. Bugün ona tüm duygularımı açıkça söyleyecektim. Bu kararı zaten almıştım ama şimdi iyi ki böyle bir karar almışım diye düşünmeye başlamıştım. Ben ona açılmadan o duvarlarını indirmeyecekti belli ki.

 

“Ayşe sorgulandı. Ama ondan önce harekat merkezinde toplantı yapacağız.”

 

Feza elindeki ekmeğin son lokmasını da büyük bir hızla ağzına atıp çiğnedi. “Tamam” dedi sesi hâlâ o mesafeli tondaydı. “Odama çıkıyorum o zaman. Toplantıdan önce halletmem gereken işlerim vardı binbaşı.”

 

 

Kaya’yı ve beni bahçede öylece bırakıp meyve suyunu içe içe karargâh binasına doğru yürümeye başladı. O an Kaya’nın telefonu yeniden çalmaya başladı ama benim gözüm sadece giden o dik omuzlardaydı.

 

Arkasına bile bakmadan gidişi, beni görmezden gelişi içimdeki sabır taşını çatlattı. Sikerim böyle işi. Her şeyi şimdi söyleyecektim ona. İçimde ne var ne yok dökecektim önüne. Akşamı beklemeyecektim.

 

Peşinden binaya girdim. Koridorda postallarımın çıkardığı yankıyla ona yetiştim. Tam merdivenlere yöneleceği sırada kolundan sıkıca yakaladım.

 

“Benimle gel?” dedim sesimdeki gizleyemediğim o hırçın ilgiyle. Daha ne olduğunu anlayamadan onu koridorun kenarındaki boş, loş depoya doğru hızla çektim. Kapıyı ardımızdan sertçe kapatıp onu duvarla arama aldığımda, gözlerindeki o yeşil ateşin daha da parladığını gördüm. Aramızda sadece birkaç santim ve aylardır bastırılmış, artık taşmak üzere olan bir volkan vardı. İçimde artık tutamayacaktım. Soru sorma sırası şimdi bendeydi.

 

"Eceline mi susadın binbaşı, ne yapıyorsun?" diye tısladı Feza. Göğsü öfkeyle inip kalkarken üniformasının altındaki o sertliğin nasıl titrediğini hissedebiliyordum.

 

"Asıl sen ne yapıyorsun?" diye kükredim. Ellerimi iki yanından duvara sertçe dayayarak onu hapsettim. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar azdı artık. "Bahçede bana o bakışların neydi öyle? Ne yaptım da kızdın bana? Söyle!"

 

"Komutanıma ne hadle kızarım?" dedi alaycı bir o kadar da can yakıcı bir sesle. Dudakları bükülmüştü. "Hem sen hayırdır neyin hesabını soruyorsun? Kimsin ki benim hayatımda bu hesabı soracak? Komutanım olmak dışında neyimsin ki?"

 

"Fezaaa!" Adını dişlerimin arasından bir uyarı gibi çıkardığımda bakışlarım istemsizce o kıvrımlı dudaklarına kaydı. Yeniden yeşillerine dönerek "Beni neden bir yabancı gibi dışarıda bırakıyorsun?" diye sordum. Sesim bu kez daha kısık daha sahiplenici bir tondaydı.

 

 

Feza başını dikleştirdi. O yeşil gözleri karanlıkta bile pusuya yatmış bir avcı gibi yanıyordu. "Yabancısın zaten" dedi soğukça. "Seninle aramızda çok hayat farkı var Ilgaz. Benim hayatım şu an zaten karmaşık. Senin ne söylemek istediğini anlamaya, o imalı bakışlarını çözmeye zamanım bile yok. Git o her şeyi tam, o her şeyi düzgün hayatına!"

 

"Ne oldu!" dedim ona doğru biraz daha eğilerek. Burnumun ucu burnuna değiyordu artık. Nefesim nefesiyle harmanlanıyor, odadaki oksijen ikimize yetmiyordu. "Söyle bana, neye böyle barut gibi delirdin? "

 

Feza’nın omuzları hırsla kalkıp iniyordu. Göğsü göğsüme her çarptığında içimde bir yerlerin infilak ettiğini hissediyordum. Gözlerindeki ateş bu loş ışıkta zifiri bir karanlığa dönmüştü.

 

"Evleniyormuşsun Ilgaz!" diye bağırdı aniden. Şok oldum. Kim evleniyor? Sesi odanın soğuk duvarlarına çarpıp kalbime saplandı sanki.

 

"Sibel'in annesi bahçede bizim kızla Ilgaz evlenecek diye duyurdu. Bir de gelip benden hesap mı soruyorsun? Sen git düğününe falan hazırlan binbaşı. BENİMLE UĞRAŞMAYIN ARTIK!"

 

O an içimde bir şey koptu. Belinden kavradığım gibi onu kendime öyle bir çarptım ki üniformalarımızın sürtünme sesi odada yankılandı. Boştaki elimi yüzüne çıkarıp çenesini parmaklarımın arasında sabitledim.

 

"Öyle bir şey yok?" dedim fısıltıyla. Sesimdeki o karanlık tutku artık saklanamazdı. Saklayamazdım ondan. "Sen benim gözlerimin içine baktığında orada bir başkasını görebiliyor musun gerçekten?"

 

"Ne-ne" diye kekeledi. "Ne demek istiyorsun?"

 

"Seni tanıdıktan sonra bir başkasını düşüneceğime ihtimal veriyor musun gerçekten de? Sana ben hiç mi bir şey anlatamadım gözlerimle ..?"

 

Feza’nın dudakları aralandı, nefesi hızlandı. "Ilgaz bırak gidicem çok sinirliyim..." diye mırıldandı ama elleri göğsümdeki kumaşa sımsıkı tutunmuştu.

 

"Bırakmam" dedim dizimi bacaklarının arasına yerleştirip onu duvara tamamen mühürlerken. "Bırakamam Feza ..."

 

Eğildim. Dudaklarımız birbirine değdi değecek bir mesafedeyken durdum.

 

"Seni mahveden o öfkene bırakmam. Seni kimseye bırakmam ben artık."

 

Cevap vermedi. Onun yerine dudaklarıma bakarak gözlerini kapattı. Dayanamadım. Yüzümde oluşan tebessümümü engelleyemeden dudaklarımı ona mühürledim.

 

 

O aylardır beklediğim, her gece hayalini kurduğum dudaklarını tenimde hissettim. Tüm bedenim anında canlandı. Onu öyle bir açlıkla, öyle bir sahiplenmeyle öpüyordum ki; sırtı duvarla benim aramda ezilirken o da bana acemice karşılık veriyordu.

 

Onu kendime daha çok bastırdım. Kollarım onu dünyadan koparıp sadece bana ait olan kalbime hapsettim. Artık ne oyunlar ne babamın katili ne de o yalanlar...

 

Sadece biz vardık.

 

Bölüm : 19.02.2026 11:36 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...