
Feza
Bizi yalnız bırakmışlardı. İlk kez. Tek şansımız buydu.
Kaya abim ile göz göze geldik. Yüzü çok kötü durumdaydı. Tanınmayacak haldeydi. Ben nasıldım hiç bilmiyorum.
"Buradan çıkmamız lazım" dedim. Uğur yaralı olduğu için başka bir plan yapmıştım. Ben tek başıma çıkacaktım. Birkaç silah ve telsiz bulursam Ilgaz'la iletişime geçebilirdim.
"Burası çok büyük bir arazi" diye fısıldadı Kaya. "Gelirken gördüm bir sürü mağara vardı. Özellikle seçmişler burayı destek ekip gelirse bile onlar bizi bulana kadar kafamıza sıkarlar.
"Bizi bulmaları imkansız yani?" Diye sordum. Gözlerim dolmuştu sinirden. Kaya abim kafasını salladı inleyerek. Yüzündeki kendi kurumuş kan izinden ten rengi bile gözükmüyordu.
"O zaman benim planımdan başka çaremiz yok" dedim. Göğsüm acıyordu konuşurken. Nefes alırken canım acıyordu. Birkaç kaburgamın kırıldığını tahmin ediyordum ve ciğerlerime batıyordu.
"Birlikte gidelim" dediğinde olumsuz anlamında kafamı salladım.
"Eğer gelip de benim olmadığını görürlerse beni bulana kadar sizi dövecekler. Kerem daha fazla dayanamaz. Baygın olmadığını numara yaptığını düşünüyordum ama baksana sesi çıkmıyor. Durumu çok kötü olmalı. Gözüne bir darbe daha alırsa ya kör kalacak ya beyin travması yaşayacak. Uğur da çok kötü. Alparslan da uyanmıyor." Derin bir iç çektim. Bunu söylemek benim için çok zordu ama başka çaresi yoktu. "Dayağı sen üstlen öyle bir durum olursa. Ben yetişeceğim merak etme. Bulacağım tek bir silah veya bıçak bize yeter."
Kaya abim zorlukla yutkunarak kafasını salladı. Ela gözlerinin rengi bile belli olmuyordu. Sadece parlayan iki çift göz vardı karşımda.
"Seni çok seviyorum Feza" dediğinde gözümden yaş akarken bileklerimdeki kelepçeyi parmak uçlarımla tuttum arkamda.
"Ben de seni çok seviyorum abi. Hemen döneceğim dayan ne olur" dedim burnumu çekerek. Yemek ve su içmediğim için hiç gücüm yoktu ama yapmak zorundaydım. Dişlerimi sıkarak baş parmağımı yerinden aniden çıkardım. Giren acıyla dişlerimi sıkarak inledim. Gözlerimden hızlı bir şekilde yaşlar boşanmıştı. Alparslan'ın yakalandığımız an sıktığı kurşun silahıma gelmişti elimi yaralamamıştı Allah'tan .
"Sence..." dedi ben parmağımla uğraşırken. "Sence Yavuz baba...."
"Bunu şimdi konuşmak istemiyorum" dedim sertçe.
Kaya abim kafasını sallayarak "Çıkarttın mı?" Diye sordu Kaya abim. Çıkan parmağımı avuç içime doğru acıyla ittirdim ve kelepçeyi incelen bileğimden zorlanarak geçirmeye başladım. Dişlerimi kıracak gibi sıkıyordum. Sonunda tam ucuna kadar indirip bileğimi kelepçeden kurtardım ve derin bir nefes aldım. Kaya abim kapıyı kontrol ediyordu gelen var mı diye.
Ellerimi önüme getirdim ve gözlerimi sıkarak çıkarttığım parmağımı yerine tak diye oturttum. Kemik sesi kulağıma gelmişti. Acıyla inlememek için kendimi zor tuttum.
Hızla iplerimi çözmeye başladım. Parmağım çok acıyordu ama vaktim yoktu. Onlar gelmeden benim buradan çıkmam gerekiyordu. Bedenimdeki ipleri çözüp acıyla eğildim ve ayağıma sardıklarını da çözdüm. Tamamen kurtulunda hızlı bir hareketle ayağa kalktım. Benim ayağa kalkmamla Kaya abim rahatlayan bir nefes almıştı. Balık dönüyordu ve çok kötüydüm ama belli etmedim.
"Ben hemen geleceğim abi" diye fısıldadım an mağara kapısında ani bir hareketlilik oldu. Sinirle gözlerimi yumdum. Ayakta öylece kalakalmıştım.
Beş tane piç ellerinde keleşlerle içeriye girmişlerdi. En ortalarında da yine o pislik vardı. Yavuz komutanla telsizden konuşan. Öyle keyifli bir şekilde gülerek içeri giriyordu ki sinirden elimin acısını unutup yumruğunu sıktım. Canım acıdı ama sinirim daha ağır basmıştı.
Adam bir anda alkış yapmaya başladı. Diğer piçler keleşleri her birimize doğrultmuştu. Kahkaha ve alkış sesleriyle timim kıpırdamaya başladı. Kerem anlık kafasını kaldırıp indirdi. Alparslan da hareketlendi ve yerinde kıpırdandı ama Uğur'dan hiçbir tepki gelmiyordu. Arada ona bakıp nefes alışverişlerini kontrol ediyordum. Göğsü zayıf bir şekilde inip kalkınca rahatlıyordum.
"Bravo komutan" dedi pislik herif. "Oscarlık bir performanstı vallahi öyle duygulandım ki az daha ağlayacaktım" diyerek kafasını arkaya atıp kahkaha attı. Silahlı itlerinden ikisi öne çıkıp keleşlerini bana doğrultarak üzerime yürüdüler.
"Kelepçeni nasıl çözdün ha?" dedi pislik herif kaşlarını kaldırarak. Yüzünde o iğrenç sırıtma vardı hâlâ. "O kısmı tam seçemedik ama şu elemanla sohbetin yürek burkan cinstendi. Cidden çok duygulandım. Söylesene siz gizli aşık falan mısınız ha? Herkese kardeş ayağı yapan manita mısınız?" Dönüp Kaya abime baktı. "Komutanının tadı güzel mi?" Dedi alay edercesine. Öfkeden gözüme artık gerçek anlamda perde inmişti.
"Sikerim o ağzını senin soysuz dölü" diye bağırdım bana doğrultulan silahları umursamadan. Titriyordum sinirden. Kaya abim de bağırıp küfür etmeye başlamıştı. Biz çıldırdıkça daha bir keyifleniyordu it oğlu it.
"Demek sen daha özel bir muamele istiyorsun komutanım?" Dedi gülmelerinin arasından. "Valla iyi eğlendirdiniz beni sabah sabah ha!"
Kaya abim arkamda zincirlerini sallayarak dikkatini çekti. Gözümün döndüğünü anlamıştı. Şu an sırf o keleşleri timime de doğrultuyorlar diye kendimi tutuyordum yoksa şehit olmak pahasına bu yavşak herife saldıracaktım "Feza yapma abim" diye fısıldadı Kaya.
"Eğlenmek mi?" dedim Kaya abimi takmadan. Parmaklarımı yumruk yaptım, çıkarıp yerine taktığım parmağım hâlâ zonkluyordu. "Gel o zaman. Tek başına gel de görelim ne kadar eğleneceğini."
Sırıtmasını hiç kesmeden "Ben senin gibi cesetlerle uğraşmam" dedi. "Sen benim gözümde artık bir ölüsün komutan. Patron öldür emrini verdi az önce. Yanii" dedi uzatarak. " Bu durumda benim elime kaldınız. Şimdi ben sana neler yapacağım gör sen."
Solumdaki herife başını salladı. Adam keleşini alnıma biraz daha bastırdı. Bana silah tutan diğeri de silahı göğsümde acıyan yerime sertçe geçirdi. Acıyla öne eğilip iki büklüm oldum. Sonra kafama silahla vurulup yere düşürüldüm. En ufak bir karşılık veremiyordum timime sıkarlar diye.
O piç yavaş yavaş bana doğru yaklaştı. Gözleri yerdeki bedenimde sabitlenmişti. İki silah da hala bana doğrultuluydu.
"Çok dayanıklısın komutan" dedi pislik herif yanıma gelip çömelirken. Yine de arada mesafe bırakmıştı korkak. "Ama göreceğiz bakalım ne kadar dayanacaksın. Hepinizi tek tek kıracağım. En son da seyrettireceğim size."
Gözlerimin içine bakıyordu. Tükürecektim ama ağzım kupkuruydu.
"Timimi bırak bana istediğini yap" dedim acıyla kıvranırken.
"Şu öz abin değil mi?" Dedi eliyle Alparslan'ı işaret ederek. Sonra kafasını Kaya abime çevirdi. Başını yana eğerek "şununla da aranda ne bok olduğunu çözemedim ama bir şey var belli ki. Hangisinden başlayayım komutan hmm? İlk hangisi eşek cennetine gitsin bakalım sen seç?"
"Orospu çocukları!" dedim tüm gücümle bağırarak. Pislik yine kahkaha attı. Ama alnıma silah tutan piç silahıyla hızla kaşıma doğru vurdu bağırmam yüzünden. Kaşımın patlamasıyla akan kan anında gözlerime doğru doldu.
"O piti piti yapalım mı komutan?" Dedi iğrenç dişlerini göstererek. Kim çıkarsa ilk onun kafasına sıkayım ha! Sonra sırayla gideriz küsmesinler."
"Senin ben ananı avradını..." Diyerek bir anda öne atladım. Adamı yakasından tuttuğum gibi kafamı burnuna geçirdim. Kırılan kemiğin sesi içime öyle huzur doldurdu ki bana ne yapacağı umurumda bile değildi. Diğerleri onu benim elimden almaya çalışırlarken sırtıma ve belime art arda darbeler aldım. Kerem, Alparslan ve Kaya abim bağırmaya başladı. Onların sesini duyduğumda adamın üzerinden kaldırılmıştım.
Bedenime sürekli sopa darbeleri yiyordum. En sonki darbe böbreklerime indiğinde yere çöktüm. Ağzımdan tükürük ve kan karışımı bir şey damladı. Dizlerimin üstünde sallanıyordum artık.
"Feza!" Diye bağırdı Kaya abim arkamdan. Diğerleri de bağırıyordu ama onun sesini duydum sadece. Zincirlerini kıracak gibi sallıyordu. "Yeter lan! Yeter vurmayın!"
"Vurun lan vurun!" diye bağırdım bende. Kafamı kaldırmadan. Bana ne kadar çok yüklenirse timimi o kadar rahat bırakacaktı. Çözmüştüm bu pisliği artık. Bana özel bir takıntısı oluşmuştu.
Ayağa kalktı burnunu tutarak. Delici bakışlarını üzerimde hissediyordum. Kafamı kaldırıp pisliğin yüzüne baktım. Tam bir öfke içindeydi. "Vur da gör seni nasıl sikeceğimi!" Dedim onu daha da kışkırtarak.
"Feza sus!" dedi Alparslan. Sesini yeni duyabiliyordum. "Sus abim ne olur! Gelin lan bana gelin yiyorsa kardeşimi bırakın itler!"
O esnada Uğur'un olduğu köşeden bir inilti duydum. Çok şükür kendine gelmişti. Adam telaşımı anlamasın diye o yöne bakmadım.
Ama Uğur "Su..." Diye inledi. Gözlerimi sımsıkı yumdum. "Su... verin... su..."
Pislik herif ona döndü bir an. Suratında hiçbir ifade yoktu. Sonra tekrar bana baktığında o iğrenç sırıtışı geri gelmişti. Az önce burnunu kırdığım için tüm öfkesi kaybolmuştu.
"Arkadaşın susuzluktan ölüyor galiba" dedi. Sesi çok sakindi. Çok tehlikeliydi. "Su ister misin? Yalvar. Yalvar da su vereyim. Ona da vereyim. Bak burnumu kırdın ama yalvarırsan hepsine su veririm çok cömertimdir."
Kaya abim arkamda hiç ses çıkarmıyordu. Nefesini tutmuş bekliyordu. Kerem'in zincirleri durmuştu. Alparslan bile susmuştu.
Uğur yine inledi.
"Su..." dedi. "Su..."
Sesindeki o kırıklık içimi yaktı... Uğur hiç böyle ses çıkarmazdı. Uğur dayağa gülerdi, acıya küfrederdi, her zaman en sakin kalıp eğlenen oydu.
"Uğur Allah'ını seversen sus abi sus!" Diye bağırdı Kaya abim. Ama Uğur duymuyordu. Baygındı ve yarası iltihap kapmış bile olabilirdi. Kritikti durumu.
Gözlerimi sımsıkı yumdum. Dudaklarımı yaladım. Kan ve toprak tadı vardı. Kurumuş dudaklarım dilime yapışıyordu. Susuzluktan ölmekle, bu herife yalvarmak arasında seçim yapmak zorunda kalsaydım... ölümü seçerdim.
Gözlerimi açtım. Yerdeki kanlı toprağa baktım. Başımı kaldırdım. Pisliğin gözlerinin içine baktım.
"Askerim" dedim sesim kısık, boğuk ama netti. "Senin gibi bir soysuzun elinden öleceğine, susuzluktan ölsün daha iyi."
Adamın yüzü değişti. O iğrenç sırıtış bir anda silindi. Yerini kontrolünü kaybetmiş bir canavarın ifadesine bıraktı.
"Ne?" dedi.
"Duymadın mı piç?" dedim dişlerimi sıkarak. "Benim askerim senin elinden su içmeyecek. Senin gibi bir şerefsizden su dileneceğine susuzluktan ölmeyi seçer. Biz Türk askeriyiz. Senin gibi soysuzlara yalvarmayız. Asla."
Adamın gözleri deli gibi parladı. Eli silahına gitti. Belindeki tabancayı hızla çekti öfkeden ne yaptığını bilmiyor gibiydi.
"SİKERİM SENİN ASKERLİĞİNİ!" diye bağırdı. Silahın namlusunu alnıma dayadı. Soğuk metal kanla karışmış terli tenime değdi. "Önce seni gebertirim, sonra hepinizi teker teker sıraya dizerim! Siz neyin kafasındasınız he ne ülkesi? Biz burada onurlu bir savaş veriyoruz. Bu topraklar bizim asker, anladın mı? Sen ve tebaan defolup gideceksiniz topraklarımızdan."
Mağaraya giren yeni pislikler oldu. Silahın namlusu alnımdayken göz ucuyla yeni gelen iki kişiyi gördüm. Bu adam hariç diğer hepsinin yüzü kapalıydı. Yeni gelenlerle birlikte sayıları yedi kişi olmuştu. Silahları bize doğrultmuşlarken karşı koyma şansım yoktu. Buradan çıkış yoktu...
"Ondan mı korkak gibi dağ başlarında saklanıyorsunuz it oğlu" dedim. Alnımdaki silahı daha da bastırdı. Timimden çıkan bağırış seslerini duymuyordum artık. "O yüzden mi deli gibi korkuyorsunuz bizden. Bak biz beş kişiyiz ve yaralı haldeyiz. Bu haldeyken bile deli gibi korkuyorsunuz lan. Benim milletim kanını dökerek aldı bu toprakları, sizin gibi nefesi kokan soysuzlara yar eder miyiz? Gebert ulan bizi, bir ölür bin diriliriz biz. İntikamımız Türk evlatları tarafından illaki alınır."
Gözlerinin içine baktım. Korku yoktu. Ölüm korkusu çoktan geçmişti. Sadece öfke vardı. Sadece bu herifi son bir kez daha aşağılama arzusu vardı içimde.
"Hadi sık ne duruyorsun?" dedim. "Çek şu tetiği de koşarak patronuna rapor ver. Sungur'lara iki evlat acısı yaşatacağını söyle. Ama şunu da söyle. Geride bizim için ondan hesap soracaklar var. O Yavuz denilen patronun gözü açık uyusun bundan sonra."
Parmağını tetiğe koydu. Dudakları pis bir şekilde iki yana kıvrılırken "eşek cennetinde bol şans komutan" dedi.
Son nefesimi aldım. Gözlerimi katilimin gözlerinden çekmeden ona dik dik baktım. Yüzündeki sırıtış büyürken parmağı yavaşça tetiği bastırmaya başladı.
Ve o anda, arkasından bir ses geldi.
Hafif, metalik ve çok tanıdık bir ses...
Silah susturucusu sesi.
Bir kere, iki, üç... Dört kere art arda hızlı bir şekilde . Sessiz vuruş şeklinde ses geldi.
Alnımdaki silahın ağırlığı anında kalktı. Pis herifin gözleri büyüdü. Ağzı açıldı. Dudaklarından kan sızdı. İnanamıyordu. Arkasına dönmek istedi ama bacakları taşıyamadı. Yere yığıldı. Diz çöktü. Sonra yüzüstü kapandı.
Arkasındaki beş piç de aynı anda yere serilmişti. Hiçbiri ne olduğunu anlamamıştı.
Son kalan iki düşman unsuruna baktım. Yüzleri puşiyle kapalıydı diğerleri gibi. Sadece gözleri görünüyordu.
Ve o gözleri
Tanıdım.
Tanıdım anında.
Ilgaz'dı.
Diğeri de Ersin'di ...
***
-GÖKALP -
GÖKALP
Ablam yaşıyor!...
Yıllarca ölü bildiğim ablam. Annemin içten içe hâlâ yas tuttuğu, babamın yıllar boyunca yediği her lokmada masadaki boş sandalyeye dalgın dalgın baktığı, Alparslan abimin hiçbir zaman tam kapanmayan o yarasını taşıdığı ablam. Ben doğmadan kaybolan, ölüsü bulunan, benim için sadece bir hikâye olan, büyüyünce sormaktan bile çekindiğim için hep sessizce merak ettiğim o ablam,
Geldi.
Bunun nasıl bir his olması gerektiğini bilmiyordum. Kimse öğretmemişti. Benim zaten kendimi bildim bileli bir anlam vardı. Yani abla ne demek bilirdim. Ama o benim kanımdan olandı. Özümdü. Bizden, ailemizden ayrı büyümüştü. O da bizim gibi asker olmuştu. Biz hayatında olmadan neler yaşamıştı, neler görmüştü, şimdi ne hissediyordu?...
Yirmi küsur yıl önce kaybedilmiş biri geri döndüğünde ne hissedilirdi? Sevinç değildi bu. Sevinç hafif olurdu. Bu... bu çok ağır bir şeydi. Göğsüme oturan, nefes almayı zorlaştıran, ayakta durmayı bile karmaşık hale getiren bir şeydi.
Akşam salonda annem ağlıyor, bağırıyor ve ona sarılıyordu. Alparslan abimin dudakları sürekli gülümsüyordu. Babamın yüzünde öyle rahatlayan bir ifade vardı ki ben onu ilk defa böyle görüyordum. Ben ise nasıl bir tepki vereceğimi şaşırmıştım.
Feza komutan evimize yıldırım gibi düşmüştü.
Yemek sırasında her bana döndüğünde... O yeşil gözleri her bana baktığında içimde bir şey kıpırdadı. Tanıdık bir şeydi bu. Zaten onu ilk gördüğümde de bu hisle dolmuştum ama aklımın ucundan bile ablam olması geçmemişti. Hatta abimin onun etrafında pervane olduğunu görünce çirkin yakıştırmalar bile yapmıştım. Kimin aklına gelirdi ki? Şimdi aydınlanmış bir halde yüzüne baktığımda ise aynaya her baktığımda kendimde hissettiğim bir şey vardı. O tanıdıklık artık anlam kazanmıştı. Test yaptırmamıza bile gerek yoktu. O bize çok benziyordu. Yine de test yapılması gerektiğini düşünüyordum anlam olduğundan emin olsam da ama bu konuyu aileme nasıl açabilirdim. Yanlış anlarlardı. Test yaptırmayı istememin sebebi Feza'yı ailemize resmi olarak da alabilmekti.
Ceylin ablam sofraya gelmemişti. O çok hassas bir kızdı. Korumacı bir baba ve iki korumacı abi tarafından büyümüştü. Ceylin benim ablam olsa da ben abisi gibi her şeyine karışıyordum onu sıkmadan elbette. Ailemizin biricik kızıydı. Annem ona bağırdığı için alınmış olmalı ki sofraya gelmemişti ve bu içime oturmuştu. Sonuçta Feza öz ablam olsa da Ceylin de bu evin kızıydı.
"Ben bir ablama bakayım" diyerek masadan kalktım. Kimse dönüp bana bakmadı Feza ablamdan başka. O da göz ucuyla bakmıştı.
Merdivenleri çıkarken adımlarım ağırlaştı. Ceylin'in odasının kapısına geldiğimde durdum. İçeriden ses gelmiyordu. Tıklattım.
"Abla."
Ses yok.
"Ceylin abla."
Yine ses yok. Kapıyı araladım.
İçerisi loştu. Perdeler kapanmış ve sadece birkaç ışık sızıyordu. Ve Ceylin ablam... Pencerenin önünde oturmuştu. Dizlerini kendine çekmiş cama yaslanmış, dışarıya bakıyor değil ama bakıyor gibi yapıyordu. Omuzları titriyordu. İçli içli ağlıyordu.
İçim parçalandı.
Alparslan abimin etrafında bir çelik zırh vardı. Ama Ceylin ablamın zırhı camdandı. Görünürdü. Ve bu cam sürekli kırılırdı. Kalp hastasıydı ablam. Doğuştan olduğunu söylemişlerdi doktorlar. Genetik olabilir demişlerdi ama ailesini bilmediği için bu konu konuşulmazdı evimizde. Her hafta kontrol, her heyecanda ilaç, her stresli günde "Ceylin'i üzmeyin" uyarısı. O her zaman korunarak büyüdü.
Şimdi pencerenin önünde ağlıyordu.
İç çekip usulca yanına gittim. Sesimin fazla çıkmamasına dikkat ederek.
"Abla ne oldu?" dedim alçak sesle. Yanına oturdum. "Neden bu kadar ağlıyorsun? Yemeğe de inmedin bak senin için iyi değil abla."
Ceylin gözlerini sildi. O kara gözleri büyük ve doluydu. Bana baktı.
"Git Gökalp" dedi. "Ablanın yanına git."
Seçtiği kelime acıttı. Ablanın yanına. Sanki o artık ablam değildi.
"Yapma Allah aşkına abla" dedim sesimi yumuşatarak.
"Hep ben yapıyorum zaten değil mi?" dedi. Sesi titriyordu ama içinde bir şeyler sertleşmişti. "Ablan geldi. Annemin kızı geldi. Hep ben suçlu olacağım artık. Her hareketim göze batacak bundan sonra bu evde. Sığamayacağım ben bu eve. Hastalıklı bir şeyim zaten."
"Saçmalama abla." Bunu hızlı ve net söyledim. "Sen bizim canımızsın neden bahsediyorsun? Sen benim ablamsın. Doğduğumdan beri yanımda olan, bildiğim ablamsın."
Burnunu çekti. Kirpikleri titredi.
"Ama öz ablan geri geldi Gökalp." Sesi kırıldı bu sefer. "Artık hepiniz onunla vakit geçirmek isteyeceksiniz. Onu tanımak isteyeceksiniz. Kimse beni sevmeyecek artık. Ben zaten bu aileden biri değilim... neden sevsinler ki zaten?"
Bir süre ona baktım. Ablam kırılgan mıydı? Evet. Hemde çok kırılgandı. Ama bu kırılganlığın arkasında yıllardır toplanan bir şey vardı. Yıllarca Feza isminin gölgesinde kalmıştı. Ailem ona bunu hissettirmese de her Mayıs ayının 28'inde yani Feza ablamın doğum gününde evimizde pasta kesilirdi. Buruk bir şekilde. Tğl çocukluk eşyaları hâlâ çatı katındaki odada özenle dizilmiş halde dururdu. Annem her hafta çıkıp o odaya temizlik yapardı eşyalar tozlanmasın diye. Albümleri giysileri her şeyi duruyordu Feza ablamın. Annem sık sık çatı katındaki odaya kapanırdı. Özellikle ölüm tarihi diye bildiğimiz ay olan Aralık ayına girdiğimizde evimizde yas tutulurdu. Açık bir şekilde. Yani istemeden de olsa Ceylin ablam Feza ablamın gölgesinde büyümüştü ister istemez.
Şimdi ise başka bir korku görüyordum o gözlerinde.
Artık sevilmeme korkusu.
"Biz hep seni seveceğiz abla" dedim. "Kafanı böyle saçmalıklara doldurma. Feza ablam ölmedi diye ailen seni sevmekten vazgeçecek mi sanıyorsun? Tam tersine artık tamamen bir bütün aile olabileceğiz. Annemin kırık kanadı da düzelecek artık. Babam nasıl neşelenecek gör bak. Neden olaya en kötü tarafından bakıyorsun?"
Ceylin başını iki yana salladı. Gözleri yeniden doldu.
"Anlamıyorsun Gökalp" dedi. "Fezayı görmedin mi? Ailesi yanında olmadan bile asker olmuş asker! Tek başına! Hem de komutan olmuş. Babam ve abim gibi. Senin gibi. O ne kadar güçlü bir kadın görmedin mi? Ama ben onun ailesinin yanında büyüdüğüm, onun hakkı olan her şeye sahip olduğum halde ne haldeyim görmüyor musun? Babamdan izin almadan ben dışarıya bile çıkamıyorum. Her hafta kalbim yüzünden kontrole gidiyorum. Bırak askerliği, asker bir baba ve kardeşlerim olmasına rağmen silah görsem bile korkuyorum ben. Beni nasıl sevesiniz ki artık. Size yıllarca yük oldum ve bu saatten sonra herkes beni onunla kıyaslayacak. Ve her defasında o ağır basacak."
Derin bir iç çektim. Ceylin'in söylediklerinde kendi açısından haklılık payı vardı belki. Ama bu asla olmayacaktı. Ablamın kendini bu kadar hırpalamasına, bu kadar küçük görmesine dayanamıyordum.
"Saçmalama abla" dedim sesimi olabildiğince yumuşatarak. "Kimse sizi kıyaslamayacak. O benim biyolojik ablam. Evet bu farklı bir duygu ama bize yabancı o. Sen benim gerçek ablamsın. Doğduğumdan beri bildiğim, tanıdığım, kavgalar ettiğim, gülüp anlaştığım atıştığım, ilk aşkımı anlattığım, ilk buluşma için tavsiyeler aldığım ablamsın. Lütfen kafandan bu saçmalıkları at."
Durdu. Sonra elimi uzattım. Yanaklarındaki yaşları sildim. Elleriyle silmiyordu çünkü öylece bırakıyordu akması için.
"Masaya gel hatırım varsa" dedim.
Dudağı titredi.
Ama kalktı.
Ayağa kalktığında alnını öptüm. Kolumu omzuna attım. Birlikte salona yürüdük.
***
Salona indiğimizde sessizlik devam ediyordu annem hariç tabii. Ceylin ablam sessizce oturduğu yere geçti. Ben de yanına oturdum. Konuşmalar kısaydı. Gözler Feza'daydı. Herkes ona bakıyordu sürekli.
Derken babamın telefonu çaldı.
Açtı, dinledi. Yüzü bir anda değişti.
"Büyük bir operasyon var" dedi. "Avcı timi için."
Annem yine fenalaştı. Neden kızım gidiyor diye ağlamaya başladı. Onu bulalı kaç saat oldu diyerek babama suç buldu. Ama babamın da yapacağı bir şey yoktu emir üstlerden gelmişti. Annemi ikna etmek hiç kolay olmamıştı.
Operasyon için herkes gittiğinde salonda annem, ben, Ceylin ablam, Zeynep teyze ve Cemal amca kaldık.
Annem ağlamaya devam ediyordu. Korkuyordum artık bir şey olacak diye. Saatler sürmüştü ağlaması. Koltukta ellerini kucağında kenetlemiş içli içli ağlıyordu. Zeynep teyze yanına oturup elini tuttu. O da ağlıyordu. "Handan'ım, Handan'ım bak sevin artık ağlama. O kızı ne kadar beğenmiştim ben aslan gibi komutan olmuş demiştim bak senin kızınmış Handan. Ağlama artık sevin ve dua et ki sağ salim gelsinler."
Feza ablam Ilgaz abiyle el ele tutuşmuştu. O hengamede herkes bunu atlamıştı ama aralarında bir şey olduğu belliydi. Zeynep teyze de görmüştü herkes gibi.
Annem onu duymuyor gibiydi. Gözleri boşluktaydı, dudakları kıpırdıyor, bir şeyler mırıldanıyordu kendi kendine olduğu yerde sallanıp.
Cemal amca anneme bakarak iç çekti ve salondan odasına geçti. Ceylin ise salonun bir ucunda sessizce oturuyordu. Boynu bükük elleri kucağında, annemin hıçkırıklarına bakıyordu öylece. Bakması bile bir ağırlık taşıyordu. Hiçbir şey söylemiyordu. Sadece bakıyordu.
Onlara baktım. Anneme, Ceylin'e. Ortamı yumuşatmak için ayağa kalktım. Ceylin'in yanından geçerken saçlarını karıştırdım.
"Off Gökalp yaa" dedi sinirle başını çekerek.
Güldüm. "Ne off."
"Saçlarımı rahat bırak ya" dediğinde elimi uzatıp burnunu iki parmağım arasına kıstırdım. Ablam aaa diye bağırırken annem canlanıp gözleri boşluktan çekildi. Normalde olsa "Gökalp terbiyesiz oğlum ablanı rahat bırak" diyerek terlik fırlatırdı bana ama şu an tepkisi çok farklıydı.
Bize öylece baktıktan sonra yüzü ifadesiz bir şekilde "Oğlum" dedi. "Gördün mü ablanı?"
"Gördüm anne."
"Gördün mü benim bebeğimi ne kadar güzel bir kadın olmuş?"
Zeynep teyzeyle göz göze geldim. Teyze başını iki yana salladı. Anlatmıştı. Saatlerdir anlatıyordu. Ama annem hep aynı yere dönüyordu.
"Gördüm anne. Çok güzel olmuş."
"Ben onu nasıl tanıyamadım oğlum?" Sesi düşüktü şimdi. Kırık, buruk, kendini yiyen bir ses. "O geldi buraya. Bizim evimize daha önce geldi. Mutfağımıza girdi de buzdolabının üzerindeki resimleri sordu..."
Burnunu çekti. Ben bekledim.
"Buzdolabının üzerindeki resmini kaldırmıştım Feza'mın. Onur mutfakta sigara içiyor, dumanı yüzünden sararmasın kızımın resmi diye oraya asmamıştım onu. Özenle saklıyorum ben kızımın her resmini Gökalp." Elleri titriyordu. "Ama o gün ben kendi kızıma, o hariç tüm çocuklarımı bilmeden tanıttım. Bak bu da kızım Feza diye gösteremesem de... gösteremedim. Göremedim bile..."
Gözlerini kapattı. Açtı. Ve yüzü değişti. Bir anda değişti, sakinlikten çığlığa, bir nefeste.
"Ben ne kötü bir anneymişim ki evladımı gözlerinden tanıyamadım GÖKALP!"
Sesi odayı doldurdu. Zeynep teyze tutmak için uzandı ama annem çoktan çökmüştü. Hıçkırıkları yeniden başlamıştı.
"Yapma anne yeter artık." Elini tuttum. Sıktım. "Harap ettin kendini bak, tansiyonun iyice oynadı. Mutlu olup zil takıp oynaman gerekirken sen kendini mahvediyorsun. Yapma."
"Nasıl yapmayayım oğlum nasıl." Gözleri ağlıyordu. "Hem kızımı tanımadım hem onu yeni bulmuşken göreve gönderdim. O geldi buraya Gökalp. Bizim evimizde bizi korumak için kapıda bekledi."
Durdu. Bir şey aklına gelmiş gibiydi.
"Yaptığım bir tas yemeği yediremedim ben ona." Sesi düştü. Düştü ve küçüldü. "Evet evet o gün de yemek yememişti. Benim evlatlarımı korumak için benim asıl canım kapıda beklemişti Gökalp."
Sonra gülümsedi. Acıyla karışık, kendine olan öfkeyle yoğrulmuş bir gülümsemeydi.
"Sonra siz gelip Alparslan'la mı acaba deyince... ben abisiyle yakıştırdım onu. Tüüüü bana. Yazıklar olsun benim gibi anneye GÖKALP!"
Son cümlede öyle bir bağırdı ki, sesi evin duvarlarında yankılandı. Ve yine bayıldı.
Hemen etrafına koştuk. Hıçkırması devam ediyordu baygınken bile. Sesi kesilmemişti ama gözleri kapanmıştı. Zeynep teyze hemen tuttu onu. "Bir doktor mu çağırsak sürekli bayılıyor bu Gökalp" diye sordu.
O anda salonun kapısı açıldı. Cemal amca yeniden içeri girdi. Yine bağırışı duymuş olmalı ki baygın olan anneme göz atıp iç çekti.
"Ben aradım bizim Recep bey'i birazdan gelir Zeynep" dedi. Sonra yavaş adımlarla ve düşünceli bir yüzle koltuğa oturdu.
"Handan'ın toparlanması zor olacak" dedi Zeynep teyze sessizce.
Cemal amca kafasını salladı. "Kızın şimdi operasyona çıkması hiç iyi olmadı. Zamanlama... çok manidar."
Kafamı çevirdim ona.
"Ne demek istiyorsun amca?"
Cemal amca cevap vermedi hemen. Eve göz attı. Gözleri odayı taradı. Sonra bir yerde takıldı.
Ceylin.
Ablam hâlâ oturduğu yerde heykel gibiydi. Kafasını önüne eğmiş, parmaklarını oynata oynata sanki suçlu gibi duruyordu. O kadar içine çekilmişti ki odanın bir parçasına dönmüştü neredeyse.
Cemal amca Ceylin'e uzun uzun bakıyordu.
Ben de onun baktığı yere baktım. Ablamın parmaklarına baktım. Oynata oynata, oynata oynata duruyordu.
Sonra yeniden Cemal amcaya döndüm.
Cemal amca gözlerini ablamdan çekip bana çevirdi. Derin bir iç çekişle kafasını yana eğdi.
"Bilmiyorum" dedi. Sesi alçaktı. Sadece benim duyacağım kadar. "Ama burnuma iyi kokular gelmedi Gökalp. Kız gelip kim olduğunu açıkladı sonra operasyon geldi. Neden onun timine özel bir operasyon bu?"
Durdu benim anlamsız bakışlarımı görünce.
"Eve saldırılar ne zaman başladı Gökalp? Feza Şırnak'ta gelmeden önce kaç kere saldırı oldu size? Sıfır! Feza bizim Feza'ymış ve nedense onun gelme zamanıyla aynı anlarda ailenize saldırılar başladı. Bugün de gelip kim olduğunu söylediği an... Ne bileyim tak diye onun timine görev geliyor? Tesadüflere inanır mısın evlat?"
Cevap vermedim. Sadece düşündüm. Doğru söylüyordu aslında.
Tesadüflere inanır mıydım? Bilmiyordum. Ama Cemal amcanın sesinde bir şey vardı. Babamın sesinde olmayan, Alparslan'ın sesinde olmayan ama bu zamanda söylenmesi gereken bir şey. Uyarı gibi bir şey. Korku gibi bir şey.
Hiçbir şey söylemedim. Ama içimde bir şeyler dönüyordu. Dönüyor ve durmuyordu.
***
Selaam♥️eve baskın olmadı gördüğünüz gibi sizce neden? Yorumlarınızı tek tek okuyorum her defasında ve çok mutlu oluyorum. Buradan toplu bir teşekkür edeyim. 🌸🌸
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |