
Ilgaz’ın parmaklarının kendi parmaklarıma hâlâ kenetlenmiş olduğunu merdivenleri çıkarken yeniden fark ettim. Sıcak ve kararlı o tutuş sanki göğsümde çarpan kalbimi bastırmaya çalışan tek şeydi. Her adımda dizlerimin içi titriyor, göğsüm daralıyor, nefesim boğazıma takılıyordu. Daha önce sayısız operasyona girmiştim. Ölümün kıyısından dönmüştüm. Defalarca .... Kurşunların ortasında soğukkanlı kalmıştım. Defalarca..
Ama hiçbirinde böyle hissetmemiştim ..
Bu bir çatışma değildi.
Bu bir savaş değildi.
Bu… hayatımın en büyük yüzleşmesiydi.
Koridorun sonuna geldiğimizde çalışma odasının kapısı açıktı. İçeride Handan Hanım, Onur Albay ve Alparslan bekliyordu.
Çalışma odasının kapısı ardımızdan kapandığında içerideki ağır sessizlik ciğerlerimi sıkıştırdı. Karşımızda ne olduğunu anlamaya çalışan Onur Albay ve Handan Hanım şaşkın gözlerle bize bakıyordu.
Daha önce bir kere çok büyük bir korku yaşamıştım. Kaya abim vurulduğunda korkudan öleceğim sanmıştım. Ve şimdi... Aynı türden olmasa da kalbimi parçalara ayıran bir korkuydu bu da...
Albayın bakışları Ilgaz’ın sıkıca tuttuğu elime kaydığında kaşları çatıldı. Elimi istemsizce çekmeye yeltendim bu kadar karmaşanın içinde bir de bu ilişki mevzusuyla anılmak istemiyordum onlara karşı. Ancak Ilgaz kararlı bir tavırla parmaklarını daha da kenetledi bana.
İkisinin de bakışları hiçbir şeyden haberleri olmadan bizdeydi. Birazdan öğreneceklerdi.
Ve ben onların hayatını bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirecektim. Ilgaz beni yavaşça odanın ortasına doğru çekti. İlerledik. Karşılarındaki boş koltuğa oturmamızı bekliyorlardı. Ilgaz önce beni oturttu sonra yanıma yerleşti. Elim hâlâ onun elindeydi.
"Buldunuz galiba?" dedi Onur Albay sesi her zamanki otoriter tınısındaydı ama içinde bir merak kırıntısı barındırıyordu. Ne demek istediğini anlamam birkaç saniye sürdü. Albay devam etti. "Evime saldıran o kansızları buldunuz değil mi?"
Sesimdeki titremeyi bastıramadan nefes aldım ama cevap veremedim.
“Sayılır baba” dedi Alparslan. “Ama konumuz bu değil.”
Oturduğumuzda kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsümden çıkacak sandım. Handan hanımın bakışlarını üzerimde hissettim. Ellerimize bakıyordu. Sonra Alparslan'a. Sonra yeniden bana.
Yüzündeki ifadeyi gördüğüm an her şeyi anladım.
Utanç.
Pişmanlık.
Her şeyi yanlış anladığı için gelen aydınlanma.
Alparslan'la aramda bir şey olduğunu sanmıştı zaten. Kadın tam anlamıyla şoktaydı şu an. Sabah Ceylin’in kurduğu o kurguya inanmış, beni oğlu Alparslan’la yakıştırmışken şimdi karşısında Ilgaz’la el ele oturuyor olmam onu darmadağın etmişti. Yüzünden belliydi şaşkınlığı. Birazdan her şeyi öğrendiğinde nasıl hissedecekti acaba?
"Yemekler soğuyacak oğlum" dedi Handan Hanım. "Mesele neyse sonra konuşsaydık... Misafirler bizi bekliyor, ayıp olacak."
"Anne!" dedi Alparslan sesi odada kuvvetlice yankılandı. "Bu mesele her şeyden, herkesten daha hayati. Lütfen sadece Feza’yı dinler misiniz?"
Handan Hanım’ın anaç bakışları üzerime dikildi. Gözlerindeki o utanç yerini derin bir merak ve endişeye bırakmıştı. "Feza komutan mı bize bir şey söyleyecek?" diye fısıldadı.
Albay araya girip "Meselesi ne yüzbaşı?" Diye sordu.
Derin bir nefes aldım ama o nefes boğazımda düğümlendi. Bakışlarımı masanın üzerine sabitledim. Hayatım boyunca girdiğim en kanlı operasyonlarda bile kendimi bu kadar savunmasız hissetmemiştim. Ellerim buz kesmişti. Ilgaz, sanki ruhumun çekildiğini hissetmiş gibi elimi destek verircesine sıktı. O sıcak temas, bana odayı dolduran cesareti fısıldadı. Başımı kaldırıp onlara, öz aileme baktım.
"Ben..." diye fısıldadım, sesim çatallaştı. Önüme baktım, ellerime. Ilgaz'ın eli hâlâ elimdeydi. Biraz daha sıktı. Güç verdi.
"Ben... nereden başlayacağımı bilmiyorum."
Yutkundum. Boğazım kurumuştu. Hayatım boyunca en zorlu operasyonlara girdim, en tehlikeli anlarda soğukkanlılığımı korudum. Ama şimdi, karşımda oturan bu iki insana, aslında onların kızı olduğumu söylemek... Bu bildiğim hiçbir savaşa benzemiyordu.
Ilgaz'ın eli bir kez daha sıktı elimi. O an başımı kaldırdım. Gözlerimin içine bakıyordu güven verircesine. "Yapabilirsin" der gibiydi.
Derin bir nefes daha aldım. Ve başladım.
"Benim yetimhanede büyüdüğümü biliyorsunuz" diye başladım söze. Kelimeler dudaklarımdan dökülürken kalbim kulaklarımda güm güm atıyordu. "Size anlatmıştım."
Handan Hanım’ın yüzündeki kanın bir anda çekildiğini gördüm. Bakışları hızla kocasına kaydı. Albay da ona bakmıştı. Sonra yeniden bana döndüler.
"Evet biliyoruz komutan kızım" dedi sesi şefkatle kısalarak. Kendi kızını o gecede kaybetmiş bir anne için yetimhane kelimesi bile bir yaraydı. Belki de o yüzden bana hep soğuk davranıyordu bu kadın. Ceylin'in dediği gibi ona acılarını hatırlatıyordum hep ismimle. Karşımda oturan bu kadın kendi kızı öldükten sonra yetimhaneden Ceylin'i evlat edinmiş ona kendi kızı gibi bakmıştı. Şimdi de bana mangal günü hariç ilk kez böyle bakıyordu; bir yetim olarak gördüğü için belki de daha fazla şefkatle...
Dudaklarımı ıslattım, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak ekledim: "Ben oraya beş yaşında getirildim."
O an odadaki hava aniden soğudu. Albayın beti benzi attı, bakışları şimşek hızıyla Alparslan’a kaydı. Yüzünde konunun sebebini anlamaya çalışan ama anladıkça korkan bir ifade vardı.
"Hangi şehirdeydin?" diye sordu albay sesi neredeyse bir hırıltı gibiydi.
"Trabzon" dedim anında. "Yetimhanenin olduğu mahallede açtım gözlerimi. Duvar dibinde büzülmüş bir halde uyandım. Akşamdı, belki de gece saati hatırlamıyorum. Soğuktan donuyordum. İsmin dahil hiçbir şey hatırlamıyordum."
Sesim titriyordu.
“Yetimhane bekçileri beni bulduğunda hiçbir şey bilmiyordum. Kim olduğumu… nereden geldiğimi… neden orada olduğumu.”
Handan Hanım’ın yüzüne garip hüzünlü bir gülümseme yayıldı. Gözyaşları kirpiklerinde asılı kaldı. "Ne tatlı bir tesadüf olmuş o zaman... Sana Feza ismini verdiler demek. Benim kızımın ismi... Nurlar içinde yatsın." Gözlerinden hüzünle yaşlar akmaya başladığında elleriyle yüzünü kapadı, omuzları sarsılıyordu. Albay hemen elini omzuna atıp onu sakinleştirmeye çalıştı. Ama gözleri benden ayrılmıyordu. Anlamaya çalışıyordu. Bu konuşmanın nereye varacağını anlamaya çalışıyordu. Alparslan'a baktı, Ilgaz'a baktı, sonra yeniden bana.
Yerimde doğrulup öne doğru eğildim. Albayın gözlerinin içine, ruhumu onlara uzatır gibi baktım. "Bana Feza ismini oradakiler vermedi" dedim.
Handan hanımın ağlaması bir anda kesildi. Elini yüzünden çekip başını kaldırdı, gözyaşları içindeki yüzüyle bana baktı. Anlamamıştı.
Albayın ise gözbebekleri bile donmuş gibi kısık gözlerle bana bakıyordu.
"Pembe montumun içinde 'Feza' yazıyordu..."
O an, zaman durdu.
Gerçekten durdu. Odadaki herkes dondu kaldı. Handan hanımın yüzünden akan bir damla yaş bile sanki havada asılı kaldı. Albayın gözleri büyüdü, büyüdü, büyüdü... Nefes almıyordu. Alparslan'ın yüzünde bir rahatlama vardı ama o da beklemedeydi. Ilgaz'ın eli, elimde daha da sıkılaştı.
Sonra albay aniden ayağa fırladı. Sesi bir umudun ve büyük bir yıkımın eşiğinde titredi.
"Ne demek pembe mont?" diye sordu. Sesi yükseliyor, çatallanıyordu. Gözleri dolmuştu ama o ağlamıyordu. Şok geçiriyor gibiydi. "Ne demek pembe mont, Alparslan?" diye bağırdı oğluna dönerek.
Alparslan da ayağa kalkıp babasının karşısında dimdik durdu. "Dinle baba" dedi. Sesi tuhaf bir şekilde sakin ve rahatlamış gibiydi. Sonra bana bakıp gözleriyle onayladı. "Dinle onu."
Ilgaz’ın elini yavaşça bıraktım. Bir an için onsuzluk, soğuk bir boşluk gibi geldi. Ama yapmam gerekiyordu. Konuşarak anlatamayacaktım. En iyisi göstermekti. Ellerim üniformamın üst düğmelerine gitti. Odadaki herkes nefesini tutmuş ne yapacağımı izliyordu. Üç düğmeyi tek tek açtım. Herkes bana bakıyordu. Hepsi nefeslerini tutmuş beni izliyordu.
Kumaşı kenara sıyırıp omzumu açığa çıkardığımda, o yıldıza benzeyen yanık izi ışığın altında parladı. Hep oradaydı, hep benimleydi. Nasıl olduğunu bile hatırlamadığın izim Feza Sungur olduğumun kanıtıydı.
Hepsinin bakışları omzuma kaydı.
Handan hanım bir anda "ALLAH'IM!" diye uzun, acılı bir çığlık attı.
O çığlık evin her yerinde yankılandı. Öyle acılı bir çığlık attı ki, o sesin duvarları delip geçtiğine yemin edebilirdim. İçime işledi o feryat. Kadın oturduğu yerde bir yaprak gibi sallandı. Gözleri büyümüş, yüzü bembeyaz kesilmişti. İnanamıyordu. Görmek istediğine inanamıyor ama gözleriyle gördüğünü reddedemiyordu.
Kadın oturduğu yerde sallandı. Onur Albay, göğsüne bir mermi yemiş gibi geriye doğru savrulurken Alparslan onu kollarından yakaladı. Albay elini anında kalbinin üzerine götürmüştü.
Ben ise olduğum yerde bir heykel gibi donup kalmıştım. Hareket edemiyordum. Nefes alamıyordum. Sadece onlara bakıyordum. Handan Hanım keskin, acı dolu bir çığlık daha atarak koltuğa yığılır gibi düştü. Ilgaz anında yerinden fırlayıp Handan teyzesinin yanına koştu, başını tutarak yanaklarına hafifçe vurdu. Onur Albay, karısının baygın halini bile fark etmeyecek kadar büyük bir şok içindeydi; dolmuş gözleri sadece benim üzerimdeydi. Bir adım attı bana doğru, sonra durdu. Nefes alamıyordum.
Bir adım daha attı bana doğru.
Nefes alamıyordum. Cidden nefesim kesilmişti. Ağlamıyordum ama gözlerim baraj kapakları gibi dolmuştu. Kalbim o kadar sert vuruyordu ki sesi kulaklarımda bir trampet gibi yankılanıyordu.
"Kızım mı o Onur!" Handan Hanım’ın sesi arkadan geliyordu. İnlemeler, "Kızım, kızım..." diye sayıklamalar... Bir tür kriz geçiriyordu. "Kızım! Yavrum! Feza’m! Onur bir şey söyle!"
Ilgaz onu sakinleştirmeye çalışıyor Alparslan da babasıyla benim aramda bir yerde durmuş olacakları izliyordu.
"Kızım..." Handan Hanım keskin ciğerleri parçalayan bir çığlık daha atarken gözlerimden bir damla yaş düştü. "Kızım! Yavrum! Feza’m! Onur konuş. Ölmedi mi benim yavrum Onur!?"
Albay bir transın içinde gibiydi. Bakışları o yara izinden tırmanıp gözlerime değdiğinde o heybetli komutan gitmiş, yerine yirmi bir yıl önce ciğeri yanmış bir baba gelmişti. "Feza..." diye fısıldadı. Sesi bir ömür boyu süren acıyla kırılmıştı. Gözümden bir damla yaş süzüldü. "Kızım... Sen misin?"
"Yirmi bir yıl..." diye bağırdı Handan hanım. Sesini ağıt yakar gibi uzatıyordu. Her bir kelimesini. "Yirmi bir yıl boyunca her gece o mezara gittim ben Onuur. Her gece toprağına sarıldım yavrumun..."
"Gittiğiniz toprak benim değildi" dedim. Diyebildim. Sesimdeki o soğuk ama yaralı tınıyla kelimeler güçlükle çıkmıştı ağzımdan.
O an Handan hanıma sanki görünmez bir güç gelmiş gibi ayağa kalktı. Ilgaz'ı bile itti. O naif, o kırılgan kadın gitmiş, yerine evladı için dağları delecek bir aslan gelmişti. Gözleri kıpkırmızı olmuş, anında şişmişti. Öne doğru sarsak bir adım attı. Alparslan hemen annesine doğru hamle yaptı ama o eliyle onu durdurdu. Bana bakıyordu. Sadece bana.
Ben hariç hepsi karşımda ayaktaydı. Bir anda ne olduğunu anlamadım. Handan hanım bana doğru koştu. O kadar hızlıydı ki, gözlerime inanamadım. Bir anda üzerime atlayan kollarla neye uğradığımı şaşırdım. Kolları beni bir mengene gibi sıkarken sımsıkı sarıldı.
"Kızııım!" diye bağırdı içli bir feryatla. "Yavruuummmm!"
O ses... O kadar acı doluydu ki, içim parçalandı. Yılların hasreti, yılların özlemi, yılların acısı tek bir çığlıkta toplanmıştı.
Kollarım boşlukta kaldı. Ne yapacağımı bilemeden Alparslan'a bakakaldım. O da ağlıyordu ama yüzünde bir tebessüm vardı. Gözleriyle bana "sarıl" der gibiydi. Ama ben yapamıyordum. Donup kalmıştım. Ilgaz albayın yanına giderek elini onun omzuna koydu ama irkilmedi bile. Umursamadan bize öylece bakmaya devam etti. Şu an karşımda albaydan çok her şeye benziyordu. Çökmüş, yenilmiş, bitik bir haldeydi...
Handan hanım burnunu boynuma bastırdı. Nefesini hissettim. Sıcak, kesik kesik, hıçkırıklarla karışık... Gözyaşları her yerime bulaşmıştı. Saçlarıma, yanaklarıma, üniformama... Ilık ve acı doluydu. "Affet anneni kızım" diyen sesini duydum. Gözümden ikinci ve üçüncü yaş peş peşe akarken Handan hanım beni öpmeye başladı. Saçlarıma, kafa derime, yanaklarıma, alnıma... Hırslı, özlem dolu ve sahiplenici öpücükler kondururken nefes bile alamıyordum. Sürekli ağlıyor, sürekli "Yavrum, yavrumm" diye bağırıyordu.
Tepki veremeyecek kadar donmuştum. Elimi kaldırıp ona sarılamıyordum bile. Gerçekten de ilk kez ne yapacağımı bilmiyordum. Operasyonlarda soğukkanlılığımı hep korudum, en zor anlarda bile. Ama şimdi bu kadının kollarında beş yaşındaki bir çocuk kadar çaresizdim.
Bir anda kollarımda bayıldı.
O an fişi takılmış bir makine gibi kendime geldim. Anında refleksle baygın bedenini tuttum, düşmesin diye. Kollarıma yığılıp kalmıştı ama hâlâ bana sarılıyordu. Parmakları üniformamın kumaşına kenetlenmişti, bırakmıyordu. Başı boşluktaydı sadece.
Alparslan ve Ilgaz hemen yetişip onu tutmamda yardım etti. Birlikte yanımdaki koltuğa oturttuk. Handan hanım inleyerek ağlıyordu bu defa da. Gözleri kapalıydı ama dudakları kıpırdıyordu. "Kızım... kızım..." Kelimeleri çıkıyordu sürekli ağzından.
Albayın hareketlendiğini fark ettim. O ana kadar öylece durmuş bize bakıyordu. Şimdi adım atmaya başladı. Ağır ağır, sanki her adımda biraz daha yaşlanarak, biraz daha çökerek...
Tam dibime kadar geldi.
Karısına bir kere bile dönüp bakmamıştı. Gözleri sadece bendeydi.
Tam önüme geldiği an, dizlerinin üzerine çöktü.
Koskoca Albay. Emrinde yüzlerce asker olan o adam. Şimdi önümde diz çökmüştü.
Göz göze geldiğimizde Gökalp gibi ela gözlerinin gerçekten de kırmızının en kanlı tonu olduğunu gördüm. Ağlamıyordu, tutuyordu kendini. Dolmuş gözlerindeki yaşlar buz kristalleri gibiydi. Sanki aksa paramparça olacaktı.
Elini kaldırdı ama dokunamadı. O koskoca eli havada asılı kaldı. Titriyordu.
"Sen… benim Feza'm mısın?"
Bu soruyu hayatım boyunca beklemiştim. Ömrüm boyunca beklemiştim .
Ama cevap vermek bu kadar zor olamazdı. Bir dağı yerinden oynatmak kadar zordu. Gözlerimden yaşlar aktı. Sessizce, usulca. Kelimelerimi zor da olsa bulabildim.
"Yıllarca ailemi aradım" dedim. Sesim fısıltıydı.
Bu cümlem albayın yüzünü değiştirdi. Donuk şok ifadesi anında çözüldü. Yüzü buruşurken gözlerinden art arda yaşlar dökülmeye başladı. Sanki bu son cümlem içindeki tüm barajları açmıştı.
Kafasını bana doğru eğdi ve alnını tam dizimin üstüne yasladı.
VE HIÇKIRA HIÇKIRA AĞLAMAYA BAŞLADI.
Ona bakakaldım. Ellerim hâlâ havadaydı. Dizime yasladığı başına baktım. Kısa, hafifçe kırlaşmış saçlarına baktım. Titriyordu. Saçları her titreyişte sallanıyordu. Omuzları sarsılıyordu. O koskoca adam, bir çocuk gibi ağlıyordu.
O an, bir anda Handan hanım yanımdan kalktı. Gözlerimi albayın saçlarından çekip ona döndüm şaşkınca. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Neye bakacağımı. Ne diyeceğimi. Sadece olanı söyleyip susmuştum.
Havadaki elimle burnumu gelişigüzel silerek Handan hanımın bana bakan gözlerine baktım. Yumuşamış ama acıyla mahvolmuş yüzü benden kucağıma kaydı. Önümde diz çökmüş, kucağıma yaslanıp ağlayan kocasını gördüğü an yüzünde öldürücü bir ifade oluştu.
"BULAMADIN!"
Öyle bir bağırdı ki duvarlar titredi sanki. Sesindeki öfkeyi asla tarif edemezdim.
Aynı anda odanın kapısı zorlandı. Ilgaz'ın kapıyı arkamızdan kilitlediğini bile o an fark ettim. Dışarıda birileri vardı ve kapıyı açmaya çalışıyorlardı.
"Anne! Baba!" Gökalp'in sesi geldi. Ardından Ceylin'in endişeli mırıltıları. Kapı sertçe tıklatıldı yeniden.
Handan hanım sanki deli kuvveti gelmiş gibi albayı bir anda tuttu. Kafasını kucağımdan kaldırdı. Albay cansız bir manken gibi tepki vermiyordu. Sadece ağlıyordu. Transta gibiydi. Handan hanım onun kafasını kendine çevirip anında yakasına yapıştı.
"Bulamadın yavrumu! ÖLMEMİŞ İŞTE ONUR!"
"ANNE!" diye araya girmeye çalıştı Alparslan annesine doğru bir adım atarak.
Kapı bu defa daha da sertçe vuruldu. "ORADA NE OLUYOR ABİİİ?" Gökalp'in bağırışı yankılandı odada. Ilgaz'la göz göze geldik.
Handan hanım albayı şiddetle sarsmaya başladığında yeniden onlara döndüm. Koskoca bedeni tüymüş gibi sallıyordu minicik kadın. İnanılmaz bir güç vardı gözlerinde.
"SEN NASIL ASKERSİN HA! Kendi kızını bulamadın! Bize bir ceset verdiler anlamadın kızımız olmadığını! Nasıl askersin sen hee?"
Tokat attı.
Elim ağzıma gitti. Handan hanım, kocasına tokat atmıştı. O naif, o kırılgan kadın...
Albay hiçbir tepki vermedi.
Ilgaz ve Alparslan hemen araya girdi. Handan hanımı tuttular ama elleri o yakadan ayıramadılar. Kadın parmaklarını öyle kenetlemişti ki, demir gibiydi.
"Nasıl! Nasılll!" Handan hanımın çığlığı kulaklarımda patladı. "Yavrum nerede büyüdü benim? Nerede Onur? Yetimhanede büyüdüm diyor! Trabzon diyor! Hani her yere bakmıştın? Hani öldü demiştin bana! Benim yavrum neler çekti biz burada evimizdeyken! Ne yedi benim kızım Onur! Ben sıcak yemeğimi yerken karnını nasıl doyurdu? Aç mı kaldı? Üşüdü mü? Kim sardı yaralarını?”"
Her sözü bir hançer gibi saplandı yüreğime. Dudaklarım titremeye başladı.
Kapıdan bir vurulma sesi daha geldi ama bu defa farklıydı. Omuz atılmıştı. Tahtalar gıcırdamıştı.. O an duyduğum sesle bakışlarımı Handan hanımlardan hızla çektim.
Kaya abimin sesiydi.
Dışarıda birisine "ÇEKİL!" diye bağırmıştı.
Anında ayağa kalktım. Albay ağlayarak bana bakmaya devam ediyor, Handan hanım onu sarsıyor, hesap soruyordu. Ama benim gözlerim kapıdaydı.
Benim hareketlendiğimi gören albay da ilk kez tepki vererek "Feza!" dedi tuşundan kurtulamadan bana doğru bir adım atarak. Sesinde öyle bir yalvarış vardı ki... Yeniden onlara döndüm.
Ama o anda güm diye bir sesle kapı kırıldı.
Savrulup duvara çarpan kapının ardında Kaya abim vardı. Yanında Gökalp, onun arkasında Ceylin ve Zeynep hanım.
"FEZA!"
Abimin içeri adeta endişeden delirmiş bir halde girişiyle gözümden bir yaş daha aktı. Onun yüzünü görür görmez tüm o donukluk, tüm o şok çözüldü. Bildiğim, güvendiğim kollara doğru adeta koştum.
Bir şey söylememe gerek yoktu ona. O bir bakışıyla beni anlardı zaten. İçeriye şöyle bir göz atması bile yetmişti her şeyi anlamaya. Handan hanımı, ağlayan albayı, Alparslan'ı, Ilgaz'ı gördü. Ve benim gözlerimi.
"ABİ!"
Kendimi kollarına attığımda yeniden beş yaşıma döndüm sanki. On yaşıma. On bire. On sekize. Yirmi altıya...
Kaya benim her şeyimdi. Her yaşımdı. Annemdi. Babamdı. Abim ve haylaz küçük kardeşimdi. O kollar beni sardığında dünya yeniden yerine oturdu.
Sımsıkı sarıldım. Yüzümü omzuna gömdüm. Ağlıyordum. Ama bu kez farklıydı. Bu kez acıdan değil rahatlamanın verdiği o tarifsiz huzurdan. Söylemiştim ve bitmişti. Kaya'nın elleri sırtımda ve dağılmış saçlarımdaydı. Hiçbir şey söylemiyordu. Sadece sarılıyordu.
Bir süre öylece kaldık. Sonra başımı kaldırıp arkaya baktım.
Alparslan ve Ilgaz'ın Handan hanımı albaydan kurtardığını fark ettim. Handan hanım hâlâ ağlıyordu ama bu kez albaya değil, bize bakıyordu. Daha sessiz ve içli ağlıyordu. Albay ise olduğu yerde diz üstü çökmüş, elleriyle yüzünü kapatmış sessizce ağlıyordu.
Gökalp ve Ceylin de içeriye girmiş, korkuyla bir bize bir anne babalarına bakıyorlardı. Gökalp'in yüzünde saf bir şaşkınlık vardı.
"Ne oluyor ya?" diye soruyordu Gökalp sürekli, sesi giderek yükseliyordu. "Anne! Baba! Ne oluyor? Abi!" Alparslan'ı tutup çekiştiriyordu.
Ceylin ise daha sessizdi. Onun bir şeyler bildiğini biliyordum. "Uyarıldım sana karşı" demişti. "Senin birisi olduğunu sandım" diye kestirip atmıştı. Ama ben zaten gerçekten de o kişi olduğum için ne demek istediğini anlamıştım. O yüzden şimdi sessizdi ama yüzündeki korku buradaki herkesten daha büyüktü. Gözleri bir bana bir anne babasına kayıyordu. Sanki anladığı şeyden korkuyordu.
Ve ailesinden tehdit edilmelerini saklamıştı.
Kaya abim hâlâ arkamda elleri omuzlarımdan ayrılmamıştı.
"ANNEEEE!" Gökalp'in bağırışıyla Handan hanım kendine gelmiş gibi irkildi. Ama gözlerini benden ayırmadan tebessüm etti. Sanki daha fazla dayanamıyormuş gibi yeniden yanıma yürüdü. Kaya'nın yanında olan bedenimi tutup yeniden bana sarılırken yeni gelenler şok içinde izliyordu bizi.
"Abi?" Gökalp'in bağırışıyla Handan hanım benden ayrılmadan gülmeye başladı. Delirmiş gibiydi kadın. Saçlarımı tutarak sırtıma doğru nazikçe iterek Gökalp'e döndü. Ve o cümleyi kurdu...
"Oğlum ablan geldi bak."
Gökalp'in yüzünde saf bir şok oluşurken Ceylin hii diyerek ellerini ağzına kapattı. Gökalp ise anlamaya çalışıyordu hâlâ.
Gökalp'e döndüğümde upuzun boyuyla, babasının ela gözleriyle bana bakan bu delikanlı... Ben kaçırıldığımda daha doğmamıştı. Annesinin karnında, sıcacık, korunaklı, habersiz bir bebekti.
Onu suçlamak mümkün müydü? Hayır.
Alparslan'ı suçlamak mümkün müydü? Hayır.
Handan hanım ve albayı?
Alparslan'a sarıldığım gibi Gökalp'e de sarılmak istiyordum. Fakat ona sarılmak... O kadar kolay mıydı? Bilmiyordum. Bedenim hâlâ donuktu. Ellerim hâlâ havada asılı kalmış gibiydi. Ve nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordum.
Tam o sırada Alparslan sıyrılıp hızla yanıma geldi. Daha ne olduğunu anlamadan kendimi onun kollarında buldum. Sımsıkı sarıldı bana. O kokusu, o güven veren kollar... Kaya abime yaptığım gibi kollarımı kaldırıp sırtına sardım daha gevşek bir tutuşla. Bu bile Alparslan'a yetmiş gibi daha da kendine çekti beni.
"Kardeşim" diye fısıldadı Alparslan kulağıma. "Hoş geldin abim. Evine hoş geldin. Açıklamanı ne kadar bekledim biliyor musun?"
Gökalp donuk ifadesinden sıyrılıp arkadan patladı "Abi sen biliyor muydun?"
Alparslan beni bırakmadan, başını Gökalp'e çevirdi. Gözlerinde bir rahatlama, bir huzur vardı. "Evet" dedi sakin bir sesle. "Biliyordum. Ama söyleyemedim. Onun söylemesini bekledim. Zamanı değildi."
Gökalp'in yüzünde bir an için kırgınlık belirdi. "Ne yani, herkesten önce sen mi öğrendin? Benden niye sakladın?"
Sanki bedenim bana ait değildi. Sanki içimdeki her şey bu kadar duygunun altında ezilip kalmıştı.
Gözlerim istemsizce albaya kaydı yeniden. Hâlâ yerdeydi. Diz çökmüş, elleri yüzünde, ağlıyordu. Handan hanımı da Ilgaz ve Zeynep hanım tutuyordu.
Bir anda Alparslan'ın kollarından sıyrıldım. Adımlarım beni ona doğru götürdü. Farkında değildim yürüdüğümün. Sadece gidiyordum.
Önünde durdum. Bir an tereddüt ettim. Sonra elimi uzattım, omzuna koydum.
O an, bir rüyadan uyanır gibi kafasını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı, yanakları sırılsıklam. Beni görünce yüzünde bir şeyler değişti. İnanç, umut, sevgi... Hepsi birden vardı o bakışlarda.
Ve bir anda kendimi onun kollarında buldum.
Sarıldı. Öyle sıkı sarıldı ki, neredeyse nefes alamayacaktım. Ama bu kez farklıydı. Bu kez, onun kollarında, bir babanın kollarında, ilk kez güvende hissettim.
"Affet beni yavrum" diye hıçkırdı babam. "Affet beni kızım. Bulamadım seni. Aylarca aradım ama bulamadım. Cesedini verdiler önüme bilemedim. Bir baba olarak başaramadım. Affet beni."
Çekine çekine onun sırtına koydum ellerimi. Sardım onu. Belki de ilk kez bir babaya sarılıyordum.
"Sizin bir suçunuz yoktu" diye fısıldadım. Buna emin olamasam da ağzım böyle söyledi. Sesim o kadar kısıktı ki duydu mu bilmiyorum. Ama duymuş olmalı ki daha da sıkı sarıldı.
Bir süre öylece kaldık. Sonra Handan hanımın hıçkırık sesiyle benden ayrıldı. Gözlerimin içine baktı uzun uzun. Elini yanağıma koyup okşadı. "Kızım" dedi sadece. "Kızım."
Sonra gözleri Handan hanıma kaydı. Bir an tereddüt etti. Sonra ağır adımlarla karısının önüne gitti.
Ve diz çöktü onun da önünde.
Handan hanım kolları göğsünde, yüzünde ifadesiz bir ifadeyle sadece bakıyordu kocasına. Ne bir hareket, ne bir kelime ediyordu . Beni görünce bir gülümsüyordu bir anda da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyordu. Bazen bayılır gibi oluyor bazen canlanıyordu. Şu on dakikada her duyguyu aynı anda yaşıyor gibiydi.
"Handan" dedi albay sesi yalvarırcasına. "Affet beni ne olur. Yirmi bir sene borcum var sana Handan. Çektiğin acıların bedeli olarak bana ne yaparsan yap kabulüm ama sen de beni affet."
"Kızıma affettir kendini Onur" diye hıçkırdı Handan hanım. "Yavruma affettir. O bizi affetmeden ben seni affedersem Allah sorar bana hesabını."
Onlar konuşurken Gökalp'e baktım yeniden. Bir yanımda Alparslan bir yanımda Kaya abim vardı. Gökalp öylece bana bakıyordu. Ama adım atmıyordu. Sadece anlamaya çalışıyordu. Tam yanında Ceylin ayakta duruyordu.
Gökalp tek bir kelime etmedi. Belki de söyleyecek bir şey bulamıyordu şu ortamda. Ailesi perişan haldeydi ve bir kadın gelmiş ona ablanım ben demişti. Ölmüş bilinen hiç görmediği ablası...
O an Ceylin'in sesi yankılandı odada.
"Yaa emin misiniz?"
Herkes döndü ona. Ceylin, kapının dibinde, elleri titreyerek bize bakıyordu.
"Gerçekten yüzde yüz emin misiniz?" diye tekrarladı sesi çatallanarak. "Yani... Ya bu doğru değilse? Ya bir yanlışlık varsa? Ailemi ne kadar büyük bir umuda soktuğunuzun farkında mısınız? Ya sonra hayal kırıklığı yaşarlarsa? O zaman kim toparlayacak bizi?"
O an odada öyle bir sessizlik oldu ki, sanki herkes nefesini tuttu.
Handan hanımın yüzü bir anda değişti. O anaç, o sevgi dolu kadın gitmiş, yerine başka biri gelmişti. Önündeki albayı kenara itip oturduğu yerde dikleşti.
"NE SAÇMALIYORSUN CEYLİN!"
Öyle bir bağırdı ki herkes irkildi. Ceylin'in gözleri faltaşı gibi açıldı, dudakları titremeye başladı.
"Anne" diye mırıldandı kısık sesle. Ama Handan hanım bağırmaya devam etti.
"O benim kızım!" diye haykırdı Handan hanım sesi odada yankılandı. "Senin ablan! Bunu nasıl söylersin? Görmüyor musun nasıl da eminiz. Sen hiç onu tanıdın mı da şüphe duyuyorsun! Nasıl şüphe edersin? Omzundaki izi gördüm ben! Benim yavrumun izinin aynısı ben anne olarak bilmez miyim? Gözleri bile aynı yavrumun. O BENİM KIZIM, anlıyor musunuz? Herkes anlasın BENİM KIZIM!"
Hayatının belki de en şok edici anını yaşıyordum. Ceylin'in dudakları titriyor, gözleri doluyordu yavaş yavaş. "Ben... Ben yanlış bir şey söylemedim ki" diye kekeledi. "Sadece emin olalım istedim..."
"BEN EMİNİM CEYLİN!"
Ceylin bir an daha durdu. Sonra hıçkırıklarını tutamayarak arkasını döndü ve koşarak odadan çıktı. Ayak sesleri koridorda yankılandı. Sonra bir kapı çarpma sesi geldi.
Handan hanım arkasından baktı bir an. Yüzünde bir üzüntü belirdi, bir pişmanlık kırıntısı. Ama sonra gözleri bana döndü. Ve o ifade anında kayboldu. Yerini kocaman bir gülümseme aldı.
Yanıma gelip koluma girdi. "Gel annem" dedi. "Çorbalar soğudu hemen inip yiyelim. Mercimek çorbası yaptım seversin değil mi? Küçükken çok severdin aslında bence seversin gel hadi."
Beni yürütmeye başladı. Bir yandan da saçlarımı okşuyordu. Öpüyordu saçlarımın uçlarını arada. Durmadan. Sanki yılların özlemini tek bir anda çıkarmak ister gibi. Gözlerimi odada şaşkınca gezdirirken Alparslan'ın gülümseyerek bize baktığını gördüm. Gökalp ise ifadesizce olduğu yerde bekliyordu hâlâ. Ilgaz albayın koluna girerken gel amca dedi.
Merdivenlere yöneldim bir anda. Handan hanım sürekli konuşup yemekleri anlatıyordu. Kolunu öyle bir sıkmıştı ki yerimde başkası olsa canı acırdı.
Yemek masasısının olduğu salona indiğimizde salonda sadece Cemal beyin olduğunu gördüm. Yüzünde şefkatli bir ifade vardı. Hasret hanım ve Sibel yoktu. Gitmiş olmalıydılar şükür ki. Onları göremeyince yalan yok biraz daha rahatlamıştım.
"Cemal abii" Handan hanım coşkulu bir sesle konuştu. Diğerleri de arkamızdan geliyordu. "Cemal abi bak Feza geldi. Kızım geldi abi."
Handan hanımın ağlamaklı ama sevinçli sesiyle Cemal beyin kaşları neredeyse saç bitimine ulaşacak kadar kalktı. İfadesi şaşkınlıkla mutluluk arasındaydı onun da. Yavaşça ayağa kalkıp bize doğru yürüdü ama Handan hanım onu takmadan tamamen bana odaklanarak oturacağım sandalyeyi çekti. Nazikçe beni itip sofraya oturttu. Kendisi de hemen yanıma oturdu. Cemal bey de ayağa kalkıp yanımıza doğru geldi. Göz göze geldiğimizde elini kaldırıp omzuma koydu.
"Şu an çok şaşkınım" dedi. "Bu gerçek mi?"
"Gerçek abi o benim Feza'm. Şükür Allah'ım" Handan hanım konuşurken diğerleri de masaya oturmaya başladı.
"O zaman evine hoş geldin Feza" dedi Cemal bey. "Bu aile yıllarca senin yasını tuttu. Allah büyükmüş demek ki sonunda kavuştular ."
Ona sadece kafamı salladım. Alparslan ve Ilgaz diğer yan sandalyemi kapmak için adeta yarışmışnaya başladıklarında bakışlarımı Cemal beyden çektim. Alparslan kapmıştı. Homurdanan Ilgaz da onun yanına oturmuştu. Albay ve Gökalp de gözlerini benden çekmeden tam karşımıza oturmuşlardı. Ceylin sofrada yoktu. Herkes oturunca Kaya abimin kapının orada ayakta kaldığını fark ettim. Gözlerim ona değdiği an Alparslan da benim bakışımı takip etmiş olmalı ki "gelsene Kaya" dedi. Kaya albayı göz hapsine almıştı yandan.
"Gel oğlum" albayın sesiyle ağır adımlarla yürüyüp albayın iki yanındaki boş sandalyeye tam Cemal beyin yanına oturdu.
Handan hanım büyük bir canlılıkla çorbaları koymaya başladı. Bir yandan da konuşuyordu. Masada onun dışında kimseden ses çıkmıyordu. Herkes kaçamak bakışlarla sürekli bana bakıyordu.
"Anlat annem" dedi. "Anlat bana her şeyi. Ne oldu? Nasıl büyüdün? Neler yaşadın bunca yıl? Ne hatırlıyorsun o geceden?"
Son cümlede sesi kısılıp yeniden ağlamaya başlamıştı. Elini ağzına kapatıp derin bir nefes aldı ve çorbaları koymaya devam etti.
Gözlerim istemsizce Kaya'ya kaydı yeniden. "Hatırlamıyorum hâlâ" dedim. "Hiçbir şey hatırlamıyorum o geceden."
"Peki nasıl büyüdün nasıl asker oldun neler yaşadın?"
"Anne" diye araya girdi Alparslan son çorba tabağını da dağıtırken. Handan hanım çorbaları koyuyor o dağıtıyordu. "Artık bu kadar yeterli. Feza da biz de çok kötüyüz şu an. Sadece mutluluğumuza odaklanalım. Daha çok zamanımız olacak birlikte. Feza da hayatını anlatmak isterse zamanla konuşuruz. Şimdi biraz ara verip yemek yiyelim ."
"Tamam oğlum haklısın" dedi Handan hanım. Yerine otururken elini elimin üstüne koyup bana döndü. "Zamanla anlatırsın annecim."
Herkes çorbalarını içmeye başladı. Handan hanım da elini çekip yemeğine başladı. Öylece masada duruyordum. Göz ucuyla herkesi izliyordum. Kaşıklar tabaklara dalıyor ve onlarda sessizce ve çaktırmadan beni izliyordu. Kaya abim ve benim dışında herkes yemeğine başlamıştı. Başlamadığımın da farkındalardı yani.
Handan hanım birden yeniden konuşmaya başladı. Sesi hem cıvıl cıvıl hem hüzünlü çıkıyordu. Benim küçükken neler yaptığımı, nasıl bir çocuk olduğumu. Albay da araya giriyor hatıraları tazeliyorlardı. Sadece yaa anlamında kaşlarımı kaldırarak tepki veriyordum. Alparslan da gülüyor Gökalp merakla sorular soruyordu.
Bu sessizliğim hem yabancılık hem de yaşadığım onca şeyden sonra bu mutluluğu sindirmeye çalışmaktı. Bir an önce kabullenmeye, bir an önce alışmaya çalışıyordum.
***
Handan hanım hâlâ anlatıyor, albay anlatıyor, Alparslan gülüyor, Gökalp sorular sormaya devam ediyordu. Cemal bey de bak şöyle bir şey de olmuştu diyerek benimle ilgili anılar anlatmaya başlamıştı. Hatta Ilgaz'ın da dahil olduğu anılar konuşuluyordu. Yaramaz çetesi olarak Ilgaz Alparslan ve benmişiz. Ama genelde ben onların peşine takılarak yapacakları yaramazlıkları baltalarmışım. Yine de içinde çok bir yer kıpırdamıyordu çünkü bu anlattıkları hiçbir şeye dair anım yoktu. Sanki duygularım donmuş bir yerlerde sıkışıp kalmıştı.
Gökalp'in sesiyle irkildim.
"Abla neden çorbanı yemiyorsun?"
Abla mı? Ona hızla döndüm ve bakakaldım. O da ağzından bu kelimenin nasıl çıktığını anlamamış gibi duruyordu. Kısa bir an sessizlik oldu. Sonra boğazını temizleyerek kapıya doğru baktı. "Sahi Ceylin ablam niye gelmedi çağırayım ben."
Handan hanım onun son söylediğini duymamış olmalı ki bana dönmüştü. Yüzünde anında bir telaş belirnişti. Gözleri kocaman açılıp kaşları çatılmıştı.
"Yoksa beğenmedin mi kızım?" diye sordu sesi endişeyle titreyerek. "Bilemedim, senin geleceğini bilseydim... En sevdiğin çorba neyse onu yapardım. Ama bundan sonra sana her şeyi sorup öyle yapacağım. Sen küçükken hep Anne mercimek yap derdin, ben de sana kıyamaz her gün yapardım ama baban kızardı. Çocuk her gün aynı şeyi mi yer? diye... Bugün de mercimek çorbası tesadüf olunca çok mutlu olmuş..."
Kesildi cümlesi. Gözleri doldu. Gökalp Ceylin'i çapırmak için sofradan kalkmıştı.
Tam cevap verecektim ki gözüm Ilgaz'a takıldı. O bana bakmıyordu. Gözleri, masanın diğer ucundaki Kaya'ya kaymıştı. Kaya abim boş boş çorba tabağına bakıyordu. Ilgaz'ın gözlerindeki o anlayışlı, o derin bakışı anında yakaladım... Sanki bir şey biliyor bir şey anlıyordu.
Ilgaz'ın bakışını yakaladığımda o da bana döndü. Gözlerinde "Anlıyorum" der gibi bir ifade vardı. Hafifçe başını salladı. Ben de anlamıştım. O sadece benim değil, Kaya'nın da durumunu fark etmişti. Ya da Kaya ona bir şeyler anlatmıştı.
Handan hanım hâlâ cevap bekliyordu. Döndüm ona.
"Yok öyle değil" dedim. Sesim normalin aksine yumuşacıktı. "Beğenmedim değil. Sadece... İştahım yok. Kusura bakmayın."
Handan hanımın yüzü düştü. Tam bir şey diyecekti ki Zeynep hanım araya girdi.
"Mangala geldiğin gün de hiçbir şey yememiştin kızım" dedi sanki ortamı yumuşatmaya çalışarak. "Askersin sen, çok yemen daha iyi değil mi?"
Gülümsemeye çalıştım. "Öyledir de... "
Ama içimden geçirdim. Aslında çok yerdim ben. Uğur kadar olmasa da. Gerçi o insan miktarında yemezdi zaten. Onun iştahı başkaydı. Ama şu an midem sanki yok gibiydi.
O anda albayın telefonu çaldı.
Masada herkes nefeslendi. Albay elini cebine atıp telefonu çıkardı. Ekrana baktığı an yüzü bir anda karardı. O ana kadar yumuşamış, duygusallaşmış ifade gitmiş, yerini o bildiğimiz sert, otoriter Albay gelmişti.
Hemen ayağa kalktı.
Masadaki tüm askerler -ben, Ilgaz, Alparslan, Kaya- birden ona döndük. Tepkilerimiz otomatikti. Askeri disiplinle yoğrulmuş bedenlerimiz anında alarmdaydı.
Albay telefonu açıp kısa bir an dinledi. Sonra "Tamam" dedi sadece. Telefonu kapattı.
Gözleri kararmış bir yüzle Ilgaz'a kaydı.
"Büyük bir operasyon var" dedi. "Hemen karargâha gitmemiz lazım."
O an masadaki tüm sıcaklık, tüm duygusallık buhar olup uçtu. Geriye sadece askerler kaldı. Biz göreve hazır askerler.
Handan hanımın yüzü bembeyaz kesildi. "Şimdi mi Onur?" diye fısıldadı. "Daha yeni kavuştuk..."
Albay karısına baktı, gözlerinde bir an için pişmanlık kırıntısı belirdi. Sonra bana döndü.
"Feza" dedi. Sesi babacan tınıdaydı. "Sen çıkma kızım. Bu operasyonu Alparslan'ın timiyle hallederiz."
"Görev bize verildi değil mi?" Diye sordum. Albaya telefonla gelmişti ve yüzü karardığına göre Ankara'dan gelen bir aramaydı.
"Görev verildiyse ben ve timim hazırız"
Handan hanım yeniden ağlamaya başlarken ona bakmadım bu defa. Peçeteyi alıp zaten kuru olan dudaklarımı sildim ve ayağa kalktım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |