
-SÜRMENE (Deniz)-
Bölge sessizdi.
Sessizlik dağlarda farklı olurdu. Şehirdeki sessizlik boşluktu, yokluktu. Dağdaki sessizlik ise doluydu. Dopdoluydu...
Rüzgar, böcek sesi, uzaktan gelen bir kuş, ağaçların arasından sızan keskin hava... Hepsi bir aradaydı. Buna alışmıştım. Yıllarca tek başıma bu tür sessizliklerin içinde beklemiştim.
Ama bu bekleme farklıydı.
Bir şeyler ters gidiyordu ve bunu hissediyordum. Göğsümün ortasında, kaburga kemiklerinin tam arkasında adını koyamadığım bir ağırlık vardı. İçgüdü müydü, korku muydu yoksa yıllarca sahadaki deneyimimin getirdiği o altıncı his miydi bilmiyordum. Ama bir bok vardı.
Ve bu hisse güvenmeyi öğrenmiştim.
Yine de emir demiri keserdi. Diğer ajanlarla buluşma noktasına gidene kadar bunları düşünüp durdum.
Düşünürken aklım gitti.
Gitmek istemese de gitti. Bu gibi yerlere hep istenmeden giderdi zaten.
Yüzbaşı Alparslan Sungur...
Sungur ailesinin evine ilk girdiğim günü düşündüm.
Kaya komutanın talimatıydı. "Eve geç Deniz. Bu gece Feza bloklar yedi çatıda pislik yakalamış. Korumaların başında bekle." Kısa, net, tartışmasız bir emirdi. Kaya her zaman böyle konuşurdu. Kelimelerin arkasında bir ton bulundurmaz sadece söyler ve geçerdi. Bunu beğeniyordum. Yıllarca elektronik ses bozucu arkasından konuşmuştum onunla ve her zaman aynı şekilde; kısa, öz, gereksiz söz yok.
Ama mesela onu gerçek anlamda tanıdığımda, yani gerçek anlamdan kastım sivil hayatta tanıdığımda hiç de böyle biri olmadığını öğrenmiştim. Feza komutan da öyle. Uğur da. Ersin ve Kerem de. Hepsi sivilde bambaşka kişilerdi. Ve ben onların yanında kendimi evimde hissetmeye başlamıştım.
Mesela onlar için sivilde farklılar derken, beklediğimden farklıydı demek istiyorum. Feza komutan misal. Bu küçük, kumral saçlı, yeşil gözlü kadın... On yılda bir çıkar diye bilinen bir operasyon taktisyeniydi. Saha kayıtlarını çok iyi biliyordum. Sivilde ise kalbi yaralı küçük bir kız çocuğuydu. Nazını sadece timine geçiren, ama aile özlemiyle yanıp kavrulan savruk bir ruhtu.
Onlarla ilk tanıştığımda neyle karşılaşacağımı sanıyordum, ne bulacağımı biliyordum. Ama beklediğim gibi hiç çıkmamıştı. İnsanlar gerçekten de sanıldıkları şey olmayınca her zaman şaşırtırlardı.
Feza komutan ve Avcı timi beklediğimden çok daha gerçek çıkmıştı.
Sungur'ların evine koruma olarak giren biri olarak kalmıştım ilk birkaç gün. Gözlemliyordum. Aile ile fazla temas kurmuyordum, Feza komutanın onların öz kızı olduğunu bile bile sessizce aile saadetlerini izlemiştim. Kötü günlerde birbirlerine nasıl kenerlendiklerini görmüştüm. Görmüştüm ve benim bile yüreğim burkulmuştu. Dışarıdan üçüncü bir kişi olarak bile Feza komutanın yerine başka bir kızı bağırlarına basmaları bana bile ağır gelmişti.
Alparslan yüzbaşı ise...
Alparslan yüzbaşı tam tersi bir figürdü.
İlk gün beni sadece incelemişti. Öyle bir bakışı vardı ki sanki bir yanlış yapmışsın gibi bir his veriyordu insanın içine. Ona inat dikine dikine beklemiştim tüm gün kapıda ... Ben hayatımda çok adam görmüştüm. Çok pislik görmüştüm. Görmediğim pislik yuvası gitmediğim ülke kalmamıştı. Hep bir görev halinde geçmişti ömrüm. Bir insana bakarak bile onun karakterini yanında analiz edebilirdim. Düşüncelerini bile surat ifadelerinden okuyabiliyordum artık insanların ama....
Ama Alparslan yüzbaşıyı okuyamıyordum.
Bakışları farklıydı. Ölçüyordu. Yeni bir elemana bakar gibi değil, sahadaki tehdit değerlendirmesi yapar gibi bakıyordu. Bir asker olarak onun karşında durmama rağmen hem de. Bu normal karşılanabilirdi, askerdi sonuçta. Ama bana karşı bu bakışı biraz fazla sürdürüyordu her defasında.
"Üsteğmen" demişti sonunda.
"Yüzbaşım" demiştim burnunu eğmeden.
"Bana evin önünden son geçen beyaz sedanın plakasını söyle?"
Şaka gibiydi ama bana bunu sormuştu. Sinirle dişlerimi sıkmıştım. Ama verdiği emre cevabımı da elbette geciktiremedim.
"73 AÜ SDL"
Kaşlarını çatmıştı. Beyaz sedan geçeli birkaç dakika olmuştu ve plakayı doğru söylemiştim. Neden kaşlarını çatıyordu. Bu tavrı beni gerçekten sinir etmişti çünkü işimi doğru yapan bir askerdim ben. En nefret ettiğim şey ise yaptığım doğruların kabul görmemesiydi.
Sonra homurdanarak yanımdan öylece uzaklaşıp bahçede karşımdaki salıncağa oturmuştu.
Bu bizim aramızdaki ilk diyalog denilebilen bir durumdu. Aslında bundan önce karargahta çok karşılaşsak da hiç konuşmamıştık. Daha doğrusu o üstten bakışlar atmıştı hep. Ona gıcık oluyordum. Hayır, bu kelime az kalırdı. Adamın her hareketi, her emir kipi o ben her şeyi bilirim edası sinir uçlarıma dokunuyordu.
Plaka olayından sonra mesela mutfakta çay tepsisini almaya gittiğimde karşılaştığımızda attığı yine o üstten bakışlara ayar olmuştum. Sonrasında bahçede devriye atarken "Üsteğmen tetikte ol uyuma" diye takılmaları. Yahu daha birkaç saat önce plakayı çat diye söyleyerek mort etmedim mi ben seni arkadaş. Ama yok durmuyordu... Kaç kez elimdeki silahın emniyetini açmamak için kendimi zor tutmuştum hatırlamıyordum bile.
Ama bu operasyonda o puslu vadinin ortasında bir an durmuştu zaman. Yaralanmıştım. Ama önemli bir yara değildi. Kurşun kolumu sıyırmıştı. Şırnak'a geldiğimden beri bana taktığını düşündüğüm Alparslan yüzbaşı ise beni şoka sokmuştu.
"Bak söylediğin yalan gerçek oldu. Raporunu alır oturursun şimdi" diye laf sokmuştu. Hani benim Sürmene olduğum üstlerim dışında gizli bilgiydi ya. O da biliyordu elbette. İşte Deniz olarak operasyona katılamayacağım yalanımıza laf sokuyordu. Bu halde bile takılıyordu herif bana! Sonra zaten Feza komutan duruma el koyarak ben emir verdim Alparslan diyerek onu susturmuştu da ağzıma kadar gelen küfürleri dökmemiştim şükür.
Ama sonra..
O sarsılmaz o kibirli adam bana yaklaşıp omzumdan kan süzülürken gelip benim yaramı kendi beresiyle sarmıştı. İnanamamıştım. Dumur olmuştum. Parmaklarının soğuk tenime değdiği o an içimdeki tüm nefret sanki bir anlık şaşkınlığa teslim olmuştu. İlk kez insancıl davranmıştı. İlk kez. Resmen Feza Komutanın ve Avcı'ların o keskin bakışları altında dilim tutulmuş, bir çocuk gibi utanıp kalmıştım.
Şimdi ise o anın sersemliğini üzerimden atmaya çalışarak operasyon bölgesinden tamamen uzaklaşmış dikkatli bir şekilde yürüyordum. Diğer ajanlarla çoktan ayrılmıştık. Herkes kendi yoluna gitmişti.
Bölgede sakladığım eski model pikaba doğru ilerliyordum. O pikapla girecektim şehre buraya geldiğim gibi. Adımlarım hızlanırken kulaklığımdaki o tiz sesle irkildim.
"KIRMIZI KOD! AVCILAR'DAN ACİL ÇAĞRI! TEKRARLIYORUM, ACİL!"
Durdum. Bir saniye, sadece bir saniye, soluğumu tuttum. Sonra pikabın tersine, geldiğim yöne doğru koşmaya başladım. Avcılara doğru. Pikapla gidilebilecek bir yol değildi zaten orası. Yaya gitmekten başka çarem yoktu. Yürüyerek geldiğim her adımı şimdi koşarak atıyordum. Yaralı kolum koşarken protesto ediyordu ama umursamadım.
Bölgeye yaklaştığımda silah sesleri duydum. Aklım çıktı anında.
Yoğun, kesintisiz, birden fazla yönden. Çok şiddetli bir çatışma sesiydi bu.
Durdum. Tepe vardı solumda. Tımandım hızla. Ellerim kayalara asılmıştı, omzum zonkluyordu ama takmadan dürbünü çıkardım. Gece görüşü açıp çevreye baktım.
Baktım.
Ve kalbim buz kesti.
Avcılar pusuya düşmüştü. Gördüklerim karşısında kalbim duracak gibi oldu. Benim hayran olduğum o devler, o yenilmez tim korkunç bir pusunun ortasında kalmıştı.
"Boz! Kartal! Cevap verin!" diye bağırdım telsize. Sesim boşlukta kayboldu.
"Yavuz komutan! Komutanım, drone desteği lazım acil!"
Cevap yoktu. Sadece derin bir cızırtı ve ölümün sessizliği. Çıldıracak gibiydim. Parmaklarım kanallar arasında delice gezinirken bir anlığına timin hattına sızmayı başardım. Ve o an tüm silah sesleri aynı anda kesildi. Kalbim gerçek anlamda durdu. Kafamı kaldırıp bölgeye baktım. Tek bir çıt çıkmıyordu şimdi. Nefesimi tuttum. O an kulaklığımdan gelen sesle dünyam başıma yıkıldı. Ersin’in hıçkırıkları...
Delirecek gibi oldum.
O derin sessizlikte tek bir silah patlama sesi geldi. Ne oluyordu yaa ne oluyordu?
"Sürmene konuşuyor herhangi biri cevap versin bana" diye fısıladım telsizime. Bağırmak istiyordum ama bağıramazdım. Buradan beni fark ederlerse her şey biterdi. Kimseye faydam olmazdı.
Ersin'in ağlama sesiyle aynı anda Feza komutanın sesini duydum. Ohh diye derin bir nefes çektim içime. O an kendimin de ağladığını fark ettim. Ben. Deniz. Ben namı değer Sürmene ağlıyordu!
"Ersin git!" Sesi aklımı yerinden oynattı. Komutandan son duyduğum seste bu olmuştu.
"Ersin!" dedim. Sesim çatlamıştı. "Ersin komutanım duyuyor musunuz ben Sürmene?"
Daha fazla burada bekleyemezdim.
Koşmaya başladım. Tepeden aşağıya doğru. Kayalara tutunarak. Avcılara doğru koştum, o yöne, o sessizliğe, o kesilmiş ateş sesine doğru...
"Dur Sürmene!"
Ersin'in sesiydi. Kulaklıktan gelmişti. Beni fark etmişti demek. Ya da ne zaman fark etmişti acaba? . Kısık, sıkılmış dişlerinin arasından çıkan, her hecesi ağır bir sesle durma emri vermişti.
Durdum.
İstemeden durdum. Bacaklarım durdu, aklım değil ama bacaklarım durdu. Çünkü emir demiri keserdi benim zihniyetimde.
"Çok geç. Oraya gitme."
"Ama onlar..." dedim. Boğazımda bir şeyler vardı ve geçmiyordu.
"Sana bir emir verdim."
"Ersin ko..."
"Olduğun yerde kal!" Sesi yükseldi sonra anında kıstı. Kulaklıkta bir burun çekme sesi geldi.
Ellerim yanımda gevşekti, sonra yumruk yaptım. Sonra açtım. Sonra yeniden yumruk yaptım. Omzum zonkluyordu. Gözyaşlarım geliyordu ama kulaklığa ses verip bunu belli etmek istemiyordum.
Dürbünü kaldırıp hızla bölgeyi yeniden taradım. Ve Avcıları seçebildim. Dört bir yandan kuşatmışlardı onları. Timin ellerini bağlıyorlar ve dövüyorlardı. Bazılarının gözlerini siyah bezlerle kapatıyorlardı. Kerem’i seçebildim. O sıska ama zekasıyla dünyaları deviren Kerem’i... Onu bir kamyonete bindirirken başına sertçe vurdular. Baygın olmasına rağmen kafasına vurdular! O an zihnimin karanlık dehlizlerinden bir ışık süzüldü.
Geçen akşam karargahta Kerem’i dişini tutarken görmüştüm.
"Hayırdır Kerem, dişin mi şişti? Çok şeker yeme demiştim sana" diye dalga geçmiştim.
Kerem o her zamanki kibar tavrıyla bana bakıp "Yok be Deniz abla, yeni bir cihaz geliştirdim onu deniyordum" demişti. Elini ağzına atıp küçük, beyaz, dolguya benzeyen bir şey çıkarmıştı.
"Bu diş görünümlü bir GPS cihazı abla. Menzilini hesaplamaya çalışıyorum. Eğer başarılı olursam tüm time yapacağım" demişti sırıtarak.
Bakıp burnumu kıvırmıştım. "Iyy."
Kerem aldırmamıştı. Yaklaşmıştım. O tükürüklü beyaz şeye daha dikkatli bakmıştım buruşturduğum suratla. "Bunu nereye koydun ki?"
"Dişimi oydum ortasını." Demişti gülerek.
Şok olmuştum. "Sırf menzili hesaplamak için dişini mi oydurdun? Ya istediğin sonucu vermezse?"
Kerem omuz silkmişti.
"Delisin sen" diyip güllmüştüm.
Kerem bilgisayarını açmıştı sonra heyecanla. Bir programı göstermişti.
"Bak" demişti sakin sakin. "Eğer menzil bu hesabı karşılarsa belli bir yarıçap içindeki her şeyi takip edebiliriz."
"Bir bok anlamadım ama iyi bir şey sanırım" diyip gülmüştüm.
"Kerem..." diye fısıldadım. "Lütfen o zımbırtı ağzında olsun lütfen."
Şimdi timi götürüyorlardı. Aşırı derecede kalabalıklardı. O esnada yanımda hissettiğim haraketlilik ile olduğum yerde iyice pusup geleni beklemeye başladım. Adım sesleri yaklaşırken nefesimi tutmuştum. Sonra Ersin'in "Sürmene benim" diyen sesini duyup derin bir nefes aldım. Ersin bitik bir halde yanıma gelip çöktüğüm yere çöktü ve hiçbir şey söylemeden elindeki keskin nişancısının dürbünüyle timin götürüldüğü yeri izlemeye başladı. Konuşmadan bem de aynısını yaptım.
"Az önce Uğur'a bıçak taktılar" dedi yıkık bir sesle. Sesi öyle kötüydü ki Ersin'den ilk defa bu tonu duyuyordum. Kafasını kaldırıp keskin nişancısına tokat atmaya başladı. "Hep bu lanet pisliğin yüzünden!" Diye bağırdı. "Tek bir mermi kalmadı Deniz. Uğur'uma bıçak takılırken öylece izledim. Öylece. O pisliğin kafasına bile sıkamadım. Kimse yok! Tuğgeneral hattı açmıyor. Bizi öylece burada bıraktı. Mühimmat bitti hepimizin yoksa asla teslim olmazlardı. Lanet olası mühimmat bittiği için benim aslanlarım götürülüyor!" Sonra acılı bir şekilde bana döndü. "Ve tüm askeriye burada olduğumuzu bilmesine rağmen yardım edemiyorlar! Neden Deniz? Çünkü operasyonu devralan Yavuz komutan emir vermiyor!"
"Onur albay?" Diye mırıldandım korku dolu bir sesle.
"Kerem yakalanmadan hemen önce irtibat kurdu. Destek ekip yolda ama geç kalacaklar."
"Oyalayalım" dedim. "Ben de iki şarjör mermi var. Onları oyalarsak destek ekip gelene kadar vakit kazanırız?"
"Ya biz karşılık verdiğimiz an panik yaparak time zarar verirlerse?" Ersin'in söylediği ile yutkundum. Sonra kafamı çevirip dürbünümle tekrar baktım. Timi kamyonet tarzı araçlara bindirmişlerdi bile çoktan. Görüş açımda değildi. Hem ben yakın temas uzmanı olarak yanımda sadece beylik tabancam vardı. Yani zaman kazanmak için sıkmaya başlasam bile bu sadece hepimizi tehlikeye atardı.
Araçlar hareket etmeye başlamıştı.
---
Gittikleri yönü biliyorduk en azından. Birazdan destek ekip geldiğinde peşlerine takılacaktık. O zaman kadar Ersin ile helikopter alanına doğru yürüdük. Çünkü gelen ekip bu bölgeye inecekti.
Ama aklımda sadece Kerem'in dişi vardı.
Biz helikoptere geldiğimizde destek ekip hâlâ yoktu. Ersin'in gözleri kan çanağına dönmüştü. Hemen pilotu susturarak helikoptere bindim. İçerideki Kerem'in tabletini elime aldım ve dudağımı kemire kemire ekranı açtım. Gözüm hızla uygulamalarda gezinirken Kerem'in bana gösterdiği uygulamayı isminden tanıdım. Avcı koymuştu ismini.
Hemen tıklayıp açtım. Ersin karargâhla bağlantı kurmuş durumu aktarıyordu dışarıda. Ekrana vuran yeşil bir nokta vardı. Bizden hızla uzaklaşan bir koordinatı gösteriyordu. Oradaydı işte! Bir sevinç çığlığı attım ellerimle yüzümü kapatarak.
Çığlığımla Ersin hemen helikoptere koştum kapıdan içeriye bakarken "Ne oldu Deniz?" dedi Ersin yanıma gelip ekrana bakarken. Gözleri şokla açıldı. "Bu... bu ne?"
"Onlar!" Dedim kocaman gülümseyerek. "Bu onlar Ersin ama mevzi ne kadar daha buradan gösterecek bilmiyorum. Kerem bunun denemelerini yapıyordu. Kaç kilometre tasarladı bilmiyorum ama şu an sinyal var. Şu an on sekiz kilometre gösteriyor. Her an konum bilgisi gidebilir yani. Hemen albaya durumu bildirmeliyiz!"
Ersin elini elimin üzerine koyup sımsıkı sıktı. Dişlerini öyle bir kenetlemişti ki çene kemikleri dışarı çıkıyordu.
"Hayır Deniz" dedi sertçe. "Kimseye haber vermeyeceksin. Bu işin içinde kim var, hain nerede bilmiyoruz. Yavuz komutanla bağlantı kopukluğu normal değil. Bu saatten sonra sadece sen ve ben varız. Kimseye güvenemeyiz. Onların yerini bulduktan sonra albaylara söyleyeceğiz."
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi ekrandaki o titrek yeşil noktaya diktim.
"Pekala" dedim. "İkimiz takip edelim sinyal gitmeden."
"Evet sonrasına bakarız" dedi Ersin. Ardından pilota dönüp "kalkış için hazır ol!" Diye emir verdi. Hemen kemerimi taktım tableti son nefesimmiş gibi sımsıkı tutarak. Helikopterin pervaneleri aynı anda dönmeye başladı.
Helikopter havalandığında Ersin komutanın yanağından süzülen yaşı gördüm ama yüzünde artık bir umut da vardı. Ona baktığımı fark edince kafasını çevirip bana döndü ve gülümsedi.
"Gidip ailemizi geri alalım Sürmene."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 96.54k Okunma |
11.37k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |