28. Bölüm

SÜRMENE

ebrumelek
yazarebrumelek

Kaya ve Alparslan’a Yavuz Komutan’la konuştuklarımı özetlediğimde, Alparslan’ın yüzünden bir panik dalgası geçti. Gözleri büyüdü, yaralı kolunu tutan elinin parmakları gerildi. Ama Kaya’da hiçbir şok yoktu. Sadece her zamanki güvenini yansıtan sakin bir ifadeyle başını salladı.

 

“Yavuz Baba halleder” dedi. Ardından sanki bize özel alan bırakmak istiyormuş gibi hızlı adımlarla odadan çıktı. Timime gidip Sürmene tayinini anlatacaktı kesin. Onun bu sakinliği benim de içimdeki fırtınayı bir nebze yatıştırdı.

 

Alparslan’la yeniden yalnız kaldığımızda saatlerce konuşmuş gibiydik ama aslında çok da zaman geçmemişti. Bana ısrarla geçmişimle ilgili sorular soruyordu. Ona üzücü anıları es geçerek, hayatımın kuru bir özetini verdim. Küçük yaşta özel eğitime seçildiğimi öğrendiğinde gözlerinden bir gölge, bir acı geçti. Sanki bunun için kendini suçluyor, benim çocukluğumu çalan şeylerden biriymiş gibi görüyordu. Ama hayatımdan memnun olduğumu, bu üniformayı, bu hayatı çok sevdiğimi vurguladığımda derin, huzursuz bir nefes aldı ve beni yeniden kollarına aldı. Sarıldı. Zaten sürekli bir bahane bulup bana sarılmak için fırsat kolladığını fark etmiştim. Bu fiziksel temas ona benim gerçek olduğumu kanıtlıyor gibiydi.

 

O da bana annesini ve babasını anlattı. Fark ettim ki Ceylin’den sadece yüzeysel olarak bahsedip geçmişti. Ben de o konuda soru sormadım. Kendimde o haddi göremedim açıkçası. Henüz onların hayatına dair hissettiğim karmaşık duygularla yüzleşemiyordum.

 

Ama Gökalp’i uzun uzun anlattı. Onun daha hareketli, daha neşeli bir karakteri olduğunu söyledi. Gökalp’in asker olacağını kimseye söylemediğini, herkes onu bilgisayar mühendisi olacak sanarken, beklenmedik bir kararla herkesi şaşırttığını anlattı. Şimdi eğitimdeymiş. Anlatırken sesinde bir gurur vardı ama aynı zamanda onun da bu tehlikeli yola girmesine dair bir endişe.

 

Benim kaybımdan sonra yaşadıklarını anlatırken, psikolojik destek almak zorunda kaldığını söyledi, daha o yaşta. Anlattıklarını özetliyor, detaylara girmiyordu. Ama ben o detayları zaten Ilgaz’dan dinlemiştim. Onun anlatımındaki eksiklikler, aslında yaşadığı acının büyüklüğünün bir göstergesiydi.

 

Sonra, beklenmedik bir soru geldi: “Peki, hayatında biri var mı?”

 

Gözlerim büyüdü önce, sonra istemsizce gülümsedim. Onun yüzündeki ciddi, koruyucu ifadeyi görünce de gülümsemem daha da genişledi.

 

“Mesleğimizin zorluğunu biliyorsun Alparslan,” dedim, ona hâlâ ‘Alparslan’ diyordum. “Kim bir kadını sürekli göreve gönderip, her seferinde geri dönüp dönmeyeceğini bilemeden beklemek ister ki?”

 

“Peki ya o?” diye sordu, kaşıyla kapıyı, Kaya’nın çıktığı yönü işaret ederek.

 

Kimden bahsettiğini anlamıştım elbette. Ama nasıl açıklayacaktım şimdi?

 

“Onunla aramızda öyle bir bağ yok,” dedim basit ve net.

 

Alparslan’ın kaşları merakla havalandı. “Tim kardeşliği yani? Sadece?” dedi sesindeki şüpheyle.

 

Kafamı dalgınca, biraz da nasıl tarif edeceğimi bilemeyerek salladım. “Yetimhaneden beri tanıyoruz birbirimizi” dedim onun gözlerinin içine bakarak. Dürüst olmalıydım. “Tam on dokuz yıldır birlikteyiz. Nasıl adlandırırsan artık.”

 

Bu sefer onun gözlerinde bir donukluk belirdi. İçine işleyen bir anlayış gibi.

 

“Yani… o da yetimhanedendi” dedi yavaşça.

 

Olumlu anlamında kafamı salladım.

 

“Sana bakışları…” diye başladı, sonra durdu, sanki uygun kelimeyi arıyor gibiydi. “…fazla sahiplenici. Yanlış bir izlenime kapıldım herhalde, kusura bakma.”

 

“Hiç önemli değil” dedim içtenlikle. “Biz buna alıştık zaten, yıllardır. Öz kardeşten farksız…”

 

Cümlemin ortasında aniden sustum. Alparslan’ın yüzü anında kasıldı. ‘Öz kardeş’ kelimeleri aramızdaki yeni ve hassas gerçeğe sert bir dokunuş gibiydi.

 

“Anladım,” dedi sesi boğuk, zorla ağzının içinden çıkmış gibi. Sonra kafasını kaldırıp duvardaki Kaya’yla olan resimlerimize yeniden baktı. Sanki bu sefer farklı bir bakış açısıyla inceliyordu. Sevgili olmadığımızı anladığı için inceliyordu onları.

 

Sonunda her hareketi bir ağırlık taşıyormuş gibi yavaşça ayağa kalktı. Eliyle yaralı kolunu sıkıca tutuyordu. “Artık gitsem iyi olacak,” dedi sesinde isteksizlikle. “Hastaneden kaçarak geldim buraya. Bizimkiler nerede olduğumu bilmiyor. Eminim şu an ortalığın altını üstüne getirmişlerdir.”

 

“Tamam” diyerek ben de ayağa kalktım.

 

Alparslan göz ucuyla bedenimi giydiğim sivil kıyafetleri kısaca süzdü. Sonra bakışları gözlerimde durdu. Aniden, bir kez daha, sanki bana sarıldı. Başını omzuma gömdü. Kokusu burnuma vurdu. Hastane dezenfektanı ama altında sıcak, topraksı, bir kokuydu. İçimi garip bir huzur, bir aidiyet duygusu kapladı anında. Ne hissettiğimi tam olarak adlandıramıyordum ama bu koku, bu temas, beni sakinleştirmişti.

 

“Görüşürüz” diye fısıldadım. Sonra yavaşça ondan ayrıldım.

 

Birlikte kapıya yöneldik. Kaya’nın odasından çıkıp koridora geçtiğimizde salona göz attım. Timim anında sessizliğe bürünmüştü. Sürmene konusunu konuşuyorlardı ve bizi görünce susmuşlardı.

 

“Geçmiş olsun komutanım!” sesleri yükseldi timimden.

 

Uğur anında ayağa fırladı. Elinde bir tabakla yanımıza geldi. Tabakta üst üste dizilmiş yaprak sarmalar vardı. Dolu ağzıyla konuşmaya çalışarak tabağı Alparslan’a uzattı. “Kusura bakmayın, ikram edemedik bir şey. Konuşmanız bölünmesin diye. Çay da var, yeni demlenmiş. İster misiniz komutanım?”

 

Alparslan hafif şaşkın bir tebessümle tabaktan bir dolma aldı ve ağzına attı. Gözlerini kapatıp tadını çıkardı. “En sevdiğim yemek bu” dedi. “Teşekkürler. Ama daha fazla kalamam. Başka zamana çay sözün olsun.”

 

“Eyvallah komutanım!” diyen Uğur, bu sefer bir dolmayı alıp doğrudan benim ağzıma soktu. Alparslan’ın yanında hemde! Sinirle gözlerimi açarken dolma çoktan dilimin üzerindeydi. “Uğur yaa!” diye çıkıştım boğuk bir sesle.

 

Hızla kafamı Alparslan’a çevirdim. Dudakları hafifçe kıvrılmış ama gözlerinde derin bir hüzünle beni izliyordu. Bu sahneyi, bu samimi ailevi anı kaydediyor gibiydi. İki üç kere hızlıca çiğneyip yuttum ve ona mahcup, küçük bir tebessüm sundum.

 

Ardından birlikte dış kapıya yürüdük. Kapıda durmuş gözlerinde tam bir çocuğun kaybetme korkusuyla bakıyordu bana.

 

“Yarın hastaneye gelir misin?” diye sordu ama sesi yalvarır gibi çıkmıştı. “Sadece görünsen bile yeter. Bir şey demem ben kimseye. Hem Tolga da hâlâ hastanede. Onu da görmüş olursun, sonuçta hayatını kurtardın.”

 

“Bilemiyorum ki,” dedim sesim tereddütümü ele veriyordu. Nasıl derdim ki, Ceylin’i görmek istemediğim için gelemeyeceğimi? Nasıl açıklardım, onların karşısına henüz tehdidi bertaraf etmeden çıkamayacağımı? Hele şimdi, onların gerçekten de öz ailem olduğunu öğrendikten sonra… Kızları değilmişim gibi nasıl davranacaktım?

 

“Ayrıca söz verdin bana” diye hatırlattım. “Kimseye bir kelime bile etmeyeceksin. Annene, babana… Hiç kimseye. Bu, şu an için en büyük yardımın olur.”

 

Yutkundu. Boğazında bir yumru varmış gibi hareket etti. Bakışları yüzümde gezindi, her bir çizgimi, her bir ifademi hafızasına kazımak istercesine. Sonra ağır ağır, sanki her hareketi bir işkenceymiş gibi başını salladı.

 

“Söz verdim” diye fısıldadı. “Ama sen de söz ver. Kendine dikkat edeceksin. Ve… ne bulursan benimle de paylaşacaksın. O pisliklerden kesecek bir cezam var. Bunu benden esirgemeyeceksin. Bana haber ver. Her küçük gelişmede…”

 

“Söz” dedim.

 

O küçük, yalın kelime aramızda görünmez ama çelikten sağlam bir bağ kurmuş gibiydi. Nihayet bıraktı kolumu. Ama ayakları hâlâ yerinde mıhlanmıştı. Sanki kök salmıştı oraya. Son bir kez gözlerimi içine çekti. Derin bir nefes aldı. Bir adım geri attı. Sonra hızla döndü. Dış kapıyı açtı ve merdivenlerde kayboldu.

 

Aşağıdan apartmanın ana giriş kapısının tok ve nihai kapanma sesi geldi. İçimdeki gerilim o sesle birlikte biraz olsun gevşedi. Ama yüreğimde onun bıraktığı boşluk yeni tanıştığım bir ağırlık olarak kaldı.

 

Geçmişle gelecek, kayıp ve bulunuş, hepsi o boşluğun içinde dönüp duruyordu.

 

***

 

Ertesi sabah karargahtaydık. Her şey normal görünüyordu. Güneş, beton binaların üzerine acımasızca vuruyordu. Rutin görünen bir gün başlasa da hepimiz hâlâ tetikteydik.

 

İçtimada timimin her bir üyesinin gözlerindeki ciddi duruşu, her sese karşı anlık refleksi belli ediyordu. Biz normalmişiz gibi davranıyorduk. Ilgaz'ın timi de buradaydı ama Ilgaz yoktu. Mete time içtima yaptırıyordu. Gidip komutanınız nerede diye de soramıyordum. Albay hastanede olduğu için karargahtaki yetkili subay oydu ve işi başından aşkın olmalıydı.

 

İçtimadan sonra timimle dağıldık. Ali ve Kudret anında timimle kaynaşmak için yanlarına giderken ben dosya işlerine gömülmek için odama çıktım. Siper timini kurtardığımız operasyonun raporunu hâlâ oluşturmamıştım ve tüm günümü alacak gibiydi. Dosya işlerinden nefret ediyordum.

 

Bir de aklım Sürmene’deydi. Yavuz Baba, onu time dahil edecekti bugün. Yani her an gelebilirdi. Yıllardır aynı gölgelerde çalıştığımız, mesajlar ve kodlarla iletişim kurduğumuz bu adamı nihayet yüz yüze görecektim. Ve daha da önemlisi, yakaladığı o ‘eğitimli’ paralı askerden ne öğrenmişti? Bunu da yüz yüze soracaktım. Çok kez hayatımızı kurtarmıştı Sürmene. En kritik anlarda bize büyük avantajlar sağlayacak pozisyonlar önermişti. Çoğu kez çıkış kapıları aralamıştı. Timden olmamasına rağmen timime en yakın kişi oydu yıllardır. Eminim timim de onunla tanışacağı için heyecanlıydı şu an.

 

Yeterince sabrettikten sonra ofisimden çıktım. Dosyanın yarısını bile yapamamıştjm ve büyük ihtimalle bu işi Kerem'e kitleyecek gibiydim.

 

Koridorda ilerlerken normal bir günlük iş içinmiş gibi Ilgaz'ın ofisine doğru yöneldim. Kapısında nöbet tutan askere, “binbaşı içeride mi?” diye sordum sesimi mümkün olduğunca sıradan tutmaya çalışarak.

 

Asker dikkatle selam verdi. “Evet komutanım ama bir görüşmede."

 

Kaşlarım hafifçe kalktı. "Tamam ben şurada beklerim" diyerek masanın yaındaki boş sandalyeyi çekip kapının yan kısmına oturdum. Kesinlikle amacım Ilgaz'ı görmek değildi. Sürmene'yi soracaktım sadece. Başka hiçbir şey değil.

 

Daha iki dakika dolmamıştı ki kapı aniden içeriden açıldı. Hemen ayaklandım.

 

İçeriden beyaz bir doktor önlüğü giymiş, koyu saçlı bir kız çıktı. Başı önüne eğik elinde bir klasör vardı. Tam yanımdan geçmek üzereyken kafasını kaldırdı.

 

Ve göz göze geldik.

 

O anda kızın koyu renk gözlerinde anlık bir şimşek çaktı. Öfke. Saf, keskin, gizlenmemiş bir öfke. Onu tanıdım. O gün, Ilgaz’ın hayatını kurtardığım o gün, evlerine sığındığımız muhtar Hamit’in kızıydı. Doktor Ayşe...

 

Beni tanımıyormuş gibi yapmak için başını çevirip yürümeye devam etmek istedi. Ama ben izin vermedim.

 

“Ayşe’ydi değil mi?” Sesim koridorun sessizliğinde net ve soğuk çınladı. Görevli asker ise bize bakmadan önündeki işine geri döndü ama kulağı elbette bizdeydi.

 

Ayşe anında durdu. Omuzları gerildi. Yavaşça arkasını döndü. Yüzündeki öfke yerini şaşkın ve dikkatli bir ifadeye bırakmıştı ama gözlerinin derinliklerinde o kıskanç kıvılcım hâlâ parlıyordu.

 

“Evet” dedi. Sesi nötr ama zoraki gibiydi. “Senin adın neydi? Aklımda kalmamış da.”

 

Hafifçe, tehlikeli bir sırıtmayla kafamı yana eğdim. Bu oyunu oynayacaktık öyle mi? Hem de askerin kulağı bizdeyken? Peki öyle olsun bakalım...

 

“Kimliğimden baksaydın, görürdün” dedim her kelimeyi tartarak.

 

Anında Ayşe’nin yüzündeki renk soldu. Gözleri hafifçe büyüdü. Yakalandığını anlamıştı.

 

“Ne o?” diye üstüne doğru bir adım attım. Aradaki mesafe tehlikeli bir şekilde kapandı. Sesimi alçaltarak, sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla konuştum ama asker pür dikkat dinliyordu bize bakmasa da. Ayşe hâlâ farkında değildi. “O gün. Kimliğimi çantamdan senin aldığını biliyorum. Çok mu şaşırdın bunu söylediğime?”

 

“Saçmalama” diye çıkıştı hemen ama sesindeki titreme onu ele veriyordu. Bakışlarını önündeki işine bakan askere çevirdi. Ardından yeniden bana döndü. “Ne alaka? Ben senin kimliğini filan…”

 

“Numara yapma, Ayşe” diye kestim sertçe. “Seni bildirmedim. Farkındasın değil mi? Karargahtan, bir askerin kimliğini izinsiz almak… Bunun cezasını biliyorsun.”

 

Yutkundu, boğazı hareket etti. Gözlerinde şimdi öfkeyle karışık bir korku vardı.

 

“Peki, neden yapmadım biliyor musun?” diye sordum bakışlarımı onunkine kenetleyerek. “O gün bir askere, bir yaralıya yardım ettiğin için. O insani tepkin için. Ama sana bir şey söyleyeyim mi?” Bir adım daha yaklaştım. Artık aramızda bir karış bile mesafe yoktu. “O günkü doktor Ayşe ile şu an karşımda duran kişi aynı değil. Ve ben, kim olduğunu, neyin peşinde olduğunu anlamadan, bu işin peşini bırakmayacağım. Sakın ha, bana numara yaptığını sanma.”

 

Ayşe nefesini tutmuş, gözlerini benden ayıramıyordu. Koridorda bir anlık ölü bir sessizlik oldu. Ardından arkamdaki kapı yani Ilgaz’ın ofisinin kapısı yeniden aralandı.

 

Kapının aralanmasıyla birlikte Ayşe ile aramızdaki elektrik yüklü gerilim anında dağıldı. Bana cevap verememişti. Ayşe son bir kez bana baktı. Sonra başını öne eğip hızla koridorda uzaklaştı. Ben ise derin bir nefes alıp Ilgaz’ın ofisine döndüm.

 

Kapı tamamen açılmıştı. Ilgaz eşikte duruyordu. Yüzünde her zamanki gibi ciddi, profesyonel bir ifade vardı ama gözleri Ayşe ile olan gerginlik yüzünden meraklı bir ifadeye bürünmüştü. Gözleri önce koridorda uzaklaşan Ayşe’nin sırtına, sonra yüzüme kaydı.

 

“Bir sorun mu vardı Yüzbaşım?” diye sordu. Sesi normalde olduğu sert tonundaydı ama altında bir merak saklıydı.

 

 

“Hayır Komutanım” dedim içeriye doğru hafifçe başımla işaret ederek. “Sizinle görüşmek istiyordum. Vaktiniz var mıydı?”

 

“Buyurun” dedi kapıyı tamamen açarak geri çekildi.

 

İçeri girdim. Ilgaz kapıdaki askere "iki çay kap gel aslanım" dedikten sonra kapıyı kapattı. Odası her zamanki gibi tertipli askeri düzenin somutlaşmış hali gibiydi. Ilgaz masasına geçene kadar oturmadım. Eliyle oturmamı işaret edince de karşısındaki sandalyeye oturdum. Aramızda masanın geniş yüzeyi duruyordu.

 

“Neyle ilgili görüşmek istiyordun?” diye sordu ve anında resmiyeti kaldırdı. Sırıtmamakmiçin yanaklarımın içini ısırdım. Ellerini de masanın üzerinde birleştirmişti. Gözüm tırnaklarına kaydı. Oldukça kısa kesilmişti. Parmakları güçlü, kemikli ve hareketleri de kontrollüydü.

 

“Avcı timi adına ilgili bir yazı bekliyordum. Geldi mi diye merak ettim” diye başladım doğrudan konuya girerek. Kaşları havalanırken gözlerini benden ayırıp bilgisayara çevirdi. Birkaç şeye tıklarken "evet geldi" dedi. "Çıktısını almayı unutmuşum."

 

Hızla işlemler yaptıktan sonra yazıcınım sesi geldi. Ardından iki tane kağıda yazıyı döktü. Ilgaz ayağa kalkıp bana sırtını döndüğü an gözlerim istemsizce kalçasına kaydı. Adamın kalçası bile kaslıydı. Baldırları oldukça sıkıydı. İçimden tövbe çekip kendime göz devirirke. Gözlerimi anında masaya indirdim. O esnada Ilgaz kağıdı eline alıp bana dönmüştü ama ben kırmızı bir yanakla masayı incelemekle meşguldüm.

 

“Deniz Gökçe" dediğinde gözlerimi Ilgaz'a çevirdim. O ise ciddi yüzüne inat muzipçe parlayan gözleriyle yanaklarıma bakıyordu. Lan adam orasına baktığımı anlamış olamazdı değil mi?

 

"Demek ismi buymuş" diye mırıldanıp boğazımı temizledim. Sürmene'nin Karadeniz'li olduğunu tahmin ediyorduk. E biz de Trabzon'da yetiştiğimiz için kendimizi Trabzon'lu varsayıyorduk hep. Gerçi ben hala nereli olduğumu bilmiyordum. Sahi Albaylar nereliydi ki? İzmir görev yerleriydi acaba oralılar mıydı? Neyse konumuz Sürmene'ydi.

 

"Feza?" Diye soran İlgaz'la "hıı?" Diyerek kafamı kaldırdım. Ilgaz'ın dudakları iki yana kıvrılmıştı bile.

 

"Kusura bakmayın komutanım daldım" dediğimde ağır ağır başını sallayarak sandalyesine oturdu. Yemin ederim o oturunca sandalye çökmüştü. Altından bir ses gelmişti ama neyse.

 

"Avcı Timini kendin kurduğunu söylemiştin?" Ye söze başladı. "Tüm üyeler tanıdığım ve güvendiğin askerlerdi. Hatta biri abin. Timine yeni biri transfer olmuş anladığım kadarıyla. Bunu sen mi talep ettin? Kim ki bu adam?"

 

Son sorusuna kadar iyi gidiyordu bence. Onu sormasa sadece merak derdim ama şu an kıskandığı net belliydi. Bu adamın yanında da gülmemek için yanak içlerimi ısırmaktan yara yapacaktım sonunda neyse.

 

Ama her şey bir yana Sürmene ile sonunda tanışacağım için içimde bir heyecan vardı. nihayet o hayaletle yüz yüze gelecektik. Yüz yüze ona can borcum için teşekkür edecektim. Kaç kez beni ve timi kurtarmıştı hatırlamıyorum bile. Timim bile o adama hayrandı içten içe. Hepsi onu başarılı bulurdu. Benim timimde asla yabancılık çekmeyecekti.

 

"Evet hepsini ben seçtim ama bu yeni subay üstler tarafından görevlendirildi komutanım" dediğimde Ilgaz kaşlarını çattı.

 

"Özel bir tim olduğunuzu sanıyordum" diyerek ısrarcı oldu. "Yani neden timinize biri dahil edilsin anlamış değilim. Personel eksiğiniz yok bence. Timinle şu an gayet uyumlusunuz. Bunu sahada bizzat gördüm."

 

Valla akıllı adamdı bu Ilgaz. Demek ki kalbim de akıllı bir şeydi ki böyle bir adama tutulmuştu.

 

"Sebebi gizli komutanım" dedim sadece. Ilgaz yoğun kehribar rengi gözleriyle gözlerime bakarken eliyle şakağını kaşıdı.

 

"Dün buraya tam teçhizat gelip Ankara ile iletişim kurmanızla aynı sebep sanırım" dediğinde kafamı olumlu anlamında salladım. Kısık gözleriyle bakmaya devam etti gözlerime. "Misafiriniz olduğunu da söylemiştin. Sanırım başka gizli meseleler daha var."

 

"Evet" dedim sadece. Daha fazla detay veremezdim.

 

İç çekerek arkasına yaslandı. Bu defa düşünceli gözüküyordu. Bir süre bilgisayar klavyesine baktıktan sonra yeniden bana döndü.

 

"Dün Alparslan yüzbaşı hastaneden kaçtı duydun mu?"

 

Gözlerini hiç kıpırdatmadan bakıyordu şimdi. Sanki ne diyeceğim onun için çok önemliymiş gibi. Evet biliyorum desem nereden biliyorsun diyecekti. Hayır desem yalan söylemiş olacaktım.

 

Cevap vermedim. O da konuşmadı. Sadece baktı.

 

Çaylar nerede kalmıştı?

 

Bu sessizlik söylenmeyen onca şeyle doluydu. Onun odasının havasını, teninin sıcaklığını, nefes alış verişini bile sanki hissediyordum. Hiçbir temas yoktu ama aramızdaki mesafe hissedilir şekilde azalmış, yüklü bir elektrikle dolmuş gibiydi.

 

Lan adam cevap vermemi ısrarla bekliyor! Amma da inatçı bir şeymiş.

 

"Biliyorum" dedim dilimle dudaklarını yalarken. Kısa bir an bakışları dudaklarıma kayıp yeniden gözlerimi buldu. Ardından başını salladı. Gözlerini benden çekip kenardaki kalemliğe boş bir bakış attı.

 

"Evet her yerde o deliyi aradık. Sonra sizin apartmanınızdan çıkarken gördüm onu" dedi dalgınca. Siktir bee! İyi ki yalan söylemedim.

 

"Hmm" dedim sadece. Anında sinirli bir ifadeyle yüzünü bana çevirdi. Kafasını hızlı hızlı sallarken "normalde böyle düşüncesiz hareketler yapmaz. Sana anlatmıştım onunla alakalı bir geçmiş. Kız kardeşiyle alakalı bir geçmiş. Zaten senden sonra hastanede de seni sayıklamıştı. Üstüne oradan kaçıp senin evine gelmiş. İzinin aynı olmadığını görünce ikna oldu sanırım değil mi?"

 

Bu asker yeniden çay mı demliyordu acaba? Alparslan'ı sıkı sıkı tembihlemiştim de ben ne bok yiyecektim şimdi? Aileden saklamak kolaydı belki ama Ilgaz çok uyanıktı. O da mı anlamıştı yoksa?

 

Ben cevap vermede gecikince konuşmasına devam etti. "Zaten Alparslan göstermese de çok duygusal birisidir. Kızkardeşi olmadığını anladığı için seni rahat bırakır zaten ama sen yine de onunla çok bir araya gelip yalnız kalma. O benim kardeşim gibidir. "

 

"Yalnız kalırsam ne olur ki?" Diye sordum aniden. Kollarımı masasına dayadım. Ilgaz'ın hızla kaşları çatıldı.

 

"Beni kardeş katili etme" dediğinde gözlerim kocaman açıldı. Hadi be! Alparslan'ı bile mi kıskanmıştı. Yok artık. Kendimi bu defa tutamadan yanaklarım iki yana kıvrıldı ama alt dudağımı ağzımın içine alarak saklamaya çalıştım. Fark ettim ki Ilgaz da sırıtıyor. O esnada kapı tıklatıldı.

 

Sonunda yani, çaylar gelmişti. Tam gelecek anı bulmuştu.

 

Kapı sesiyle bakışlarımız koptu. Ama ikimizin de yüzünde tebessümün izi kalmıştı.

 

"Gel Hayri" dedi Ilgaz. Kapı açılıp elinde çay tepsisiyle Hayri dediği asker gözüktü. Hayri içeri girdiği an kapıyı ayağıyla kapatmıştı. "Komutanım" dedi bize bakarak dimdik dururken. "Gel gel" dedi Ilgaz ama Hayri gelmedi. Tepsiyle öylece bekliyordu.

 

"Biri geldi komutanım. Girişten askeri personel kimliği ile geçmiş. Sizinle görüşecekmiş."

 

"Kimmiş?" Diye sordu Ilgaz. Ben de kalkmalı mıydım bilmiyorum ama merak etmiştim.

"Deniz Gökçe ismi" dediğinde anında ayağa fırladım. Oha ama hemen de gelmişti. Elim telefonuma gitti Kaya'ya haber vermek için ama Ilgaz var diye durdum.

 

"Hayırdır, pek bir sevindin sen?" Ilgaz'ın sorusuyla kafamı ona çevirdim ve sertçe baktım.

 

"Hayırdır derken komutanım" dedim rütbesini vurgulayarak. Hop dedik bu da abartmasın kıskançlığı. Valla indiririm yumruğu çenesine görür.

 

"Pek bir heyecanlandın ayağa falan fırladın? Tanışacaksın şimdi zaten yeni askerinle" dediğinde yüzü sirke satıyordu. Bu defa gülmeyecektim elbette.

 

"Baya heyecanlandım evet" dedim gıcıklığına. Hayri hâlâ tepsiyle bir bana bir Ilgaz'a bakıyor. Arada "komutanım" diyerek araya giriyordu ama ikimiz de ona cevap vermeden tartışıyorduk.

 

"İyi, askerinin ilk içtiması benden o zaman Feza komutan" dediğinde öfkeyle dişlerimi sıktım. Gıcık ya tam gıcık. Yine gıcık günlerine dönmüştü işte.

 

"Komutanım" dedi yeniden Hayri ama Ilgaz'a tip tip bakmaya devam ettim.

 

 

"Bu düzenimi bozabilir itiraz etme hakkımı kullanıyorum. Yeni personelimi merak ettim diye ceza kesemezsiniz. Hem ben bu askerle yıllardır çalışıyorum zaten!"

 

"Komutanım!" Sesine Ilgaz devam etti. Bu defa ayağa kalkmıştı. Elleri masanın üzerindeydi. Önce Alparslan dan kıskan şimdi de Sürmene'den yok artık Ilgaz efendi! Kaya abim bunu duysa deliye döner. O bile karışmaz bana bu kadar.

 

"Merak edip heyecanlanma o zaman!" Dediğinde ağzımı şaşkınlıkla açarak "size ne pardon da?" Dedim. Hayri'den bir hiiii sesi geldi. Valla kayış kopmuştu bende. Ne hakla ya!

 

"Komutanım" diyen Hayri'yle Ilgaz masanın arkasından çıktı. Sert adımlarla üzerime yürürken kımıldamadım bile. Burnumu dikleştirerek gözlerine bakmaya devam ettim.

 

"Ne hakla olduğunu ben sonra anlatacağım sana Feza. Sonra," dedi dişleri arasından. Tam dibime girmişti yine. Bak yaa...

 

"Komutanım!" Hayri de plağa bağlamıştı. İkimiz de aynı anda ona döndük. "Ne komutanım komutanım Hayri?" Bu cümleyi Ilgaz'la aynı anda sinirle kurunca bir an susup birbirimize baktık. Hayri de şok olmuştu garibim.

 

Ilgaz nefesini dışarı verip yeniden "söyle ve çık Hayri, ne var?" Diye sordu.

 

"Birincisi çaylar soğudu. İkincisi kapıdaki asker hâlâ sizi bekliyor."

 

"Git çayları yenile Hayri" dedi Ilgaz. Niye Hayri yeniliyormuş onun yüzünden soğudu bir kere. Neyse sus Feza şimdi başına iş alma. Adamın tepesi atık şu an. Sivilde yapacağım ona artık ne yapacaksam.

 

"Askeri de çağır gelsin. Feza komutanın da heyecanını dindirsin" diyerek bana bakmadan sinirle masasına yürüdü. Sandalyesine otururken o göçme sesi yeniden kulaklarıma geldi ve sinirden gülmeye başladım.

 

Hayri sonunda kapıyı açtı. Aralık kalan kapının dışındaki görünmeyen, büyük ihtimalle az önce kalktığım sandalyede oturan askere "buyurun" diyen sesini duydum. Ardından "siz de çay ister misiniz?" Diye sordu. Ilgaz'ın bakışlarını hissetsem de aralık kapıya bakıyordum hâlâ.

 

Ardından kapıdan bir çift postal gözüktü. Gözlerimi yavaşça yukarıya kaldırdım. Kargo siyah bir pantolon ve üzerinde motorcu ceketi. Bakışlarım en yukarı çıkarken elindeki siyah motorsiklet kaskını gördüm. Ve göğüslerine kadar dalgalanan siyah saçlar...

 

Yüzüne baktığımda ise dumura uğradım.

 

Karşımda 20'lerinin sonlarında olduğu belli olan, fit bir kadın duruyordu. Hassiktir ama! Sürmene kadın mıydı!!!

Bölüm : 04.12.2025 00:42 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...