43. Bölüm

Ya herro ya merro!

ebrumelek
yazarebrumelek

Handan Hanım'ın kolları etrafımda kapandığında ne yapacağımı bilemedim.

 

İlk birkaç saniye ruhum bedenimden ayrılmış gibi öylece durdum. Ellerim iki yanımda boşlukta asılı kaldı. Askeri okulda, operasyon sahasında, barut kokulu siperlerde her şeyi öğrenmiştim; ama bu durumu… bir annenin göğsünde ne yapmam gerektiğini kimse öğretmemişti bana. Sarılmak, benim sözlüğümde hayati bir eylem değildi. Kaya abim ve timim söz konusu olduğunda bir güven tazeleme biçimiydi sadece. Fakat bu… Kan bağımın olduğu ama kalbimin yabancı saydığı bu kadına karşı hissettiğim şey, bambaşka bir frekanstı.

 

Sonra yavaşça parmak uçlarımın titremesini gizlemeye çalışarak ellerimi onun sırtına koydum.

 

Kadın bir sonbahar yaprağı gibi titriyordu. Bütün bedeniyle, kemiklerine kadar sarsılan sessiz bir hıçkırığın içindeydi. Saçları omzuma darmadağın dağılmış, yüzünü boynumdaki o sıcak boşluğa gömmüştü. Sırtındaki o ritmik titreme, aldığı her kesik nefesle biraz daha ruhuma sızıyordu.

 

Anne…

 

İçimden bu kelimeyi geçirdim. Sadece bir hece, ama altında yirmi bir yıllık bir enkaz vardı. Yüksek sesle söyleyemedim; o kelime boğazımda çakılı kaldı. Ne yukarı çıkıp havaya karışabiliyordu ne de aşağı inip kalbime yerleşebiliyordu. Belki bir gün… Belki o kelime dudaklarımdan dökülüp dünyayı sarsardı. Ama bugün değil. Bugün, bu kadarı kâfiydi. Bu dokunuş, bu sarsıcı sıcaklık, bu karşılıklı titreme… Yeterliydi.

 

"Allah’a emanet ol yavrum," dedi Handan Hanım, sesi hıçkırıkların arasından boğukça çıktı. Boğazımı temizlemek istedim ama sanki ses tellerim düğümlenmişti. "Allah ayağınıza taş değdirmesin."

 

Benden ayrılmak yerine beni daha da içine çekmek ister gibi asıldı üniformama. Elleri sırtımda gezinirken sanki bir haritayı inceliyordu. Omuzlarımdan saçlarıma, oradan yeniden omuzlarıma… Tıpkı küçük bir çocuğun kaybolduğu yerden geri döndüğünde, her parçasının yerinde olup olmadığını kontrol eden birinin titizliğiyle. Yılların telafisini tek bir ana sığdırmak istercesine

 

O an gözlerim, odanın biraz gerisinde bekleyen Kaya’ya kaydı.

 

Kollarını göğsünde kavuşturmuş, hafifçe öne eğilmiş, o her zamanki sarsılmaz duruşuyla bizi izliyordu. Gözlerindeki ifadeyi sadece ben okuyabilirdim; içinde bir tutam hüzün, bir tutam gurur ve adını koyamadığım derin bir korumacılık vardı. O bana baktıkça ben güçleniyordum. Hayatım boyunca hep böyle olmuştu. Kaya’nın bakışları benim pusulamdı; o oradaysa, ben ayakta kalabilirdim.

 

Handan Hanım’dan nazikçe ayrıldım.

 

Gözlerini silmeden, o kıpkırmızı, şiş ve yılların yorgunluğunu taşıyan gözlerle bana baktı. O bakışta kaybedilen tüm gecelerin, yas tutulan tüm sabahların dökümü vardı. "Dön kızım," diye fısıldadı. "Yalvarırım sağ salim geri dön."

 

 

Cevap vermedim. Bir askerin veremeyeceği sözlerin ağırlığı vardı üzerimde. Sadece başımı hafifçe salladım.

 

Kaya abim hemen yanıma geldi. Omuz omuza durduk bir saniye. Kimse görmedi ama o bana hafifçe değdi omuzuyla. Ben de ona. Ve bu yeterliydi.

 

Albay ileriye adım atmıştı. Kaya'ya döndü. Bir süre baktı ona. Uzun, derin, tartan bir bakıştı bu.

 

"Kaya Özkan" dedi sonunda.

 

Kaya abim dikleşti. "Komutanım."

 

Albay bir adım daha attı. Sesi alçalmıştı. Odadaki diğer sesler, Handan Hanım'ın hıçkırıkları, Zeynep Hanım'ın teselli fısıltıları... Hepsi geride kaldı sanki.

 

"Kızımın bunca yıl yanında olduğun için" dedi. Durdu. Boğazını temizledi. "Ve onu koruduğun için... teşekkür ederim."

 

Kaya'nın çenesi gerildi. Bir an baktı albaya. Sonra kafasını yana eğdi hafif bir hareketle.

 

"Bunun için bana teşekkür etmeyin albayım" dedi. Sesi sakindi. Düz, net, kırılmayan bir sesti. "Feza benim tek ailem. Onu elbette ki koruyacağım."

 

Bu cümle bir borç ödemesi değil, bir meydan okumaydı. Tüm odaya çekilmiş bir sınırdı. Ben istemsizce tebessüm ettim. Kaya abime döndüğümde, gözlerinde sadece bana ait olan o tanıdık ışığı gördüm. Kaşını hafifçe kaldırıp her zamanki alaycı tonuna büründü: "Gerçi... onun beni koruduğu anlar daha ağır basıyor ya, neyse..."

 

Ortamdaki o ağır matem havası bu küçük esneklikle dağıldı. Cemal bey elini ağzına götürerek bir kahkahayı bastırdı, Gökalp’in şaşkın yüzünde bir gülümseme belirdi. Hatta Albay bile o yaşlı gözlerine rağmen dudak kenarına buruk bir tebessüm yerleştirdi.

 

Kaya abim "Ben time haber vereyim" diyerek odadan çıktı. Kapıdan çıkmadan önce bana attığı o tek bakış planın başladığının sinyaliydi.

 

Peşinden iki saniye daha baktıktan sonra yeniden aileye döndüm.

 

Gökalp'e takıldı gözüm. Galiba sırayla vedalaşmam gerekiyordu herkesle. Operasyona çıktığımız an tüm aile sorguya alınacaktı. Tüm eşyalarına el konulup ev didik didik aranacaktı. Düşman evden istihbarat alıyordu ve bir şey belli edemezdim şu an. Vedasız çıkarsam kulağına giderdi ve dikkat çekerdim. Hem... Hem ben de vedalaşmak istiyordum. Tuzağa gidiyordum sonuçta. Her ne kadar önlemimi alsam da ne olacağını bilemezdik. Askerdik biz.

 

Upuzun boyuyla ve ela gözleriyle öylece bana bakıyordu Gökalp... O farklıydı.

 

Bir adım attım. O da bir adım attı.

 

Ve hiçbir şey söylemeden ona sarıldım. İçimde sıkışıp kalmış bir şey gevşedi o anda. Gökalp büyüktü, omuzları genişti, boyu cidden uzundu ama o an sadece küçük kardeşimdi. Doğduğunda yanında olamadığım, ilk adımını göremedeğim, büyürken bilemediğim küçük kardeşim. Yarım parçam.

 

"Allah'a emanet ol abla" dedi. Bana ikinci abla deyişiydi ve kalbimde daha önce hiç keşfedilmemiş bir odanın kapısını açtı.

 

Gülümsedim. Gözlerim yanıyordu ama gülümsedim.

 

"Sen de ufaklık" dedim ve ayrıldım. Omzuna hafifçe pat pat vurdum. Ceylin'in iç çektiğini duydum ama bakmadım. Kimse bakmadı. Gökalp bile gözünü benden çekmedi. Ama ufaklık kelimemle kaşlarını da çattı. Kaşları tam babasının kaşlarıydı.

 

"Ufaklık mı? Ben savaş pilotuyum yalnız."

 

"Mezun ol o zaman konuşuruz" dedim düz bir sesle.

 

Dişlerini göstererek rahat, sıcak, gerçek bir gülüşle sırıttı. Ve bu gülüş çok şey söylüyordu.

 

"Tamam abla. Anlaştık. Döndüğünde konuşuruz" dedi.

 

Sonra albayı hissettim. Bana doğru yürüyordu. Omzumun üzerinden ona baktım. Alparslan ve o kalmıştı vedalaşmadığım..

 

Alparslan anlamış gibi bana bakarak "şimdi vedalaşmayalım abicim. Ben de kararhaga geliyorum" dedi. Kafamı sallayarak albaya döndüm. Büyük ihtimalle o da gelecekti ama burada da bir şeyler söyleyecekti belli ki. Tam karşıma gelene kadar yürüdü.

 

 

Gözlerinde yaş vardı. Ama düşürmüyordu. Öne adım attım. Duraksadım bir an ama hemen topladım kendimi. Sonra kollarımı açtım.

 

Ve o sarıldı bana.

 

Sımsıkı bir şekilde sarıldı. Omzum göğsüne değiyordu. Koskoca omuzları ve koskoca elini sırtıma sarmıştı. Ve ben bu sarılışı da tanımıyordum.

 

Gözlerimi kapattım.

 

"Ben de karargaha geliyorum kızım" dedi. Sesi kısıktı. "Bizzat destek vereceğim operasyonunda. Gözümün önünde olacaksın."

 

Kafamı salladım. Konuşamıyordum. Bir süre öyle kaldıktan sonra ayrıldık.

 

Albay bir adım geri çekildi ama bırakmadı hemen. Ellerini omuzlarımda tuttu. Baktı. Öyle baktı ki... sanki yüzüme bakarak yılları saymaya çalışıyordu. Kaçırdığı yılları, göremediği yılları, bilmediği yılları.

 

Sonra bakışları kaydı. Kaya'ya döndü.

 

"Birbirinize emanetsiniz" dedi. Sesi toparlanıyordu. Komutan sesine giriyordu yavaş yavaş.

 

"Her zaman komutanım" dedi Kaya abim.

 

Ve herkes hareket etti.

 

***

 

Dışarısı buz gibiydi. .

 

Araçlar sıralanmıştı. Motor sesleri, metal tıkırtılar, kısa emirler... Bunlar beni rahatlatırdı. Kaos değildi bu sesler. Düzenin sesiydi. Benim dünyamın sesiydi.

 

Kaya bir arabadan çıkıp tam yanıma geldi. "Deniz teğmen hastaymış" dedi herkesin duyacağı bir sesle. "Rapor almış operasyona katılamayacak komutanım."

 

"Tamam" dedim kafamı sallayarak.

 

"Onun yerine ben geleyim?" Alparslan'ın ani sorusuyla adımlarımı aniden durdurdum. Siktir bu planda yoktu. Hızla arkama döndüğümde albayın da bu fikre ikna olmuş gibi kafasını salladığını gördüm. Tartıyordu galiba kafasında.

 

Kesinlikle izin vermeyecektim. Bir bahane bulmam lazımdı. Kaya abim telaşımı anlamış gibi kolumu dürttü. Yeniden önüme dönerek yürümeye başladım. Tam o esnada Cemal beyin bana seslendiğini duydum. Yeniden adımlarımı durdurup arkamı döndüm ve evden sonradan çıkanları gördüm. Handan hanım bir kolunda Zeynep hanım diğer kolunda Ceylin'le geliyordu. Kadın hâlâ perişan halde inliyordu. Ceylin de annesini teselli edercesine bir şeyler fısıldıyordu. Önlerinde babası ve abisine yakın duran Gökalp vardı ve onun gözü sadece bendeydi. Ilgaz da önden fırlamış bahçe dışındaki askerlere bir şeyler söylemek için dışarıya çıkmıştı. Cemal bey de bana doğru yaralı omzunu tutarak yürüyordu.

 

Tam önümde durduğunda Kaya abim bizi bırakıp arabaya bindi. Adamla yalnız kaldık. Kırılmış göz kenarlarını göstere göstere gülümsedi bana.

 

"Hoş geldin Feza kızım evine" dedi şefkatli bir sesle. "Bu aile yıllarca çok zor şeyler yaşadı. Annen ilaçlarla ayakta durdu. Babanın ruhu öldü. Kendini mesleğine adadı. Seni bulmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Diğer akrabaların da yas tuttu. Onlara kırgın olduğunu fark ettim bugün. Haklısın da... Sağ salim döndüğünde onlara bir şans ver lütfen. Onlar bunu hak ediyorlar kızım."

 

"Eyvallah" dedim sadece. Cevabımla Cemal bey tebessüm etti.

 

Sonra arkamı dönerek arabaya bindim.

 

Arabada Kaya abim ile Mert vardı Ilgaz'ın Timinden. Komutan yardımcısı. O dışarıda bekleyen ekipteydi bugün ve bizimle karargaha gelecekti.

 

"Tim karargaha gelmiş, hazır bekliyorlar" dedi Kaya abim arka koltuktan.

 

Dışarıdaki bağırış ve ağlayışlara bakmamaya gayret göstererek Kaya abime döndüm. Handan hanım yine albaya kızıp bağırmaya başlamıştı. Kızımı yollama bir yolunu bul diyen sesini duydum ama anlayamıyordu. Askerdim ben. Böyle görevlerim çok olacaktı. Evde üç tane askerle yaşıyordu ve çoktan alışması lazımdı bu duruma.

 

Kaya abime kafamı salladım. Şu evden bir çıkamamıştık. Kafamı toplamam lazımdı.

 

"Tamam" dedim.

 

"Tamam" dedi o da.

 

Alparslan hızlı adımlarla yanımıza gelip arabaya bindi. Mert ortada kalmıştı. Bana baktıktan sonra Kaya'ya döndü.

 

 

Kaya abim de aynı şekilde baktı ona. Konuşmadılar. Şoför koltuğuna Yusuf isimli asker bindikten sonra araba hareket etti.

 

***

 

 

Karargahta yoğun bir hazırlık vardı.

 

Harekat merkezine girdiğimizde Kerem çoktan haritanın başındaydı. Uğur ve Ersin hazırdı. Tek eksiğimiz Deniz'di. Ama o da sahada ortaya çıkacaktı. Benim gizli silahım olarak. Timim bile onun gelmeyeceğini sanıyordu.

 

Albay masanın başına oturdu. Gelen dosyayı açıp önüne koydu.

 

"Dinleyin."

 

Herkes sustu. Hemen dik oturuşta geçtik. Biz çoktan tam teçhizat hazırdık bile. Ama Alparslan da hazırlanmış bekliyordu. Onun operasyona katılmasına albay izin vermişti demek. Bana bunu söylememişti bile. Konuşurlarken duymam dışında tabi. Bir onay alınmamıştı benden.

 

"Kuzey bölgesinde koordinatları işaretlenen Türkmen köyüne bu sabah baskın düzenlenmiş. Köyün kadınları kaçırılmış. İstihbarat birimlerinden gelen bilgilere göre kadınların tutulduğu bölgenin koordinatları tespit edildi. Avcı timi, göreviniz "Sessiz girişle kurtarma operasyonu."

 

Durdu. Ve kafasını kaldırıp timime doğru sırayla baktı. En son bakışları bende durdu.

 

Tek kaşım kalktı.

 

"Alparslan yüzbaşı için ben onay vermedim komutanım" dedim.

 

Alparslan anında gerildi. Albay da bu çıkışımı beklemiyormuş gibi gözlüğünü indirdi gözünden.

 

"Abin de seninle gelecek!"

 

Sinirlenmiştim. Ayağa fırlamamak için tüm otokontrolümü kullandım. Alparslan bu göreve dahil olamazdı çünkü tuzağa gidiyordum. Bu odada Kaya abim ve timim dışında kimse bunu bilmiyordu. Korgeneral Yavuz baba ne kadar durumu bizim lehimize çevirmek için el altından önlemler alsak da bir de Alparslan'a göz kulak olamazdım. Ona tuzak olduğunu da söyleyemezdim.

 

"Gelen emir de sadece Avcı timi için olduğu net bir şekilde belirtilmiş olmalı komutanım" dedim bu kozu kullanarak. "Alparslan komutan bir tim komutanı. Göreve onu dahil etmek sizin emirlere karşı gelmeniz demek olur."

 

"Feza" diye araya girmeye çalıştı Alparslan ama Albay onu eliyle susturdu.

 

"Orasını ben düşünürüm kızım" dediğinde konuyu bilmeyen diğer askerler birbirine baktı kızım kelimesiyle. Şu an resmi bir toplantıdaydık ve bana rütbemle hitap etmesi gerekiyordu. Farkında değil miydi? Kendini mi tutamıyordu. Ama hemen ardından fark etmiş gibi boğazını temizledi.

 

"Yani yüzbaşı Feza. Farkındayım. Neden böyle bir göreve tek bir tim istendiğini anlayamasam da emirleri sorgulayamam. Ama ufak değişiklikler yapabilirim. Alparslan yüzbaşı personel açığınızı kapatacaktır. Bir askeriniz eksik çıkıyorsunuz. Bu görevde komutan sende olacak. Alparslan yüzbaşı bunu kabul etti."

 

Bakışlarım Alparslan'a döndü. Benden kıdemli olmasına rağmen bu operasyonda emrim altına mı girecekti? Bu ne saçmalıktı böyle? Nasıl böyle bir şeyi kabul ederdi!?

 

"Terör unsurlarıyla sıcak çatışmaya girilirse?"

 

Ilgaz'ın sorusu ortamdaki duygusal gerginliği kırdı. Albay ona döndü.

 

"Gelen emre göre, tim karşılık vermeyecek."

 

Sessizlik. Siktir! Ne? Sıcak çatışmaya girmemiz yasak mıydı? Tuzak olduğunu anlamasam bile şu an anlardım zaten. Böyle saçmalık mı olurdu?

 

Kerem haritadan gözlerini kaldırdı. Uğur kaşlarını çattı. Kaya kıpırdamadı ama gözleri bende takılı kaldı. Ersin sessiz sessiz gülmeye başladı. Ben de albaya baktım.

 

"Bize saldırırlarsa?" Diye sordum.

 

"Kendinizi koruma ateşi açacaksınız. Esir almak yok. Öldürmek yok. O kamp istihbarat için hayati olmalı. Öğrenmeleri gereken bilgiler olmalı ki çatışma izni çıkmamış. Emir sorgulanmaz."

 

Son cümlede tam bir komutan gibi konuşmuştu. Derin bir nefes aldım. Albay devam etti.

 

"Kadınlar güvenle çıkarılıp buluşma noktasına getirilecek."

 

Ilgaz patladı.

 

"Bu ne saçmalık?" Ayağa fırladı. Albay varken böyle fevri hareket edemezdi. Kesin ceza yiyecekti. Albayın sandalyesine doğru bir adım attı. "Tim onların içine öylece girip çatışmadan nasıl çıkacak? Kadınları tutanlar eli kolu bağlı bekleyecek mi?"

 

"ILGAZ!"

 

Tek kelimeydi. Ama oda titredi albayın sesiyle. Herkes yerinde dikleşti ama Ilgaz geri adım atmadı. Şüphelenmişti o da bir şeylerden galiba. Çenesi kasılmıştı. Gözleri kararıktı.

 

Albay bir an gözlerini kapattı. Sonra açtı. O bakışlardaki yorgunluktu... Saf, katıksız, dibe vurmuş bir yorgunluktu.

 

"Emirler benim de üzerimde." Masaya eğilip iki eliyle dayandı. "Ben de bundan memnun değilim. Kızımı yeni bulmuşken elini kolunu bağlayan bir göreve göndermek zorunda kalıyorum."

 

Son kelimeyi bağırarak söylemişti.

 

Oda yeniden sustu.

 

Alparslan derin bir nefes aldı. Ayağa kalkıp Ilgaz'ın omzuna dokundu. Ilgaz sinirle burun kemerini sıkarken "burnuma hiç iyi kokular gelmiyor" dedi.

 

"Ulan sen laftan anlamıyor musun? Üstlerden gelen resmi bir görev bu Ilgaz" diye bağırdı albay da. "Ne gibi bir koku alabilirsin? Avcı timi istihbarat timi. Duygusal bakmayı hepiniz bırakın ve göreve odaklanın."

 

 

"Sıkıntı yok komutanım" diye yanıt verdim Ilgaz'a. Sesim sakindi. Belki beklenenden çok sakindi.

 

Herkes döndü bana.

 

Albay da döndü. Alparslan da.

 

"Timim ve ben hallederiz" dedim. Gözlerim albayınkine kilitliydi. "Evelallah."

 

 

Kaya'ya baktım. O da bana bakıyordu.

 

"Biz çıkalım o zaman" dedim.

 

"Çıkabilirsiniz. Allah'a emanet olun Avcı timi"

 

Albayın vedasıyla kafamı sallayarak timime döndüm.

 

"Avcı timi iki dakika içinde helikopter pistinde olun!"

 

"Emredersiniz komutanım" diye bağırdılar. Ve seri şekilde harekat merkezini terk ettiler.

 

Albaylar da ayaklanmıştı. Onlardan önce çıktım odadan. Alparslan önde yürüyordu. Galiba gelmesi için laf yapacağım diye yanımda durmuyordu. Ne yapmış ne etmiş kendini operasyona dahil etmişti inanamıyordum yani.

 

Koridoru tam dönmüştüm ki bir anda kolumdan tutulup çekildim. Ama tepki ve refleks göstermedim. Çünkü beni kimin tuttuğunu anlamıştım. Öpüştüğümüz o depoya yeniden girerken yüzümde saçma bir tebessüm oluşmuştu. Ilgaz kapıyı arkamızdan kapatarak bedenini bana yasladı. Sırtım yine duvara dayanmışken Ilgaz'ın dudakları anında dudaklarıma kapandı. Gözlerimi sımsıkı kapattım ve kollarımı boynuna sardım.

 

Kalbim operasyona çıkacağım için değil onun beni öpüşüyle çarpmaya başlamıştı.

 

Benden ayrıldı. Yüzü yüzüme öyle yakındı ki nefesimi tuttum. Çok güzel kokuyordu bu adam. Parlayan gözleri o kadar güzeldi ki uzun uzun bakmak istedim.

 

"Bu bir tuzak Feza" dediğinde dudaklarım benden bağımsız iki yana kıvrıldı. Ilgaz yüzümde şaşırma ifadesi görmeyince kaşlarını çattı.

 

"Sen de anladın demek!" Dedi çatılı kaşları düzelirken. "Zaten aşağısını beklemezdim senden."

 

"Alparslan'ın bizimle gelmemesi lazım iptal edemez misin?" Diye sordum. Kafasını kısa bir hareketle iki yana salladı.

 

"Albay tüm sorumluluğu aldı. Onun kararı ben müdahale edemem. Neden onun gelmesini istemiyorsun? O gerçekten çok tecrübeli bir komutandır. Senim emrinde olmayı kabul etti. Sana çok yardımı olacak."

 

"Yardıma ihtiyacım yok o bana ayak bağı olacak" dedim. "Eksik personelim yok. Fazlası var. Tüm ajanlarımı aktifleştirdim. Hepsi şu an Kaya'nın aktardığı operasyon sahasına gidiyorlar. Yoldalar. Tuzak olduğunu bilip ona göre önlemimizi almıştık."

 

Ilgaz'ın gözlerinde sanki ışık yandı. Büyük bir beğeniyle bana baktı. Hayranlık vardı yüzünde sadece.

 

 

"Sen müthiş bir kadınsın" dedi. "Çoktan hazırsın demek."

 

Dişlerimi göstererek gülümsedim.

 

 

"Doğduğumdan beri hazırım" dedim.

 

Ve dudaklarına kendim bir öpücük kondurdum. Ardından hızla kapıyı açtım. Etrafa göz atarak hızlı şekilde depodan kaçarcasına çıkıp piste yürüdüm. Yürürken bandanamı burnuma kadar çekerek yüzümü kapattım.

 

Ya herro ya merro. Operasyon başlıyordu....

 

---

Bölüm : 10.03.2026 14:39 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...