
Selamlaaar bu kez erkenden buradayız🥳 Kendimle bir beşlik çakasım var bu yüzden 😅😅
Bu bölüme başlamadan önce bir noktaya değinmek istiyoruz. Önceki bölüm Akın ve Eva sahnesi herkesin tahammül göstereceği bir durum değil, farkındayız. Ancak tcavüz? Eva pekâlâ sesini yükseltip istemediğini söyleyebilecek bir karakter. Şu anda o kadar köşeye sıkışmış ki "o sahneyi" bile bir adım olarak gördü. Size acınası gelebilir, kendisini hiçe sayıyormuş gibi gelebilir; zaten o da farkında ama dediğimiz gibi çarpık şekilde farklı bir yönden bakmayı tercih ediyor. Tabii ki Akın'ın tavrı doğrudur diye de savunmuyoruz. Akın her zaman dengesiz ve uçlarda yaşayan birisi. Onlar birbirlerini idare edebiliyorlar, belki bu bölüm biraz daha açıklayıcı olmuştur diye düşünerek sizi bölümle baş başa bırakıyoruz, keyifle okuyun 🩷
×××
Uzatılan tepsiden kendim için bir kadeh aldım. Mekânın ortasına kurulmuş olan kafesi en önden görebilen locamızda sükunet hâkimdi. Etrafımız ise çok gürültülüydü. Gece henüz yeni başlamış olsa da ellerinde savurdukları paralarla tezahürat edenler, bahis arttıranlar ve bir sonraki maçı şimdiden heyecanla bekleyenler dört bir yanımızdaydı.
İçkiyi dudaklarıma taşıyıp küçük bir yudum aldığım sırada sağımda oturan Cesur, “Hazır mısın?” diye sordu. Kafamı ona doğru çevirmeden önce karşımda kalan Özgür’le göz göze geldim. Tüm dikkati bendeydi.
“Hazırım. Şimdi mi?”
Cesur kafasını kısaca iki yana salladı. “Telefonun yanında mı?”
Pantolonumun cebindeydi. “Evet.”
“Seni aradığım anda oradan çıkacaksın.”
Derin bir soluk alarak sıkışık olan göğsümü rahatlatmaya çalıştım. “Tamam.”
“Oraya girdiğini anlamasın, Deniz. Kıyamet koparır,” dedi Özgür küçük bir uyarı bırakmak istercesine. Memnun görünmüyordu. Sonrasında çıkabilecek olası olayları düşündüğü için böyle somurtkan durmasını anlayabiliyordum.
Bardağı tutan parmaklarım hafifçe sıkışsa da gerildiğimi ona belli etmedim. “Bir sorun çıkacağını sanmıyorum. Dikkat edeceğim.”
Bir sonraki maça çıkacak isimler anons edilmeye başlandı. Sıralamadaki en güçlü isimler Akın ve Ripper’dı. Muhtemelen ikisi de kendi rakiplerini sırayla eleyecek ve son maçta birlikte kapışacaklardı. Adam epey sağlam görünüyordu, Akın’la denkti. Bu yüzden izlemesi keyifli olacak maçlardan biriydi. Yatırılan paraların haddi hesabının olmaması beni hâlâ şoka sokuyordu. Sadece bir gecede koca bir servet sahibi oluyorduk. İnsanların vahşi şeylere duydukları bu akıl almaz haz gerçekten garipti.
Sunucu, “Gecenin ilk maçına hazır mısınız millet? Kafesin bir köşesinde Yıldırım,” derken bahsettiği adam ıslıklar, tezahüratlar eşliğinde kafese girip köşesine geçti. Mikrofonu elinde tutan adam ortalığın nabzını hiç düşürmeden Yıldırım’ın rakibini sahneye davet etti. “Diğer köşesindeyse Akın yer alacak,” dediğinde tezahüratlar öyle güçlüydü ki kulaklarımı kapatma isteğiyle güçbela baş edebilmiştim.
Akın ifadesiz bir yüzle ringe çıktı. Ona baktığımda gördüğüm şey maça odaklanmış, kazanmayı amaçlayan bir adam değildi; ölüm makinesiymiş gibi hareket ediyordu. Zil çalacaktı ve birkaç ölümcül yumrukla rakibini haklayacaktı, emindim. Oynamayacaktı ya da insanları eğlendirmek adına oyalanmayacaktı. Son zamanlarda ruhunu kaybetmiş bir adamdı. İki haftadır, Eva’nın olayı ortaya çıktığından beridir her gün daha çok karanlık tarafa geçiyordu. Doğru dürüst konuşmuyordu, ortalıkta görünmüyordu. Ya içiyordu ya da çıkıp gidiyordu. Belki de şu anda bile kafası yarıya dumanlı olabilirdi. Görünüş olarak belli etmiyor olsa da buna hiç şaşırmazdım.
“Ona maça çık demekle doğru yaptığımızdan emin misin abi?” dedi Özgür gergin bir soluk vererek. Sanırım benim düşündüklerim onun da aklından geçmişti. “Kafası dağılır dedik ama... karşısındaki adamların kafaları dağılmasa iyi.”
“İçmemiş olsaydı belki.” Cesur, kardeşinin her hareketinden ne yaptığını anlıyormuş gibi ringe bakıyordu. “Ripper’a kadar gider ama son maçta iyi bir dayak yer.”
Özgür sıkıntıyla iç geçirdi. “Kendisini iyice benzetmesi için elinden geleni yapacak öyleyse. Gör bak önümüzdeki tüm maçlara çıkmak isteyecek bundan sonra. İçkiyle bile yeterince uyuşturamadığı beynini dayak yiyerek susturmaya çalışacak.”
Cesur gidişatın böyle olacağını zaten düşünmüş gibi, “Ona izin vereceğim,” dedi beni şaşırtarak. Oysa engel olacağını sanmıştım. “İçindeki yangınla baş edemiyor. Yastığa kafayı koyduğu anda hiçbir şey düşünmeden sızmak şu aralar onun için büyük bir lüks. İşi gerçekten kendine zarar vermeye çevirene kadar müdahale etmeyeceğim.”
Nasıl bir sıkıntıda olduğunu az çok anlayabiliyordum, çünkü aynı onun gibi düşünmeden uyuyabilmeyi arzulayarak geçirdiğim onlarca gecem olmuştu. Bardağı hafifçe oynatarak kadehimdeki kehribar rengindeki içkinin dalgalanmasını izlerken, “Gittikçe kötüye gidiyor,” dedim hüzünle. “İki hafta geçti. Zaman ilaç olmuyor, yarayı büyütüyor sanki.”
“Bıçak hâlâ yaranın içinde duruyor çünkü,” dedi Cesur.
Kadehimdeki dalgalanma adım adım sakinleşirken ensemden kayan soğuk his beni irkiltti. Eva hâlâ yaşıyordu. Buna yaşamak denilirse, evet, yaşıyordu. Onu odaya kilitlemiş, tüm dünyayla bağını kesmişti. Sadece kendisi giriyor ve çıktığı anda kapıyı yeniden kilitliyordu. Ne bize ondan bahsediyor ne de içeri girmemize müsaade ediyordu. Bu yüzden çok endişeliydim. Eva dört duvar arasındaydı. Dört duvar arasında kilitli kalmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordum ve onu düşündükçe göğsüm sıkışıyordu.
“Onu öldüremez,” dedim buna tüm kalbimle inanmak istiyormuşçasına. “Yapamadı, yapamayacak.”
“Ama bağışlayamıyor da,” dedi Özgür esas ayrıntı buymuş gibi. Kaşlarım çatıldı.
“O zaman bununla yaşamaya alışacak.”
“Bu şekilde yaşanır mı Deniz?” derken ringdeki kardeşini işaret etti. “Kendine de Eva’ya da eziyet ediyor.”
“Bunu halledecek,” dedim inatla ve onu mecbur tutarak. “Ben hayatım mahvolduğunda sadece sekiz yaşındaydım. Ben nasıl halletmişsem o da halledecek. Hayatın sert tokadını yiyince serseme dönüyorsun, evet ama yolunu yeniden bulmak zorunda da kalıyorsun. Yaşamaya devam ettikçe buna mecbursun. Burnun sürtünür, canın yanar, rahat uyuyamazsın, korkasın, her şey ödünü patlatır ama yoluna girer. Bir şekilde girer. Çünkü yaşıyorsun, Özgür. Yaşamak budur. Uyum sağlamak, akışa karışmaktır.”
“Hiçbir şey eskisi gibi olmasa da,” dedi ekleme gereği duyarcasına.
Kafamı salladım. “Hiçbir şey eskisi gibi olmasa da.”
Aramıza giren o kısa sessizlik, sunucunun ortamı şenlendirmek adına coşturduğu insanlardan kopan vahşi tezahüratlarla parçalandı ama zihnimdeki durgunluk bozulmadı. Yıkıma uğramak kulağa çok korkutucu geliyordu. Kimse rahat alanının bozulmasını istemezdi ama bazen en güçlü bağlar büyük yıkımların ardından oluşurdu. Birini her şey yolundayken sevmek kolaydı. Bence asıl aşk bu tarz büyük sarsıntıları atlatabilen aşklardı.
Maçın başladığını belli eden zil çaldı. Cesur, “Tuna seni bekliyor,” dedi gürültüden dolayı kulağıma doğru eğilerek. Kafamı sallayıp bardağımda kalan tüm içkiyi kafama diktim ve masadan kalktım. Tuna bar kısmındaydı. Benim kalktığımı gördüğünde o da bana doğru gelerek kalabalığa karıştı. İkimiz ortada buluştuk. Yanından geçerken uzattığı anahtarı aldım ve hiç durmadan asansöre doğru yürüdüm. Avucumun arasında duran demir parçasının tenimi yaktığını görmezden gelerek asansöre binip beni lobiye değil, doğruca en üst kata çıkaracak kodu tuşladım. Kapı kayarak kapanırken Akın’ın adını haykırmalarını duyuyordum. Kapı kapandığındaysa sesler boğuk uğultulara dönüştü ve asansör yukarıya çıktıkça ortam iyice sessizleşti.
İki kat yukarıya çıkmak bana iki saat sürmüş gibi gelirken stresle ayağımı yere vuruyordum. Yaptığım geç kalınmış bir hareketti farkındaydım ama elde ettiğim ilk şans buydu ve ben de değerlendirmek adına her şeyi planlamıştım. Neyse ki kimse karşı çıkmamıştı. Ne Cesur ne Özgür ne de Tuna. Beni sessizce desteklemişlerdi bile.
Asansörün kapısı yeniden açıldığında tam karşımdaki duvara yaslanmış şekilde duran Peri’yi buldum. Beni gördüğünde gözleri heyecanla parladı, yüzüne bir canlılık geldi. “Sorun çıktı diye düşünmeye başlamıştım,” dedi rahat bir soluk verdiği esnada.
“Her şey yolunda, Akın ringe çıktı. İlk turda yenilmeyeceğinden eminim bu da bize yeterince vakit sunar sanırım. Hadi gel.”
“Hadi,” dedi benimle yan yana koridorda yürümeye başlarken. Ancak çok gergindi ve nedenini anlayabiliyordum. Zaten çok geçmeden, “Onu ne şekilde bulacağımızı düşünmek beni çok korkutuyor,” diyerek endişelerinden bahsetti.
“İnan ben de tedirginim, Peri. Umarım korktuğumuz şeyler başımıza gelmez.”
İçimden bunun için dua ettim. Eva için. İyi olması için. İki koca hafta geçmişti. Ben çoktan yatışmıştım, çoktan pişmanlıklarla doluydum. Endişeler içimi kemirip durmuştu. Akın net bir çizgi çekmemiş olsaydı olayın patlak vermesinden hemen sonraki gün Eva’nın yanında olurdum. Kesinlikle olurdum ama kapılar kilitlenmişti. Şimdiyse anahtar elimdeydi. Akın tıpkı paranoyağın teki gibi anahtarı bir kez bile cebinden çıkarmamıştı. Onu ringe çıkarmayı bu yüzden teklif etmiştim. Neyse ki gerçek bir deli gibi davranıp anahtarı başka yere saklamamış, cebinde bırakmıştı ve Tuna almış, kopyalatmış, sonra da orijinalini yerine bırakmıştı. Elimdeki yedeğiydi. Onu daima elimde tutacaktım ve Akın’ın olmadığı her fırsatı değerlendirecektim. Bundan sonraki planım bu şekildeydi. En azından kapının önüne gelene kadar öyleydi. Orada dikildiğimde tüm cesaretim kırıldı. İçeride bulacaklarım beni gerçek anlamda korkuttu. Seçenekler şöyle bir kafamdan geçtiğinde ensemin uyuştuğunu hissederek soluklanma ihtiyacı duydum.
Peri, “Sorun ne? Bir ses mi duydun?” dedi arkamdan.
Kahrolası anahtarı ona vermek istiyordum. Avucumdaki yanma hissi artık dayanılmazdı. Korkak bir çocuk gibi sızlanarak aptal bir anahtarı kilide yerleştirip çevirmekten bile aciz olduğumu ortaya sermek üzereydim. Bir an için bu benim asla yapamayacağım, dayanamayacağım bir işkenceye dönüp gözümü korkuttu ama sonra yanımdaki kadının da endişelerle dolu olduğunu ve karnında bir can taşıdığını hatırladım. Burada önde olup ilk adımı atacak kişi bendim, o değildi. İçeride tehlike yoktu, evet ama yine de onu öne atmak beni, kendi gözümde beni çok küçük düşürecekti.
Kendime sakin olmayı emrederek ve ellerimin titrediğini görmezden gelerek kilidi anahtar deliğine yerleştirip çevirdim. Çıkan klik sesi omurgamdan aşağıya buz gibi bir şeyin akıp gitmesine neden oldu. Kapı açıldı ve aynı klik sesiyle zihnimdeki karanlık kapılardan birinin de açıldığını hissettim. Aldırmamaya çalışmak bile beni terletmeye başladı. Çocukluk travmalarımın beni ele geçirmesine izin verebileceğim bir an değildi. Zamanımız kısıtlıydı ve içerideki kadını gerçekten merak ediyordum.
Kapıyı yavaşça, görebileceklerimden korkarcasına geriye doğru iterken kulak kesildim. Çıt yoktu. Havada uğursuz bir sessizlik hâkimdi. Peri’ye kısa bir göz attıktan sonra içeriye girdim. Odanın aydınlatmaları kapalıydı. Açık perdelerden içeriye dolan ışık yeterli olsa da parlak ışıkların altından odaya girince ilk anda hiç yeterli gelmemişti. Dikkatli, çekinik adımlarla kısa koridoru geçerek odanın asıl alanına ulaştığımda durdum. Yetersiz aydınlığa hâlâ alışamamış gözlerim odayı taradı. Eva neredeydi? İstemsizce havayı kokladım. Neyse ki kötü kokan hiçbir şey yoktu. Elim duvara dokunup kayarak düğmeleri bulduğunda kendime tereddüt etme fırsatı sunmadan ışığı açtım.
Eva sanki bir sığıntıymış gibi en ucunda uyuduğu yataktan aniden fırladı. Göz göze geldiğimiz ilk anda yeşil harelerindeki korku içimi yaktı. Ne kadar zayıflamıştı? Ah... gözaltları morarmıştı. Saçlarını tutan toka o kadar çok kaymıştı ki tutamlar sağdan soldan fışkırarak renksiz yüzünü çevreliyordu. Giydiği askılı geceliğin içerisinde ince bir deriyle kaplı iskeletten farksızdı. Gözlerimin yandığını hissettim. O, ışık saçan bir kadındı. Neşe saçan, kocaman gülümseyen, daima olumlu düşünen, her şeye bir çözümü olan kadınlardandı. Şimdi baktığım çehreyse ruhsuz bir yansımadan fazlası değildi.
Eva’nın ölmediğini düşünerek belki de hata etmiştim. Çünkü baktığım kadın bir ölüden farksızdı.
“D-deniz...” dedi sanki konuşmayı yeni öğrenen bir çocukmuş gibi zorlanarak. Yanağından kocaman bir damla yuvarlandı. “P-peri...” Tir tir titreyen elini korkarak, çekinerek bize doğru uzatıp, sanki bir hayalmişiz de kaybolmamızı beklercesine salladığında içimden bir şeyler kopup gitti. Peri beklemedi bile, koşup ona sarıldı. Ağlayarak sarıldı. Defalarca nasıl olduğunu sordu, sanki suçlu olan oymuş gibi özürler diledi. Eva’nın yaşadığı afallamaya anı anına tanık olarak, boğazımı saran dikenlerle onları izledim. Çok sonra cılız kollarını kaldırarak Peri’ye sarılabildi. Yeşil gözlerine yerleşmiş olan kara bulutların aralandığını görür gibi oldum. Onların ardında kocaman bir özlem saklıydı.
Burnumun direği sızım sızım sızlarken yanağımdan kayan yaşları ellerimin tersiyle kuruladım. Eva bunu gördüğünde omuzları sarsılarak birden ağlamaya başladı. Sanki sığındığı birine ulaşana kadar acısını bastırmayı başaran küçük bir çocuk gibi göründü gözüme. Şimdi acıyı paylaşma anıydı. Kalan mesafeyi kapatıp kollarımı açtığımda bana can simidiymişim gibi sarıldı. “Bura-dasınız,” dedi sarsıla sarsıla. “D-deniz... Y-yanımdasınız...”
Koynuma sokulduğunda ufaldığını hissetmek içimi parçaladı. Ellerim sırtını kavrayıp onu yatıştırmak için sıvazlarken, “Bu kadar geç geldiğimiz için üzgünüm,” dedim acıyla.
“Ö-önemli değil... g-geldiniz... b-bana yeter.”
Konuşmayı gerçekten unutmuş gibiydi. Kriz geçirir gibi sarsıla sarsıla ağlaması da etkiliydi ama biriyle karşılıklı konuşmadığı, günlerini burada tek başına ya da öfkesiyle baş edemeyen Akın’la geçirdiğini düşünürsek dilinin takılması normaldi.
“Burada hiç su var mı?” dedi Peri burnunu çektiği sırada. Sonra bulmuş olacak ki aldığı küçük şişeyi açıp bana uzattı. Aldım ve Eva’nın içmesi için ağzına dayadım. Sanki günlerdir su içmemiş gibi içti. Belki de günlerdir yemek de yemiyordu. Sağa sola bakındığımda köşedeki komodinin üzerinde duran yemek paketlerini görmek beni biraz olsun rahatlattı. En azından onu aç susuz bırakmamıştı ama sanırım yemek yemeyi reddeden Eva’ydı.
Bitirdiği şişeyi avucunun arasında ezerken dolu dolu olan yeşil gözlerini yeniden bana dikti. Söyleyecek çok şeyi varmış ama söze nasıl gireceğini bile bilemiyormuş gibi görünmesi karşısında onu rahatlatmayı amaçlayarak önce yatağın kenarına oturmasını sağladım. Ardından da yanına oturup elini avuçlarımın arasına aldım. “İyi... misin?” dedim yavaşça. Çekinik tavrım karşısında konuşmadan evvel dudakları titredi.
“Hâlâ benim için endişeleniyorsun? B-benim için?”
“Seni silip atmış değilim Eva. Hiçbirimiz değiliz. Sadece... o anın şokuyla... elimde olmadan sana çıkıştım.” Parmaklarım usulca yüzüne tırmanıp solgun yanağında gezindi. “Seni suçladığım için özür dilerim. Sana vurduğum için...”
“H-hak etmiştim...”
“Şşş... daha fazla ağlama lütfen. İçim parçalanıyor.”
“Sizi çok özlemiştim,” dedi gözyaşlarının tek sebebi buymuş gibi.
Peri boğuluyormuşçasına ofalayarak yüzünü ovuşturdu. Sehpayı çekerek tam önümüzde oturup Eva’nın diğer elini de o tuttu. “Biz de seni çok özledik ama Akın... abi... içeri girmemize izin vermedi.”
Eva anladığını belli edercesine kafasını salladı. Hiç şaşırmadı. Ancak bir an sonra yeşil harelerine panik yayıldı. “Nerede şimdi o? Yoksa bir şey mi oldu?”
Sanırım sonunda içeriye girebilmiş olmamızı farklı yorumlamıştı. “Sorun yok, aşağıda. Bu akşam dövüşe çıkmasını sağladık.”
“Buraya geldiğinizi... diğerleri-”
“Biliyorlar,” dedi Peri. “O, hariç herkes biliyor.”
Eva buruk bir sevinçle, minicik bir umutla parlayacakmış gibi olsa da omuzlarına çökmüş olan hüzün daha ağır bastı. “Sanırım çok ısrar ettiniz. Lütfen... benim için ne kendinizi ne de onları sıkıntıya sokmayın.”
Gözünde ısrar etmiş olmalıydık, çünkü diğer türlüsünün olabileceğine ihtimal vermiyordu. Tüm dallarının kırılmış olması kahrediciydi, buna sebebiyet veren kendisi olsa bile. “Eva herkes artık her şeyin farkında,” dedim yumuşacık bir sesle. “Aradan geçen günler bize düşünmemiz için zaman verdi. Evet, hâlâ kızgınlar ve aslında... kırgınlar.” Kafasını öne eğerek sessizce hıçkırdı. “Ama en azından artık daha sakinler. Yaptığın doğru değildi. Bizi ailen olarak gördüysen bundan bahsetmeliydin. Kimseye bir şey söylememiş olsan bile... bu seni tamamen aklamaya yetmiyor. Susmamalıydın.”
“Çünkü konuşursam bunu,” diyerek sahip olduklarını gösterircesine etrafını işaret etti. “Çok daha önce kaybetmiş olacaktım. Yine böyle olacaktı, biliyorum. Sadece bana daha az kızacaklardı, bunu bir düşmandan değil de benden öğrenecekleri için. Ama Akın... Akın yine böyle canımı yakacaktı. Hatta daha önce konuşsaydım evli olmayacaktık ve beni bu kadar sevmiyor olacağı için kapının önüne atması çok kolay olacaktı. Ya da... tetiği çekmesi...”
“Seni öldürmeyi düşünmüyor,” dedi Peri buna inanmak istemiyormuş gibi inkâr edercesine.
Eva, “Yapamıyor ki,” derken bundan keyif almıyordu. Sanki bu ona acı veriyordu. “Kendisine sık deseler daha kolay yapar biliyorum ama silahı bana doğrultamıyor. Bu onu mahvediyor.” Hıçkırdı. “Her gün daha çok mahvoluyor.”
“Bir şekilde üstesinden gelecek,” dedim katı bir tavırla. “Senden vazgeçemiyorsa bu olanı öyle ya da böyle sindirmek zorunda.”
Kirpiklerini kırpıştırdı. “B-benden vazgeçemediğinden nasıl emin olabilirsin?” dedi saklı bir umutla. “Benden nefret edebilmek için elinden geleni yapıyor. Artık buraya geldiğinde... hiç konuşmuyor bile. Tek kelime etsin diye ona yalvarıyorum ama sessiz muamelesini bitirmiyor. Mahvediyor beni bu. Beni nasıl yaralayacağını en iyi o biliyor ve bunu kullanması beni gerçekten mahvediyor. D-dayanamayacak gibi hissediyorum.”
Peri gürültüyle yutkundu, yanaklarının rengi soldu. Sanırım böyle bir şeyi yaşasa ne yapardı diye düşünüyordu ve bu onu dehşete sokmuştu. Yüzünden her şey bir kitap gibi okunsa da kafasını iki yana sallayarak düşündüklerini bizden uzak tutmaya çalıştı. Bu sırada Eva’nın elini daha güçlü sıktı. “Burada... senin canını yakıyor mu?” diye sorduğunda farkında olmadan soluğumu tutarak Eva’nın cevabını beklemeye başladım.
Omuzları gerildi. Çehresine acılı bir ifade sinerken bizden gözlerini kaçırdı. “Sessiz muamelesindense bana vurmasını, her geldiğinde bir şeyleri kırmasını tercih ederdim. Sanki değersiz bir fahişeymişim gibi...” güçlükle yutkunup devam etmeden önce kendisine biraz aman tanıdı. “Öyleymişim gibi davranması artık çok canımı yakıyor. Beni kırmaya çalıştığının farkındayım. Umutlarımı tamamen yok etmek istiyor. Önce ben ondan nefret edeyim istiyor, çünkü sonra onun nefret etmesi daha kolay olacak. Çabalıyorum... yemin ederim ki çabalıyorum ama delirecekmiş gibi hissediyorum. Kimse yok, hiç kimse yok. Benden başkasının sesini duyabilmek için kapının önünde bekleyerek saatler geçirdim. Duvarlarla konuşmaktan yoruldum. Beni sessizliğe mahkum etti. Dövseydi kemiklerim kırılırdı ama o ruhumu kırmanın peşinde. Bunun daha ağır hissettireceğini biri söylemiş olsaydı inanmazdım ama şimdi... parçalanıyorum.”
Peri bir şeyin farkına varmış gibi, “Bu yüzden kapının önünde oturuyor,” dedi gözleri irileşirken. “Sana ne yaptığının farkında ve... ve senin dayanamayıp korkunç bir şey yapabileceğini düşünerek tetikte bekliyor. Ne zaman koridora çıksam onu kapının önünde otururken buluyorum. Uyumuyor, öylece duruyor.”
Akın, kendi yarattığı cehennemin kurbanı olmuştu. Kapının bir tarafında sessizliğe mahkûm edilen kadın, diğer tarafında ise o sessizliği dinleyerek kendini cezalandıran adam... Aralarındaki o ince tahta parçası aslında aşamadıkları ihaneti ve sevgi enkazını temsil ediyor gibiydi.
Eva şaşkınlıkla etrafına bakındı. “O yüzden mi buradaki tüm keskin şeyleri, tehlikeli görünen her şeyi alıp gitti? Kendime zarar vereceğimi mi sanıyor? Tanrım...”
“Her şeye rağmen seni kaybetmekten deli gibi korkuyor ama yine de gururu ağır basıyor. Belki biraz daha zaman geçse-”
“Dayanırım,” dedi Eva hızla. “Delireceğimi sansam da dayanırım. Kimsesizliği kabul ederim. Yeter ki her şeyin sonunda yeniden bana dönsün. Onu kaybetmek istemiyorum. Sizi de... sizi de kaybetmeyi hiç istemem. Burada sahip olduğum her şeyin benim için ne kadar değerli olduğunu şimdi çok daha iyi anladım. Ailemi geri istiyorum. Kazanmak için, affedilmek için tek yapmam gereken sabır göstermek mi? Dünyanın en sabırlı insanı ben olabilirim, yapabilirim. Akın’la savaşabilirim. Beni kırmaya çalışmasını görmezden gelebilirim. Yapabilirim. Hâlâ beni seviyor. Bundan nefret ediyor ama hâlâ beni seviyor. Günlerdir tek tutunduğum buydu, yoksa... yoksa belki de onun korktuğu şeyi yapabilirdim.”
Elini sıktım. “Asla kendine zarar vermeyeceksin, bana söz ver. Akın zor birisi, onunla baş edeceksin diye seni tamamen yok etmesine izin verme. Lütfen. Senden geriye hiçbir şey kalmayacaksa... ne önemi kalır ki?”
“Onunla baş edebilirim,” dedi kendinden emin şekilde ama yeşil gözlerinin derinliklerinde bir cesaretsizlik saklıydı. “Tanrı aşkına o benim kocam. Ondan korkmuyorum.”
“Açıkçası... ben korkuyorum,” dedi Peri tedirginlikle.
Eva ona burukça gülümsedi. “Sen güler yüzlü ve neşeli olanı aldın, bana da asık suratlısı düştü.” Peri’nin endişeli tavrı değişmediğinde onun da gülüşü solup gitti. “Gerçekten... halledebilirim. Benim için endişelenmenize gerek yok.”
“İhtiyaçlarını karşılıyor mu? Yemek, su ya da diğer şeyler?” diye sordum bundan emin olmam gerekliymiş gibi.
“Eksik bir şeyim yok, bana bakıyor.”
Peri irdeledi. “Kadınsal ihtiyaçların? Benim için hepsini ayarlamıştın. Eğer eksik bir şeyin varsa hâlâ vaktim varken hemen gidip getiririm.”
Eva ona teşekkür edercesine baktı. “Burası benim odam zaten ve her şeyim burada. Banyo dolaplarım gerekli olan tüm malzemelerle dolu. Kıyafetim var. Yemeğimi de getiriyor.”
“Ama çok zayıflamışsın. Neden böyle?”
“Çünkü iştahım yok. Yemek yemek istemiyorum. Tek başımayken... birkaç lokmadan fazlasını yiyemiyorum.” Onun için endişelenmemizi istemiyormuş gibi beceriksizce gülümsemeye çalıştı. “İyi olacağım. Sizinle konuşmak inancımı tazeledi. İyi ki geldiniz.”
“Odanın yedek anahtarını çıkardık. Artık o ne zaman kulüpten çıksa ya da dövüşe katılsa yanına uğrayacağız,” dedi Peri büyük bir başarının altına imza atmışız gibi göğsünü gere gere. Aslında, evet, bir başarıydı. Bazen onları bir şeye ikna etmektense bir duvarı eğrilip bükülmeye ikna etmek daha kolay olabiliyordu.
Eva da Peri’ye takdir edercesine bakarak karşılık verdi. Uzanıp yanağını okşarken, “Ne kadar güzelleşmişsin,” dedi iç çekerek. “Hamilelik ışıltısı doğruymuş, sadece gözlerine baktığımda bile içindeki hayatı görebiliyorum. Nasıl gidiyor? En son ne zaman doktora gittiniz? Cinsiyeti belli oldu mu?” Ve sonra sorular çoğaldıkça çoğaldı. “Her şey yolunda mı? Kulüpte işler nasıl gidiyor? Yardım isterseniz size tüm tüyoları verebilirim. Cesur abi, Özgür, Tuna nasıl? Size bu kadar yakın olup da bu kadar uzak kalmak çok kötü. Bana tüm olanları anlatın. Mila... ya da Mienla... hiç göründü mü? Sergei yeniden ortalığı karıştırmaya çalıştı mı?”
Dudaklarımda önce küçük bir kıvrım yer edindi ve her soruyla birlikte büyüdükçe büyüdü. Merakı, endişeleri hâlâ bizim içindi. O, hain değildi. Sadece bir kurbandı. Bilmediği bir oyunun içerisine itilmişti. Mila gibi kirlenmiş bir kalbe sahip değildi. Saftı ve onu sahip olduğu bu kalp kurtaracaktı, buna tüm kalbimle inanıyordum.
×××
Sergei çalışma masasındaydı. Pek kullanılmayan bu oda ona küflenmiş kitap yığınlarıyla dolu bir çukuru andırsa da mahremiyet adına en güvenilir odaydı. Masanın üzerindeki kalemlerden birini alıp elinde çevirmeye başladığında kendisini bir CEO gibi hissettiği için sırıttı. Kulağına dayadığı telefonun ucundaki adamsa bundan habersiz şekilde konuşmaya devam ediyordu.
“Cumartesi gecesi saat gece birde. Tam vaktinde orada olacağız. Dakikliği severim bilirsin.”
Rus arkadaşını yıllardır tanıyordu ve onunla birçok iş yapmıştı. Rus pazarındaki uyuşturucu işinin büyük bir kısmı onun elindeydi. Adam nasıl para kazanacağını ve nerelere yatırım yapacağını çok iyi biliyordu.
Kalemi çevirmeye devam ederken, “Cumartesi gecesi, evet. Ah, dostum endişelenme, her şey planladığımız gibi olacak,” dediği sırada bulunduğu odanın kapısı çalınmadan açılınca tek kaşı tehlikeli bir edayla yavaşça havalandı. Gelen Mila’dan başkası değildi. Kadın tıpkı baskına gelmiş gibi, buranın tek sahibiymiş gibi sivri topuklu ayakkabılarını yere vura vura odaya girip arkasından kapıyı gürültüyle kapatmayı da ihmal etmedi. Sergei onu tepeden tırnağa incelerken sırıtışı karanlık bir hâl aldı. “Bak ne diyeceğim,” dedi telefondaki arkadaşına Rusça konuşmaya devam ederek. “Hafta içi İstanbul’a gelmeye ne dersin? Sana şehri gezdirmek isterim. Burada hoşuna gidecek birçok güzel kadın var. Eğleneceğinden eminim.”
Mila topuklu ayakkabılarını yere vura vura doğruca üzerine gelmeye başladığında ve sanki dediğini anlamış gibi kaşlarını çattığında Sergei telefonu kapatması gerektiğini anlayacak kadar uyanıktı. O masaya gelmeden hemen önce adamla sohbetini yarıda kesip konuşmayı bitirdi. Tam zamanında yapmıştı, çünkü Mila geldiği anda telefonu elinden kapıp bir kenara savurdu. Sergei buna sadece güldü. Serseri, tekinsiz bir gülüştü.
Oturduğu sandalyeyi geriye itip kadının girmesini istercesine ona alan açarken, “Ah, yine çok hırçınsın bebeğim,” dedi bu kez Türkçe konuşarak.
Mila ona ters ters bakarken kollarını göğsünün üzerinde bağladı. Ardında salınan gece siyahı saçları ve kısılmış, dikenlerle dolu yeşil gözleriyle feci cazibeli görünüyordu. Sergei her zamanki gibi onu ilgiyle izliyordu. Bu kadının tehlikeli aurası pantolonunun önüyle doğrudan etkileşimdeydi.
“Kız kardeşimi buraya getirmen için sana yalnızca yirmi dört saat veriyorum. Eğer yarın gece o burada olmazsa acısını senden çıkarırım.”
Kafasını hafifçe sağ omzuna doğru eğip ona muzip bir tavırla baktı. “Nasıl çıkarırsın mesela?”
“Sergei.”
“Pekâlâ, pekâlâ...” Alayı bir kenara bıraktığını belli edercesine elindeki kalemi masaya atıp iri bedenini tamamen koltuğun yumuşak derisine yasladı.
“Yirmi dört saat, umarım beni anlamışsındır.”
“Kız kardeşine zaten sahipsin tatlım. Birkaç gündür onu etrafta dolaşırken görüyorum ve suratı hep asık. Aslında senden bu konuda onu uyarmanı isteyecektim. Ona biraz gülümsemeyi denemesini söylemelisin-”
Kadın çenesini sıktı. “Sergei!”
“Pekâlâ, yine ne var?”
“Mienla’dan bahsetmediğimi çok iyi biliyorsun.”
Adamın mavi gözlerinde zehirli bir ışık yandı. “Ah, sen şu küçük Çağlayan sürtüğünden bahsediyorsun,” dedi sanki bunu yeni anlamış gibi yaparak. “Sakın bana onun için endişelendiğini falan söyleme.”
“O benim kahrolası kız kardeşim.”
“Öyle mi? Bence o görev ahlakından habersiz aptalın teki. Düşmanına âşık olmak? Onunla evlenmek? Onunla kalmak istemek? Alınma ama onun üvey olmadığından emin misin? Belki de annen babanı aldatıyordu-”
Sergei ansızın boynuna, şah damarının hemen üzerine bastırılmış olan bıçağı hissettiğinde şaşırıp şoka girmek yerine sadece bir an duraksadı ve sonraysa ufak bir kahkaha attı. Boynuna bıçak dayamış olan kadını belinden tutarak tamamen kucağına çekerken, “Yoksa seni kızdırdım mı?” dedi eğlendiğini saklamayarak.
“Sana Eva içerideyken onu ortaya çıkarmanın iyi bir fikir olmadığını söylemiştim ama beni dinlemedin. Şimdi kız kardeşimi oradan çıkaracaksın. Sağ şekilde,” dedi kadın bastıra bastıra. Adamın eğlenen çehresine buradaki tek patron kendisiymiş gibi bakıyordu. “Yarın akşama kadar burada olacak. Yoksa güzel boynunda derin bir yarık açmak zorunda kalacağım.”
Sergei derisini hafifçe sıyıran bıçağa pek aldırıyormuş gibi görünmüyordu. “Hâlâ yaşıyor olduğuna inanman biraz komik bebeğim. Akın dengesizin teki. Çoktan onu ortadan kaldırmıştır.”
“Yapmadı, eminim. Ona gerçekten âşık ve bu onun en büyük zaafı.”
Sergei’in aşk hakkındaki düşünceleri neydi? Ah, onu aptallıkla eşdeğer tutuyordu. İnsan neden kendi rızasıyla kendisini bir başkasına mahkûm ederdi ki? Bir yerlerde okumuştu, aşkı, kalbin dışarıda atmasına benzetmişlerdi. Sergei eğer kalbi dışarıya çıkıp atmayı düşünürse onu kendi yumruğunun arasında sıkıp kuruturdu. O, kalbinin göğüs kafesinin ardındaki görevinden yeterince memnundu.
“Küçük sürtüğünden vazgeçmek istememesini anlıyorum. Sanırım ben de öyle yapardım.” Durdu ve kocaman sırıttı. “Ya da yapmazdım. Bilirsin işte kararlarım anlık olarak değişebiliyor.”
“Eğer kardeşime bir daha hakaret edersen-”
Bıçak bir an önce Sergei’nin boynundaydı, bir an sonraysa Mila’nın boynuna dayalıydı. Adam onu nefesi bile hızlanmadan kontrolü altına aldığında bu kez umarsızca çenesini havaya dikme sırası kadındaydı.
“Kardeşin tam olarak bu, tatlım. Onu neden geri istiyorsun ki? Artık bir işimize yaramayacak. Kullandık ve bitti.” Hafifçe gözleri kısıldı. “Yoksa senin aksine mutlu bir yuva kurduğu için onu kıskanıyor musun?”
Kadın ona küçümseyerek baktı. “O sadece... arayış içerisindeydi. Akın’ın doğru kişi olduğuna inanması bu yüzden. Ama olmadığını biliyorum. Babama ailemizi bir arada tutacağıma dair söz verdim. Ne olursa olsun onu geri alacağım. Bana yardım et ya da etme. Eva oradan çıkacak ve Mienla ile buradan def olup gidecekler.”
“Onun için kendimi yoracağımı hiç sanmıyorum. Kız seçimini yaptı ve kocası onu yanında tutmak istiyor.”
“Sırf bu yüzden bile bana yardım etmelisin. Anlamıyor musun? İnan bana hainliğin nasıl karşılık bulduğunu çok iyi biliyorum ama adam Eva’yı kaybetmek istemiyor. Eva’yı ondan alırsak bir darbe daha yemiş olacak.”
“Seni sinsi kadın,” dedi Sergei kahkaha atarak. “İşte şimdi ilgimi çekecek noktayı bulmayı başardın.”
Teklifin bir anda adamın iştahını açmış olması elbette kadını şaşırtmamıştı. Onu nasıl kullanacağı konusunda gittikçe ustalaştığı bir dönemdeydi. “Akın’ı oyun dışı bırakırız, bir kişi eksilmek onları yaralayacaktır.”
Sergei bıçağı kadının zarif boynundan çekerek pürüzsüz teninde kaydırıp yanağına çıkardı. Teninde oyunbaz bir ritimle bıçağın keskin tarafını gezdirirken, “Kadının peşine düşecek, her yerde onu arayacak, bulamayınca da delirecek. Ah... bunu sevdim,” dedi hayali bile onu mest etmeye yetmiş gibi. “Tek bir şartım var. Kardeşini oradan alırım...”
Mila’nın tek kaşı yavaşça havalandı. “Ama?”
“Ama onu biraz misafir edeceğim. Belki de kullanacağım. İyi bir silah olabilir.”
“Ona zarar vermeyeceksin.”
Güldü. “Asla.”
Mila onun güvenilmez olduğunu biliyordu. Buna rağmen, “Onu çıkar,” diye bastırdı. Sonrasına dair yeni planlar şimdiden kafasının içerisinde dolanmaya başlamıştı.
×××
Tamirhanenin içerisinde sessiz adımlarla yürürken eski model arabasının altında çalışan adamın bacaklarını görebiliyordum. Hemen sol taraftaki takım çantası dağılmış, onlarca anahtar sağa sola serpilmişti. Arabada bir sorun varmış gibi görünüyordu, çünkü etraf yağ içerisindeydi.
“Gökhan,” diye seslendi Barut. “Bana yarım parmak yıldız lazım.” Ancak karşılığını alamayınca homurdandı. Etrafa şöyle bir baktığımda Gökhan’ı hiçbir yerde göremedim. Köşedeki tüpte çay tıkır tıkır kaynıyordu ve ondan başka hayat izi bulunmuyordu. Bir de müzik çalıyordu. Eski, dinlemeyi unuttuğum şarkılardan biriydi.
Barut... Abim... ah, ondan böyle bahsetmek bile paha biçilemezdi. Homurdanmaya devam ederek anahtarlar arasından birini almak istercesine uzanıp etrafa serilmiş olan teçhizatı yokladı. Bir küfür savurmasını gülüşümü bastırmaya çalışarak dinlerken ona doğru yaklaşıp yerdeki anahtarlardan herhangi birini arayışta olan eline bıraktım. Doğrusu olmadığını biliyordum, dokunduğu gibi anlayıp onu yere attıktan sonra, “Benimle dalga mı geçiyorsun?” diyerek birden arabanın altından kafasını çıkardığında ona gülümseyerek, “Merhaba,” dedim.
“Deniz,” dedi şaşkınca. “Neden bana geleceğini haber vermedin?”
“Planlamamıştım.” Yalandı. Cesur’a uzun uzun dil dökmüştüm ve o da kulübe gelmesine izin verdiğini, fazlasına izin vermeyeceğini söyleyip durmuştu. Neyse ki bana kıyamıyordu, yoksa onu ikna etmemin imkânı yoktu. Tek sorun şuydu ki, kapıda iki araba adam beni bekliyordu.
Abimin gözleri parladı. “Bekle çıkayım şuradan,” deyip kayarak arabanın altından ayrıldı. Beyaz bir atletle tamir yapmak ne kadar doğruydu bunu başka bir zaman sorgulayacaktım. Üstü başı kir ve yağ içerisindeydi. Ayağa kalkmadan önce etrafını kısa bir bakışla taradı.
“Tek misin?”
Usulca kafamı salladım. “Kapıdaki adamları saymazsak.”
Umursamış görünmedi. Doğrulup karşıma dikildiğinde onunla rahatça göz göze gelebilmek adına kafamı geriye attım. İçimde amansızca sarılma isteği vardı ama sanki ilk adımı o atmalıymış gibi çekinik kalmıştım. Kir içerisindeki ellerini birbirine vurarak temizlemeye çalışırken, “Bir sorun yok, değil mi?” dedi emin olma arzusuyla.
Ellerimi arkamda birleştirip ufak bir kız çocuğu gibi hafifçe sağa sola salındığım esnada, “Sadece ziyaret etmek istemiştim,” dedim. Tek kaşı hafifçe havalandı. Bu ilk kez kulüp dışında bir yerde yan yana gelişimizdi ve sorgulamasını anlıyordum. Sanırım uzun bir süre daha Cesur’un böyle bir şeye izin vermeyeceğinden emindi.
Tam da bu sırada Gökhan köşedeki kapıyı kuvvetle ittirip açarken, “Amına koyayım dışarısı niye adam kaynıyor? Ne oldu?” diye küfrederek kendisini gösterdi. Beni gördüğündeyse gözleri büyüdü.
“Deniz?”
Kocaman gülümsedim. “Merhaba.”
“Merhabana merhaba da...” Elindeki silahı ancak onu kaçırmaya çalışırcasına beline sokuştururken fark edebildim.
“Bize baskına gelmiş,” dedi abim.
“Onu anladım. Maşallah dışarısı kemik bulmuş köpeklerle dolu.”
Benzetmesine gözlerimi devirmekten kendimi alamadım. “Misafirlerini hep böyle mi karşılarsın?”
“Evet,” dedi küstahlığını bırakmadan. Yanıma gelip parmakların ucuyla burnuma ufak bir fiske vurdu. “Genelde pek misafirim olmaz, olanlardan da pek hoşlanmam.”
“Yaa... öyleyse gideyim?” derken ne duyacağımı biliyor olmanın rahatlığıyla bıyık altı gülümsüyordum.
“Sen misafir değilsin ki güzelim,” dedi gülüşüm iki katına çıktı. Kolunu omzuma atarak beni kendisine yasladı. “Hoş geldin fakirhanemize.”
Abim, “Temizlenip geliyorum,” diyerek hızla gözden kayboldu. Gökhan’ın geldiği kapıyı kullanmıştı. Oranın ardında muhtemelen ufak bir yaşam alanı olduğunu düşünürken, “Fakirhane? Hangi fakirhanenin kapısında Lamborghini yatıyordu?” dedim ona takılarak.
Sırıttı. “Beğendin mi? Onu yeni aldım.”
“Güzel araba.”
“İstersen senin olsun.”
Bana sanki oyuncak arabalarından birini almamı teklif ediyormuş kadar rahattı. “Benim hiç pratiğim yok. Onu mahvederim.”
“Araba kullanmayı bilmiyor musun gerçekten?” dedi şoka uğramış şekilde. Ona ayakta durabiliyorum ama yürüyemiyorum demişim gibi tepki vermesi kabul etmeliydim ki biraz onur kırıcıydı. Sessizce iç geçirdim.
“Öğrenecek fırsatım ve ona ayıracak pek param yoktu.”
Gözlerinin gerisine anlayış ve biraz da hüzün sindi. Buna rağmen huysuzca homurdanarak geçirdiğim zor yıllara değinmekten kaçındı. “Kocan olacak herif Karun kadar zengin. Senden bunu esirgiyor olamaz.” Durdu. “Yoksa esirgiyor mu? Ağzını yüzünü kırayım mı?”
İkisini kavga ederken düşünmek bile gülmeme neden oldu. Böbürleniyormuş gibi göründüğümün farkındaydım ama sonucu baştan belliydi. “Kırabilir misin gerçekten de?”
Gözlerini tehlikeli bir tavırla kıstı. “Bana inancın göz yaşartıcı.”
İncinen gururunu yatıştırmak istercesine gülümsedim. “Araba kullanmayı öğrenmeye artık ihtiyacım yok. Etrafım beni istediğim yere götürecek adamlarla dolu oluyor.”
“Yine de sana öğreteceğim,” dedi büyük bir hazine elde etmiş korsan gibi bana baktığı sırada. Kahve gözlerinde haylaz bir parıltı vardı. Ailemizin neredeyse tamamı sarı saç mavi gözken onun kara kuru olması aramızda sırıtmasına neden oluyordu. Sanırım babaannem onu en çok bu yüzden dedeme benzetmiş ve Yadigar adıyla anıp durmuştu.
“Ne düşünüyorsun da sırıtıyorsun?”
“Babaannemin sana neden Yadigar dediğini.”
Suratını asarak yanımdan geçerken, “O bunak kadını bana hatırlatma,” diye homurdandı. Tüpteki çayın yeterince demlenip demlenmediğini kontrol etti. “Ne zaman sizin eve gelsem sinirlerimi bozmayı başarıyordu.”
“Eh... pek sevgi pıtırcığı olduğunu söyleyemem.”
Kullandığım kelime komiğine gitmiş gibi kahkaha attı. “Sevgi pıtırcığı... o olsa olsa sevgi kırıntıcığı olurdu.”
Kelime oyununa karşılık ben de kahkaha attığım sırada abim boynunda asılı duran havluyla su damlayan saçlarını kurulayarak aynı kapıdan çıktı. Temiz bir tişört ve eşofman giymişti. Çehresindeki is tabakası kaybolmuştu. Ortadan kaybolmasının üzerinden çok kısa süre geçmiş olması bana onun epey acele ettiğini hissettirirken doğruca yanıma yaklaşıp, “Şimdi gel,” diyerek kollarını araladığında, sırf bu an için acele ettiğini kalbimin derinliklerinde hissettim. Ona sarılırken ve güçlü kolları beni sararken dünyanın en güvenli sığınağına sokulmuş gibiydim.
“Umarım kahvaltı yapmamışsındır,” dedi Gökhan ıslık çalmaya ara vererek. “Öyle bir menemen yaparım ki... parmaklarını yersin.”
Sanki çok sıradan, her zaman gerçekleşen bir andaymışız gibi davranması güzel hissettiriyordu. Buraya ilk kez geliyordum ama bininci gelişim olduğunu düşünecek kadar rahattım.
Abim iç geçirdi. “Dışarıdan bir şeyler söylüyorum.”
Hâlâ kafamı göğsüne dayamışken kahkaha attım. Gökhan ise güzel yemek yaptığıyla ilgili homurdanıyordu. Abim gülüşümü görmek ister gibi çenemi tutarak kafamı geriye itti. Derin bakışları çehremi tararken, “Gülüşün hâlâ aynı,” dedi yeni fark ettiği bir ayrıntıymış gibi biraz dalgınca. “Seni bir kez böyle güldürseydim anlardım.”
Ben olduğumu anlardı.
“Bu konuyu deşip durma, bize tek getirdiği şey pişmanlıklar.”
“Doğru,” diyerek hızlı hızlı kafasını sallayıp etkisinden sıyrılmaya çalıştı. Ardından da elini sırtıma koyarak beni yandaki odaya yöneltti. Önünde karşılıklı duran iki tane tekli deri koltuğun bulunduğu çalışma masası en köşede konumlanmıştı. Odanın geri kalanı ismini ve ne işe yaradıklarını bilmediğim yüzlerce ıvır zıvırla doluydu.
“Burası senin bir çeşit kafa dağıtma alanın mı?”
“Öyle. Dağınıklığa aldırma.”
Aldırmıyordum zaten. Arabanın altından çıktığı gibi bana sarılsaydı da aldırmazdım. Küçük, sıcak bir ortamdı. Burada insan kendini bir şeylere vererek dışarıdaki tüm kaostan kolayca sıyrılabilirdi.
Gökhan yemek hazırlamaya inat etmiş şekilde bir şeylerle uğraşmaya devam ederken, “Bir dahaki gelişinde sana diğer tarafı göstereceğim. Burayı gören bizi fakirlikten ölmek üzereymişiz sanıyor,” dedi uzak kaldığı için onu duymamı kolaylaştırmak adına sesini yükselterek.
Abime baktım. “Diğer taraf?”
“Ön kısımda oto galeri var.”
Gökhan tüm işini bırakıp kafasını kapıdan içeri uzattı. “Deniz araba kullanmayı bilmiyormuş,” dedi ve işine geri döndü. Kollarımı göğsümün üzerinde bağlarken homurdanmadan edemedim. “İhtiyacım yok ki.”
“Yine de bilmelisin,” dedi abim beni çalışma masasındaki koltuğa yönelttiği sırada. Yerine oturmamı istemesi içimi ısıttı. “Sana öğretirim.” Evet, artık araba kullanmayı öğrenmek istiyordum. “Hatta bugün başlarız bile.”
Gökhan yeniden kafasını içeriye uzattı. “Benim Lambo’ya atlayıp dışarı çıkalım. Kapıdakiler de bizi nasıl yakalayacaklarını düşünsünler.”
Cesur bir daha buraya gelmeme izin vermezdi. Kesinlikle vermezdi. Abim yüzümün aldığı renkten bunu elbette anladı. Yorum yapmadı ama iç geçirişi bile durumdan hoşnut olmadığını yeterince açıklıyordu. “Kulüpte durumlar nasıl?” dedi konuyu değiştirip masanın üzerindeki belgeleri, tamir malzemelerini toparlamaya başladığı sırada.
“Karışık. Akın hâlâ Eva’yı kilitli tutuyor.”
“Şaşırmadım. Öldüremez o kızı artık. Yakında onu affetmek için kendine bahaneler bulmaya başlayacak, göreceksin.”
Temkinli bir tavırla, “Sen... affedebilir miydin?” diye sordum ama bundan pişman oldum. Kahretsin ki onun hoşlandığı kadın Mila’ydı. Onu affedebileceğine dair ufacık şüphe duyacak olsam huzursuzluktan yerimde duramazdım.
Abim elindeki İngiliz anahtarlarını gürültüyle köşedeki dolabın üzerine bıraktı. Onları sıralayıp duvardaki çivilere asarken hareketleri sertti. “Mila affedilmek isteyen bir kadın değildi.”
“İsteseydi...”
“Bilmiyorum, Deniz. İsteseydi bile seninle aramda durmaya devam edecekse buna izin vermezdim. Kardeşimi öldürmeyi arzulayan kadını ne yapayım? Bin kez seni seçerim, bir kez benim değer verdiğime değer vermeyeni seçmem.”
Ne zamandır tuttuğumu fark etmediğim soluğumu sessizce verdim. “Ona benden bu kadar nefret etmesini gerektirecek ne yaptım?”
“Sen bir şey yapmadın,” derken omuzlarının gerildiğini gördüm. “Haklıydı, seni kayırıyordum. İstemsizce. Farkında bile olmadan yapıyordum. Kim düşmanına defalarca ve defalarca yeni haklar tanır? Ben tanımazdım. Sana kadar...”
O, aramızdaki bağı hissetmişti. Bir şey onu durdurmuştu. Tıpkı Cesur ona sıkmak istediği gece beni durduran, ona engel olmaya iten şey gibi...
“Nefreti bundan doğdu ve sonra kim olduğumu öğrenince daha farklı bir boyut kazandı,” dedim durumu anlayışla karşılıyormuşçasına kafamı sallarken. Aslında anlayış duyduğum falan yoktu. O kadından, onun benden ettiğinden daha çok nefret ediyordum.
“Onun artık hiçbir önemi yok, Deniz. Adını ölecekler listesine kendisi yazdı.”
“Hâlâ daha Eva’yla kardeş olmalarını aşamadım.” İtirafım başka kimsenin duymasını istemiyormuşçasına kısıktı.
“İnan ben de. O ikisi hiç birbirine benzemiyor. Akın ne kadar şanslı olduğunun, neye sahip olduğunun farkında bile değil.”
“Düzeleceklerine ihtimal veriyor musun?”
“Günün sonunda bağışlanamayacak bir şey olmadığı ortada. Ama güven duyguları sarsıldı. Kıza çok iş düşecek. Toparlaması gereken epey şey var.”
Usulca kafamı salladığım sırada yeniden masaya gelip kalan ıvız zıvırları toplamasını izledim. Gökhan kısık sesle çalan müziğe eşlik ede ede yiyecek bir şeyler hazırlıyordu ve sanırım bu masada yiyecektik. Aslında kahvaltı yapmıştım ama elbette bunu geri çevirecek değildim.
“Peki bir plan yaptınız mı-” diye sorduğum sırada gözlerim abimin o tarafa yönelmesiyle sağ köşedeki panoya kaydı. Oradaki pervaza elindeki kitapları dizerken bense ne söylediğimi bile unutarak ayaklanıp panoya uzandım. Ne yaptığımı fark ettiğinde o da elindeki işi yarıda bıraktı.
“Bu...” diye fısıldadım orada asılan fotoğrafı işaret ederek. “Bu...” Sanki konuşmayı unutmuştum. Kelimeleri bulamıyordum.
Birkaç gazete kupürünün ve başka fotoğrafların arasında sıkışıp kalmış olan eskimiş fotoğrafı oradan alıp, ilk kez görüyormuş gibi bir müddet hüzünle inceledi. “Sensin,” dedi küçüklüğüme bakarak buruk, ufak bir tebessümle. Ardından fotoğrafı bana uzattı. Onu alırken ellerimin titremesine engel olamadım. Çocukluğuma dair her şey silindiği için tek bir fotoğrafım bile olmamıştı. Kendi çocukluğumun neye benzediğini neredeyse unutmuş hâldeydim ve şimdi, beş ya da altı yaşlarındaki hâlimle bakışıyordum. Sarı saçlarım her zamanki gibi karışıktı. Siyah, düz bir elbise giyiyordum ve evimizin ön bahçesindeydim. Yüzümde gülümseme yoktu, öylece duruyordum. Bu pozu verdiğimi bile hatırlamıyordum. Küçücük, pek net görüntüye sahip olmayan bir kareydi. Dikkat ettiğimde fotoğrafın kenarlarının kesilmiş olduğunu fark ettim. O an anladım. Fotoğraftaki asıl kişi muhtemelen ben değildim. Bu yüzden ifadesiz şekilde kenarda duruyordum ve kareye girdiğimden habersizdim.
Gözlerimin ıslanmasına engel olamadım. Hep bir fotoğrafım olsun istemiştim ama şimdi fark ediyordum ki bununla yüzleşmeye hiç hazır değildim. Öyle mahcup, öyle çekinik duruyordum ki... kendime acımıştım. Elimden gelse fotoğrafın içine girip o küçük kız çocuğunu gülümsetmeye çalışacaktım. Omuzlarına çökmüş olan hüznü ondan almak için çabalayacaktım.
“Bu hep burada mıydı?” diye sordum usulca. Kafasını salladı. “Başka da var mı?”
“Bir gün evime geldiğinde sana diğerlerini de gösteririm.”
Islanan gözlerimi ona dikerken fotoğrafı geri uzattım. “Onca yıl boyunca beni saklamışsın...”
“Ömrümün sonuna kadar da saklardım ama artık eski fotoğraflara, hiç büyümeyen kız çocuğuyla yetinmek zorunda değilim. Gel,” dedi beni yanına çağırarak. Cebinden telefonunu çıkardı. “Yeni fotoğraflar çekelim. Buraya birkaç tanesini asacağım.”
Gökhan bunu duymuş olacak ki kırdığı yumurtanın kabuklarını çöpe fırlatırken seslendi. “Beni de bekleyin. Hay senin gibi yumurtanın ben... geliyorum! Bugün kabuklu yumurta yiyeceğiz, şimdiden haberiniz olsun.”
Gözlerimde hâlâ akmayı bekleyen damlalar dururken güldüm. Abim de benimle birlikte güldü ve Gökhan’ın asla iflah olmayacağıyla ilgili bir şeyler söyledi. Sonra birlikte fotoğraf çekildik. O kadar çok poz verdik ki sürekli gülümsemek yanaklarımı ağrıttı. Gökhan hiç vakit kaybetmeden fotoğrafları çıkarmaya gitti. Asıl bahanesi yiyecek bir şeyler almak olsa da altındaki nedeni anlamam zor değildi. Çok geçmeden geri döndüğünde elinde birkaç poşet ve bir zarf bulunuyordu. Abim zarfı alıp içerisindeki fotoğraflardan birkaç tanesini oradaki panoya, küçüklük resmimin etrafına astı. Diğerlerini de çekmesine yerleştirdi. Aralarından birini, ikisinin beni ortalarına aldığı fotoğrafı gizlice ceplememe sesini çıkarmadı. Onu çantama atıp sanki yakalandığımın farkında değilmişim gibi çalan şarkıya eşlik ederek kahvaltı masasını hazırlamakta onlara yardım ettim.
Konu konuyu açtı. Sohbetimiz uzadıkça uzadı. Sanki yıllar sonra ilk kez sıradan, normal, epey sakin bir gün geçiriyordum. Kulüp her zaman şaşaalı ve gürültülüydü. Orayı elbette seviyordum ama bu sakinliği, basitliği de özlemiştim. İyi ki buraya gelmeyi düşünmüştüm. Sanırım bundan sonra bunu sık sık yapacaktım, çünkü geçirdiğimiz her an, her saat mükemmeldi. Bana sundukları küçük kız kardeş muamelesi öyle sıcaktı ki kendimi ilk kez bu yönden şımartılmış hissediyordum.
Günün ilerleyen saatlerinde arabayı tamir etmelerinde onlara yardım ettim ve bana yabancı gelen malzemelerden bazılarının isimlerini öğrendim. Sıra arabayı yıkamaya geldiğinde Gökhan yaramaz bir çocuk misali ortalığı birden karıştırıp hepimizin ıslanmasına neden olunca gidip üstümüzü değiştirmek zorunda kaldık. Evet, tahmin ettiğim gibi arka kısımda küçük bir yaşam alanı vardı. İki yataklı bir oda ve banyodan oluşuyordu. Abim bana giymem için kendi kıyafetlerinden verdi. Kazağın kollarını ve eşofmanın paçalarını birkaç kez kıvırmak zorunda kaldım. Giyinip dışarı çıktığımda ikisi de hâlime kahkahalar savurdu. Surat asıp söylenip durdum. Her saniyesi eğlenceliydi ve ilk kez birilerine önünü ardını düşünmeden şımarabilmenin tadını çıkardım. Elbette Cesur da gözümün içine bakıyordu ama onun hissettirdiğiyle Barut’un, yani abimin, Gökhan’ın, yani kuzenimin hissettirdiği arasında ince farklar vardı.
Sonra ikisi bir şekilde beni abimin klasik arabasının sürücü koltuğuna oturtmayı başardı. Abim yan taraftaki koltuğa geçip neyin nerede olduğunu bana gösterirken Gökhan arka koltuktaydı ve beni cesaretlendirmek için elinden geleni yapıyordu. Sadece gerginliğimi atabilmem ve doğru dürüst odaklanabilmem için yarım saatten fazla zaman gerekti. Sürekli daha makul bir arabada denemediğim için şikâyet ettim, çünkü bu aracın abim için kıymetli olduğunu pekâlâ biliyordum. Ayrıca sanırım klasik araçlar pek bana göre değildi. Otomatik vites kullanmayı öğrenmem başta benim için ve sonra tüm insanlık için en doğru olandı.
Tamirhanenin önündeki beton alan araba kullanmayı bilen birisi için yeterince genişti ama ben kendimi bir türlü sığdıramıyordum. Belki de saatler geçmişti ama hiç tam tur atamamıştım, sürekli açıyı yanlış alıyordum. İkisinin bu kadar sabırlı olması beni rahatlatmaktan çok artık germeye başlamıştı çünkü çok beceriksizdim. Bunun tüm nedeni de kullandığım aracı kenarlara park etmiş diğer araçlara sürtmekten çekinmemdi. En nihâyetinde pes edercesine ellerimi direksiyona vurdum.
“Benden bu kadar. Olmuyor işte.”
“Olacak,” diye diretti abim. Gökhan da ona destek çıktı. “Kendini serbest bırakmıyorsun. Arabaya bir şey olacak diye korkma.”
“Bence başka bir arabayla yapabilirim.”
Önerim abimin homurdanmasına neden oldu. “Senden önemli değil, Deniz. Yap hadi.”
Soluğumu gürültüyle vererek umutsuzca kontağı bir kez daha çevirdim. Ayağım gaza hafifçe değdiği anda motordan yükselen vahşi ses tamirhanenin duvarlarında yankılandı. Parmaklarımın arasında titreyen direksiyonu tutmak kabul etmeliydim ki güçlü hissettiriyordu. Sol ayağımı yavaşça çekerken ve sağ ayağımla ritmi yakalamaya çalışırken ilk denemelerimdeki gibi nazik davranmadım, çünkü biraz sert olmam konusunda beni uyarmışlardı. Araba kükreyerek ileriye doğru atıldığında direksiyonu dikkatle sola doğru çevirdim. Onlar için geniş ama benim için dar olan alanda dönmeye başladık.
“Sakın bırakma,” dedi abim. “Rahat ol, orada yeterince yer var. Çevir, evet, yapıyorsun. İşte böyle, Deniz. Aferin sana.”
Onca uğraştan sonra kesintisiz bir tam tur atmayı başardığım anda heyecandan çığlık attım. Bunu yapabileceğime o kadar ihtimal vermiyordum ki başarmış olmak çocuk gibi sevinmeme neden oldu. İkisi de kahkaha atarak beni karşılarken Gökhan koltuğumun arkasına birkaç kez elini geçirip bağırdı.
“Devam! Devam! Hiç durma, hadi bir kez daha!”
Bir kez başarmış olmanın verdiği rahatlamayla yeniden gaza basıp direksiyonu çevirdim. Döndük, döndük, döndük ve dış kapıdan içeriye hızla girip tam önümde frene basan arabaya çarpmamak için son anda freni bulabildim. Sürücü koltuğundaki Cesur’la göz göze geldiğimde eğlencenin bittiğini anlayarak sessizce iç geçirdim. Neredeyse akşam olmuştu ve kulüpten ayrılırken ona en fazla iki saate döneceğimi söylemiştim. Suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi çabucak kontağı kapatıp araçtan indim. Abim ve Gökhan onu burada görmekten dolayı memnun olmasalar da ikisinin de çehrelerine gün boyunca bana hiç göstermedikleri ağırlıkla dışarı çıktılar.
Özgür sanki her zaman geldiği bir yermiş gibi umursamaz tavrıyla dışarıya çıktıktan sonra omzundaki görünmez tozları silkeleyip burnunu çekerek etrafını ağır ağır gözden geçirmeye başladı. Cesur ise gözlerini benden hiç ayırmadan arabadan indi. Kapıyı gürültüyle üzerine vururken tepeden tırnağa beni inceledi ve gözleri hafifçe kısıldı. Elbette, üzerimdeki kıyafetlere takıldığını anlamıştım. Ellerimi önümde birleştirip ona doğru birkaç adım attım. O da bana doğru yürüdü. Ortada bir yerde buluştuğumuzda eli tereddüt etmeden belime kayıp sahiplenici tavrıyla beni kendisine çekti. Dudaklarını sağ şakağıma bastırarak beni öptükten sonra, “Telefonun nerede, Deniz?” diye sordu. Kısaca ceplerimi yoklasam da üzerimde olmadığını anlamam çok sürmedi. Alt dudağımı dişlerimin arasında sıkıştırırken ona mahcup bir bakış attım. Sanırım beni aramıştı ve duymamıştım. Telefonu çantamdan hiç çıkarmamıştım bile. Bunu onaylamadığını belli edercesine kafasını kısaca iki yana salladıktan sonra arabasının kaputuna kalçasını yaslamış olan abime döndü.
“Akşam için her şey konuştuğumuz gibi mi?”
“Gece yarısına doğru Gökhan, Özgür’ü alacak. Sonrası ne konuşmuşsak o.”
Birincisi Cesur’un söz verdiğim saatin dışına çıkmış olmama ve beni abimin kıyafetleri içerisinde bulmuş olmasına tepki göstermemesinden hoşnuttum. Hoşuna gitmediğini anlayabiliyordum ama beni üzmektense bazı şeyleri görmezden gelmeyi tercih ediyordu. Bu adamı gerçekten seviyordum. İkincisiyse onlar bir plan yapmıştı ve benim bundan ancak haberim oluyordu. Gün boyu birlikte eğlendiğim abim bile bana hiçbir şey belli etmemişti.
“Ne planladığınızdan benim neden haberim yok?” dedim elimde olmadan merakla. “Benden mi saklıyorsunuz?”
“Senin düşünmen gereken şeyler değil,” dedi abim. Terslemiyordu. Aksine böyle şeyleri endişe etmemi istemiyor gibiydi.
“Yine de bilmek istiyorum hangi konuda anlaştığınızı,” diye bastırdım, çünkü onların ortak paydalar üzerinde anlaşabildiğini görmek benim için çok önemliydi. Konu ne olursa olsun haberdar olmak istiyordum.
Özgür cevap verdi. “Gece Sergei sevkiyat yapacak. Enselenmesini sağlayacağız.”
“Polise mi?”
“Aynen. Birkaç günlük tecritten sonra paçayı sıyırır ama önemli olan yakalanması.”
“Ne sevkiyatı yapacak peki?”
“Sadece silah olması gerekiyordu,” dedi Cesur onun açgözlü olduğunu netçe hissetmemi sağlayarak. “Ama o aynı anda uyuşturucu sevkiyatı da yapacak. Rusya’daki dostlarıyla aylar öncesinden anlaşmış.”
Olayın aslını çözmem sadece birkaç saniye sürdü. Gözlerim irileşirken, “Oktay’ın bundan haberi yok,” dedim hızla. Çünkü Oktay başından beri sadece silah işleriyle ilgilenirdi. Cesur’un koyu kahve harelerinden takdir eden bir parıltı geçti.
“Peki siz... bunu nasıl öğrendiniz?”
Abim keyifsiz şekilde güldü. “Sağa sola adam sokmayı akıl eden tek kişi babam değil, Deniz.”
Daha büyük bir şaşkınlık beni kuşattı. “Senin içeride adamın mı var?”
“Adamlarım,” diye düzeltti. “Karşımdaki adam Oktay Seymen.” Hatırlatması tüylerimi diken diken etmeye yetti. “Benim de ona göre önlem almam gerekiyordu.”
Bu kez takdir eden bakış benim gözlerimden geçti. Onun Oktay gibi bir şeytanla aynı kafa yapısına sahip olması aslında ürkütücü olsa da abim zekasını tüm dünyaya diz çöktürmeye değil, sadece babasını yok etmeye adamıştı.
Gökhan sabırsızca ellerini birbirine sürterken gece için şimdiden hazır görünüyordu. “Ters kelepçeye alındığında o piçin suratının alacağı şekli görmek için şimdiden acayip keyifliyim.”
Sanırım... sadece hayal etmek bile yeterince tatmin ediciydi.
×××
Özgür ceketinin yakalarını yukarıya kaldırarak denizden esen sert rüzgârdan kendisini korumaya çalıştı. Limanın sol kanadındaki tüm hareketliliği kolayca izleyebilmek için çıktıkları bina onlara bu kolaylığı sağlarken hem de aldığı fazla rüzgâr yüzünden iliklerine kadar titremelerine neden oluyordu. Bu akşam sevkiyat için güzel bir geceydi ama dışarıda durmak için kesinlikle değildi. Etrafındaki havada kelimenin tam anlamıyla uğursuzluk hâkimdi. İnsanda sıcak yatağına dönme dürtüsünün oluşmasına neden oluyordu ya da sadece onun için böyleydi, çünkü yatağında, karısının yumuşak tenine sarılmış olmak istiyordu. Zihni bir anlığına limanın uğursuz havasından uzaklaşıp Peri’ye kaydı. Elinde olmadan iç çekti. Çoktan yatağın bir köşesine kıvrılmış olmalıydı. Ellerini yanağının altında birleştirmesine bayılıyordu. Hamileliğinden dolayı sağda solda uyuyakalmasına da...
“Seni buraya zorla getirmedim,” dedi Gökhan homurtuyla. “Yanımda mecburiyetten durduğun için oflayıp puflayacaksan gidebilirsin.”
Özgür boğazını temizleyerek zihnini bu ana odaklamaya çalıştı. “Bayıldığım bir ekip arkadaşı değilsin.”
“Oysa ben sana bayılıyorum,” derken dürbünü aşağıya, yaklaşan yük gemisine çevirdi. “Hatta özellikle senin gelmeni istedim, o derece.”
“Eminim öyledir,” dedi ters ters. “Gemi demir attı mı?”
“Evet, birazdan başlarlar.”
“İyi.” Sessizce iç geçirdi. Uzun süredir burada bekliyorlardı ve beklemek can sıkıcıydı.
“Tuna’yı gönderseydiniz keşke. O senden daha az sıkıcı.”
“Akın’la yer değişmediğime pişmanım. İlk saniyede çeneni kırardı ve geceyi sessizlik içerisinde tamamlayıp geri dönerdi.”
“Ya da kafasında bir kurşunla dönerdi, ihtimaller dâhilinde sonuçta.”
Bu kez homurdanan Özgür oldu. “Şu işi halledip bir an önce dönelim.”
Gökhan adamın sabırsızlığına sırıtarak dürbünü aşağıya indirip cebinden sigara paketini çıkardı. “Sürekli telefonu kontrol edip durman neden? Karını mı özledin yoksa?”
“Sana ne.”
Gökhan alınmış bile görünmedi. Gecenin başından beri ilk kez keyifli sayılırdı. Paketin içerisinden kendisi için bir dal çektikten sonra paketi Özgür’e doğru uzattı. “Son zamanlarda playboy havanın tamamen dağıldığının farkındasın, değil mi? Sağda solda senin ufacık bir kadına boyun eğdiğini konuşuyorlar.”
Özgür sinirlenmiş şekilde paketi kapıp sigaralardan birini çıkardı. “Siktiğimin boş boğazları! Hakkımda konuşmayı bir türlü bırakamadılar gitti.”
“Sansasyonel olaylara karıştığın için olabilir mi?”
“Kime ne benim kiminle evlendiğim ya da ne yaptığım?”
“Yani...” Gökhan yanağını kaşıdı. “Sanırım unuttun. Kadın aile dostunuzun kızıydı ve başkasıyla nişanlıydı.” Cebindeki çakmağı çıkarıp sigarayı tutuştururken ona yandan bir bakış attı. “Eğer aile dostun ben olsaydım zavallı kızım çok erken dul kalmış olurdu.”
Özgür uzatılan çakmağı alırken yanındaki adama tehlikeli bir gülümseme bahşetti. “Ben istediğimi aldım, geberip giden onlar oldu.”
“Yani doğru, öyle mi? Bu iş onur kurtarma meselesinden çıkmış.”
“Çıktı,” dedi Özgür gocunmadan. Gökhan onun için hâlâ dost değildi ama ona bile bunu gönlü ferah şekilde söyleyebiliyordu. Umurunda da değildi. Herkese tereddüt etmeden söyleyebilirdi.
“Vay be! Kırk yıl düşünsem senin gönlünü birine kaptıracağını düşünmezdim. Bari bu kadar belli etme, dikkat çekiyorsun.”
“Kıskandın mı?”
“Neyini kıskanacağım? Ben her daldan bal almaktan çok memnunum. Sıkılacağımı da hiç sanmıyorum.”
Özgür boğuk bir kahkaha attı. “Böyle şeyleri daha önce duymuştum. Kendi kahrolası iç sesimden!”
“O zaman senin iç sesin pek de akıllı sayılmazmış,” dedi Gökhan sigarasından derin bir nefes çekip dumanı rüzgâra bırakırken. Gözleri hâlâ limandaki konteyner hareketliliğindeydi ama dudaklarındaki o sinir bozucu, ukala kıvrım duruyordu. “Ben senin gibi duygusal boşluklara düşmem, Özgür. Benim için kadınlar güzel bir araba ya da kaliteli bir içki gibi. Tadını çıkarırsın ve vakti gelince modelini yükseltirsin.”
Özgür sigarasının ucundan havaya süzülen dumanı izlerken artık gerçekten eğlendiğini hissediyordu. Önceleri buna benzer cümleleri kuran kendisi değilmiş gibi dinlemek komiğine gidiyordu. “Ne derler bilirsin. Büyük lokma ye ama büyük konuşma. Sen de bir gün bir kadının gülümsemesinde sıkışıp kalırsın, Allah büyük.”
“Kusacağım galiba,” diyerek yüzünü buruşturdu. “Senin önceki hâlini daha çok sevdiğimi fark ettim. Aşk hakkında nasihat verip duran yetmiş yaş üstü, son otuz yılını dul geçirmiş dedelere benzemişsin. Vallahi sen git de yerine Tuna gelsin.”
“Gelsin gelsin. O it iyi beddua ediyor. Hepsi nokta atışı. Senin de ağzın yüzün yamulsun da gör gününü.”
Gökhan sahte bir şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. “Akın gelsin lan. Yumruklaşmaya bile razıyım amına koyayım.”
Özgür sırıtmaya devam ederken limana yaklaşan araç konvoyunu görünce anında cıvıklık hâlinden sıyrıldı. Dürbünü kapıp araçlardan inenlerin üzerinde bakışlarını gezdirdi. Sergei’yi orada görünce dudakları yeniden kıvrıldı ama bu kez eğlenme namına bir his yoktu, ölümcül bir kıvrımdı.
“Geldi işte piç. Rus takımıyla selamlaşıyor.”
Gökhan telefonu çıkarıp ekranın üzerinde hızlı hızlı parmaklarını kaydırmaya başladı. “Polisler birkaç dakikaya burada olacak. Aslında amcamı çağırmalıydık, bizzat görmeliydi.”
“İhtiyarları yormaman gerektiğini öğrenememişsin. Ona haberi gitse bile yeter. Sergei kıçını zor toplayacak.”
“Eh, bu piçe güvenerek hareket etmemesi gerektiğini en başından bilmeliydi. Ki zaten biliyordur da... elinde başka seçenek yok ne yapsın? Bana en çok zevk veren şey Sergei’nin havasının sönecek olması. Tüm adamların içerisinde beş yaşındaki bir çocuk gibi azarlanıp amcam tarafından tokatlandığında hiçbir şeyin sahibi olmadığını, amcamın tuttuğu tasmaya bağlı bir köpek olduğunu fark edecek. Mükemmel bir aydınlanma yaşayacak.”
Özgür memnun şekilde güldü. “Sonra da kafasına bir tane sıkarız olur biter.”
“Yok ona öyle kolay ölüm. Yalvardığını duyacağım belki ondan sonra.”
“Gebersin de nasıl olduğu umurumda değil.”
“Yine aynı ses tonuyla konuştun. Gerçekten mide bulandırıcısın.”
“Hangi ses tonundan bahsediyorsun?”
“İş bitsin, nasıl biterse bitsin ama çabuk bitsin ve ben de karımın koynuna geri döneyim tonuyla.”
Özgür sırıttı. “Ulan Tuna gibi beddua etmeye başlayacağım az kaldı. Siktir git başımdan. Belanı benden bulma.”
“Tuna’nın böyle meziyetleri olduğunu hiç bilmezdim.”
İç çekti. “Ben de bilmezdim. Başına gelince anlıyorsun.”
“Öyleyse ona söyle eğer bana on adımdan fazla yaklaşırsa alnının ortasına kurşunu yer.”
“Kesinlikle ona söyleyeceğim.”
“Kurşunu söylemeyi sakın unutma.”
“Bak onu unutabilirim. Artık orasıyla da Tuna uğraşsın,” derken sinsi sinsi gülüyordu. Sonra bir anda dört bir yandan limanı kaplayan polis araçlarını gördü. Dürbünü Sergei’nin üzerinde sabitledi ve adamın beklenmedik bu baskınla şoka uğramasının tadını çıkardı.
“Şov başladı.”
Limandaki uğursuz hava yerini polis araçlarının siren seslerine ve anonslarına bırakırken Sergei’nin o dokunulmaz zırhının saniyeler içinde nasıl çatladığını izlemek, Özgür ve Gökhan için paha biçilemez bir sinema filmi gibiydi. Mavi ve kırmızı ışıklar limandaki konteynerler arasında dans ederken Sergei’nin yanındaki Ruslar ellerini havaya kaldırmakla silahlarına davranmak arasında kararsız kalmış görünüyordu. Ama polisin sayıca üstünlüğü onları kısa sürede etkisiz hâle getirmeye yetmişti.
Özgür dürbünü bir milim bile oynatmadan aşağıdaki sahneyi izlerken, “Bak, işte en güzel kısım,” dedi karanlık tebessümüyle. İki polis Sergei’yi aracın kaputuna yaslarken kollarını arkasında birleştirerek onu kelepçeliyordu. Bu sahneyi net şekilde izlemekten mahrum kalmaması için dürbünü Gökhan’a uzatmayı da ihmal etmedi. Yanındaki adam ne kadar keyif aldığıyla ilgili bir şeyler söylerken cebindeki telefonu çıkararak Cesur’a planın kusursuzca sona erdiğinin haberini verdi. Tam telefonu yeniden cebine atacağı sırada gelen mesajla durdu. Abisinden geldiğini sanmıştı ama ondan değildi, Peri’dendi.
“Her şey yolunda mı?”
Uyumadığı için kadına kızmakla içine dolan sıcak hissin tadını çıkarmak arasında gidip gelirken, “Bir saate geri dönmüş olacağım, her şey yolunda,” yazdı.
“Buna sevindim.”
“Uyu hadi, Peri. Sorun yok.”
“Tamam.”
“İstediğin bir şey var mı? Gelirken alırım.” Evet, uyumasını istiyordu ama ona mesaj atmaya devam etmekten de kendisini alamıyordu.
“Yok, teşekkür ederim.”
Kaşlarını çattı. Tam ona teşekkür etmemesiyle ilgili hatırlatmasını yapacaktı ki kadın ondan önce yazdı. “Özür dilerim, bunu söylemeyecektim.” Ve sonra yeni bir mesaj daha geldi. “Özür de dilemeyecektim, üzgünüm. Çok uykum var.”
“Uyu o zaman.”
“İyi olduğundan emin olmak istemiştim. Cesur abilere sormaya çekindim.”
Özgür’ün göğüs kafesini yoğun, farklı bir his kuşattı. Önceden birisi tarafından umursanıp umursanmamak hiç kafaya takacağı şeylerden değildi ama şimdi tek düşündüğü bu oluvermişti. Kadın onu bekliyordu. Kadın, onu bekliyordu. Sırf bu yüzden eve dönme isteği katlanılmayacak bir hâle ulaştı. Gidip onu kollarının arasına çektiği anda huzura erecekti, ancak o zaman olduğu yerde sabit durmasına bile engel olan garip dürtülerden kurtulacaktı.
“İyiyim ve ona her zaman sorabilirsin. Çekinmene gerek yok.”
“Tamam.”
Nefret ettiği yeni kelime bu olabilirdi. Belki de bunu kullanmayı da Peri’ye yasaklaması gerekiyordu. “Hadi uyu.”
“Tamam.”
Gökhan duyduğu homurtu şeklindeki küfürden sonra dürbünü gözünden ayırarak bedenini tamamen Özgür’e çevirdi. Adamın parmaklarının ekranın üzerinde hızlı hızlı gezindiğini ama sonra yazdığı mesajı silip başa döndüğünü fark edince yüzünde o meşhur, yayvan sırıtmalarından biri belirdi.
“Herhalde gelirken süt almayı unutma kocacığım yazdı ve sen de böyle bir işin ortasında bununla ilgilendiğin için sinirlendin.”
Özgür suçüstü yakalanmış gibi telefonu hızla cebine tıkarken sert bakışlarını Gökhan’a çevirdi. “İşine baksana sen. Dön aşağıyı izlemeye devam et.”
“İzleyeceğimi izledim ama asıl film burada dönüyor sanki. Neyse... Buradaki işimiz bitti. Artık karına koşabilirsin.”
Özgür onunla bunu tartışmaya bile değmezmiş gibi bir tavırla gerçekten de dönüp gittiğinde Gökhan arkasından kahkaha atmaktan kendisini alamadı.
×××
Eva klozetin önüne diz çökmüş oturuyordu. Çalkalanan midesindekileri çıkarabilirse huzura ereceğinden emindi. O tavuğu yememesi gerektiğini biliyordu ama midesi kazındığı için direnememişti. Zaten canı bir şeyler yemeği artık çok nadir istiyordu ve bu yüzden isteği varken yemek paketlerini kurcalamıştı. Dünden kalmış olan bol tavuklu salata duruyordu. Yemeden önce garip koktuğunu şöyle bir hissetmiş olsa da saat epey geçmişti ve Akın hâlâ gelmediği için, belki de bu akşam gelmeyeceğini düşündüğü için, elindekilerle yetinmesi gerektiğinde karar kılmıştı. Yiyeli kaç saat olmuştu? Belki bir saat. Ancak lokmaları yuttuğu andan itibaren midesi kıvranıp durmaya başlamıştı. Gerçekten de bozmuş olabilir miydi? Yoksa kafaya taktığı için psikolojik olarak mı böyle hissediyordu?
Kendisini kusmaya zorlayıp klozete doğru eğilerek içerisindekileri çıkarmaya çalıştı ama yapamayınca gözyaşları yanaklarından boşalmaya başladı. Artık zehirlendiğinden neredeyse emindi ve bir odada kilitliydi. Kapıyı yumruklayıp tekmelese sesini duyan olur muydu? Yoksa duysalar bile bakmazlar mıydı? Akın neredeydi ki? Saat neredeyse sabaha karşı dört olmak üzereydi. Çoktan gelmiş olması gerekiyordu. Bir şey mi olmuştu? Yoksa artık gelmek bile istemiyor muydu? Soğuk tavrıyla, sessiz muamelesiyle ve sert dokunuşlarıyla verdiği ceza bitmiş miydi? Vazgeçmiş olabilir miydi? Yoksa çevresindeki fırsat kollayan diğer kadınlardan biri-
Bunu düşünmek bile midesindeki bulantıyı arttırdığında yeniden klozete eğilerek öğürmeye çalıştı. Daha önce kusmakta bu kadar zorlandığını hiç hatırlamıyordu. Denedi, denedi, denedi ve yine yapamayınca yaşadığı korku yüzünden omuzları sarsılarak ağlamaya başladı. Aynı esnada banyonun kapısı gürültüyle açılıp ardına vurdu. Üzerine düşen iri gölgeyi gördüğüne günlerdir bu kadar sevinmemişti. Adamın çatık kaşlı, gergin çehresine medet ararcasına bakarak, “A-akın... iyi değilim. H-hiç iyi değilim,” dedi hıçkırıkları arasında. Bir an için zihninde, derinlerde bir ses duyuldu.
Sana yardım etmeyecek. Seni artık sevmiyor. Öl. Öldüğünde en çok o rahatlayacak.
Ellerini krampların saplandığı karnına bastırarak yüzünü yeniden klozete doğru çevirdi. Kafasının içerisindeki o zalim sesi susturmak istiyordu ama bir yandan da o konuştukça midesi sanki daha çok bulanıyordu ve kusabilecekmiş gibi hissediyordu.
Umurunda değilsin. Seninle ilgili her şeyi bitirmiş. Artık hiç şansın yok. Kaybettin. Sahip olduğun her şeyi kaybettin.
Adamı yanında, bedenini tutarken hissettiğinde zihnindeki ses anında sessizliğe karıştı. “Neyin var?” dedi Akın. Nefesindeki alkol kokusu ağır olsa da tutuşu hâlâ çok güçlüydü ve günler sonra Eva onun sesini duyabildiği için daha şiddetli ağlamaya başladı.
“D-dünden kalan tavuğu... yiyince... midem kötü oldu... Z-zehirlendim galiba... k-kusamıyorum... k-kusmam lazım...”
Akın hiç vakit kaybetmedi. Onu sıkıca tutarken, “Aç ağzını,” diye emretti ve kadının itaat etmesiyle birlikte iri parmaklarını boğazına doğru itmekte tereddüt etmedi. Eva istemsizce ona engel olmaya çalışsa da yapamadı ve boğazından yükselen safrayı hissettiğinde her şeyi akışına bıraktı. Yediği andan itibaren onu kıvrandıran her ne varsa hepsini dışarıya çıkardı. Kustu, kustu, kustu. Adam yanında durmaya, onu tutmaya devam etti. Saçlarını yüzünden çekti, sırtını bile sıvazladı. Belki de Eva yanlış anlamıştı ama avucunun orada gezindiğini sanki hissetmişti.
Genç kadın nihâyet rahatlamış şekilde adamın göğsüne doğru yığıldığında tüm gücünü kaybetmiş gibiydi. Yine de mutluydu, çünkü kurtulduğunu düşünüyordu. Sonunda midesi huzura kavuşmuştu. Geriye boğazında rahatsız edici bir sızı bırakmış olsa da aldırmadı. Derin, titrek bir solukla göğsünü şişirdikten sonra, “T-teşekkür ederim,” diye hıçkırdı. Adama tek dayanağıymış gibi yaslanmıştı ve birazdan yere doğru itileceğinden emin olduğu için bu kısa anın tadını çıkarmaya çalışıyordu. Onu çok özlemişti. Ona dokunmayı, sokulmayı, sarılmayı, öpmeyi... adam bunların hiçbirine izin vermiyordu. Kendi alacağını alıp gidiyordu. Yüzüne bile bakmıyordu. Tıpkı kullanılması için orada bekleyen, duygu talep etmeyen fahişelerden biriymiş gibi...
Eva sırf onun kopamadığını, vazgeçemediğini hissettiği için muamelesine sesini çıkarmıyordu. Günler geçtikçe hırsının azalacağını düşünmekle belki de hata etmişti, çünkü hiçbir şey düzelmediği gibi daha da kötüye gidiyordu. Adam başlarda onunla konuşuyordu, canını yakacak sözler söylese bile onu sesinden mahrum bırakmıyordu ama şimdi tek kelime etmek yoktu. Dokunmak yoktu, o dokunurken ona bakma, izleme lüksü bile yoktu. Yüzü daima yatağa dönük oluyordu. Eva aralarındaki şeyin günden güne azaldığını hissedebiliyordu ve bu onun ödünü patlatıyordu.
Düşüncelerin ağırlığı yüzünden dudaklarından arasından kaçan, “Ah...” nidası öyle acı yüklüydü ki adamın bedenine yayılan gerginliği netçe hissetti. Hatta bu kadarla da kalmadı. Çenesini tutup başını geriye doğru itti ve göz göze geldiler. Eva sırf bunun için bile saatlerce ağlayabilirdi.
“Ağrın mı var?”
Konuşuyordu. Adam günler sonra onunla konuşuyordu. Eva onun kızıl damarlarla dolu gözlerine bakarken burnuna dolan alkol kokusunu hatırladı ve anladı. Buraya ilk kez içmiş şekilde geliyordu. Belli ki dozunu da kaçırmıştı. Bu yüzden kendi kurallarını görmezden geliyordu. Bu yüzden gözlerinin derinliklerindeki endişeyi görmesine izin veriyordu.
Kısaca kafasını iki yana salladı. Artık iyi hissediyordu. Sadece yorgundu. Kendisini çok kasmış ve kıvranmıştı. Kalkıp yatağa yürüyebileceğini bile sanmıyordu. Zaten bunu düşünmesine gerek kalmadı. Akın onu sıkıca tutarak ağır ağır doğruldu. İşte şimdi gerçekten fazla içtiğini belli ediyordu, çünkü hareketleri biraz sersemdi. Banyodan çıkıp yatağa yürürken birkaç kez sendelese de çabucak toparlamıştı. Eva hasretle onu incelemekten kendisini alamıyordu. Güzel çehresi hâlâ karanlıklarla doluydu ama bununla ilgilenmedi. Perşembe gecesi çıktığı dövüşlerden aldığı darbelerin izleri hâlâ belirgindi. Morluklar, şişlikler tamamen kaybolmamış, patlayan kaşı düzelmemişti. Sadece yüzüne baktığında bile dövüşü kaybettiğini anlıyordu, çünkü birçok kez kazandığı maçları izlemişti ve yüzü bu hâlde olan genelde kaybeden taraf olurdu.
Genç kadın fırlatıp atılmak yerine yavaşça yatağa bırakıldığında sertçe yutkunmaktan kendisini alamadı. Hareketsiz kalarak beklerken bedeni kaskatıydı. Bekliyordu, adamın gardını yeniden kuşanmasını ve onu yüzüstü çevirip bu geceliğini de diğer yırtılan geceliklerinin arasına karıştırmasını bekliyordu. Ancak öyle olmadı. Adam geri çekilip yatağın etrafından dolandı ve diğer yana geçerek üzerindeki kıyafetlerle uzandı. Sadece beş dakika sonra sızacakmış gibi kirpiklerinin gözlerine düşmesine izin verdi.
Eva usulca bedenini ona doğru çevirip ıslak yanaklarını kuruladı. Acı çekiyordu ama buna rağmen onu sevmeye devam ediyordu. Kalbi kırılıyordu ama suçlu olduğu için bunu hak ettiğini düşünüyordu. Kendisine söz vermişti, dayanacaktı. Adam vazgeçmedikçe o da vazgeçmeyecekti. Günün birinde her şeyin yatışacağına ve durulacağına inanarak belki de kendini kandırıyordu ama bunu da göz ardı edecekti.
Beş dakikadan fazla zaman geçti. Eva onun sızdığından emindi. Bunun verdiği güvenceyle yatakta ona doğru kaydı. Yine de dikkatli ve sessizdi. Ardından uzanıp adamın patlamış kaşına hafifçe dokundu. Perşembe akşamı, Deniz ve Peri odadan çıktıktan sonra Akın geldiğinde ve onu böyle gördüğünde pansuman yapma, yüzünde kalan izleri temizleme dürtüsüyle avuçları kaşınmıştı ama adam elbette izin vermemişti. İncelemesine bile zaman tanımamıştı.
Akın çok öfkeliydi. Aşkı ne kadar büyükse öfkesi de o kadar büyüktü. İhanete uğramış, sırtından vurulmuş hissediyordu. Eva ona bunu asla yapmazdı ama en başında buraya geliş nedeni yüzünden yargılanıyordu. Bunun için ne onu ne de diğerlerini suçlayamazdı. Burada geçirdiği süre boyunca hainlere ne yapıldığına birçok kez şahit olmuştu. Bilgi sızdırmamış olması, onları ispiyonlamamış olması kim olduğunu ve kimin tarafından gönderildiğini değiştirmiyordu. İşin özünde o, Oktay Seymen’in adamlarından biriydi, değil mi? Kendisini asla öyle hissetmiyor olsa da işte, gerçek buydu.
Parmaklarının minik dokunuşu ona yetmediğinde ve adamın hareketsizliği cesaretini arttırdığında bu kez avucunu sakalsız yanağına örttü. Baş parmağı usulca tenini okşarken birden elinin üzerine Akın’ın iri avucu kondu. Savurup atmadı, avucunu daha çok yanağına bastırdı ve kirpikleri yavaşça açıldı. Gözlerinin derinliğinde saklı olan acı bir tokat gibi kadının yüzüne çarptı.
“Yine yılan gibi koynuma sokuluyorsun.”
Eva onun zehirli sözlerini o kadar uzun süredir duymuyordu ki edindiği koruyucu zırhın delinmiş olduğunu göğsünde bir sızı peyda olunca anladı. Elini geri çekmeye çalıştı. Adam ilkte bırakmasa da sonra bıraktı. “Özür dilerim... ben...”
“Artık aşk sözcüklerin bitti mi?”
Yeniden ağlama isteğiyle doldu. Acınası hâldeydi. Normal şartlarda pek de tahammül göstermeyeceği şeylere sesini çıkarmıyordu ve sürekli itilmesine rağmen tıpkı aşkından kör olmuş bir aptal gibi adama hâlâ onu sevdiğini hatırlatıyordu. En azından iki gün öncesine kadar... Deniz ve Peri’nin kaçamak ziyaretinden sonra biraz daha toparlamış ve olumlu hissedebilmişti ama aynı gece Akın, içinde filizlenen umutları fark etmiş ve onları da ondan almak istercesine davrandığında Eva bir kez daha kanatlarının kırılmasıyla yüzleşmişti. Öyle bir hâldeydi ki artık ona onu hâlâ sevdiğini söylemekten korkuyordu. Korkuyordu, çünkü adam bunu duymaya tahammül edemiyordu. Hepten bir buz dağına dönüşüyordu.
“Neden bize bu eziyeti ediyorsun Akın?” diye sordu tüm çekincelerini bir kenara iterek. Adam sarhoştu, o kurnaz beyni hâlâ çalışıyordu ama salmış durumdaydı. “Ben yeterince bizi mahvettim... sen de mahvediyorsun...”
“Sen bizi yerle bir ettin.”
Kendisi söyleyince bu kadar kötü hissettirmemişti ama o söylediğinde boğazı düğümlenmiş, nefesi tıkanmıştı. “H-hiç umudumuz yok mu?”
Duyduğu şey onu eğlendirmiş gibi dudağının kenarını kıvırdı. “Hayatımı sikip attın. Umut mu bıraktın ortada?”
Eva yaşların yanaklarına dökülmesine izin verdi, çünkü artık onları durduracak gücü kalmamıştı. İçindeki tüm çabalama isteğini kaybetmeye başlamıştı. Hissediyordu, kocaman bir boşluğa doğru süzüldüğünü netçe hissediyordu.
“Kimsenin yüzüne bakamıyorum,” diye devam etti Akın. Boğuk sesi sakindi. Öylece sere serpe uzanıyordu ve gerçekten kendinden geçecekmiş gibi duruyordu. Hafif aralık tuttuğu gözleri kadına çevrilmiş iki ok gibiydi. “Adamlarım sağda solda arkamdan konuşuyor. Herkesin maskarası oldum.” Söylenenleri taklit edercesine sesini değiştirdi. “Çağlayanlarından Akın’ın karısı ona ihanet etmiş. Oktay Seymen onun koynuna kendi adamını sokmuş, parmağında oynatmış. Akın’ı uyanık bilirdim, aptalın tekiymiş. Kadın onu nasıl kandırmışsa gözleri kör olmuş anlayamamış. Ortaya çıkınca kadını öldüremeyecek kadar zavallıymış.” Gözlerinde yanan alevlerle birlikte gürültüyle yutkundu. Öyle bir yutkunuştu ki duyduğu her sözü sindirmeye çalıştığını belli ediyordu.
“Ö-özür dilerim. Her şey için... her şey için özür dilerim. Ben kötü bir şey yapmadığıma inanıyordum-”
“Kardeşlerimin de yüzüne bakamıyorum,” dedi sanki kadın hiç konuşmamış, onu hiç duymuyormuş gibi. “En çok da abimin,” derken epey zorlanmıştı. “Etrafımdaki her kadının ona ihanet etmesinden yoruldum.” Bu itiraf Eva’yı derinden vurdu. “Önce annem... şimdi de karım... ben hiçbir kadına güvenemeyecek miyim?”
Eva farkındaydı. İhaneti sadece Akın’a değil, buradaki herkeseydi. Artık buradayken onları hiç ispiyonlamamış olması bile gönlünü rahatlatmaya yetmiyordu. Boşluk hissinin etrafını iyice çerçevelediğini fark etse de kurtulmak için çırpınmadı bile. Çünkü hâlâ sahip olduğu aptal pembe hayallerindeki gibi hiçbir şey düzelmeyecekti.
Bu onun kabullenişiydi.
Ansızın yanağında hissettiği dokunuşla birlikte irkilerek daldığı diyardan geri döndü. Gözlerini birkaç kez kırpıştırarak anlamaya çalıştı. Akın ona dokunuyor muydu? Neredeyse eskideki gibi eli yanağındaydı, usulca, özlemişçesine tenini okşuyordu. Tam da vazgeçmek üzereyken işte o aptal umuda kapılması bu kadar kolaydı.
“Neden beni seçtin Eva?”
Ansızın ortaya atılan bir soru genç kadını irkiltti. Önce ne demek istediğini anlayamadı ama bu çok uzun sürmedi. Anladığındaysa göğsüne daha büyük bir ağırlık çöktü. “Aşık olmayı planlamışım gibi konuşuyorsun,” dedi kırgınlığını saklayamadan. “Sen benim hiçbir planımda yoktun. Sonra... her şeyim oldun.”
“Beni patronun olarak gördüğünü söylemen... hayatına uygun olmadığımı söylemen... onlar da yalandı, değil mi?”
Eva gözlerini kaçırdı. “Seni kendimden uzak tutmak için...”
“Keşke yetseydi. Keşke bana hiç izin vermeseydin.”
“Sana yenildim,” derken suçluymuş gibi ağladı. “Aramızdaki çekime direnemedim, yapamadım. Sen nasıl uzak duramadıysan ben de duramadım. Sonra... sonra iş büyüyünce... a-aşkımın her şeyin üstesinden gelebileceğine inandım.”
“Sen ve pembe hayallerin...”
Genç kadın hıçkırırken dudaklarında acı bir gülümseme peyda oldu. “B-ben seni geri istiyorum Akın.”
Adam yine komik bir şey duymuş gibi tepki verdi. “Ama hiç çabalamıyorsun. Çoktan kurtuluş biletine sahip olman gerekirdi.”
“B-ben... ne?”
Baş parmağını kadının dudaklarının kenarına bastırdı. “Neden hâlâ hamile değilsin, Eva?” dedi biraz isyan edercesine.
Eva o an fark etti. Adamın neden ona bir obje gibi davrandığını, asıl amacını... Yeşil harelerine dehşet yayıldı. Onun hastalıklı düşüncelerinden ilk kez korktu. Hamile kalmasını mı istiyordu? Hamile kalması için mi her akşam ona dokunuyordu? Kahretsin, en son ne zaman regl olmuştu? Kalbini bir panik dalgası ele geçirdi ve sonra durdu. Gözlerini ona dikip güçlükle yutkundu.
“Beni yanında tutabilmen için ya da bağışlayabilmen için... hamile kalmam mı gerekiyor?” Ses tonu sanki adam bunu onaylarsa anında kabul edecekmiş gibi çıkmıştı.
Akın, “Bana dokuz aylığına da olsa ardına sığınabileceğim bir bahane bile vermiyorsun,” dedi.
Hain bir kadını hâlâ seven aptal damgasını üzerinden atabilmek için, dünyasındakilerin ve en çok da kardeşlerinin gözünde meşru bir sebep arıyordu; babalık. Eğer bir bebek olursa, Eva’yı sevdiği için değil, çocuğunun annesi olduğu için yanında tuttuğu yalanına çevresindekileri, aslında en çok da kendini inandırabilirdi.
Eva afallamış şekilde öylece dururken birkaç kez yutkundu. Bir bebek onu kurtarır mıydı yoksa daha büyük bir karanlığa mı iterdi? Şu anki durumunda belli ki daha büyük bir karanlığa hapsolmak demekti, çünkü eğer hamile kalırsa adamın da dediği gibi bahanesi olacaktı. Ne için? Onu yaşatmak için. Onu eskisi gibi sevebilmek için değil. İşte bu ayrıntı onu mahvetti.
“Beni hiçbir bahaneye sığınmadan affedemeyeceksin, değil mi?”
“Ne kadar acınasıyım, değil mi?”
“Gururundan beni sadece sevdiğin için bağışladığını söyleyemiyorsun.”
“Bir hainden bebek isteyip sanki hayatımı yeterince sikmemiş gibi yerini sağlamlaştırmasını bekliyorum.”
Eva hâlâ yanağında duran avucun sıcaklığının altında buz kesmişti. Adamın nasıl bir çıkmazda olduğunu artık çok daha iyi anlayabiliyordu. Sıkışıp kalmıştı. En karanlık şeyler bile ona bir umut olarak görünüyordu. Tıpkı kendisinin bu odaya ve ona mahkum edilmesine ses çıkarmaması gibi... hem vazgeçilemediği için mutluydu hem de adamın köşeye sıkışmış hâli onun için perişan ediciydi.
Derin bir soluk aldıktan sonra bir şeyin ardına sığınmadan bu işi halledebileceklerini konuşmak için kendisini hazırladı. “Akın,” dedi yavaşça.
“Eva,” dedi adam yorgunca.
“Ben...”
“Sen hiç olmasaydın keşke.”
Bu cümle onun nefesini kesti. “N-ne?”
Akın karısının gözyaşlarıyla ıslanmış yanağını usulca okşayıp elini geri çekti. Kendisini tamamen sırtüstü bıraktığında göğsü yorgun bir solukla yükselip alçaldı. Kirpikleri yavaşça örtüldü. “İçimize bir hain olarak sokuldun, anlarım ama benden ne istedin?”
Eva üşüdüğünü hissediyordu. “Akın...”
“Neden beni bile bile mahvettin?”
Ne diyebilirdi ki, haklıydı. Bile bile ona aşık olmuştu. “Kalbime söz geçiremediğim için... üzgünüm.”
“En kötüsü de ne biliyor musun?” dedi gürültüyle yutkunduktan sonra. “Hâlâ söküp atamadım seni içimden. Yapamıyorum. Nasıl bu kadar derinde olabilirsin? Bana acı veriyorsun ve ben neresi ağrıyor orayı bile bulamıyorum.”
Genç kadın burnunu çekti. Onu ne hâle getirdiğine çıplak şekilde şahit olurken o da acı çekiyordu ve ağrının kaynağı neresiydi belirsizdi. “Ben ölseydim... daha iyi olur muydun?”
“Seni öldürmek sadece beni daha çok mahvedecek. Olmadığın bir dünyada yaşamaktansa olduğun bir dünyada acı çekmeye razıyım.” Keyifsizce güldü. “Beğendin mi bana yaptığını?”
“Olanlar hoşuma gidiyormuş gibi konuşma lütfen. Benim de canım yanıyor.”
“Canın yansın, Eva,” dedi Akın, kısık ama bıçak kadar keskin bir sesle. “Yan benimle. Bu bizim cehennemimiz.”
“Seninle yanmaya da hazırım. Yeter ki... yeter ki sonunda yeniden eskisi gibi olalım.”
“Yine pembe hayallerin,” dedi adam, yorgunluğu gözle görülür şekilde artmıştı.
Eva avucunda kalan son bir umutla, “Hiç mi şansımız yok?” diye sordu.
“Aslında vardı,” dedi kısık sesle. “Hayatıma hiç girmeme şansın vardı. Neden girdin ki?”
“B-ben...”
“Keşke hiç var olmasaydın, Eva.”
Bu cümle Eva’nın göğsüne, doğrudan kalbine sıkılmış bir kurşundu.
“Keşke hiç karşıma çıkmasaydın.”
Yanaklarına dökülen sıcak damlalar tenini bir asit gibi yaktı. Konuşamadı bile. Kelimeler boğazını tıkayıp nefesini kesen yumrudan ibaretti.
“Keşke,” dedi adam dalgın dalgın. “Keşke sana hiç kanmasaydım.”
Sarhoştu, değil mi? Kafası yerinde değildi. Bu yüzden ne söylerse söylesin aldırmamalıydı. Aldırmaması gerekiyordu. Ancak yapamıyordu. Kahretsin ki duyduklarını duymazdan gelecek gücü yoktu. Eva tutunduğu o son ince dalın da çatırdayarak kırıldığını hissetti.
“Keşke hiç var olmasaydın,” demişti. Adamın artık tamamen sızmış gibi duran bedenine bakarken ilk kez kendini bu kadar yabancı hissetti. Anladı ki burası, bu adam artık onun yuvası değildi. Artık o, bu yuvayı kemiren, usul usul yiyen kanser hücresinden farksızdı. Ona zarar veriyordu, herkese veriyordu. Varlığı önce kocası için sonra da diğerleri için yükten başka bir şey değildi.
Akın sessizdi. Sızmıştı. Ancak hâlâ kaşları hafif çatıktı. Sanki rüyalarında bile kadının yarattığı enkazla başa çıkmaya çalışıyordu. Uykuyken bile huzur bulamıyordu. Eva, adamın omuzlarındaki yükü hafifletmenin sadece bir yolu olduğunu biliyordu. Akın onu kovamazdı, öldüremezdi, çünkü seviyordu. Ve bu ikilem onu mahvediyordu.
O zaman cellat da kurban da kendisi olacaktı.
Yanaklarından kayan yaşları ellerinin tersiyle silerken yavaşça yatakta doğruldu. Kabulleniş soğuk bir el gibi kalbini avuçladığında kendisini ona bıraktı ve damarlarına sızan soğuk his içten içe onu dondurdu. Önce ağlamayı kesti, sonraysa hissetmeyi. İçi boş bir çuval gibi çıplak ayaklarını yataktan aşağıya sarkıttı. Kalkıp giyindi. Yanına yedek kıyafet almadı ama biraz para almak durumundaydı. Çantasına kimliğini ve pasaportunu da sıkıştırdı. Tüm hazırlığı bittiğindeyse dönüp Akın’ın tarafındaki komodine yürüdü. Parmağındaki yüzüğü çıkarıp oraya bıraktı ve bulduğu kalemle kâğıda ufak bir not yazdı.
“Akın... beni öldürememek artık seni öldürmeye başlamıştı. Sana bunu yapmaya hakkım yok. Gidiyorum. Senin için hiç var olmamış gibi olacağım. Hoşça kal.”
Sonraysa adama döndü. Artık yaş akıtmayan ama acıyan gözlerini üzerinde gezdirip hafızasına kazımak istercesine onu inceledi. Bu koca adama sahip olduğu günler onun için hayatının en güzel günleriydi. Ömrünün sonuna kadar da öyle kalacaktı ve nereye giderse gitsin, ne olursa olsun onu hiç unutmayacaktı.
Kocasıyla sessiz vedasını bitirdikten sonra uzanıp pantolonun cebindeki anahtarı kolayca aldı ve hızla kapıya yöneldi. Arkasına bakmadı. Bitti, dedi içinden.
Bitti.
Kilidi çevirip odadan çıktı. Boş koridorda hayat amacını kaybetmiş bir ruh gibi ağır adımlarla ilerlerken kulüpten nasıl çıkacağını dert etmiyordu. Burada yıllarca kalmanın verdiği tüm kolaylıkları kullanacaktı ve yokluğa karıştığı ancak Akın uyandığında ortaya çıkacaktı.
Bitti, dedi yeniden içinden.
Yutkundu.
Bittim...
×××
Beğenmeyi ve yorum bırakmayı unutmayın lütfennn 🥰 Sizin yorumlarınız bizim heves kaynağımız 🩷
Eva size ne yapacak?
Akın peşine düşer mi?
Sergei nasıl karşılık verir sizce?
Deniz ve abileri nasıldı?
Sevgiler, öpücükler 🩷🩷🩷
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 77.57k Okunma |
4.65k Oy |
0 Takip |
75 Bölümlü Kitap |