
🧡KEYİFLİ OKUMALAR🧡
İNSİZ ŞEH'R
BÖLÜM ON YEDİ
🥀
‘Bir ihanetin bedeli ölüm olmalı.’ Diye geçirdim içimden. Bir ihanet döndü durdu zihnimde. Şeytanlarımın safsatalarıyla dolu olan içim ihanete sıra geldiğinde bana yüz çeviriyordu. Şeytanlarım birer melek oluyor, içimde yaşattığım insanlar bana vaaz veriyordu.
Dünya dönüyordu.
Dönmesin, dursun istiyordum. İçinde ne var ne yoksa hepsi yok olsun istiyordum. Öyle çok imkansızı istemiştim ki imkanlarımı göremez olmuştum. Kendimden öyle nefret ediyordum ki sevginin harflerini bile unutur olmuştum.
Ellerimin arasında olan kâğıdı buruşturarak sol elimin içinde bir tomar yaptım. Defterden yırttığım bir sayfa bir hayatı değil birçok hayatı etkileyecekti. Olur da düşündüklerimi yapmaya karar verirsem kurtulacaktım.
Kurtulan ben olacaktım yalnız kaybedenlerin gözlerine bakmak beni hiç de kazanmış yapmayacaktı.
Dişlerimi birbirine bastırdım. Bu sefer Gölge olarak değil kendim olarak bir karara varacaktım. Üzerime tutkalla yapıştırılmış olan bu ismi derimin kalkmasını umursamadan çekip alacaktım içimden.
“Gölge,”
Hayır, şu an bu ismi duymak istemiyordum. Kerim’in sesini duymazdan geldim. Döktüğüm eşyaları savururcasına çantamın içine attım. Sanki hiçbirinin değeri yoktu, sanki hepsi birer çöptü. Fermuarı kapattım. Tüm suçlu fermuardı ve ben ondan intikam alıyormuşum gibi acı bir ses duyulmuştu. Oturduğum yerden düşüncelerimin üzerine de bir fermuar çekerek kalktım.
“Hava alacağım.” Dedim kimsenin yüzüne bakmadan. Yönümü kapıya doğru çevirdim. Ardımda kalan bakışlar sırtıma yük olmuştu. Boğazımı temizledim, yumruğumun içindeki kâğıt parçasını iyice avucuma hapsettim. Dış kapının önüne gelip Gülsema’nın terliklerini ayaklarıma geçirerek dışarıya çıktım. Adımlarım hiç duraksamadı. Ayağım aksıyordu ama bu durmama engel değildi. Koruluğa doğru düşüncelerimi dağıtarak ilerledim.
Sinirli, agresif veyahut endişeli değildim. Sadece kararsızdım. Biriyle konuşmam, sırrın üzerimdeki etkisini yok etmem gerekiyordu. İçimdeki cesareti hatırlamam gerekiyordu. Hatırlamazsam olduğum yerde kalacaktım, hatırlamazsam ilerleyemeyecektim.
Göle doğru yürürken iskelenin sonunda oturan beden dikkatimi çekti. Attığım adımım havada kaldı. İskelenin sonunda oturan kişi Dönüş’tü. Dizlerini kendine çekmişti. Dalgın dalgın suyun yüzeyini izliyordu. Yüzünü görmüyor olsam da hareketsizliği bana anlatmıştı bunu.
Küçük melek yanına gitmem gerektiğini söylüyordu lakin onu dinlemedim. Gölün kenarında birkaç adım attım ve dikkatli bir şekilde toprağın üzerine oturdum. Oturduğum yerden Dönüş’ün sırtını görebiliyordum. Ona bakmayı keserek bakışlarımı suyun yüzeyinde gezdirdim.
Biliyordum ki bu saatten sonra bana kimse yardım edemezdi. Tam anlamıyla tek başımaydım. Tek başıma aldığım kararın sonuçlarıyla tek başıma mücadele edecektim. Bana kızacaktılar, beni onaylamayacaktılar, aptallık ettiğimi söyleyecektiler… ne söylerseler söylesinler yolumdan dönmeyecektim.
Bir gayem vardı, yeminim.
Yemenimi gerçekleştirebilmek için yolun sonunu görmem gerekiyordu.
Arasına girdiğim onca insanın ağzından duyduğum laflar dolanıp durdu beynimde. Kim olduğunu bilmediğim biri konuşuyordu. “Buradan çıkış yok Gölge.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kerim’in dedikleri aklıma geldiğinde dudaklarıma işkence etmeyi bıraktım. Her zaman bir başka yol vardır demişti. Görünmese de vardır demişti! Var mıydı sahi?
Derin, içli bir nefes verdim. Zihnimde konuşmalar sürüyordu. Sesler birbirine karışıyordu. Sesler birbiri ardına sıralanıyordu.
“Mahzen’den çıkmanın tek yolu ölümdür.”
“Görkem’i yenersen belki istediğini elde edebilirsin.”
Gözlerimi kapattım. Görkem…
“Olur da kaybedersen bir daha hiçbir zaman kazancın tadını alamazsın.”
Kafamı iki yana salladım. Oynadığım oyunlar başıma yıkılıyordu. Kurallarını var ettiğim oyunların tek kaybedeni oluyordum. Gece gündüz durmadan kendime işkence ettiğim anlar sadece anıdan ibaretti şimdi. Boşu boşuna bu kadar çabaya girmiş olamazdım. Bir çıkış yolu olmalıydı. Efruz’un üzerinden geçmeyecek bir yol olmalıydı.
“Bir çıkmaza düşmüş gibisin.”
İrkildim. Kafamı hızla sağa çevirdiğimde Dönüş’ün mahvolmuş yüzünü görmek beni iyice irkiltmişti. “O kadar mı kötü görünüyorum?”
Dudaklarım aralandı. Beni kendi benliğimle görüyor olması canımı sıktı. Bir şey söylemeden önüme dönmeyi tercih ettim. “Ne istiyorsun?” diye sorduğumda kendimden ödün verdiğimden sesim titrek çıkmıştı.
Dönüş birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra soruma yanıt vermek yerine bana başka bir soru yöneltti. “Sen, iyi misin?” diye sordu yanıma oturmayı ihmal etmeden.
İçimden kovduğum Gölge’yi yüzsüzce geri çağırmalı ve Dönüş’ü yanımdan uzaklaştırmalıydım. Yoksa felaketler sadece boğazıma sarılmakla kalmayacaktı. Boğazımı temizledim. “İyi olup olmamam seni neden ilgilendiriyor Dönüş? Paranoyak mısın sen? Sana söylediklerimi bir başkasına söyleseydim şimdi yüzüme bakmaya bile katlanamazdı.”
Yan gözle omuz silktiğini gördüm. Yüzünde sıkılgan bir ifade vardı. Başımı hafifçe yana çevirip ona baktığımda bakışlarını ellerine düşürmüş olduğunu fark ettim. Elleriyle oynuyordu.
“Sorun değil,” dediğinde ses tonunda taşıdığı his benim boğazıma oturdu. “İnsanlar genellikle benimle böyle konuşur.” Derin bir nefes alarak gözlerimin içine baktı. “Alıştım sanırım.”
Zar zor söndürdüğüm şeytanlarımdan birisi fitillendi. Ayağa kalktı ve tam karşımda durdu.
“Yüzünü kim bu hale getirdi?”
Aniden sorduğum soru onu endişelendirdi. Gözlerinde yer edinmeye başlayan korkuyu bana göstermemek için yüzünü göle çevirdi. “Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.” Dedi hızlıca. Bana bakan şeytanımın üzerine bir kova içime akıttığım göz yaşlarımdan döktüm. Ateş söndü.
Dönüş’e bakmayı keserek ben de göle döndüm. Suyun üzerine yansıyan gölgelerimiz yan yana duruyordu. Gelgitler yansımalarımızı dalgalandırıyordu. Şimdi gözlerimin önünde onlar bizden daha gerçekti.
Dakikalarca konuşmadık. Dakikalar sonra ormanın huzur veren sesine Dönüş’ün sesi eklendi. “Düşünmek insanı yıpratıyor,”
Söylediğine neredeyse gülecektim. Dalga geçmek için değil haklı olduğu için gülecektim; ama gülmedim. Nefes almaya bile halim kalmamıştı artık. O kadar yorulmuştum ki günlerce burada oturmak istiyordum. Mevsimler geçsin istiyordum. Ben buradayken mevsimler üzerime bassın beni yok etsin istiyordum. Toprağın dibine gömülmek istiyordum!
Dudaklarımı araladım. “İnan bana düşünmemeye çalışmak daha çok yıpratıyor.”
Ağzından şaşkınlık dolu bir nida döküldü. “Beni terslemedin,”
Omuz silktim. “Keyfini çıkar. Seni, bunun için çok bekletmem.” Burnundan sertçe bir nefes verdi. Söylediğime gülmüştü. Hakikiydi gülüşü.
Derin bir nefes aldık. Aynı anda. Ormanın içinden bir kuşun sesi yükseldi. Feryat ediyor gibiydi. O kuşun yerinde olmayı istedim kısa bir süre için. Canımı sıkan her neyse kanatlarımı kullanır ve uçar giderdim. Ne de güzel olurdu.
Kaçmak aşağılıkça gelecekti belki ama derdim bitecekse aşağılık olmayı da aşağıda kalmayı da umursamazdım. Burada geçirdiğim bir hafta hayatımdaki en sakin haftaydı. Silah sesi yoktu, kalabalıklar yoktu, gürültüler uzaktaydı ve İnsiz Şehrim benim içimde olsa bile ben artık onun içinde değildim. Burası beni kendi dünyamdan çıkartmıştı. Şimdi tekrar aynı ortama düşmek için an sayıyordum ben.
“Dönüş,” dedim birdenbire. Düşünmeyi bir kenara bırakmak istiyordum. Endişelerimi, korkularımı, öfkemi, Gölge’yi bir kenara bıraktım. İstanbul’un ağırlığı artık üzerimde olmasın istedim.
Dönüş’ün meraklı bakışlarını üzerimde dolanırken onun merakının arttırmadan devam ettim. Bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde göz göze geldik. “Sır tutmayı bilir misin?”
Sesli bir cevap vermek yerine kafasını olumlu anlamda salladı. Benim için yeterli oldu. Dudaklarımı araladığım sırada avucumun içine hapsettiğim gerçek beynime bir fiske attı. Dudaklarım birbirinin üzerine baskı yaptı. Yutkundum. Gözlerimde gördüğü bakışı değiştirdim. “İyi,” dedim sanki zaten söyleyeceğim buymuş gibi. “En azından başarılı olduğun bir şey varmış.”
Dudakları şaşkınlıkla aralandı. Gür kaşlarını çattı. Gözleri kısıldı. “Şu an o Sarışından daha sinir bozucu oldun.” Dedi küskün bir ifadeyle.
Omuz silktim ve gözlerimi gözlerinden çekerek önüme döndüm. Tam o sırada yalnız olmadığımız hissi tüylerimi ürpertti. Arkamı döneceğim an tanıdık bir ses duyuldu. “Hey,” Duyduğum sesle arkama dönmekten vazgeçtim.
Gözlerimi gölden çekmedim. Gülsema’nın adımları arkamızdan bize doğru yaklaşırken konuştu. “Beni neden dışlıyorsunuz?” diye sordu sitem edercesine.
Sesindeki sitemi vücut diline de yayarak sitemli bir tavırla yanıma oturduğunda ona yandan kaçamak bir bakış attım. Kaşları çatılmıştı. İkimizi yan yana görmekten memnun olmadığı aşikardı.
“Her ne konuştuysanız bir daha konuşun.” Dedi asla itiraz istemeyen bir tonla. Gülsema’nın bu cümlesine Dönüş yanıt verdi. “Tekrar hakaret yemeye hazır değilim. Şansına küs.”
Dudağımın kenarı yukarıya doğru kıvrıldı. Varla yok arasındaydı. İkisinin arasında kalmıştım. Sağ tarafımda duran hep Poyraz olmuştu. Şimdi sağımda Dönüş duruyordu. Solumda genelde Özkan olurdu. Onun varlığı bazen yoklukla aynı kapıya çıkıyordu ama öyle bile olsa sol tarafım onundu. Şimdi solumda Gülsema duruyordu.
Gölge, çevresine insanları yaklaştırmazdı. Gölge, çevresine Poyraz ve Özkan’dan başkasını yaklaştırmazdı. Şimdi çevremde olan insanlara bakıyordum da… hangisi doğru olandı?
Onları zehirli kelimelerimle kendimden uzaklaştırıp bir daha yanıma bile yaklaşmamalarını sağlayabilirdim ya da içimdekileri susturup Reva’dan sonra kadınlarla doğru düzgün iletişim kurabilirdim. Gözlerimi kapattım. Mantıklı düşünmüyordum.
Ben, onlara zehirden başka bir şey veremezdim. Bunu fark etmeleri gerekiyordu. Yanımdan gitmeleri gerekiyordu. Yanlarından gitmem gerekiyordu.
Tam kalkmak için hareketlendiğim anda Gülsema kolumu tuttu. “Nereye gidiyorsun?”
Azarlar gibi sorduğu soruya kaşlarımı kaldırarak baktım. Üzerinde beyaz, dizlerinin üzerinde biten polarlı bir etek ve göbeği açıkta bırakan et rengi kazağı vardı. Saçlarını bugün açık bırakmıştı.
“Sana ne?” diye sordum sesimi herhangi bir ifade eklemeden. Yanakları kızarır gibi olsa da kolumu bırakmadı. Gözleri kısıldı, başını sağ omzuna doğru yatırdı. Tekir kedilere benziyordu. “Gölge abla biraz daha otur, lütfen.”
Sözleri anlamsızdı. Tek kaşım kavislendi. “Neden?”
Usulca omzunu silkti. “E gidecekmişsin bugün. Seni bir daha nerede göreceğim?”
Küçük melek gülümsedi. Şaşkınlığımdan ne söyleyeceğimi bilemedim. Dönüş’e baktım. Sonra Gülsema’ya baktım. Sonra yine Dönüş’e baktım. Ağzımdan hiç olmayacak bir soru döküldü.
“Paranoyak mısınız siz be?”
Sorduğum soru ikisini de güldürdü ve aynı anda bana cevap verdiler. “Senin kadar değiliz.”
Az kalsın beni gerçekten gülümsetecektiler; ama ifadelerimi kontrol altında tutmayı iyi biliyordum. Gülümsememi içime çektim. Küçük melek bu durumdan oldukça memnundu. İnkâr etmek istiyordum. Yalan uydurmalı ve içimdeki saçma sapan heyecanı bir başka nedene bağlamalıydım.
Evet, bugün gidiyordum. Onları bir daha görmeyecektim. O yüzden burada biraz daha oturabilirdim. Kalkmaktan vazgeçtim ama memnun bir ifadenin yerine oldukça sıkılgan bir ifade vardı suratımda.
İkisi de buna aldırmadı. Gülsema rahatça kolumu bırakıp çıplak bacaklarını suya doğru uzattı. Kısa olan eteği iyice açılsa da bunu sorun etmedi. Gülsema’nın aksine kalın, kahverengi sweatshirtle bile üşüdüğü belli olan Dönüş dar paça giymiş olduğu bacaklarını kendine doğru çekerek dizlerine sarıldı.
“Sana sormak istediğim bir sürü soru var ama sorup da beynini yormak istemiyorum.” Dedi Gülsema. Sonra gözlerinde bir ışık belirdi. Ağzından dökülecek kelimeleri merakla bekledim. “Kerim sevgilin olduğunu söyledi.” Dişlerini göstererek sırıttı. “Bahsetsene biraz,”
Sevgilim?
Kaşlarım gerildi. Sonra aklıma Özkan düştü. Tabi, onun sevgilim olduğunu söylemiştim ve Kerim onlara anlatmakta gecikmemişti.
Sağ elimle saçlarımı karıştırdım. “Sevgilimden mi?” diye sordum boşluktaymış gibi.
Dönüş lafa girdi. “Sevgilin olduğunu şu an öğrendim ama merak etmedim değil.” Alıcı gözle beni inceledi. “Hayatındaki tüm şansını sen de kullanmış olabilir.” Dedi, beğeni dolu sesiyle.
Gözlerimi kırpıştırdım. Bunları konuşmak o kadar garip hissettiriyordu ki. Sanki farklı dünyalarda yaşıyorduk, sanki dünyalarımızın arasında ışık yılı mesafe vardı. Öyle garipti.
Hayatım boyunca sadece bir kadınla arkadaşlık kurmuştum. O da elimden kayıp gitmişti. Düşledim. Eski günlerimizi. Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi.
🥀
“Gölge! Gölge! GÖLGE!”
Adımlarım sekteye uğradı. Reva’nın ardımdan yükselen sesi heyecanlıydı. Omzumun üzerinden kafamı çevirerek ona baktım. Birkaç adım arkamda kalmıştı. Kaşlarım çatıldı. Yüzünü bir yöne çevirmiş, dikkatlice oraya bakıyordu. Olduğum yerde Reva’ya döndüm. Merakla yanına doğru bir iki adım attım.
“Ne oldu?” diye sordum gözlerini diktiği yere bakarken. Elini kaldırdı ve ilerideki buz gibi soğuk görünen çocuk parkını gösterdi. Çocuk parkı kimsesizdi. Geceleri en büyük sessizlik onların üzerine konuyordu. Hafif hafif esen rüzgâr boş salıncakları hareket ettiriyordu. Parktaki tek hareket o salıncaklardan geliyordu.
“Parka girelim mi?” yüzünü bana doğru çevirdi. Gözlerindeki isteği gördüm. Normal şartlarda karşı çıkmam ve ardıma bakmadan yürümem gerekiyordu; lakin normal şartlar altında değildim. O normal biri değildi. O bana bambaşka biriydi.
Omuz silktim. “Olur,” dedim. Benim sesim onun aksine oldukça fersizdi. Bana kocaman bir gülümseme sunduğunda ben de ona gülümsedim. Beni gülümsetmeyi başaran sayılı insanlardan biriydi.
Bana doğru yaklaştı ve hemen koluma girdi.
Beni çekiştirerek parka doğru yürüttü. Tek gayesi parka varmak gibi hızlı atıyordu adımlarını. Bu çocuksu tavrı sert bir nefes vermeme neden oldu. Parkın önüne geldiğimizde sabırsızca kolumdan çıktı. Koşarak salıncaklara doğru ilerledi.
Bana omzunun üzerinden gülümseyerek baktığında gözlerimi devirdim. “Kaç yaşında olduğunun farkında mısın acaba?” diye sorduğumda kaşları çatıldı.
“Kaç yaşındaymışım?” diye sordu sitemle. Tam dudaklarımı aralayıp cevap vereceğim sırada bana mâni oldu. “Tek kelime edersen seni zorla kaydıraktan kaydırırım.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Yaşını sevmiyordu. Yaşını hiç sevememişti. Sorun bizden büyük olması değildi sorun geçen yıllardaydı. Bana bakmaya keserek gözüne kestirdiği salıncağa ilerledi. Salıncağın demirlerini tutarak kalçasını zorla oturağa sığdırdı.
“Hadi beni salla!” diye bağırdığında tüm parkta sesi yankılandı.
Çocuk parkı çocuğunu bulmuştu. Artık kimsesiz değildi.
🥀
“Vay… onu düşünmek bile seni böyle etkiliyor demek,”
Gülsema sevgilim olarak düşündüğü Özkan’ı kastetse de ben Reva’yı düşünerek konuşmuştum. “Onu çok özledim.”
Ve bu özlemimin hiçbir zaman bir sonu olmayacaktı. Kalbimin kırıklığı gözlerime dokunmaya başladı. Kalbim açılıyor içindeki tüm kırık parçalar vücuduma savruluyordu. Öyle acı veriyordu ki üzeri bile kabuk tutmuyordu. Kemiklerime kadar hissettiğim acıyı dişlerimi birbirine bastırarak dindirmeye çalıştım.
Tamı tamına 1 yıl 7 ay geçmişti. Zaman her şeyin acısını üstlense de özleme bir çaresi yoktu. Ona artık sarılamıyor olmak o kadar canımı yakıyordu ki…
“Üzülme Gölge, bugün gelecekler zaten. Ona sıkıca sarılırsın.” Dönüş’ün gözlerinin içine baktım. Bakışlarım onu dumura uğrattı. Görmeyi beklediği ifade kesinlikle yüzümde duran değildi. Tam konuşacaktı ki hızla ayağa kalktım.
“Yeterince oturdum.” Dedim. Tek kelime dahi etmelerine izin vermeden arkamı onlara dönerek koruluğa doğru ilerledim. Sırtımda kalan bakışlarını umursamadım. Kaçmak ve kurtulmak istiyordum. Yönüm ev olmadı. Ağaçların arasına karıştım.
Bir an kendimde kaybolmayı diledim. Dünyada kaybolunca canım yanıyordu. Kendimde kaybolmalıydım. Kendimi kaybetmeliydim.
Bu sıradan bir kayboluş olmamalıydı…
Heybetli ağaçların arasında ilerlemeye devam ettim. Önümde bir sürü yol vardı. Zihnimde bir sürü yön vardı. Yolumu seçtim ama yönümü seçmek o kadar kolay olmadı.
Ayağımın üzerine yükümü fazla verdiğimden ağrısı arttı. Zaten yeterince uzaklaştığım için önüme çıkan kocaman gövdeli, upuzun ağacın altına oturdum. Sırtımı ağacın gövdesine yasladım. Ormanı dinledim, yalnızlıkla baş başaydım. Yalnızlığın en başında duruyordum, oradan görmek istediğim şey bana yaklaşan ölümün adımlarıydı.
Ben ölümü ararken o başkalarının peşine düşmüştü, canımı benden almıştı ve izini bile bırakmamıştı.
Gölge olmadan ayakta kalmak çok zordu. Kendimi Gölge’den arındırdığımda gözlerimin önüne birikmiş yaşları engellemek çok zor oluyordu. Anlamıştım ki bu zamana kadar kendimi değil kendimin önüne koyduğum kadını yetiştirmiştim. Sadece onu güçlendirmiştim. O güçlü olduğunda ben de güçlü olurum sanmıştım ama öyle olmamıştı.
🥀
Reva’ya doğru adım attım. Adımlarım hantalca ilerliyordu. Bu yavaşlığımı Reva çatık kaşlarıyla izliyordu. Onu sinirlendirmeyi seviyordum. Arkasına geçtiğimde derin bir nefes aldı. Adımları atan benken yorulan o olmuştu.
“Hadi! Salla!” dedi sabırsızlığını sürdürerek. Görmediğini bildiğim için genişçe gülümsedim ve ellerimi sırtına yerleştirerek onu ittim. Cızırdayan demirler kulak tırmalıyordu. Reva’nın ise tek umurunda olan daha hızlı sallanmaktı fakat bu mümkün değildi. Ayakları iki de bir yere sürünüyor kendi hızını kendi kesiyordu.
Salıncakla birlikte geriye doğru gelirken konuştum. “Kaldırsana ayaklarını,” dediğimi yaparak ayaklarını havaya dikti. Çok komik görünüyordu. Onu bu sefer hızlı ittim. Salıncak hızlanarak benden uzaklaştı sonra geri geldi.
Artık istediği kadar hızlıydı. Kıkırtısını işittim. Demirleri bırakarak kollarını iki yana açtı. Sallamayı bıraktım çünkü düşmesinden korkuyordum. Mızmızlandı. “Sallasana,” dedi hecelerini uzatarak.
“Düşeceksin,” dedim uyarı dolu bir tınıyla. Bana sesini duyurmak için bağırdı. “Düşmem! Salla!”
Gözlerimi devirdim. Sallamaya devam ettim. Yukarıya doğru kaldırdığı ayaklarındaki güç tükenmiş olmalı ki tabanları yere değdi. Salıncağın dengesi kaybolduğunda o da dengesini kaybetti. Bana doğru gelen salıncak boş gelmişti.
Gözlerim korkuyla açıldı. Düşmüştü!
Salıncağın kafasına vurmasından endişe ederek demirlere sarıldım. Elimdeki sızıyı umursamadan salıncağı durdurdum ve yanına doğru ilerleyerek dizlerimin üzerine oturdum “Reva!” yere eğdiği yüzünü kaldırdığında gülümseyen yüzünü görmeyi beklemiyordum.
“Fena düştüm!” dedi gülerken. Onun bu umursamazlığı kaşlarımı çatmamı sağladı. “İyi misin? Bir şey oldu mu?”
Gülerken kafasını iki yana salladı. “Yerle aramda pek bir mesafe yoktu ki,”
Komik olan buymuş gibi gülüşlerini arttırdı. Parkın içinde gülüşleri can buluyordu. Derin bir nefes aldım. Mesafe olmasa da korkmuştum. Canının ufacık bir tarafı yandığında benim canımdan kocaman bir parça kopuyordu. “Korkuttun beni,” derken üzerindeki toprak parçalarını silkeliyordum.
Derin bir nefes aldı. “Bazen bana çocuk olduğumu hissettiriyorsun,” dediğinde gözlerimi mavi gözlerine kaldırdım. “Canından bir parçaymışım da yanarsam yanarmışsın gibi.” Dudaklarımı birbirine bastırma ihtiyacı duydum.
Yanarsa yanardım.
“Canımdan bir parça değilsin,” sesim ifadesizdi, devam ettim ve canımı kelimeme bastırdım. “Canımsın.”
Dudakları iki yana doğru gerildi. Mavi gözleri ışıldıyordu. “Senden önce ölürsem işin çok zor.” Dedi şakayla karışık bir tavırla. Düşüncesi bile içimi titretmeye yetti.
“Öyle konuşma.” Hecelerime bastırmıştım. Gözlerimi gözlerinden çekerek dizlerini silmeye devam ettim. “Ölürsen ölürüm, ölme sakın.” Fısıltıyla çıkmıştı ses tonum.
Duraksadığını fark ettiğimde eli bileğime sarıldı. Beni durdurdu. Avucumun içini yüzüne doğru çevirdiğinde ikimizin de gözüne bir kırmızılık ilişti.
“Kanıyor.” Dedi, korkuyla. Elime bakmayı keserek mavilerinin içine odaklandım. “Önemli bir şey değil.” Dedim. Omuz silkti. Yüzü artık gülmüyordu.
“Nasıl hissettiğini anladım.”
Parıltısı gitmiş gözlerine zoraki bir gülümseme kondurdu. “Ölmem.” Dedi. “Seni öldürmem.”
🥀
Öldü.
Beni öldürdü.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Başımı kaldırarak ağacın gövdesine yasladım. Ruhum hastalanmıştı. O gittikten sonra kimse ruhumu iyileştirmeye çalışmamıştı. Kimse hasta olduğumu fark etmemişti.
Bedenimden yaydığım zehir beni zehirlemek yerine başkalarını zehirliyordu. Ölmeyi en çok ben istemiştim, en çok ben toprak olmayı dilemiştim. Benim yerime toprak olmuştu.
Benim yerime ölmüştü.
“Gölge?”
Gözlerimi açtım. Açtığım anda sol gözümden bir damla yaş aktı yanağıma doğru. Mavilerinden mavilerime dokunan histeriler yüzümü yere eğmeme sebebiyet verdi. Elimle yanağımdaki göz yaşını sildim çabucak. Kendime çok sinirlendim. Ona hiç istemediğim bir halde yakalanmıştım.
Bu kadar kolay olmamalıydı. Ona yenilgimi bu kadar kolay göstermemeliydim.
Üzerime doğru bir adım atsa da Efruz’a bakmadım. Yerdeki kozalağa baktım sadece; lakin düşüncelerim kozalağı değil Efruz’un hareketlerini algılıyordu. Sakin adımları önüme doğru gelmeye devam etti. Hiç beklemeden yanıma oturdu ve benim gibi sırtını ağacın gövdesine yasladı. Bakışlarının bende olduğunu biliyor inatla ona bakmamayı sürdürüyordum.
Birbirine bastırarak işkence ettiğim dudaklarımı ayırdım. “Ne istiyorsun?” sesim kısık çıkmış olsa da gayet iş görür nitelikteydi. Aldığı uzun soluklu nefes sanki benim ciğerime dolmuştu. Kafasını benim gibi ağaca yaslayarak yüzünü gökyüzüne kaldırdı.
“Seni gerçek benliğine döndüren şeyi merak ediyorum.” Demişti. Sesinde merak duygusu yoktu. Sesi soyut değildi de alev alev yanmıştı sanki, şimdi ise benimle alevlerden geriye kalanlarla konuşuyordu.
Sessiz kaldım. Derin bir nefes aldım. İçime savrulanları teker teker toplamaya başladım. Her topladığımı görmeyeceğim yerlere doğru itekledim. Kendimden ayırdığım Gölge’yi işte şimdi içime yeniden yapıştırmıştım. Çehremi de sözlerimi de duygusuz tuttum. “Sana ne benim benliklerimden?”
Kafasını ağaçtan ayırmadan yüzünü bana doğru çevirdi. “Çoklu kişilik bozukluğunun olduğunu düşünüyordum; şimdi, düşünmüyorum eminim.”
Göz göze gelen mavilerimiz birbirinde durdu. Gözlerimiz bir durak olsaydı bizim durağımızda bizden başka kimse duramazdı. Birkaç saniye ikimiz de sessizliğe sığındık. Sessizlik beni geriyordu. Gözlerimde dolanan bakışlarına son vermek istediğimden ona cevap verdim.
“Psikolojimin yerinde olduğunu söyleyememem ama çoklu kişilik bozukluğum falan yok.”
Gözlerini kırptı. Kirpikleri birbirine dokundu. “O zaman iki de bir değişen bu ruh haline ne diyeceğiz?”
Omuzlarımı silkerek sessizliği tercih ettim. Ama o yeniden konuştu. “Ruh bozukluğuna ne dersin?” diye sorduğunda kaşlarım kavislenmişti.
Yüzüme alakasız bir gülümseme yerleşti. Ne alakaydı bilmiyordum ama suratıma yerleşmişti bir kere. “Çok garipsin,” dedim bariz sahte olan gülümsememle. Söylediklerim onu da gülümsetti. Gülümsemesi sahici görünse de olmadığını gayet iyi biliyordum.
Yüzümde yabancı bir madde gibi duran gülümsememi yok ettiğimde konuşma kararı aldı. Söylediğime inanmıyormuş gibi sordu. “Ben mi garibim?”
Burnundan sert bir nefes verdi. Tek kaşını hafifçe kaldırdı. “Dışardan kendini görsen ne derdin acaba?” dedi tek solukta. Kendimi dışardan görmeme gerek yoktu ki. Ben nasıl bir insan olduğumu biliyordum. Hayır, nasıl bir insan olmam gerektiğini biliyordum.
Omuz silktim. Gözlerimiz birbirinden ayrılmadı. Ansızın o korktuğum soruyu sordu. “Neden ağladın?”
Sorusu saniyeler önce hissettiklerimi gün yüzüne vurmaya yeltendi. Öyle kısaydı ki, yok gibiydi. Gölge varken başka kimse yoktu.
Nefes almamın hiçbir anlamı yokmuşçasına fısıldadım. “Ağlamadım.” Dedim.
İnatla bastırdı. “Ağladığını gördüm.”
“Yanlış görmüşsün.”
“Ne gördüğümü biliyorum. Neden ağladın?”
Sert bir nefes verdim. “Sana ne?”
Kaşlarını ciddiyetle çattı. Gözlerinde yine yangınlar yanmaya başlamıştı. Yangınların isi ses tonuna yansıyordu. “Bana ne, olsaydı sormazdım Gölge. Bana neden ağladığını söyle.”
Ben de kaşlarımı çattım.
“Sana hiçbir şey söylemek zorunda değilim.” Dedim. Biraz daha onunla burada oturursam işler yolundan sapacaktı. Ağaçtan destek alarak ayağa kalktım; lakin Efruz benden önce davranmış ayağa kalkar kalkmaz önüme geçerek yollarımı kapatmıştı.
Üzerime doğru bir adım attığında refleks olarak geriye gittim. Sırtım ağacın gövdesiyle bir oldu. Gözlerimi kaldırarak tam önümde dikilen adama baktım. Bana bakıyordu. Gölge’ye değil bana.
Yutkundum.
Efruz sadece dudaklarını oynatarak konuştu. “Bu sefer kaçmana izin vermeyeceğim.” Dedi sesi bir robotu andırıyordu. Çenemi dikleştirdim.
“Senden hiçbir zaman izin istemedim.”
Ayağımı sağa doğru atacağım sırada elini bir bariyer gibi önüme koydu. Hiç beklemeden diğer elini de diğer yanıma yerleştirdi. Etten ördüğü kapanın arasında kalan bedenimle ona bakakaldım.
“Gölge,” dedi. Yüzünü yüzüme doğru eğdi. Gözlerimin içine içine baktı. “Gözlerinde bir felaket var. Mavilerine okyanuslar dokunmuş. Ehlileştiremediğin dalgalar kirpiklerinden taşmış. Bana nedenini söyle.”
Yanılıyordu. Benim mavilerimde hep okyanuslar var olmuştu. Ehlileştiremediğim dalgalarım içime akıyordu. Sadece bugün dalgalarım yollarını kaybetmişti. Gözlerimi gözlerinden kaçırdım. Başımı sağa doğru çevirdim. Biliyordum. Bakmaya devam edersem istediğini bana yaptıracaktı. Kelimelerime bastırarak konuştum. “Efruz, çekil önümden.”
Söylediğimin tam aksine iyice dibime girdi. Boynumda açılan boşluğa yaklaştı. Kafası tam boyun girintimin önünde durdu. Nefesini tenimde hissettiğimde ürperdim. “İstediğim cevap bu değil.” Diye fısıldadığında kurtulacak bir yön bulmaya çalıştım.
Madem çekilmiyordu ben çekmesini bilirdim. Kafamı ani bir hareketle çevirerek yüzüne baktım. Var ettiğim anlık yakınlık onu duraksattı. Ayağımı kaldırıp iki ayağının arasına soktum ve topuğumla dizinin arkasına vurdum. Dengesini kaybettiği an onu ittim.
Her şey istediğim gibi gitmişti. Tek aksilik düşerken kolumu kavramış olmasıydı. Birlikte yeri boyladığımızda ağzımdan küçük bir çığlık peyda oldu. Tam göğsünün üzerine düşmüştüm. Alnımı çenesine vurmuştum. Çatık kaşlarımla öfkeyle doğruldum ve gözlerinin içine baktım.
“Ne tutuyorsun be?!” Benim aksime halinden memnun görünüyordu. Yüzüne keyifli bir ifade yerleştirerek ellerini ince belime doladı. Onun üzerindeydim. İkinci kez!
Konuşmasına izin vermeden hiddetle konuştum. “Bırak Efruz!”
Dudaklarının arasından hayır anlamına gelen bir nida yükseldi. “Seni bırakmam.” Dedi sonra bastırarak ama keyifli ifadesi hâlâ yüzünde duruyordu. Bir de bana ruh halimin iki de bir değiştiğini söylüyordu. Olaya bakınız ki onun da saniyesi saniyesini tutmuyordu.
“Hem beni yere düşürtüyorsun hem de kaşlarını çatıp üstleniyorsun,” Kafasını olumsuzca iki yana salladı. “Sen dayak istiyorsun.”
“Sen de ölüm istiyorsun herhalde,” ellerimi omuzlarına koyarak kendimi yukarıya ittim ama bırakmadı. Sol eli sırtıma doğru çıkmaya başladığından kendimi itmeyi kestim. Üstten üsten sinirle gözlerinin içine baktım. “O ellerine hâkim ol.”
Dudağının kenarındaki kıvrım büyüdü. Bu kadar yakınken ve üstüne üstlük ben üzerindeyken gülümsememeliydi. Hayır, bunu kesinlikle yapmamalıydı. Efruz’u tekrar itmeye çalıştığımda omzuma giren keskin acıyla nefesim kesildi. Boğazımda kalan nefesim inler gibi çıktı. Omuzlarını tutmayı mecburen kestim. Alnımı bilinçsizce göğsüne yasladığımda gözlerimi sıkıca kapatmıştım.
Bekledim. Acının geçmesini bekledim ve o sırada bir şey fark ettim. Kalbi çok hızlı atıyordu. Üstüne üstlük vefasız kalbimde utanmadan onun kalbinin hızına ayak uyduruyordu.
“İyi misin?”
Ses tonu hafiflemişti. Ona cevap vermek yerine kalbini dinlemeye devam ettim. Sırtımdaki eli saçlarımın arasın karıştı. “Gölge?” dedi merakla. “Çok mu acıdı?”
Parmaklarını iyice saçlarımın arasına gömdü. Kafasını kaldırdığını bedenindeki kasılmadan anladım. Yüzümü görmeye çalıştığını fark ettiğimde kafamı göğsünden kaldırmadan yüzümü yukarıya doğru hareketlendirdim ve yerden hafifçe kaldırmış olduğu yüzüne baktım.
Göz göze geldiğimizde tekrar sordu. “İyi misin?”
Omuz silktim. “İyi falan değilim! Çek ellerini.”
Bu sefer beni ikiletmedi. Ellerini üzerimden çekti. Hissettiğim boşluk da neyin nesiydi? Derin bir nefes aldığımda kokusu ciğerlerime ev sahipliği yaptı. Üzerinden doğrulup sağına doğru bedenimi bıraktım. Omzumda var olmuş acı yüzünden hareketlerim oldukça dikkatliydi. Ayağa kalkmaya yeltenmeden bağdaş kurarak tam yanına oturdum. Keskin bakışlarıyla hareketlerimi izledi.
Kalkmamıştı.
Sırt üstü uzanmış bedeni gözlerimin önünde duruyordu. Küçük melek gözlerimin önüne geçmek istiyordu. İçimdeki istekler hiçbir zaman bitmeyecekti. Mavi gözlerine bakındım, mavi gözlerime bakıyordu. Benim gözlerimin aksine onun gözleri daha koyu bir tondaydı. Maviliklerinin içindeki yeşilimsi damarlar en zehirli kan damlalarını taşıyordu. Belli ki gözlerindeki ateşi var eden o damarlardı.
“Niye iyi değilsin Gölge?” diye sordu ses tonuna harlanmış ateşi katarak. Anlamıştım ki bedenimi değil ruhumu kastediyordu. Cevap bekleyen gözlerine bakmayı keserek başımı yukarıya kaldırdım ve kararmaya yüz tutmuş gökyüzüne baktım.
Ağaçların dalları gökyüzünü gölgeliyordu. Aralardan görünen gri bulutlar gelecek olan yağmurun habercisiydi. Bu ormanda sadece iğne yapraklı ağaçlar olmadığı için bazı ağaçların yaprakları sararmıştı.
Burada gözlerime batan bir sonbahar vardı. Sararan yapraklar çok tanıdıktı. İçimde yetiştirdiğim çiçek sararmıştı. İçimde yetiştirdiğim çiçek ölüyordu ve en acısı bunu biliyor olmamdı. Daha da acısı ise hiçbir şey yapmadan beliyor oluşumdu. Onu öylece içime koymuş sonra bir kenara çekilmiş ölümünü izlemeye başlamıştım.
İçime sıkılgan bir nefes doldurdum. Madem bir karar almıştım kararımın arkasında duracaktım.
“Efruz,” dedim, sesim yıllanmış gibiydi. “Seninle konuşmam gerekiyor,” gökyüzünde duran bakışlarımı hâlâ istifini bozmadan yerde uzanan Efruz’a çevirdim.
“Konuşuruz,” Mavilikleri kısıldı. “Ama bana neden ağladığını söylemedin. Önce bunu konuşalım.”
Kirpiklerim yavaşça birbirine değdi. Çok anlamsız geliyordu. Merak etmesi gereken neden ağladığım olmamalıydı. “Neden bu kadar önemsiyorsun?” diye sorduğum anda doğruldu. Burun buruna geldik. Dudaklarım yarı açık, söyleyeceklerim dilimin ucunda kalakaldım.
“Çünkü Gölge şu an benim himayem altındasın. Her ne kadar itiraz etsen de sen benden gidene kadar bu böyle kalacak. Canının yanmasından hislerinin yanmasına kadar sorumluyum. Şimdi, bana neden ağladığını söyle.”
Zaten aralık olan dudaklarım iyice aralandı. Santimler ötemde duran gözlerine şaşkınlıkla bakarken dudaklarımdan zehir gibi bir tını peyda oldu. “Özledim.”
Kaşları havalandı. Yüzümdeki her detayı inceledi ama asla konuşmadı. Yutkunarak gözlerimi kırpıştırdım. Derin bir nefes aldım ve biraz geri çekildim. Ruhumu görmezden geldim.
“Sevgilimi özledim. Ne kadar duygusuz görünsem de bazen insani fonksiyonlarım ağır basıyor.”
Mavilerinin içindeki yeşil damarlar gözlerine zift dökmeye başladı. Mavileri zifti ateşe verdi. Gözlerinin içi artık yanıyordu.
“Kalk.” Çenesinin kasıldığını fark ettim. Yüzünü aniden sağa çevirdi. “Kalk,” derken kendi kalkmaya yeltendi. “Yemek yiyeceksin.” Tamamen doğruldu. “İlaçlarını almak için.”
Bana emir verdiği için huysuzlanıp gününü berbat edebilirdim. Etmemeyi tercih ettim. Dediğini yaparak yerden kalktım. Sözünü dinleyeceğime ikna olmuş olmalı ki bana çoktan sırtını dönmüş, yürümeye başlamıştı bile. Yavaş ve savsak adımlarla arkasından gittim. Yürüdüğümüz zaman boyunca konuşan olmadı. Adımları hızlı olmasa da onunla aynı hızda yürüyecek potansiyelim yoktu şu an. Efruz’un arkasından eve girdiğimde kızların sesini duydum. Salondan geliyordu. Terlikleri ayağımdan çıkartarak ayakkabılığın boş kısmına bıraktım. Kızlarla konuşmak istemediğim için salonun önünde hızlı adımlarla geçmiştim.
Efruz çoktan odasına girmişti. Yönümü mutfağa doğru çevirdim. Kerim buradaydı. İçeri girdiğim an duvara diktiği gözlerini varlığımı fark ederek bana çevirdi. Yüzündeki ifadeyi anında değiştirerek gülümsedi.
“Çirkef,” dedi uzatma ihtiyacı da duyarak. Masada oturuyordu. Önünde yemek yediğini belli edecek hiçbir şey yoktu. Masa bomboştu. Burada olmasının nedeni yemek yemek değildi belli ki.
“Rol yapmana gerek yok,” dedim içeriye doğru iki adım atarak. Kerim gözlerini kıstı. “Senin var mı?” diye sordu anında. Kaşlarım çatıldı. “Rol yapmıyorum ben.”
Bir nefes aldığında omuzları kalkıp indi. “Ben de yapmıyorum o zaman.” dedikten sonra göz kırpmayı ihmal etmedi. Bu evde tek bir doğru vardı, o da hepimizin yalancı olmasıydı. Birkaç saniye dikildiğim yerde yüzünü inceledim. Benliğiyle bütünleşmiş ifadesi oradaydı. Yalanlarımla buradaydım. İkimiz de birbirimize bir şey söylemediğimizde bakışlarımı üzerinden çektim.
Yüzümü mutfağın köşesine yerleştirilmiş buz dolabına doğru çevirdim. Şu an yapacağım en iyi şey oyalanmak olurdu. Efruz’la ne kadar geç konuşursam onun için iyi benim için kötü olacaktı. Bu yolun sonu nereye varır, hiç kestiremiyordum.
Hantal adımlarımla dolaba doğru yaklaştım. Kapağını açıp içini uzun bir süre kontrol ettim. Dolap dopdoluydu. Bir evde olması gerekenlerden fazlası vardı, yine de canım bir şey istemiyordu. İştahımı hiçbiri açmadı. Dolabın içine biraz fazla bakmış olmalıyım ki Kerim konuştu.
“Gözlerinle mi yiyorsun hayatım?” Güler gibi bir nefes verdim. Duymazdan gelmemiştim bu sefer. “İkinci özel yeteneğim.” Dedim alaycı bir tavırla.
“Üçüncüsü ne?” alayıma o da katılmıştı.
Omzumun üzerinden yüzüne baktıktan sonra düşünceli bir şekilde konuştum. “Ona henüz karar vermedim.”
Kerim kaşlarını inanamıyor gibi kaldırdı. “Karar verdiğinde haberim olsun, kendimi ona göre ayarlayayım kız. Minnoş bedenim kaldıramayabilir.” Asla içten olmayan bir gülümseme yaydım yüzüme. “Minnoş bedeninin kaldıramayacağı başka şeyler de var.” Yutkundu. Kerim’e bakmayı kestim ve dolabı bir kez daha baştan aşağıya süzdüm. En alttaki meyve bölümünde gözüme çarpan elmayı elime aldım. Şu anlık başka seçeneğim yok gibiydi.
“Onunla mı karnını doyuracaksın hayatım?”
Kerim’in sorusuna hemen cevap vermedim. Elmanın yüzeyini inceledim. Rengi kırmızıya çalıyordu. Sarı ve yeşil iç içe geçmiş gibi duruyordu. Yine de belirgin renk kırmızıydı. Derin bir nefes aldım. İçime iyi gelmeyen, her zamankinden farklı olan, gittikçe büyüyen bir şey vardı. Yorum yapamayacağım kadar birbirine karışmıştı.
Dolabın önünden çekilerek kalçamı tezgâha yasladım. Elmanın üzerinde gezinen bakışlarımı Kerim’in gözlerine çevirdim. “Evet.” Kısa cevabım gözlerini kısmasını sağladı.
“Hayır,” dedi, neye hayır dediğini anlamamıştım. Tek kaşımı kaldırarak ona, ne oldu, der gibi baktım. Derin bir nefes aldı. Yüzü ciddileşti.
“İlaç içeceksin Gölge. O elma ilacın dozunu kaldırmaz. Düzgün bir şeyler ye.”
İlgisizce omuz silktim. “Gideceğim zaten, ilaca gerek yok. Ayrıca ağrım da yok.”
Dirseğini masaya yasladıktan sonra çenesini de elinin içine dayadı. Sakince konuştu. “Buna sen karar veremezsin. İlacını, saati geldiğinde içeceksin.”
Gözlerimi devirdim. Ciddi Kerim’i sevmiyordum. Bana istemediklerimi yaptırtıyordu. Elimdeki elmayı sertçe tezgâha bıraktım. “Nasıl yapıyorsun bunu?” dedim hiç çekinmeden. Tek kaşını kavislendirdi.
“Neyi?”
Omuz silktim. “Seni dinlemek zorunda hissediyordum kendimi.” Dudaklarını birbirine bastırdı. Gülmemek için verdiği bir uğraştı. “Meslek sırrı hayatım,” dedi göz kırparak. Gözlerimi devirdim. Benim dinlediğim adam bu değildi.
Arkamı ona doğru dönerek ocağa doğru ilerledim. Ocağın üzerinde iki tane tencere vardı. Bana yakın olanın kapağını açtığımda sabah yediğim çorbayı gördüm. Ocağın altını yaktıktan sonra kepçeyle çorbayı iki tur karıştırdım. Çorbayla uğraşmaya devam ederken Kerim’in sesini duydum.
“Her zamankinden daha düşünceli görünüyorsun,” benden herhangi bir yanıt beklemediği açıktı ama ben yanıt vermeyi tercih etmiştim. Tencerenin kapağını kapatarak yüzümü yüzüne doğru çevirdim. Hâlâ avucumun içinde sakladığım kâğıdı daha sıkı sardım.
“Düşündüklerim gerçekleri değiştirmiyor.”
Tek kaşını kaldırdı. “Hangi gerçekleri?” diye sordu. Elimi hafifçe kaldırarak parmaklarımın arasından görünen kâğıda baktım. Elimin içindeki şey, ilerlediğimi, yol kat ettiğimi anlatıyordu bana; ama ben yanlış yoldaydım. Yolumdan dönmeyecektim lakin yolumun istikametini döndürecektim. O zaman bu kâğıtta yazanların üzerinden geçecektim.
Bakışlarımı kaldırarak yeşil gözlerine baktım. “Ne varsa.”
“Gerçekleri değiştirmek istiyorsun,” arkasına doğru yaslandı. “Gerçekler değişmez,” dedi. “Sen değişirsin.” Kollarını göğsünde birbirine doladı. “Sen değişirsen gerçeklerin de değişir.”
Bazen öyle bir konuşuyordu ki kalakalıyordum. Kalakalmamın sebebi haklı olmasıydı. Haklı olması canımı sıkmalıydı. Huysuzlanmalı ve karşı çıkmalıydım ama yapmamıştım. Sustum. Sustu. Çorbanın kaynarken çıkardığı sesi duyduğumda ocağa doğru döndüm. Taşmasından korktuğum için hızla altını kapattım.
Kerim’in el çırptığını duydum. “Ben de diyordum ki kim gelse de çorba ısıtsa, bugün şans senden yana Çirkef.”
Omzumun üzerinden ona baktım. “Senden yana olmasın?”
“Ay olur mu hayatım?” elleriyle bedenini gösterdi. “Bu şahane varlığa çorba vereceksin, herkesse nail olmaz.”
Kafamı olumsuzca iki yana sallayarak önüme döndüm. Elimdeki kâğıdı taytımın cebine sıkıştırdıktan sonra dikleşerek yukardaki dolaptan iki tane tabak çıkarttım. İki tabağa da eşit miktarda çorba doldururken Kerim kalkmıştı. Çekmeceden kaşıkları alarak masanın üzerine bıraktı. Sonra masaya ekmek de koydu.
Tabaklardan birini elimin içine aldığımda eski yerine oturmuştu bile. Gözlerinde iştah vardı. Sabırsız bekleyişine son vermek adına elimdeki tabağı onun önüne bıraktım. Bana gülümsedi. “Senin bir gün önüme çorba getireceğini söyleseydiler bir tarafımla gülerdim,” dedi az önce söylediklerini yok sayarak. Gözlerimi devirme gereği duydum. “Kafandan aşağıya dökmemi istemiyorsan sus bence.”
Dudaklarına yalancı fermuar çekti. Çorbaya odaklanmışken gözlerimi üzerinden çektim. Masaya benim için bıraktığı kaşığı aldıktan sonra tezgâha doğru ilerledim. Tezgâhta bıraktığım diğer tabağı elime aldım. Adım attığım an Kerim konuştu. “Kız nereye gidiyorsun?” diye sordu. Ona cevap vermedim. Gittiğim bir yer yoktu, henüz. Duvara doğru yaklaşarak önüne oturdum. Bağdaş kurduktan sonra tabağı kucağıma yerleştirdim. Kerim’in garip bakışlarının farkındaydım ama onu umursamadım.
Kaşıkla tabağın içindeki çorbayı iki tur karıştırdım. Üzerinde tüten dumanla birlikte kokusu işledi burnuma. Çorbadan bir kaşık alarak dudaklarıma doğru götürdüm. Kıvamı sabah yediğimden daha koyuydu ve böylesi daha güzeldi. Bir kaşık daha alacağım sırada Kerim’in hareketlendiğini işittim. Hiçbir şey söylemeden yanıma doğru geldi. Yanımdaki boşluğa benim gibi bağdaş kurarak oturdu. Normal olan yerde oturmakmış gibi çorbasından bir kaşık aldı. Birkaç saniye sonra kıvrılan dudakları dikkatimi çekti.
“Aklıma çocukluğum geldi.” demişti. Gülümseten bir çocukluk geçirmediğim için nasıl hissettiğini yorumlayamadım. Ona bakmayı kestim. Tabaktaki çorbayı bir tur daha karıştırdım. Gözlerime ifadesiz kelimeler oturdu. Duymasını önemsemeden fısıldadım. “Benim aklımdan hiç gitmiyor.”
Çorbamdan bir kaşık daha aldığımda Kerim’in üzerimdeki bakışlarını hissettim. “Oradan kalma bir alışkanlık mı?”
Omuz silktim. “Alışkanlık değil.” İçimi derin bir nefesle doldurdum. Kafamı iki yana salladım. “Evet,” dedim kendime ters düşerek. “Alışkanlık.”
Düşünmek istemediğim için susarak çorbamı yudumladım sadece. O da bana ayak uydurdu. Çorbanın tadı güzeldi ama eksik olan bir şey vardı. O eksikliğin beden kaynaklandığına emindim. Çorbalarımız bitmek üzereyken Kerim sessizliği bozdu. “Çirkef,”
Yüzümü yüzüne doğru çevirdiğim sırada kapıdan içeriye giren beden dikkatimi çekti. Bakışlarımı yukarıya doğru kaldırdım. İçeriye giren Efruz bizi yerde gördüğünde duraksadı. İkimize de iki kez baktıktan sonra bakışlarını Kerim’de sabitledi.
“Ne yapıyorsunuz yerde?”
Kerim sırıttı. “Canımız sıkıldı da hayatım, değişik fanteziler deneyelim dedik.”
Efruz sabır çeker gibi bir nefes aldı. “Göstereceğim ben sana fanteziyi.”
Kerim’in yüzündeki sırıtış büyüdü. “Dağ adamım ve fantezileri! Gün benim günüm!”
Efruz’un ağzından bir küfür peyda oldu. “Çok konuşma da kalk.”
Kerim kaşlarını çattı. “Şimdi mi yapacağız?” Efruz öfkesini dindirmek için dudaklarını birbirine bastırdı. “Kerim,” dedi sakinliğini koruyarak. “Atarım seni ormana, geceyi orda geçirirsin, benim sabrımı sınama.”
Kerim’in gözleri büyüdü. “Aman aman!” dedi korkuyla. Davardan tutunarak yanımdan kalktı. “Orman falan minnoş bedenime ağır gelir hayatım. Neler diyorsun öyle?”
“Kerim.”
Kerim elindeki tabağı tezgâha bıraktı. Bize arkasını döndükten sonra olmayan saçlarını omzuna doğru savurdu. “Hasretimle yanıp tutuşun inşallah.” Diyerek mutfaktan çıktı. Çıktıktan sonra kapıyı arkasından çarparak kapatmayı da ihmal etmemişti. Efruz kapıya bakarken dişlerinin arasından seslendi. “Kırarım o elini ayağını! Ben yaptım lan bu evi! Kime kapı çarpıyorsun sen?!”
Efruz’un ev hakkında söylediği gerçekler kaşlarımı kaldırmamı sağladı. Düşünmeye başlayamadan kapının ardından Kerim’in sesi yükseldi. “Sana hayatım! Nazım bir sana geçiyor, biliyorsun!”
Efruz’a bakmayı kestim. Kaşığı tabağa bırakarak dikkatlice oturduğum yerden kalktım. Beni yok saydığı için ben de onu yok saymayı uygun görüyordum şu an. Tezgâha doğru ilerleyerek elimdeki tabağı lavabonun içine bıraktım.
Yüzümü kapıya doğru döndüğümde Efruz’la göz göze geldik. Kerim’i boş vermiş bakışlarını bana dikmişti. Gözlerinde hâlâ yangınlar vardı. Öfkeli görünüyordu.
Tek kaşım kavislenirken sormayı ihmal etmedim.
“Ne oldu?”
Düz bir yanıt verdi. “Benimle konuşacağını söylemiştin.”
İçime aldığım nefesi bir süre orada tuttum. Ardından yavaşça bıraktım. Gözlerimi kapatıp açtım. “Konuşacaktım,” diyerek Efruz’u onayladığımda beklemedi bile. “Konuş şimdi.”
Eliyle masayı gösterdi. Bu oturmamız için bir işaretti. Kafamı iki yana salladım. “Oturmak istemiyorum.” Dedim. İnat ettiğimi düşünmüş olacak ki gözlerini sabırla kapatıp açtı. Yanımdan gözlerimin derinine baka baka geçti. Sandalyelerin birini çekerek oturdu. Hareketlerinden bile öfke saçılıyordu.
Yerine yerleştikten sonra ayakta dikilen bedenimi baştan aşağıya süzdü.
“Seni dinliyorum.” Gözlerine rağmen bu kadar düz konuşması açıkçası beni geriyordu. Yüzünde yine hiçbir duygu yoktu. Söyleyeceklerimi merak da etmiyordu bence. Sadece unutmamıştı ve şimdi öğrenmek istiyordu. Söylemeyeceğimi söylesem ‘sen bilirsin’ deyip sandalyeden kalkacak gibi bakıyordu.
Bu, sakinlik miydi yoksa umursamazlık mı çözemiyordum.
“Pek meraklı görünmüyorsun,” dedim ilgisiz bir tavır takınarak. Omuz silkti. “Duygularımı belli eden bir adam değilim.”
Alt dudağımı ısırdım. Söylediklerine rağmen onun öfkeli olduğunu fark etmiştim. Sorun öfkesi değildi. Öfkeli insanlarla baş etmeyi biliyordum. Sorun benim bile bilmediğim bir yerdeydi. Derin bir nefes aldım. Gözlerimi gözlerinden çekerek yere baktım.
Dudağımın kenarı hafiften kıvrıldı. Gerçeklerin verdiği bir umursamazlıktı bu. “Pişman olacaksın.” Dedim ve devam ettim. “Pişman olacağını söylemiştim.”
Ona bakmadım yine de gözlerinde nasıl bir ifade taşıdığını az çok tahmin edebiliyordum. Sesi kulaklarıma yerleşti. “Hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Duymayacağım.”
Yerdeki gözlerimi gözlerine kaldırdım. “Benim hakkımda bilmediklerin var.” Kafasını olumlu anlamda salladı. “Senin hakkında bilmediğim bir sürü şey var.” Onun gibi kafamı salladım. “Orası öyle, ama bilmen gereken bir şey bu.”
İstifini bozmadı. “Neymiş o şey?”
Olduğum yerde dikleştim. Önüne doğru bir adım attım. Tam karşısında durdum. Tepkisini tahmin etmek güç değildi. Dudaklarımı ıslattım. Gözlerinin en içine bakarak kendimin bile kaçtığı gerçeği onun yüzüne söyledim.
“Ben Mahzendenim.”
Hayatımdaki en zor şeyi yapmış gibi içli bir nefes verdim.
Söylediklerimi duymuştu; ama sanırım henüz algılayamamıştı. Bana bakan bakışlarında hiçbir değişim olmadı. Aynı şekilde bakmaya devam etti.
Sabırla bekledim. Bir şey söylemesini. Söylemedi. Gözlerini yüzümde dolandırdı saniyelerce. Uzayan saniyeler ömrümden yıllar götürüyordu.
İlk tepkisi aldığı derin nefes oldu. Oturduğu sandalyesini geriye doğru iterek kalktı. Heybetli bedenini tam bir adım önüme aldıktan sonra durdu. Gözlerime daha derin baktı. Yıllarımı daha çok aldı.
Geri adım atmadım. Yüzümü dikleştirerek gözlerine baktım. Benim gerçeğim söylediklerimdeydi. Kendi gerçeğimden kaçacak değildim. “Mahzendensin?” dedi kaşlarını kaldırarak. Omuz silktim. Gözlerimi gözlerinden çekmedim. Sesim düşündüğümden daha cansız çıktı. “Pişman olacağını söylemiştim.”
Birkaç saniye sessiz kaldı. Düşüncelerini toplamaya çalışıyordu. Belki de sadece pişmanlığını ve pişmanlıklarını.
“Mahzendensin.” Dedi bir kez daha, emin olmak ister gibi.
Tüm kapıların üzerine kapandığı o kuytu… evet, ben Mahzendendim.
İtiraz etmedim. Gözlerini kapattı. Gözleri kapalıyken âdem elması boğazında kaydı. Gözlerini açtı. Gözlerimin içine baktı. O an eli çenemi kavradı. Canımı yakmadı. Minik bir dokunuştan ibaretti yaptığı. Yüzümüzün arasında hiçbir mesafe kalmasını istemiyor gibi eğildi yüzüme. “Gölge,” dedi fısıltıyla. Gözlerinin aksine sesinde hiçbir duygu yoktu.
“Sen,” tane tane söyledi kelimelerini. “…beni, öldürmek isteyen, o b*ktan topluluğun içinde misin?”
Çenemi omzuma doğru çevirerek dokunuşundan kurtuldum. Havada kalan elini yumruk yaparak indirdi. “Kaç kez daha tekrar edeceğim?” diye sordum bezmiş bir tavırla. Bana aynı şeyi söyletiyordu durmadan. Tekrar etmek istemiyordum. Dişlerinin arasından konuştu. “İstediğim cevabı verene kadar!”
Saklamaya çalıştığı öfkesi yavaşça söküldüğü yerden büyüyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kendimi güçsüz hissettiğim bir anda gözlerimi kaçırdım gözlerinden; ama hemen toparlandım. Düşünürsem yenilirdim, düşünmeyecektim.
“Sen, sana yalan söylememi istiyorsun,”
Sıktığı yumruklarını zor zapt ediyordu. Farkındaydım. Bana zarar vermek istemiyor olacak ki geri çekildi. “İlkin olmaz!” sesi yükselmişti.
Duraksadım. Söylediğini anlamamıştım. “Ne?”
Geri çektiği adımları tekrar üzerime doğru geldi. Geri çekilmek için çok vaktim olmadı. Parmakları kolumu sardı. Mavileri mavilerimi çıkarmak istiyordu sanki. “İlkin olmaz.” Dedi fısıltıyla. Sesiyle beni suçluyor gözleriyle masum olduğumu ima ediyordu. Bunu nasıl yapıyordu? “İlk kez yalan söylemiş olmazsın Gölge.”
Yutkundum. Yine de bakışlarımı sabit tuttum.
“Yalan söylemiyorum.”
Zar zor tuttuğu yumruğunu kaldırdı. Ne zaman önüne geldiğini bilmediğim kapıya geçirdiğinde irkildim. “Gözlerimin içine baka baka yalan söylüyorsun!” sesi tüm evde yankılanacak kadar yüksek çıkmıştı. Orantısızlık bitmişti. Artık gözleri de sesi gibiydi.
Titrek bir nefes verdim. “En başta bildiğini sanıyordum.”
“Lan bilseydim ben seni ailemin içine sokar mıydım!?”
Yumruğunu tekrar kapıya geçirdiğinde gözlerimi kapattım. Hayır, karşımdaki adamdan korkmuyordum. Kendime ilan ettiğim bir cezaydı bu, cezamı çekiyordum.
“Gölge.” Dedi. Gözlerimi araladığımda gözlerine düştüm. Sert nefesleri yüzüme çarptı. Aramızda hiç mesafe kalmayacak şekilde eğildi. Burnu burnuma değdi. Gözleri o kadar yakınımdaydı ki mavilerindeki tüm tonları görüyordum. “Aileme zarar gelirse-” Onu ittim. Fazla etkili olmasa bile benden uzaklaşmıştı.
Ayak parmaklarımın üzerinde yükseldim. Gözlerimi diktim gözlerine. “Ben seni uyardım.” Dedim sesimin nasıl çıktığından emin değildim. “Ben seni en baştan uyardım!” kafamı omzuma doğru yatırdım.
“Şimdi ailenin başına bir şey gelirse sorumlusu sensin, ben değilim! Bana hiçbir şeyin sorumluluğunu yükleyemezsin. Beni suçlayamazsın! Beni dinlemeyen sendin!”
Eli beklemediğim bir anda belime sarıldı. Bedenimi bedenine doğru sertçe çektiğinde adeta ona çarptım. Parmaklarımın üzerinde durduğum için dengemi sağlayamamıştım. Var ettiği yakınlık yutkunmamı sağladı. Nefesini yutuyordum sanki.
“Buradan gideceksin.” Dedi içimi deşer gibi. Dudaklarım titredi ama konuşmayı başardım.
“Buradan gitmeyi senden daha çok istiyorum.”
Verdiği nefesi yüzüme tokat gibi çarptı. Belime sabitlediği elini çekerek bir adım geri gitti. Gözlerindeki ifadeler yok olmuştu. Yüzüme ifadesizce, bir boşluğa bakar gibi baktı.
“Senin için gelenler Mahzenden mi?” beklemediğim sorusu küçük meleğin yüzünü astı. Onu oyuna çektiğimi düşünüyordu, haklıydı ama ben Efruz’a ihanet etmemiştim. Kafamı iki yana salladım. “Hayır,” dedim. Yutkundum. “Onların Mahzen’le bir alakası yok.”
Dalga geçer gibi bir nefes verdi. Yüzünü görmeme izin vermeden bana arkasını döndü. Yeri titreten adımlarıyla pencereye doğru ilerledi. Heybetli sırtında dolaştı bir süre bakışlarım. Konuşmasını beklemedim. Aramızdaki mesafeyi yok ederek ona yaklaştım. Tam arkasında durdum.
“Yalan söylemiyorum. Telefonla konuşurken sen de yanımdaydın. Kim olduğunu bile bilmiyorlar.”
Derin bir nefes aldım. Neden nefes almakta zorlandığımı bilmiyordum. Buradan gidecektim, evet; ama öyle ya da böyle beni hatırlayacaktı. Böyle hatırlasın istemiyordum.
“Daha önce yüzünü görmediklerine eminim. İsmini de söylemezsin.” Yutkundum. “Sonra giderim. Senden ve ailenden kimseye bahsetmem.”
Aniden bana döndüğünde nefesimi tutmak zorunda kaldım. Çok yakınımdaydı. İfadeden yoksun gözleriyle gözlerime daldı. “Sana neden inanayım?” dedi.
Omuz silktim. “Bana inanman için bir nedenim yok.”
Yüzünü yukarıya doğru kaldırarak sert bir nefes aldı. Kendine tanıdığı zamanı uzatmadı. Yine gözlerimdeydi gözleri.
“Biliyor musun, ben Mahzenin içinden karşılaştığım kimseyi sağ bırakmadım.”
Kafamı usulca salladım. “Biliyorum.” Dedim. Onu çok kez duymuştum. Mahzen’in en büyük tehdidi Efruz Dağdelen’di. Grubumun kurtuluşu karşımda baktığım adamdan geçiyordu. Onu bulup yukarıya teslim edersek özgür kalacaktık. Ki buna inanan aptallar vardı, Efruz Dağdelen’i bulmak için kendi canından olanlar vardı ve işte: o dillere destan adam karşımdaydı.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu Efruz. Bu sorudan kendi bile nefret etmişti. Sakince bir nefes aldım. “Gideceğim.” Dedim kendimden emin bir tavırla. “Beni öldüremezsin.”
Gözlerini kapatıp açtı. Sıktığı dişleri çenesini germişti. “Seni öldürmek…” nefeslendi, söylediği şey kendine zor gelmiş gibi. “Benim için hiçbir zaman seçenek olmayacak.” Burnunu çekti sertçe. “Buradan gideceksin Gölge; ama şunu bil ki öylece çıkıp gitmene de izin verecek değilim.”
Bir şey söylememe izin vermedi. Yanımdan geçip gitti.
Bileğime bağlanmış bir serum vardı. Serumun diğer ucu Mahzene bağlıydı. Mahzen benimle bağlantıyı keserse sonum gelirdi; biliyordum: sonu gelen tek kişi ben olmazdım. Olur da bileğime bağlı olan kısmı gözümü kırpmadan ben çekersem Mahzenin yerimi doldurması saniyelerini bile almazdı.
Ben o yerden çıkamazdım ama benim yerime gelen çok olurdu.
İki şekilde de olay benim canıma dokunuyordu. Omuzlarım düştü. Gözlerim karanlığın çöktüğü gökyüzünde dolandı. Öyle bir batmıştım ki yaptığım her hamle battığım yerin boyutunu büyütüyordu. Benimle birlikte çevremi de batırmaya başlıyordu.
Gittiğim yolların üzerinde boşluklar vardı. Yürüyordum ve birdenbire kendimi o boşluğun içinde buluyordum. Yürüyordum ve o boşluğun içine düşüyordum. Yönlerim birbirine karışıyordu. Yönlerim gittiğim yolları kendi lehine çeviriyordu.
Bu benim için büyük bir vazgeçişti.
Pencerenin önünden çekilerek tezgâha doğru ilerledim. Ocağı yakmış olduğum çakmağı elime aldım. Ateş her şeyi yok ederdi. O yüzden cebime sıkıştırdığım kâğıdı çıkarttım. Kırış kırış olan kâğıt parçasının içinde Mahzenin en büyük lekesi yatıyordu. Yıllardır bizden saklanılanları öğrenmiştim. Kâğıtta yazanlar başlangıçtan ibaretti sadece. Ötesi vardı, sonu görünmese de şimdiyi görüyordum. Ne yapmam gerektiğini biliyordum.
Kâğıdı elimle düzleştirdim. Yazıları okumadan kâğıdı ateşe verdim. Gözlerimin önünde parlayan turuncu ateşi kâğıda doğru yaklaştırdığım anda kâğıt tutuştu. Alevler kâğıdın etrafında yayılmaya başladıkça lavaboya yanan küller döküldü. Yazılar yavaş yavaş kayboluyordu.
Kâğıt yanıyor sır yok oluyordu. Sır ölüyor zihnime yerleşmiş parçaları da beraberinde götürüyordu. Yanacak hiçbir şey kalmayana dek ateş yükselmeye devam etti. Parmaklarımın yanmasını istemediğim için yanan kâğıdı lavaboya bıraktım. Ateş söndü. Kâğıdın külleri lavabonun içindeydi.
Küllerinde bile saklanan gerçekler sabrımı taşırtacak raddedeydi. Musluğu açtım. Sırrın küllerde yatan varlığını bile yok ettim.
Sır diye bir şey kalmamıştı.
Bu oyunun içine kendimden başkasını dahil etmeyecektim. Bir çıkış yolu yoksa kendim var kılacaktım.
Suyu kapattım.
Oyalanmadan mutfaktan çıkarak kaldığım odaya geçtim. Bir kapı kapatmıştım üzerime ve kapı yok olmuştu benliğimde. Adım attım. Adımlarım ağırdı. Yatağa doğru yaklaşarak üzerine oturdum. Gözlerim odanın içinde birkaç kez dolanıp durdu.
Küçük melek çok kırgın hissediyordu. Nedenini gözlerine baktığımda anladım ama kendime itiraf etmedim. Küçük melekle aramızda bir sır olarak kalacaktı bu his.
Elim kolyeme gitti. Gerdanıma yerleşmiş kolyemi avuçladım. O da küçük melek gibi kırgın hissediyor muydu acaba? Gözlerimi kapattım. Kolyemi daha sıkı tuttum. Bana güç vermesini bekledim lakin hiçbir şey vermeye gönüllü olmadı.
Elim kolyemdeyken bedenimi geriye doğru bırakarak sırtımı yatakla buluşturdum. Ahşap tavana diktim gözlerimi. Son kez baktım.
⌛️
Bölüm sonu!!!!
Nasıll?
Beğendiniz mi bölümü?
En sevdiğiniz kısım neresi oldu?
Mahzen hakkında fikirleriniz var mı?
SONRAKİ BÖLÜMDE GÖRÜŞÜRÜZ💋
LÜTFEN VOTE VE YORUMU UNUTMAYIN
HOŞ'ÇAKALIN👋
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |