
Ben hayatın bana biraz daha yavaş yürümeyi öğrettiği insanlardanım. Koşmayı hiç beceremedim mesela… Sadece bedenim değil, kalbim de hep temkinliydi. İnsanlar adımlarımı sayarken, ben düşmemek için nereye basmam gerektiğini düşünürdüm. Küçük şeyler benim için hiçbir zaman küçük olmamıştı çünkü.
Çoğu zaman beni benden önce görürlerdi. Yürüyüşümü, elimdeki değneği, aksayan tarafımı… Sonra gözlerindeki o bakış gelirdi; kimi zaman acıma, kimi zaman merak, kimi zaman da gizleyemedikleri rahatsızlık. O yüzden susmayı öğrenmiştim. Gülümseyip geçmeyi. Güçlüymüş gibi yapmayı.
Asıl zor olan bedenim değildi. İnsanların kalplerindeki sertlikti. Yapamazsın diyen sesler, denemene bile gerek yokmuş gibi davranan bakışlar… Oysa ben her gün denedim. Her sabah yatağımdan kalkarken bile hayata karşı küçük bir mücadele verdim. Yoruldum, çok yoruldum. Ama kimseye belli etmedim. Çünkü yorgun olduğumu fark ettiklerinde, beni daha fazla kırıyorlardı.
Ailem olmasaydı, belki de bu kadar dayanamazdım.
Annem… beni her seferinde sanki dünyadaki en güçlü insan benmişim gibi sevdi. Babam, sessizliğiyle omzumda dağ gibi durdu. Onlar bana hiçbir zaman eksik olduğumu hissettirmedi. Ben kendimden şüphe ettiğimde bile, bana inanmaktan vazgeçmediler.
Bir de Hilal var.
Benim yarım cümlelerimi tamamlayan, sustuğumda ne demek istediğimi anlayan tek insan. Hayatımda değişmeyen nadir şeylerden biri. Ama ben kaybetmeye de alışığım. İnsanların gitmesine, mesafelerin büyümesine, kalbimde boşluklar bırakmasına… O yüzden sevdiklerimi bile hep biraz temkinle sevdim.
Aşk…
Benim için hiçbir zaman kolay bir duygu olmadı. Sevmek, sadece birine kalbini vermek değilmiş; kendinle ilgili tüm kırılganlıklarını da teslim etmekmiş. Ben bunu öğrendiğimde çok geçti. Sevmenin yetmediğini, bazen vazgeçilmenin daha kolay olduğunu da…
Ben Ela’yım. Güçlü olmak zorunda kalanlardan...
Her şeye rağmen ayakta durmayı öğrenenlerden....
Kimse görmese bile içimde kırılan parçaları toparlayıp yoluna devam edenlerden… Ve bu hikâye, benim düşmemi değil, her defasında yeniden kalkmamı anlatıyor.
"Ela'm, kızım hadi kalk. Ne çok uyudun sen öyle."
Annemin o yumuşak sesiyle gözlerimi yavaşça araladım. Oysa yatağa uzanalı daha bir saat bile olmamıştı. Egzersizlerimi bitirdikten sonra yorgun düşüp biraz dinlenmek istemiştim.
"Anne, biraz daha ne olur... Daha yeni uyudum. Yorgunum," dedim uykulu bir sesle.
"Ama kızım, akşam oldu. Birazdan babanlar burada olurlar." Bu sesi öncekine göre biraz daha yüksekti. Yani, kalkmazsam birazdan odaya gelecek demekti. İnce polar battaniyemi kenara itip "Tamam anne ya, kalktım," diyerek yavaşça doğruldum ve ayağa kalktım.
Annem Zühre, ellili yaşlarında, uzun boylu, beyaz tenli, hafif kilolu ve türbanlı bir kadındır. Babamla birbirlerine öylesine yakışıyorlar ki, onları hep hayranlıkla izlerim. Onlar, bu hayatta örnek alabildiğim tek çifttir. Annemle babamın anlattığına göre, görücü usulü evlenmişler. Ama zamanla birbirlerine âşık olmuşlar ve bu aşktan dört çocukları dünyaya gelmiş.
Ablam Eva, 26 yaşında. Uzun boylu, beyaz tenli, saçları beline kadar uzanıyor ve gözleri kömür karası. Gözleri anneminkilere çok benziyor.
Abim Mert, 30 yaşında ve evli. Dünyalar güzeli bir kızı var. Orta boylu, esmer ve oldukça yakışıklıdır. Babamdan sonra en çok güvendiğim kişidir.
İkizim Efe ise annem gibi uzun boylu, esmer, kirli sakallı, çok yakışıklı ama bir o kadar da uyuz biridir. Çift yumurta ikiziyiz biz.
Ve ben, Ela... 20 yaşındayım. Kumral saçlı, ela gözlü, orta boylu ve zayıf biriyim. Ablam, abim ve Efe saçlarını annemden almış. Babam da siyah saçlıydı; saçlarına şimdi yeni yeni aklar düşüyor. Saçlarımın neden siyah değil de kumral olduğunu sorduğumda, babam hep şöyle derdi: "Kızım, sen saçlarını halandan almışsın."
Küçük yaşta geçirdiğim bir kazayla hayatım altüst oldu. Yürüme yetimi kaybettim. Hayatım hastane koridorlarında, rehabilitasyon merkezlerinde geçti. İyileşmek için çok çabaladım. Şimdi tek değnekle yürüyebiliyorum. Bu hem benim hem de ailem için çok zorlu ve acı dolu bir süreçti. Hâlâ tam olarak bitmiş değil ama eskisi kadar ağır da değil.
"Hadi yavrum, kalk artık," diye annem tekrar seslendi. Değneğimi elime alıp odadan çıktım. Çıkar çıkmaz burnuma enfes kokular doldu. Tüm ev mis gibi yemek kokuyordu. Yavaş adımlarla mutfağa ilerledim ve kapının girişinde durdum. Sırtımı kapı pervazına yaslayıp biraz annemi izledim. Ardından sessizce yanına gidip tam dibinde durdum.
"Ooo anneciğim, her yer mis gibi kokuyor," deyip annemin yanağından öptüğümde, beni fark etmediği için hafifçe irkildi.
"Kızım, öyle sessiz sessiz yaklaşılır mı? Korkuttun beni," dedi bana sahte bir kızgınlıkla bakarak.
"Korkutmak istememiştim, özür dilerim anneciğim." Dudaklarımı bükmüş gibi yapınca, annem dayanamayıp bana sarıldı. Gülümseyerek kollarından sıyrıldım ve ocaktaki tencereleri işaret ettim.
"Bugün yemekte ne var? Evi mis gibi kokular sarmış," dedim.
"Tavuk sote, pilav, çorba, kıymalı börek ve tatlı olarak da kadayıf var. Sevdiğin yemekleri yaptım, bebeğim," dedi, yanağımı okşayarak. Annem yemekleri hazırlamaya devam ederken, ben de geçip masaya oturdum.
"Anneciğim, abimler ne zaman dönüyor? Ece'yi çok özledim," dedim. Abim ve Seren yenge bir hafta önce, yengemin ailesini ziyaret etmek için şehir dışına çıkmışlardı.
"Bugün dönüyorlar, bilmiyor muydun?" Başımı hayır anlamında salladım. Haberim yoktu.
"Demek ki bu hazırlıklar abim için," deyip gülümsedim, göz kırptım. Annemle uğraşmayı çok seviyordum.
"Olur mu öyle şey kızım? Hem yemekler senin sevdiklerinden. Abinler için hazırlık yapsaydım, onların sevdiklerini pişirirdim," dedi, ocağın altını kısıp buzdolabına yönelerek.
"Biliyorum anneciğim, sadece şaka yapıyorum," dedim gülümseyerek.
"Anneye öyle şaka yapılmaz küçük hanım," dedi. Kaşlarını çatarak yanıma geldi ve elindeki portakal suyunu bana uzattı. Annemi tanımayan biri onu gerçekten sinirlenmiş sanabilirdi. Oysa rol yapmayı çok iyi bilirdi. Annem çocuklarına asla bağırmaz, sinirlenmezdi. Bir yanlışımızı görse, her zaman yumuşak ve güzel bir dille uyarırdı. Babam da aynı şekildeydi...
"Annem, biliyorsun seninle uğraşmayı çok seviyorum," deyip ona öpücük attığımda, elleriyle yanaklarımı avuçlayıp alnımdan öptü.
"İyi ki benim bebeğim oldun," dedi. Gözleri dolmuştu. Ağlamamak için kafasını yan çevirdi ve derin bir nefes aldı.
Neden durup dururken gözleri dolmuştu ki?
"Sen de iyi ki benim annemsin de... Gözlerin neden doldu? Sanki her an ağlayacak gibisin," dedim. Gözlerinin içine bakmaya çalıştığımda bakışlarını kaçırdı. Elini tutup bana dönmesini sağladığım sırada, kapı zili çaldı.
"Yok bir şey bir tanem, sadece duygusal bir anıma denk geldin. Hadi sen kapıya bak," dedi. "Tamam," deyip yavaş yavaş kapıya doğru yürümeye başladım. Zil tekrar çaldı.
"Tamam geldim," diyerek kapıyı açtım. Gelen babam ve ablamdı. Babamı görünce hemen boynuna sarıldım, yanaklarından öptüm.
"Hoş geldin babacığım."
"Hoş bulduk kızım," dedi, o da beni öperek.
"Bize de bir 'hoş geldin' demek yok mu kız?" dedi ablam, sahte bir kızgınlıkla bakarak. Gülümsedim.
"Sen de hoş geldin abla," dedim, göz kırptım. Ablam ayakkabılıktan bir çift terlik çıkarıp giydi, sonra babam için de bir çift çıkarıp önüne koydu.
"Biliyorsun, babamı görünce herkesi unutuyorum," dediğimde ablam koluma girmiş, beni salona doğru çekiştirmeye başlamıştı. Düşmemek için değneğime sıkıca tutundum. Bana "Korkma, düşmene izin vermem," der gibi bakarak yürümeye devam etti.
"Biliyoruz canım, senin babamı ne kadar çok sevdiğini. Aranızdaki bu sevgiyi bazen kıskanmıyor değilim ha..." Bir kaşını kaldırıp bana baktığında, ikimiz de gülmeye başladık. O sırada babam mutfağa annemin yanına geçmişti.
"Kıskanma ablam, ben seni de çok seviyorum," dedim, sarılıp öptüm.
"Biliyorum Ela'm, sadece sana takılıyorum. Ben de seni çok seviyorum," dedi. Yanaklarımı sıkıp odasına yöneldi.
"Abimler gelene kadar ben üstümü değiştireyim, çok terlemişim," deyip odasına girdi.
Annemler mutfakta, ablam da odasında olduğu için yalnız kalmıştım.
Abimler gelene kadar kanepede biraz uzanmaya karar verdim. Gelmelerine yarım saat vardı.
O sırada Hilal'i aramak için telefonumu aldım ve numarasını çevirdim. İlk çalışta telefonu açması beni şaşırttı.
"Roz, kalp kalbe karşıymış. Ben de tam seni aramak için telefonu elime almıştım."
"O yüzden hemen cevap verdin. Normalde üç-dört kez aradıktan sonra açarsın," dedim.
"Sen de hemen laf sok... Açıyoruz ya işte," dedi gülerek.
"Mavişim, özledim seni ya. Kaç gündür görüşemiyoruz," diyerek konuyu değiştirmeye çalıştım. Hilal benim en yakın arkadaşımdı. Kardeşim, dostum, sırdaşım... Her şeyimdi. Onunla bir gün bile görüşemesek, mutlaka telefonda konuşur, özlem giderirdik.
"Evet ya, gelsene bana. Biraz takılırız. Ne zamandır da bende kalmıyorsun," dedi. Bu fikir harikaydı ama abimler geleceği için bunu kabul etmem imkânsızdı. Abimi çok özlemiştim... Onu görmeden hiçbir yere gidemezdim.
"Çok isterdim ama abimler birazdan geliyor," dedim. Aklıma gelen fikirle heyecanlandım.
"Sen bize gelsene? Akşam yemeğinden sonra babamdan izin alır, sana geçeriz. Annem nefis yemekler yaptı. Kaçırmak istemezsin, eminim," dedim. Hilal'in annemin yemeklerini reddedeceğine hiç ihtimal vermiyordum.
"Biliyorsun ki Zühre Sultan'ın yemeklerine hayır diyemem. Geliyorum, on dakikaya oradayım," dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Telefona bakıp gülmeye başladım. Bu kabalığın acısını ondan nasılsa çıkarırdım. Değneğimi alıp mutfağa geçtiğimde, annemlerle babam masada çay içiyorlardı. Babamın yanağından öpüp yanındaki sandalyeye oturdum.
"Ablan nerede kızım?" diye sordu annem.
"Odasında. Abimler gelene kadar üzerini değiştireceğini söyledi. Geldiklerinde haber verin dedi," dedim. Annem başını anladım der gibi sallayıp bardağında kalan son yudumu içerek bardağı masaya bıraktı.
"Anneciğim, yemeğe bir misafirimiz daha var," dedim. Annem misafirin kim olduğunu tahmin etmişti zaten. Tek yakın arkadaşım Hilal'di.
"Tamam canım, buyursun gelsin. Zaten Hilal kızımı özlemiştim," dedi. Annem de babam da Hilal'i kendi evlatlarından ayırt etmez, onu çok severlerdi.
Kendime çay koymak için kalktığım sırada kapı zili çaldı.
"Ben bakarım," deyip kapıya yöneldim. Hilal gelmiştir diye düşünüyordum ama kapıyı açtığımda abimler karşımdaydı. Hemen abimin boynuna sarıldım.
"Abiciğim, hoş geldin. Çok özledim." "Ben de çok özledim güzelim," deyip şakağımdan öptü. Abimle üniversite yılları dışında hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Zaten üst katımızda oturuyorlardı ama genelde tüm vakitlerini bizim evde geçirirlerdi.
Yengeme başımla selam verip "Hoş geldin," dediğimde, abimin bakışlarına maruz kaldım. Aramızdaki gerginliği fark etmemesi için yengeme de sarıldım ve gülümsedim. Abimin arkasında duran küçük Ece'yi görünce yavaşça eğilip yanaklarından öptüm.
Abimler salona geçerken kapıyı kapatıyordum ki, Hilal'in sesiyle durdum:
"Dur kız, kapatma kapıyı!"
Hemen kapıyı tekrar açtım. Hilal maratondan çıkmış gibi nefes nefeseydi. Ayakkabılığın üst rafından terlik alıp ona uzattım.
"Hoş geldin canım, hayırdır neden nefes nefese kaldın?"
"Hiç sorma Roz, sokağın başından buraya kadar bir köpek kovaladı," dedi. Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Bana baktığında kahkahamı tutamadım.
"Rozzz," dedi ismimi uzatarak. Ben de "Sustum," der gibi ağzıma fermuar çektim.
Genellikle bana Roz diye hitap ederdi. Göbek adım Roza olduğu için o da kısaca böyle seslenirdi.
Ben de ona "Mavişim" derdim, çünkü gözleri masmaviydi.
Hilal koluma girerek salona geçti. Abimin yanına oturdu. Kısa süre sonra anneme yardım etmek için mutfağa geçti. Annem, Seren ve Hilal sofrayı kurarken, ben de kanepede abimin göğsüne başımı yaslamış telefonla uğraşıyordum.
"Abin geldi, bizi unuttun bakıyorum küçük hanım," dedi babam kaşını yukarı kaldırarak. Telefonu hemen bir kenara bırakıp ona döndüm.
"Seni unutmam mümkün mü? Sen benim burama kazınmışsın," deyip kalbimi gösterdim. Babam, söylediklerime tebessüm ederek tekrar televizyona döndü.
"Ela'm, sana bir şey soracağım ama bana doğruyu söyle," dedi abim, işaret parmağıyla burnuma dokunarak.
"Buyur abiciğim. Ama bir dakika ya, ben sana ne zaman yalan söyledim ki?" dedim göz devirerek.
Ne soracağını az çok tahmin ediyordum. Eğer düşündüğüm şeyi sorarsa, doğruyu söyleyemezdim.
Ama yalan da konuşmak istemiyordum. Sorduğunu bir şekilde geçiştirmeliydim.
"Seren'le dargın mısınız?" dediğinde gözlerimi kaçırdım. Tahminim doğru çıkmıştı.
"Hayır abi," dedim ve parmaklarımla oynamaya başladım. Abim bana bakınca yalan söyleyip söylemediğimi hemen anlardı...
"Peki neden ona soğuk davranıyorsun? Siz Seren'le çok iyi anlaşıyordunuz. Sizi daha önce hiç böyle görmedim. Sana kötü bir şey mi dedi ya da... ne bileyim, başka bir şey mi oldu?" dedi. Eliyle çenemi tutup kaldırarak doğrudan gözlerimin içine baktı. Bakışları, sanki gerçeği kaçırmamak ister gibi, üzerimde geziniyordu.
"Haydi sofraya, yemek hazır," diyen annemin sesi, abimin sorularından beni kurtarınca içimden ona binlerce kez teşekkür ettim. Çenemi abimin ellerinden kurtarıp yavaşça doğruldum. Sorulardan kurtulmuştum ama bunun sadece şimdilik olduğunu ikimiz de biliyorduk.
"Yok öyle bir şey abicim, sana öyle gelmiştir," dedim, dudaklarımda zorlama bir tebessümle.
Değneğime tutunup kalkacağım sırada abim kulağıma yaklaşıp, "Bu konuşma burada bitmedi güzelim. Bu konuyu tekrar konuşacağız ve sen bana her şeyi olduğu gibi anlatacaksın. Bundan kaçışın yok," dedi. Sesi sevecen çıksa da içimi biraz tedirgin bir his kaplamıştı. Yutkunup, başımı aşağı yukarı sallamakla yetindim sadece. Ne diyeceğimi, nereden başlayacağımı bilmiyordum. Abime olanları olduğu gibi anlatamazdım. Anlattığım an yengemle araları bozulurdu ve bu, isteyebileceğim en son şey bile değildi.
Abim çok duygusal, çok naif bir insandı. Bana, ablama ve Efe'ye fazlasıyla düşkündü; ama özellikle bana. Bana hep, "Ece'yi nasıl seviyorsam seni de aynı şekilde seviyorum. Hatta belki biraz daha fazla," derdi. Belki de bana karşı bu kadar düşkün olmalarının sebebi, içinde bulunduğum durumdu. Bilmiyorum.
Abimle konuştuktan sonra keyfim kaçmıştı. İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Seren yenge ile yaşadığımız tartışma, onun bana söylediği o kırıcı sözler... Hepsi birer birer zihnime üşüşünce modum iyice düşmüştü.
Babam masanın baş köşesinde, annem tam karşısında oturuyordu. Abim, yengem ve Ece sağ tarafta; ablam, ben ve Hilal ise tam karşılarında yerimizi almıştık.
"Bir sorun mu var Roz? Yüzün neden asık?" diye Hilal kulağıma fısıldadığında, daldığım düşüncelerden irkilip elimdeki kaşığı düşürdüm.
"Ödümü kopardın kız," deyip gözlerimi devirdim.
"Sen hayırdır, neden öyle dalıp gittin? Yemek de yemiyorsun farkındayım."
"Yok bir şey," deyip kaşığımı tekrar elime aldım ve önümdeki yemeği karıştırmaya devam ettim.
"Yok dediğine göre kesin vardır bir şey," dedi dirseğiyle beni dürterek. Bakışları, benden bir şey kaçmaz der gibiydi.
"Size geçince konuşuruz," dedim kafamı hiç kaldırıp bakmadan. Anlatmasam bile bir şekilde anlattıracağını biliyordum.
"Tamam o zaman, bu gece uyumak yok. Sabaha kadar dertleşeceğiz," deyip omuzunu hafifçe omuzuma değdirdi. Başımı onaylarcasına salladıktan sonra tekrar yemeğine döndü.
Herkes yemeğe öyle bir dalmıştı ki, Ece dışında kimseden ses çıkmıyordu. Sessizliği biraz olsun dağıtmak isteyen Hilal,
"Kemal amca, Ela bugün bende kalabilir mi?" dedi. Babamdan izin koparmaya çalışırken sevimli görünmeye özen gösteriyordu.
"Bugün olmaz. Hem ben kardeşimi çok özlemişim," diye araya girdi abim.
"Mert abicim, Ela zaten hep yanında. Hep dip dibesiniz. Bu günlük arkadaşım benim olsun lütfen. O benim de kardeşim," dedi. Başını omzuma yaslayıp bakışlarını babama çevirdi. Babam 'olur' derse, abimin de kabul edeceğini biliyorduk.
Babam başını olumlu anlamda sallayınca, Hilal sevinçle yerinden fırlayıp ona sarıldı ve yanağından öptü.
Hilal'in babası Feridun amca ile babam çok yakın arkadaşmış; hatta kardeş gibilermiş. Babamın anlattığına göre Feridun amca, Hilal daha on yaşındayken vefat etmiş ve onu babama emanet etmiş. Bu yüzden babam Hilal'i bizden hiç ayırmaz, bize gösterdiği sevgiyi ona da aynı şekilde gösterirdi.
Annesi de üç yıl önce vefat etmişti. Hilal'i toparlamak hiç kolay olmamıştı. Babam onun bizde kalması için çok uğraşmıştı ama Hilal bunu kabul etmemişti. Bunun yerine, tüm itirazlara rağmen evimizin bir sokak aşağısından bir ev almıştı.
Yaşadığı onca acıya rağmen Hilal hâlâ dimdik ayakta duruyordu. Belki de bu yüzden onu daha da çok seviyordum.
Aradan bir saat geçmiş, yemekler yenmişti. Hilal'le birlikte onun evine doğru yürümeye başlamıştık. Abim bizi bırakmak için ne kadar ısrar etse de kabul etmemiş, eve tek başımıza gelmiştik.
Eve girer girmez salona geçip kanepeye uzandım. Hilal ise mutfağa yönelip içecek bir şeyler hazırlamaya başladı.
"Kahve mi içelim, yoksa soğuk bir şeyler mi?" diye seslendi mutfaktan.
"Soğuk bir şey olursa güzel olur, maviş," dedim. Yaz ortasıydı; sıcak insanın içine işliyordu.
"Elbette," dedi. Kısa bir süre sonra elindeki tepsiyle gelip bardakları masaya bıraktı, ardından kanepede bağdaş kurup bana döndü. "Evet seni dinliyorum Roz, hadi."
"Ne anlatayım?" dedim omuz silkerek.
"Hadi ama Roz... Ne demek istediğimi biliyorsun," diyerek gözlerimin içine baktı. "Canın neden sıkkındı? Biz sofrayı kurana kadar iyiydin, sonra birden yüzün düştü."
Derin bir alıp, "Abim bir şey sordu, o yüzden," dedim. Ardından limonatadan bir yudum alıp boğazımdaki düğümü bastırmaya çalıştım.
"Ne sordu peki? Seni bu kadar üzen şey ne? Benim tanıdığım Mert abi seni üzecek, kıracak her şeyden uzak tutmak için elinden geleni yapar." Başımı salladım. Abim üzülmemi asla istemezdi, bunun için elinden ne gelirse yapardı.
"Tabii ki," dedim. Hilal bu kez, ee o zaman sorun ne der gibi başını salladı.
"Abim, Seren'le aranızda bir sorun mu var, dedi."
Hilal'in yüzü bir anda ciddiye büründü. "Roz, ben de sana onu soracaktım," dedi. "Gerçekten aranızda bir şey mi oldu? Oradayken hiç konuşmadınız. Konuşmayı bırak, onun olduğu tarafa bile hiç bakmıyordun. Ama o sürekli sana bakıyordu, sanki bir şey söylemek ister gibiydi."
"Biraz tartıştık," dedim.
"Ne zaman ve neden?" diye sordu, direkt.
"İki hafta önce-" dedim ama sözümü bitiremeden araya girdi.
"İki hafta önce ve benim bundan haberim yok," dedi kaşlarını çatarak.
"Hemen o kaşlarını çatma mavişim," dedim yanağına küçük bir öpücük kondurarak. "O ara senin moralin bozuktu, Selim'le aranız iyi değildi. O yüzden söylemedim." Selim, Hilal'in nişanlısıydı. O günlerde araları limoniydi; zaten yeterince üzgündü.
"Olsun, yine de bana anlatmalıydın," dedi. Bir an duraksadı, sonra devam etti. "Ne dedi de seni bu kadar üzdü? Seren yengeyle aranız çok iyiydi."
"Evet, çok iyiydi... ama beni yapmadığım bir şeyle suçladı," dedim. Omuzlarım istemsizce düştü.
"Ne ile suçladı seni?" Sesi bu kez daha sert çıkmıştı.
"Bizim liseden Irmak vardı ya..." Kafasını evet anlamında salladı. "Güya abimle onun arasını yapıyormuşum," dedim, buruk bir gülümsemeyle.
"Ne?" dedi şaşkınlıkla. Devam etmem için başıyla işaret etti.
"Bu yüzden tartıştık işte."
"Peki bu kanıya nasıl varmış? Senin böyle bir şey yapmayacağını bilmiyor mu?"
"Serhat söylemiş."
"Seren yengenin kardeşi olan mı?"
"Evet."
"İyi de o yalancının, düzenbazın teki. Bunu herkes biliyor. Seren yenge ona nasıl inanır?"
"Kardeşi olduğu için olabilir mi?" dedim göz kırpıp gülümsemeye çalışırken.
"Ama kardeşinin nasıl bir pislik olduğunu da biliyor," dedi. Başımı sessizce sallamakla yetindim.
Birkaç dakikalık sessizliğin ardından, "Devam et," dedi.
"Ne diyeyim? Anlattım işte," dedim gözlerimi kaçırarak. Bu kadarla bitmediğini bilecek kadar tanıyordu beni.
"Roz, beni uğraştırma. Bunun bu kadar olmadığını biliyorum. Sen bir yalan için bu kadar üzülmezsin." Beni benden iyi tanıyordu.
"Senden de bir şey kaçmıyor ya," dedim sahte bir kızgınlıkla.
"Tabii ki tanıyorum seni," dedi.
"Seren yenge bana..." dedim, boğazımı temizleyerek. Cümle ağzımdan çıkmak istemiyordu. Hilal, parmaklarımla oynayıp dudağımı kemirdiğimi fark edince omzuma dokundu. "Şey... Irmak'la abinin arasını yapacağına biraz Özgür'e odaklansaydın... belki şu an yanında olurdu, dedi. Özgür'le olanları ona anlatmıştım." Boğazımda bir yanma hissettim. "Bir de... 'Gerçi Özgür senin gibi birini neden istesin ki hem... Ben olsam ben de istemem,' dedi," diye ekledim. Sözler dudaklarımın arasından döküldüğü an, dolan gözlerimden yaşlar hızla inmeye başladı. O anları hatırlayınca başımı ellerimin arasına alıp sıktım; sanki o sözleri zihnimden söküp atmak ister gibiydim.
"Ne?" dedi kaşlarını çatıp. "Nasıl böyle bir şey söyleyebilir?" Onun da gözleri dolmuştu.
"Ama biliyor musun, Seren haklıydı. Kim ister ki benim gibi birini? Bak, Özgür de hissettiklerimi öğrendiğinden beri benimle tüm iletişimini kesti," dediğimde, yerinden kalkıp boynuma sarıldı. Sonra elleriyle yüzümü kaldırıp başparmaklarıyla gözyaşlarımı sildi. O sildikçe yenileri aktı.
"Sakın bir daha böyle konuşma Roz!" dedi kararlı bir sesle. "O pislik seni hak etmiyor. Bir daha onun için tek damla gözyaşı döktüğünü görmeyeyim. Sil at aklından. Sen ondan çok daha iyilerine layıksın. Bunu unutma." Biraz sakinleşmemi bekledikten sonra ekledi: "Ayrıca Seren yenge de çok ayıp etmiş. Bu sözler ona hiç yakışmadı."
"Boş ver... Geride kaldı," dedim burnumu çekerek. "Hem kime güvenmem gerektiğini de anlamış oldum. Sadece hatırlayınca kötü oldum."
"Hiç kimse için üzülmeye değmez," dedi. Sehpadaki limonatayı alıp ellerimin arasına bıraktı. Birkaç yudum içtim.
"Abime ne diyeceğimi bilmiyorum. Yarın kesin soracak," dedim dudağımı ısırarak.
"Doğruyu anlat ama son kısmı değil. Mert abi öğrenirse Seren yengeyle arası bozulur," dedi. Benim de korkum buydu.
"Yengemi tamamen siler, olan Ece'ye olur. Benim yüzümden aralarının bozulmasını istemiyorum," dedim.
Hilal onaylarcasına başını salladı. "Neyse," dedi bir anda gülümseyerek. "Boş ver şimdi bunları. Film izleyelim mi?"
Gözlerimi kapatıp açarak onayladım. Tam kalkacağı sırada telefonu çaldı. "Selim arıyor... Hem de görüntülü," dedi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle telefonu açıp odasına doğru ilerledi.
Hilal odasına geçince ben de kanepede uzandım. Konuşmaları her zamanki gibi uzun sürecekti. Selim, Hilal'in en zor zamanında hayatına giren kahramanıydı. İki sene önce tanışmışlar, zamanla birbirlerine âşık olmuşlardı. İki ay sonra da evleneceklerdi.
Yaklaşık yarım saat sonra elinde telefonla salona girdiğinde otuz iki dişi birden görünüyordu. Bu, kesin güzel bir haber aldığı anlamına geliyordu.
"Hayırdır mavişim, yüzünde güller açıyor? Selim ne dedi de bu kadar mutlu görünüyorsun?" dedim gülerek. Koşarak yanıma gelip ellerimden tuttu. O haline istemsizce gülümsedim.
"Roz, Roz, Roz! Selim yarın buraya geliyor ve bir hafta burada kalacak," dedi. Ardından boynuma sarılıp kocaman öptü.
"Çok sevindim canım," dedim yüzüme yerleşen gülümsemeyle. Onu böyle görmek içimi ısıtıyordu.
"Bu arada sana selam söyledi," dedi.
Başımı salladım. "Sen ne çabuk kapattın telefonu? Size en az iki saat vermiştim," dedim şaşırmış gibi yaparak.
"Arkadaşları yanındaydı," dedi. Yanıma oturup başını dizlerime koyunca saçlarıyla oynamaya başladım.
Uzun uzun sohbet ettiğimiz için film izlemeyi bile unutmuştuk. Çenelerimiz ağrıyana kadar konuşmuştuk. Hilal ayakta uyuklamaya başlayınca onu odasına gönderdim. Biraz nazlansa da sonunda gitti.
Hilal odasına geçtikten sonra, benim için hazırladığı oda yerine salondaki kanepeye uzandım. Yarın hafta sonuydu, Hilal de işe gitmeyecekti; geç saate kadar oturmuştuk. Ama uykum bir türlü gelmiyordu.
Kanepede uzanmış, tavana bakıyordum. Gözlerim yanıyor ama uyuyamıyordum. Telefonu elime alıp biraz sosyal medyada gezmeye başladım. Karşıma çıkan fotoğrafla birlikte telefon elimden kayar gibi oldu; ekranı kapatıp masaya bıraktım.
Özgür'ün başka bir kızla olan fotoğrafıydı.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Ona karşı bir şeyler hissediyordum... ya da öyle sanıyordum. Ne hissettiğimi ben bile tam olarak bilmiyordum. Ondan önce hiçbir erkekle doğru düzgün bir arkadaşlığım bile olmamıştı. Onunla da Hilal sayesinde tanışmıştım. Özgür, Hilal'in çok yakın arkadaşıydı. Tanıştıktan sonra zamanla iyi anlaşmış, arkadaş olmuştuk. Üçümüz bir aradayken vakit nasıl geçtiğini anlamazdık. Bazen bana attığı kaçamak bakışları yakalardım. O zamanlar benden hoşlandığını hissetmiştim. Sonradan Hilal'e, bana karşı boş olmadığını, benden hoşlandığını ve benim onun için değerli olduğumu söylediğini öğrenmiştim.
Ailesiyle tanıştıktan sonra her şey değişmişti. Bana karşı mesafe koymaya, soğuk davranmaya başlamıştı. Sanki beni yavaş yavaş hayatından silmek ister gibiydi. Ona karşı bir şeyler hissettiğimi söylediğimde ise beni istemediğini, sadece Hilal'e ayıp olmasın diye benimle arkadaşlık yaptığını söylemişti.
Çok sonradan öğrenmiştim gerçeği. Ailesi, engelli olduğum için beni istememişti. Onların ailesine uygun olmadığımı söylemişlerdi.
Seven insan sevdiği için çabalamaz mıydı? Onu kaybetmemek için mücadele etmez miydi?
Özgür etmemişti.
İlk zorlukta kaçmıştı. Benden vazgeçmişti.
Onun aşkı da, sevgisi de kendisi gibi kocaman bir yalandı. Ve bu bana, bir daha hiçbir erkeğe kolay kolay güvenmemem gerektiğini acı bir şekilde öğretmişti.
**************
Ertesi gün uyandığımda saat 12.15'ti. Dün gece neredeyse hiç uyuyamamıştım; sabaha karşı gözlerimi kapatabilmiştim ancak. Zaten uykuyu çok seven bir insan değildim ama geceleri geç yattığım zaman sabahları diğer günlere nazaran daha geç kalktığım da bir gerçekti.
Bu kez durum biraz farklıydı. Dün geceyi kelimenin tam anlamıyla sabahlamıştım.
Yatakta birkaç saniye öylece kaldım. Vücudumu esnetirken üzerimdeki çarşafı usulca kenara ittim. O an odanın sessizliği dikkatimi çekti. Hilal çoktan uyanmış olmalıydı ama evde ondan gelen tek bir ses bile yoktu.
Değneğimi alıp kalkmak üzereyken komodinin üzerinde duran not gözüme çarptı.
"Ben havaalanına Selim'i karşılamaya gidiyorum. Çok güzel uyuyordun, uyandırmaya kıyamadım. Haa, bu arada kahvaltın hazır, yapmadan çıkma."
Notu okurken yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Hilal, her zaman beni benden daha çok düşünen nadir insanlardandı. Bazen bunun ağırlığını hissediyor, bazen de bunun için şükrediyordum.
Lavaboya geçip rutin işlerimi hallettim. Ardından mutfağa geçip hazırladığı kahvaltıyı yedim. Karnım doymuştu ama içimde hafif bir huzursuzluk vardı. Evde tek başıma kalmak istemiyordum.
Hilal'in odasına geçtim. Gardırobunda bana uygun yeşil, kalın askılı, diz altına kadar uzanan bir elbise seçip giydim. Saçlarımı açık bıraktım, hafif bir makyaj yaptım. Aynaya baktığımda yorgun ama toparlanmış birini gördüm. Bu yeterliydi.
Şimdilik eve gidip Seren yengeyle karşılaşmak istemiyordum. Ondan ne kadar uzak durursam, benim için o kadar iyiydi. Bu yüzden parka gitmeye karar verdim. Biraz temiz hava belki iyi gelirdi.
Park evimizin bir sokak aşağısındaydı. Oraya kadar yürümek ayağımdan dolayı beni biraz zorlayacaktı ama yine de gitmekten yana kullandım tercihimi. Evde kalıp düşüncelerimle baş başa kalmaktansa, dışarıda acı çekmeyi tercih ederdim.
Parka varmadan önce yol üzerindeki markete uğrayıp birkaç atıştırmalık aldım. Daha önce Hilal'le planlayıp gitmeyi düşündüğümüz parka bu kez tek başıma ilerliyordum. O zaman Selim'in gelişi hiç hesapta yoktu.
Hayat bazen planları sessizce değiştiriyordu.
Parka vardığımda beklediğimden daha kalabalıktı. Hafta sonu olmasının etkisiyle insanlar buraya akın etmişti. Hemen boş bulduğum bir ağacın gölgesine geçip oturdum. Atel takılı olan ayağımı uzattım, sırtımı ağaca yasladım.
Hava çok güzeldi. Hafif bir rüzgâr esiyor, ağaç yaprakları usulca hışırdıyordu.
Etrafa baktığımda tek başına oturan nadir insanlardan biri olduğumu fark ettim. Çoğu aileleriyle gelmişti. Kimileri sevgilileriyle yan yana yürüyordu; el ele, sessiz ama anlamlı adımlarla önümden geçiyorlardı. Anne babalar çocuklarının peşinden koşturuyor, kahkahalar havaya karışıyordu.
Bu manzara içimi hem ısıttı hem de burktu. Uzaktan bakınca insan kendini böyle bir tablonun içinde hayal etmekten alıkoyamıyordu. Sevdiğin adam, sen ve çocuğun...
Sade ama huzurlu bir hayat.
Acaba benim de bir gün böyle bir ailem olur muydu?
İçimdeki ses buna pek ihtimal vermiyordu. O ses hep oradaydı; gerçekçi, biraz acımasız ama çoğu zaman haklı.
Tam bu düşüncelerin içine gömülmüşken, tanımadığım bir ses kulağıma doldu. İrkilerek başımı kaldırdım ve karşımda duran kadına baktım. O kadar dalmıştım ki, ne zamandır orada olduğunu fark etmemiştim bile.
"Pardon, oturabilir miyim?" dedi.
Karşımda duran kadının duruşundan ve kıyafetinden varlıklı olduğu belliydi. Koyu kumral saçları omuzlarına dökülüyordu, kahverengi gözleri dikkat çekiciydi. Güzel bir kadındı; ama güzelliğinden çok, bakışlarındaki sakinlik dikkatimi çekmişti.
"Tabii, buyurun," dedim tebessüm ederek.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.95k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
89 Bölümlü Kitap |