3. Bölüm

3. Bölüm

Roman diyarı1
zozanli

Keyifli okumalar 💞

 

 

Hayat bazı insanlar için gerçekten çok zor olabiliyordu. Çoğu insan yaşadığı hayatı kabul etmekle kalmaz, ona isyan ederdi. Neden ben, diye sorardı. Haklılardı belki de… Ama öyle insanlar da vardı ki, yaşadıklarından ders çıkarırdı. Umut etmeyi seçerdi. Çabalamayı… Direnmeyi… Hayat ne kadar sert vurursa vursun, yere düşse bile dizlerinin üzerinde kalmayı reddederdi.

Ben onlardan biriydim.

Yaşadığım onca şeye rağmen, asla ama asla pes eden biri olmamıştım. Yorulduğum olmuştu, kırıldığım olmuştu, içimden vazgeçmek geçtiği zamanlar bile olmuştu… Ama hiçbir zaman tamamen bırakmamıştım. Kaderimde ne varsa, razı gelmiştim. Çünkü biliyordum; ne kadar kaçarsam kaçayım, bana yazılan yolu eninde sonunda yürümek zorundaydım.

İnsanların bana umutsuz vakaymışım gibi baktığı anlar vardı. O bakışlar… İçinde acıma barındıran, ama umut barındırmayan bakışlar. İşte o anlarda kendime sessiz bir söz vermiştim. Bu savaşta kaybetme ihtimalim ne kadar yüksek olursa olsun, savaşmaktan asla vazgeçmeyecektim. Kaybedeceksem bile, mücadele ederek kaybedecektim.

Tedaviye cevap vermediğim zamanlar oldu. Çok oldu… Bazen aynaya bakıp kendimden nefret ettiğim anlar yaşadım. Vücuduma kızdım, kaderime kızdım, hatta bazen kendime bile… İçim rahatlayana kadar odamın kapısını kapatıp, kimse duymasın diye yastığa yüzümü gömüp hıçkıra hıçkıra ağladığım geceler oldu. Hem de sandığımdan çok daha fazla.

Sonra…

Sonra gözyaşlarımı silip, hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkmayı bildim. Tedavime yeniden odaklandım. Vücudum cevap verene kadar direndim. Doktorların 'imkânsız' dediği şeyleri bir bir başardım. Çünkü benim için umut, vazgeçmemekti. Başka tutunacak dalım yoktu.

Ama şimdi…

Şimdi aklıma takılan şey bambaşkaydı. Seni yüzüstü bırakıp giden bir insan için mücadele etmek doğru muydu? Üstelik seni, olduğun hâlinle kabul edemeyen… Sırf durumundan dolayı arkasını dönüp gidebilen biri için?

Bu düşünce bile canımı acıtıyordu. Değmeyen birini düşünmek, kalbimde gereksiz bir sızıya dönüşüyordu.

Kafamı iki yana salladım. Kendime kızdım. Onun için döktüğüm her gözyaşına kızdım.

Gözyaşlarımı sildim. Derin bir nefes alıp bahçeye doğru yavaş adımlarla yürüdüm. Gözlerim ağlamaktan kızarmış, sızlamaya başlamıştı. Ama bu acıya alışkındım. Canımın acımasına değil… İnsanların kolayca vazgeçmesine alışamıyordum.

Bahçeye çıktığımda, içimde hâlâ aynı soru yankılanıyordu: Ben onca şeye direnmişken… bir insana yenilmek, gerçekten bana yakışır mıydı?

Eve baktığımda ışıkların sönük olduğunu gördüm; annemler henüz dönmemişti. Aslında erken gelmiştim.

Abimlere çıksam soru yağmuruna tutulacağımı bildiğim için vazgeçtim. Bahçedeki büyük salıncağa oturup kafamı geriye yasladım. Gözlerimi kapattım. Her şeyi, en azından bir süreliğine, kafamdan silip atmak istiyordum.

Telefonum çalmaya başlayınca başımı yasladığım yerden kaldırıp çantamdan çıkardım. Ekranda ablamın adı yazıyordu.

"Efendim ablamm," dedim telefonu kulağıma götürürken. Sesim ağlamaklı çıkmıştı; fark etmemesini umuyordum.

"Ela’cım ne yapıyorsun?"

"Bahçede oturmuşum," dedim. Hafifçe öksürüp çatallaşan sesimi toparlamaya çalıştım.

"Ama annem senin Hilal ve Selim’le yemeğe çıktığını söylemişti."

"Evet ama biraz erken döndüm."

"Ela, sen iyi misin? Sesin ağlamaklı geliyor."

"İyiyim merak etme. Sen ne zaman dönüyorsun?" dedim, konuyu değiştirmek ister gibi.

"Yarın geleceğim. Sinem izin vermedi bugün döneyim," dedi. Başımı salladım. Sinem, ablamın üniversiteden arkadaşıydı.

"Anladım abla. Sen ne için aramıştın?"

"Öyle… seni merak ettim."

"Sağ ol ablacığım," deyip telefonu kapatmak üzereydim ki sesi tekrar geldi.

"Ela, gerçekten iyi olduğuna emin misin? İstersen hemen gelebilirim. Hiç kimse senden önemli değil. Bunu biliyorsun."

Yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştu. Onlar yanımdayken, ne yaşarsam yaşayayım toparlanabileceğimi biliyordum.

"Ablacığım iyiyim ben, merak etme. Sen arkadaşında kal. Hiçbir sorun yok. Sadece biraz yorgun hissediyorum, gidip biraz uyursam geçer."

"Peki, o zaman. Git biraz uzanıp dinlen, yarın görüşürüz."

"Görüşürüz," deyip telefonu kapattım.

Başımı tekrar geriye yaslayıp gözlerimi kapadım. Yaklaşık yarım saat öylece kaldım. Ama ne yapsam da Özgür ve Nil’in el ele görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyordu. Sinirle gözlerimi açıp doğruldum. Ellerimi saçlarımın arasından geçirip derin bir nefes aldım. Sabretmeye çalışıyordum ama içimden taşanları susturmak kolay değildi.

"Ela!"

Seren'in sesiyle kafamı ellerimin arasından çektim. Yüzüme dikkatle bakıyordu.

"Ne oldu? İyi misin? Neden ağladın, gözlerin kızarmış," diye sordu, karşıma geçip otururken.

"Yok bir şey, iyiyim," dedim ifadesiz bir şekilde.
Bakışlarımı yere indirdim tekrar.

"Erken döndün, camdan görünce seni merak ettim."

"Sıkılmıştım, döndüm," dedim kısa ve keskin bir tonla. Başım gerçekten ağrıyordu.

"Bir sıkıntı yok değil mi?" deyince, bir an kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Ne bekliyordu? Eskisi gibi içimi ona dökeceğimi mi?

"Yok…" dedim. "Olsa da artık söylemeyeceğimi biliyorsundur. Ben dersimi çoktan aldım." Sözlerim alaycıydı ama içimdeki kırgınlık hâlâ tazeydi.

"Ela, kaç gündür seninle o gün hakkında konuşmak istiyordum ama bir türlü yapamadım." Üzgün olduğu yüzünden belliydi ama beni kırdıktan sonra bunun benim için pek de bir anlamı kalmamıştı.

"Ne konuşacağız?" dedim sesime hâkim olamadan. "Yine abime bir arkadaşımı ayarladığımı iddia edip bana hakaret mi edeceksin? Yoksa ‘Özgür için pek bir kıymetin yok’ mu diyeceksin? ‘Seni bu hâlinle kimse sevemez’ mi diyeceksin, ha?" Sesim olduğuna çok fazla yükselmişti. Kendimi kontrol edemiyordum. Seren tam konuşacakken elimle onu durdurdum ve devam ettim. "Biliyor musun, aslında haklısın…" dedim boğuk bir sesle. "Ben Özgür için pek de önemli biri değildim… Hiç de olmadım." Boğazıma inen yumruyu sertçe yutkundum. Her kelimeyle birlikte gözyaşlarım istemsizce yanaklarımdan yavaş yavaş süzülmüştü.

"Ela, ben o gün sadece çok kızgındım," dedi. "O sözler ağzımdan sinirle çıktı. Samimi değildim. Söyler söylemez pişman oldum." Onun da gözleri dolmuştu.

"Senin canın yandığı için benim canımı yakmak istedin," derken, boğulanan gözlerle ona baktım. "Emin ol, benim canım daha çok yandı… ve hâlâ yanıyor."

Kalkmak için hamle yaptığım anda kolumdan tuttu.
"Ela, lütfen… beni affet. Çok üzgünüm."

"Sana kızgın değilim,” dedim titreyen bir sesle. "Sana çok kırgınım. Bana güvenmeyip o sözleri söylemen beni çok kırdı. En çok da Özgür’le ilgili söylediklerin…"

Aramızda kısa bir sessizlik oldu. Sonra Seren tekrar konuştu. "Haklısın. Güvenini kırdım. Söylememem gereken şeyler söyledim ve bunun için gerçekten üzgünüm. Ama konu Mert olunca kendimi kaybediyorum. Onu ne kadar sevdiğimi sen de biliyorsun."

"Onun da seni ne kadar sevdiğini biliyorum," dedim. "Sen de bunu çok iyi biliyorsun."

Başını salladı. Ellerimi avuçlarının içine aldı, ardından gözyaşlarımı sildi. "İstemeden de olsa aptallık ettim," dedi. "Bunun için senden çok özür dilerim."

Bir an duraksadım. Yüzümde acı bir tebessüm belirdi. "Söylediğin sözler ne kadar acı olsa da doğruydu," dedim. "Özgür değil, başkası da olsa bu hâlimle beni kabul etmezdi. Eden olsa bile ailesi kabul etmezdi. Bu hep böyle olacak… biliyorum."
Hıçkırıklarımı bastırmak istedim ama başaramadım. Ağlamaya başladım. Seren dayanamadı, beni kendine çekip sıkıca sarıldı.

"Öyle deme," dedi sırtımı okşayarak. "Senin karşına öyle biri çıkar ki, bir gün ‘iyi ki Özgür benden vazgeçti’ dersin." Bu sözlerine istemsizce gülümsedim. Böyle bir şeyin olmayacağını ikimiz de biliyorduk.

"Kandırılma yaşımı çoktan geçtiğimi düşünüyorum, yenge," dedim. Kafamı omzundan kaldırıp yüzüne baktım.

Ona tekrar 'yenge' dediğimi fark edince beni yeniden kendine çekip sarıldı. "Hatırlatırım sana," dedi kulağıma eğilip. "Bak, demedi deme."

"Yenge, ben artık odama geçip biraz uyusam iyi olur," dedim konuyu kapatmak ister gibi. "Başım biraz ağrıyor."

Ayağa kalkıp arkamı döndüğüm anda durdum.
Abim karşımızda durmuş, Seren yengeye bakıyordu. Alnındaki damarlar belirginleşmişti, kaşları çatık, bakışları sertti. Öfkesini gizlemiyordu. Onu daha önce hiç bu kadar sinirli görmemiştim.

"Abi!"

"Mert!" dedik Seren’le aynı anda.

İki adımda yanımıza geldi.

"Seren, bu duyduklarının hepsi yalan de… Sen yanlış anladın de… Ben öyle bir şey yapmam de…" dedi. Seren yengenin karşısına geçip gözlerinin içine baktı. Sesindeki titreme, içindeki hayal kırıklığını ele veriyordu. Seren yengeden tek bir kelime bile çıkmayınca kolundan tutup kendisine bakmasını sağladı.

"Cevap versene Seren!" Gözleri dolu dolu ona bakıyordu. Böyle bir şey beklemiyordu… Gerçi ben de beklememiştim.

Seren yenge yine sessizdi. O sustukça abimin öfkesi yüzüne vuruyor, yüzü kızardıkça kızarıyordu.
"Nasıl böyle yaparsın? Nasıl olur da Ela’nın kalbini kırarsın? Onun ne kadar hassas olduğunu bile bile, o kelimeleri ona nasıl söylersin?" diye bağırdı.
Öyle bir bağırmıştı ki, Seren yengeyle ikimiz birden irkilip yerimizden sıçradık.

"Mert, çok üzgünüm… İstemeden oldu. Kendimi kontrol edemedim. Biliyorum, ne kadar özür dilersem dileyeyim hatam telafi olmaz ama gerçekten çok üzgünüm. Kaç gündür doğru düzgün Ela’nın yüzüne bile bakamıyorum," dedi ağlayarak.
Sırf bu yüzden bu konunun tamamen kapanmasını istemiştim. Daha fazla uzadıkça herkes daha çok yara alıyordu.

"Abicim, lütfen kızma ona," dedim araya girerek. "Ne yaptıysa seni sevdiği için yaptı, istemeden oldu. Hem bizim aramız düzeldi. Ben onu affettim zaten."
Abimi yatıştırmak zorundaydım. Şu an fazlasıyla sinirliydi; yanlış bir şey söyleyip sonra pişman olmasını istemiyordum.

"Benim sevdiğim, benim âşık olduğum kadın bu olamaz," dedi sakinleşmeye çalışarak. "Benim sevdiğim kadın, sevdiklerime, aileme… özellikle de kardeşlerime değer verirdi." Ellerini saçlarının arasından geçirip bir sağa bir sola volta atmaya başladı. Bir süre sonra durup Seren yengenin karşısına geçti, kolundan tuttu. "Her şeyi geçtim," dedi daha kısık ama kırgın bir sesle. " Sen Ela’ya o sözleri nasıl söylersin, aklım almıyor. Sen böyle bir insan değildin. Ela’yı kendi kız kardeşinden ayırmazdın. Ne oldu sana?"

"Sadece yanlış anladım," dedi Seren yenge, bu kez bana bakarak. "İnanmamam gereken birine inandım. Bunun için Ela’dan binlerce kez özür dilerim."

Hatasının farkındaydı… ama bunun farkına varmak için biraz geç kalmıştı.

Abime yaklaşıp elinden tuttum. Parmakları hâlâ gergindi. Bu gece sadece benim kalbim değil, hepimizin içindeki bir şeyler kırılmıştı.

"Abicim sırf bu yüzden sana geçen gün anlatmak istemedim. Öğrenince yengemle aranız bozulur diye korktum. Aranız benim yüzümden bozulursa kendimi çok kötü hissederim. Her insan hata yapabilir. Bunun için lütfen bu konuyu burada kapatalım, sonsuza kadar!" dedim. Sesim titremesin diye kendimi zor tutuyordum.

Abim başını ağır ağır salladı. Belli ki sırf benim daha fazla yıpranmamam için susmayı seçmişti. Ama gözleri… Yengeme bakmıyordu bile. Bu, onun gerçekten çok kırıldığının en net göstergesiydi.
Seren yengeye kızgındı. Hem de çok.

Ben kırgındım ama affetmiştim onu. Canımı yakan sözleri unutmak kolay değildi ama abim için affetmiştim. Çünkü abim… O sevdi mi tam severdi. Ve ben onun o sevgisinin zarar görmesine dayanamazdım.

Abim benim en değerlimdi. Onu mutsuz görmek içimi paramparça ederdi. O benim kahramanımdı…

Ece’nin ağlama sesi bahçeye kadar ulaştığında Seren yenge irkildi. Eve doğru yürümeye başladı ama her adımında gözü abimdeydi. Sanki arkasından 'Dur' demesini bekliyordu. Abim başını bile kaldırmayınca, o umut da gözlerinden akıp gitti. Ağlayarak merdivenleri çıktı.

Bahçede bir sessizlik kaldı geriye. Ağır, kırık, yaralı bir sessizlik. Abim çimlerin üzerine çöktü, sonra sırtüstü uzandı. Bir süre gökyüzüne baktı, ardından elini bana doğru uzatıp, "Gel," dedi.

Hiç düşünmeden yanına gittim. Koltuktan destek alarak yere oturdum. Kolunu açtığında, sanki dünya biraz daha güvenli bir yer olurmuş gibi hissedip yanına uzanarak başımı koluna koydum. Beni kendine çekip sardığında ise, içimde gün boyu biriken ne varsa sessizce akıp gitti. Bugün yaşadıklarımdan sonra, bu sarılış bir ilaç gibiydi.

Konuşmadık bir süre. Zaten bazı anlarda kelimeler fazlalıktı. Yıldızları izledik. Eskiden olduğu gibi.

O an çocukluğum düştü aklıma… Annemin bizi içeri sokana kadar saatlerce gökyüzüne baktığımız günler. O zamanlar her şey daha basitti sanki. Hayat bu kadar acımasız değilmiş gibi gelirdi. Belki de çocuk olduğumuz içindir; her şey daha hafif, daha anlaşılır görünürdü.

Abim, ablam, Efe ve ben… Saatlerce yıldızları izlerdik birlikte. Annem gelip bizi zorla içeri götürene kadar.

Daha küçüktüm o zamanlar, sanırım on bir ya da on iki yaşlarındaydım. Yürümekte çok zorlanırdım. Bazen birkaç adım atana kadar canım çıkacak gibi olurdu. Abim beni kucağına alır, dışarı çıkarırdı. Yere uzanır, yanıma uzanırdı. Bir kolunda ben, diğer kolunda ablam, gökyüzündeki yıldızlara bakardık. Efe bizi öyle görünce hemen bozulur, 'Beni dışlıyorsunuz,' diye söylenirdi. Ablam da buna dayanamaz, kolundan tutup onu da omzuna çekerdi.

"Abi," deyip aramızdaki sessizliği bozdum, bir süre sonra.

"Hmmm."

"Eski günlerimizi çok özledim," dedim, kafam hâlâ omzundayken.

Yüzünü çevirip bana baktı. Bakışlarında hem hüzün hem de korumak ister gibi bir ifade vardı. Beni biraz daha kendine çekip alnımdan öptü. "Bundan sonra sık sık yaparız. Efe de gelsin. Sonra bozuluyor bize, biliyorsun," dedi gülümseyerek.

Kafamı sessizce sallayıp gülümsedim. Efe’nin adı geçince onu ne kadar çok özlediğimi fark etmiştim.

"Sana bir şey itiraf edeyim mi?" dedim abimin kafasını dağıtmak için. Benimle konuşurken bile düşünceli görünüyordu çünkü.

Bana 'Ne?' der gibi bakınca, "Biliyor musun, küçükken seni çok kıskanırdım," dedim gülerek. "Hem de ablamdan." Dudaklarımdaki gülümseme daha da genişledi.

Abim de dayanamayıp gülmeye başladı. "Neden?"
Bir yandan benimle konuşuyor, bir yandan da saçlarımla oynuyordu.

"Bilmiyorum ama aranızdaki iletişimi çok kıskanırdım." Bu söylediğim sadece abimin kafasını dağıtmak için değildi aslında. Bunda gerçeklik payı da vardı.

"Öyle mi?" dedi, ardından biraz duraksadı. "Ama ben bunu hiç fark etmemiştim,” diye devam etti. Parmakları hâlâ saçlarımda yavaşça dolanıyordu.

"Ablamla dışarı çıktığınızda size o kadar kızıyordum ki," dedim kafamı hafif yüzüne kaldırırken. "Beni yanınızda götürmüyorsunuz diye… Özellikle de sana çok kızıyordum. Geldiğinizde de hatırlarsan sizinle konuşmuyordum," O anıları hatırladıkça kendi kendime gülüyordum. O günler zor ve ızdıraplı geçmiş olsa da, bir yanım o günlere dönmek istiyordu.

"Evet," dedi gülerek. "Sürekli bize trip atıyor, konuşmuyordun." Parmağıyla burnumun ucuna dokundu. "Ama elimden geldiğince de seni çıkarıyordum. Bazen annemden izinsiz götürdüğüm için fırçayı ben yiyordum."

Evet, çoğu zaman annemden gizli çıkarırdı beni. Sonra da annem ona bir güzel kızardı. O zamanlar bir sürü ameliyat geçirmiştim. Annem de yaralarım iyileşene kadar enfeksiyon kapmayayım diye dışarı çıkmama bile izin vermiyordu.

Aklıma gelen anıyla abime yüzümü tam döndüm.
"Abi, hatırlıyor musun? Bir gün hava çok yağmurluydu. Sen, ablam ve Efe üçünüz bahçeye yağmurda ıslanmak için çıkmıştınız. Annem benim çıkmama izin vermemişti. Ben de balkonda oturup sizi izlemeye başlamıştım. İşte o gün sizi çok kıskanmıştım. Daha doğrusu size çok imrenmiştim."
Sağlığımla ilgili konulara girince abim çok duygulanırdı. Şu an olduğu gibi… Sadece gözyaşları eksikti. Biraz daha konuşsam onların da akacağına emindim.

"Hatırlıyorum, güzelim. Ama senin bilmediğin bir şey vardı. O gün seni çıkarmak için anneme ne kadar dil döktüm haberin yok. Seni çıkarırdım çıkarmasına ama annem senin çok hassas olduğunu, hemen üşütüp hasta olabileceğini söyledi. Biliyorsun ki o zamanlar yeni olmuştun. Çıkman demek, hasta olman, tedavinin aksaması demekti. O gün seni balkonda bize bakarken gördüğümde de hemen içeri, senin yanına gelmiştik," dedi gözleri dolarak.

O anılar, kalbimde sıcak bir yerden sızlamıştı. Ameliyatlar, yasaklar, korkular… Ama onların varlığı her şeyi biraz daha katlanılır kılmıştı.

Abimle sohbet ede ede saatin ne çabuk geçtiğini anlayamamıştık. Saate baktığımda 11.45’ti ve annemler hâlâ dönmemişti.

"Abi, ben artık odama geçeyim. Annemler de birazdan gelirler. Yorgunum, biraz dinlensem iyi olacak," dedim.

"Ben sana söylemeyi unuttum. Annem aradı, bugünlük orada kalacaklarmış. İzin vermemişler dönmelerine. Senin bize gelmeni söyledi. Seni aramış ama açmamışsın. Ben de sana haber vermeye gelmiştim. Sonra konuşmalarınızı duyunca... Sana söylemeyi unuttum."

Anladığımı belli edercesine kafamı salladım. "Ben odama geçer uyurum zaten, şimdi hiç yukarı çıkmayayım."

"Olmaz!" dedi kesin bir dille.

İtiraz etsem bile kabul etmeyeceğini bildiğim için sesimi çıkarmadım. "Aferin. Her zaman böyle ol, abinin sözünü dinle," dedi beni sinir etmek için.

Güldüm dediğinde. Yanından kalkmak için harekete geçmiştim ki kolumdan tuttu. "Nereye? Biraz daha burada kalalım. Birlikte geçeriz içeri."

Kafamı salladım.

Kısa bir süre sonra abim tekrar konuşmaya başladı.
"Yarından itibaren o sürekli ertelediğin şeyi tekrar yapmaya başlıyoruz."

Kafamı iki yana salladım bu sefer. İstemiyordum. "Hayır abi ya… Olmuyor işte. Zorlamanın bir faydası yok," dedim. Hayatımda çok zorluk aşmıştım. Hep çalışmıştım ve karşılığını zor da olsa almıştım ama bir türlü elimdeki bu değnekten kurtulamamıştım. Değneksiz bir iki adımdan öteye gidemiyordum. Ne kadar çalışırsam çalışayım bu değnekten kurtulamıyordum. Ben de artık kabullenmek zorunda kalmıştım.

"Sen güçlü bir kızsın. Bunu da atlatacağına eminim. Şimdi bunu düşünme, gözlerini kapat ve güzel şeyler düşün."

Nereden nereye geldiğimi, neleri başardığımı söylüyordu. Bu kadar zorluğu aşan bir kız, bunu da aşar diye düşünüyordu. Vücudum ikinci ya da üçüncü denememde gördüğüm tedaviye cevap veriyordu evet, ama bunda hiçbir işaret dahi görmemiştim, o kadar denememe rağmen. Bir kıvılcım kadar bile bir etki görseydim üstüne giderdim.

Gözlerimi kapatıp abimin deyimiyle güzel şeyler düşünmeye başladım.

Gözlerimi açtığımda sabah olmuştu. Yatakta, yastığa sarılmış bir pozisyonda uzanıyordum. Demek ki dün gece orada uyuya kalmışım. Nasıl uyudum, nasıl buraya getirildim hiç fark etmemiştim. Arada bir uyanmış mıydım, abim beni kucağına mı almıştı… Hiçbir şey hatırlamıyordum. Sadece derin, ağır bir uykunun içinden çıkmış gibiydim.

Yorganı üzerimden çekip doğruldum. Elimi alışkanlıkla yastığın altına götürdüm ve telefonumu kavradım. Her zaman uyurken telefonu yastığımın altına bırakırdım; artık refleks hâline gelmişti. Elimi attığım gibi telefonum elime gelmişti. Abim bu huyumu bildiği için telefonu özellikle yastığın altına koymuş olmalıydı. Bu küçük ayrıntı bile içimi ısıttı.

Ekranı açtığımda annemden, Hilal’den ve Efe’den bir sürü cevapsız arama olduğunu gördüm. Gece kim bilir kaç kez aramışlardı. İçimde hafif bir suçluluk belirdi. Hilal’e ve Efe’ye 'Sonra ararım' diye mesaj attım. Annem büyük ihtimalle gelmiştir diye düşünüp onu aramaktan vazgeçtim.

Saat 10.15’ti. Uzun zamandır ilk kez bu kadar deliksiz uyumuştum. Dün geceki yorgunluk bedenimden çok ruhuma çökmüştü belki de.

Yavaşça yataktan kalkıp lavaboya girdim. Soğuk suyu yüzüme çarptığımda aynadaki yansımam ile göz göze geldim. Gözlerim hâlâ şişti; belli ki gece ağladığım her iz oradaydı. Birkaç kez daha yüzümü yıkadım. Sanki su, içimdeki ağırlığı da götürebilirmiş gibi… Saçlarımı toparlayıp odadan çıktım.

Salona doğru ilerlerken Ece’nin o çok sevdiğim, içten gülüşü kulağıma geldi. O ses evin en temiz sesi gibiydi.

"Günaydın prenses."

"Günaydın halacığım."

Elimden tutup beni mutfağa doğru sürüklemeye başlayınca hafifçe durdurdum. "Halacığım biraz yavaş yürüyelim. Ben senin gibi hızlı koşamıyorum ki," dedim gülümseyerek.

Bir an durdu, yüzü ciddileşti. "Özür dilerim, hala unutmuşum." O an kalbim sızladı. Çocuk aklıyla bile dikkat etmeye çalışıyordu. Dayanamadım, onu kendime çekip saçlarından öptüm.

"Anne ve baba nerede?" diye sordum. Ortalıkta ne abim ne de yengem görünüyordu.

"Babam işe gitti. Annem de mutfakta kahvaltı hazırlıyor bizim için."

Kafamı sallayıp mutfağa yöneldik. İçeri girdiğimizde yengem masayı hazırlıyordu. Öyle dalmıştı ki geldiğimizi fark etmedi bile. Omuzları düşük, hareketleri yavaştı; sanki gece boyunca hiç uyumamış gibiydi.

"Günaydın." Sesimle irkildi. Aniden dönünce yüzünün ne kadar solgun olduğunu fark ettim.

"Günaydın canım," dedi.

"Korkutmak istememiştim."

"Yok canım, dalmıştım. Birden seslenince… Hadi oturun, kahvaltı hazır."

Ece elimi bırakıp neşeyle sandalyeye oturdu. Ben ise ayakta kaldım. Masaya bakıyordum ama hiçbir şeye iştahım yoktu. Midem düğüm düğümdü. Sanki dün geceki konuşmalar hâlâ boğazımda takılıydı.
Kahvaltı hazırdı ama içimdeki ağırlık henüz dağılmamıştı.

"Yok yenge, kahvaltı yapmayacağım. Aç değilim. Annem de gelmiştir, en iyisi aşağıya ineyim," dedim.

Seren yenge başını iki yana salladı. Yüzünde yorgun ama kararlı bir ifade vardı. "Olmaz," dedi. "Abin kahvaltı yapmadan evden çıkmana izin vermememi söyledi. Akşam yemeği de yememişsin. Zühre anne de yeni geldi zaten. Kahvaltı yaptıktan sonra inersin canım."

Abimin adını duyunca itiraz edecek gücüm kalmadı. 'Peki,' deyip masaya oturdum. İçimde hâlâ bir düğüm vardı ama abimin bu küçük tedbiri bile beni ne kadar düşündüğünü gösteriyordu. Yengem tabağıma kahvaltılıklardan doldururken ben de Ece’nin tabağını hazırlamaya başladım. Ece heyecanla sandalyede sallanıyor, arada bana gülümseyip saçma sapan hikâyeler anlatıyordu. Onun neşesi masadaki ağırlığı biraz olsun hafifletiyordu.

Lokmalar boğazımdan zor geçse de tabağımı bitirmeye çalıştım. Seren yengenin gözü sürekli bendeydi; sanki az yesem suçluluk duyacakmış gibi.
Kahvaltı bittikten sonra sandalyemi geri itip ayağa kalktım.

"Yenge, kahvaltı için teşekkür ederim." Dalgın dalgın tabağıyla oynadığı için beni duymamıştı. Yanına gidip ellerimi omuzlarına koydum. Hafifçe irkildi. "Abim seni affeder, merak etme. Ona sadece biraz zaman ver," dedim gülümseyerek. Abimin öfkesi büyük olurdu ama sevgisi daha büyüktü. Sakinleşmesi için zamana ihtiyacı vardı, hepsi buydu.

"Olmazsa tekrar konuşurum onunla. Beni kırmaz, sana da kıyamaz." Göz kırpıp elini tuttum. İçimdeki kırgınlık sandığım kadar ağır değildi artık. Dün gece yıldızların altında bir kısmını bırakmıştım sanki.

"Ela… Yüzüne bakınca kendimden utanıyorum. Ben sana neler söyledim, sen benim için neler yapıyorsun. Ben nasıl olur da Serhat’ın sözüne inandım…" Gözleri doldu. Ece’yi başımla işaret ederek ağlamaması için uyardım. Çocuğun yanında ağlamasını istemiyordum.

"Hepsi geçti gitti. Bunları konuşup canımızı sıkmanın bir anlamı yok. Ben her şeyi unutup yoluma bakıyorum. Sen de her şeyi unut gitsin. Ben şimdi aşağı iniyorum, sen de Ece’yi giydirir gelirsin," dedim. Yengem birden beni kendine çekip sarıldı. Bu sarılış dünkü sarılışlardan farklıydı; içinde hem minnet hem pişmanlık vardı.

"Teşekkür ederim Ela, bu kadar yüce gönüllü olduğun için," diye fısıldadı kulağıma.

Ben de kolumu beline doladım. Yüce gönüllü müydüm bilmiyordum ama ailemin dağılmasını istemiyordum. Bazen güçlü görünmek, gerçekten güçlü olmaktan daha gerekliydi.

Merdivenlerden yavaşça indim. Adımlarım hâlâ temkinliydi ama içimdeki ağırlık biraz hafiflemişti. Kapı zilini çaldım. Bir dakika sonra kapı açıldı ve annemin sıcak yüzüyle karşılaştım. Hiç düşünmeden boynuna sarıldım.

"Hoş geldin bebeğim," dedi, yanaklarımdan öperek.

"Hoş buldum annem." Saçlarımı okşadı. O dokunuşta çocukluğum saklıydı.

"Kahvaltı yapmadıysan direkt mutfağa geç."

"Kahvaltı yaptım anneciğim. Odama geçip duş alacağım," dedim.

Annemin yanağından öpüp odama doğru yürümeye başladım. Arkamdan, 'Deli kız,' dediğini ve hafifçe güldüğünü duydum. Ben de istemsizce gülümsedim.

Kim bilir belki de hayat, bütün kırgınlıklarına rağmen, böyle küçük anlarla toparlanıp, daha da anlam kazanıyordu.

Odama geçer geçmez doğruca lavaboya girdim. Duşu açıp suyu her zamanki gibi ılığa ayarladım. Kışın ayazında da yazın kavurucu sıcağında da hep aynı sıcaklık… Ne yakacak kadar sıcak ne de ürpertecek kadar soğuk. Ilık su bana güven verirdi; dengeli, sakin, abartısız.

Keşke hayat da suyun derecesi gibi ayarlanabilseydi.

Suyun altına girdiğim an omuzlarımın düştüğünü hissettim. Sanki günlerdir taşıdığım görünmez bir yük vardı da yavaş yavaş akıp gidiyordu. Gözlerimi kapattım. Suyun sesi dış dünyayı bastırdı. Ne dün geceki konuşmalar vardı o an, ne kırgınlıklar, ne de içime oturan o ince sızı. Bir saatin nasıl geçtiğini fark etmeden suyun altında kaldım. Parmak uçlarım buruşmuştu ama içimdeki düğüm de biraz gevşemişti.

Bornozu üzerime geçirip dikkatlice dışarı çıktım. Zemin ıslaktı. Adımlarımı ölçerek atmaya çalıştım.

Düşersem mazallah…

Dolabı açıp içinden eşofman takımımı çıkardım. Bugün evden çıkmaya niyetim yoktu. İnsan bazen dünyaya karışmadan, kendi köşesinde kalmak istiyordu. Bende öyle yapacaktım.

Rahat kıyafetlerimi giydim, saçlarımı kuruttum. Aynaya baktığımda gözlerimde hâlâ ince bir yorgunluk vardı ama en azından daha toparlanmış görünüyordum.

Telefonu elime alıp Efe’yi aradım. Üçüncü çalışta açtı. "Efendim Ela…" dedi, ismimin üstüne basa basa.

Gülümsedim. "Ela değil, abla diyeceksin. Sana bunu bir türlü kabul ettiremedim," dedim sesimi yapay bir ciddiyetle kalınlaştırarak. Bu bizim aramızdaki bitmeyen şakaydı.

"Sen nasıl ablam oluyormuşsun? İkimiz de aynı gün doğduk. Farkındaysan ikiziz biz," dedi her zamanki ukalalığıyla.

Gülmemek için dudaklarımı ısırdım ama başaramadım. Birkaç saniye sonra hafifçe öksürüp toparlandım. "Olsun. Yine de bana abla de."

"Hayatta demem."

Bu saçma inatlaşma bana iyi geliyordu. Efe’nin sesi, çocukluğumuzun aynısıydı. Aynı evde büyümüş, aynı hataları yapmış, aynı hayalleri kurmuştuk. Onunla konuşurken hayat sanki daha sade, daha hafif oluyordu. Bir süre hasret giderdik, birbirimize takıldık. Telefonu kapattığımda yüzümde istemsiz bir tebessüm vardı.

Ardından Hilal’i aradım. Onun sesi her zamanki gibi yumuşaktı ama altındaki endişeyi hissedebiliyordum. Konuşmamız kısa sürmüştü.
"Akşam üzeri uğrayacağım. Seni görmek istiyorum," demişti.

Telefonu bıraktıktan sonra odada kısa bir sessizlik oldu. Uzun zamandır roman okumadığımı fark ettim. Çekmeceyi açıp abimin bana hediye ettiği romanı çıkardım. O kitabı her elime aldığımda, abimin bana duyduğu güveni hatırlardım. 'Sen bunu seversin,' demişti verirken. Beni benden iyi tanıdığı anlardan biriydi.

Köşedeki sallanan sandalyeye oturdum. Sandalye hafifçe ileri geri hareket ederken kapağı açtım. Daha ilk sayfaya göz gezdiriyordum ki kapı iki kez tıklandı. Annemdi. Kapıyı aralayıp başını uzattı.

"Kızım gel, kahve yaptım. Beraber içeriz diye. Seren de geldi."

Bir an kitabın sayfasına baktım. Kaçmak istiyordum belki de, satırların arasına saklanmak. Ama sonra kitabı kapattım. "Roman okuyacaktım ama neyse, geliyorum. Sonra okurum," dedim.
Kitabı yerine bırakıp annemin peşinden salona geçtim. Odaya girer girmez Ece’nin sesini aradı kulaklarım. "Ece nerede?" diye sordum.

"Bahçede oyuncaklarıyla oynuyor," dedi Seren yenge.

Başımı sallayıp tekli koltuğa oturdum. Annem kahveleri uzattı. Fincanı elime aldığımda mis gibi kahve kokusu içime doldu. Küçük, sade bir mutluluk. Tam o sırada annemin bana dalıp gittiğini fark ettim. Öyle bir bakıyordu ki sanki yüzümde bir şey arıyordu. Dik oturdum, fincanı masaya bıraktım.

"Anne hayırdır? Bana öyle bir dalmışsın ki… Görende uzun zamandır beni hiç görmemişsin sanır. Daha dün yan yanaydık," dedim gülerek.

"Hiç öyle dalmışım. Ayrıca ben kızımı özlemiş olamaz mıyım?" dedi, yalancıktan gözlerini devirerek.

Yerimden yavaşça kalktım. "Oy oy annem beni çok özlemiş," deyip yanına giderek sarıldım. "Kurban olurum sana ben." Annemin kolları hâlâ aynıydı. Güvenli. Sıcak. Çocukken kabus gördüğümde nasıl sığınıyorsam, şimdi de içimdeki görünmez korkularla öyle sığınıyordum.

Sohbet ede ede zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Kahvelerimiz bitti, cümleler birbirine karıştı, arada kahkahalarımız yükseldi. O an bir şey daha fark etmiştim… Hayat ne kadar zor olursa olsun, insan sevdiklerinin yanında biraz olsun iyileşiyor. Belki tamamen değil. Ama iyileşiyordu.

Akşam üzeriydi. Güneş çekilmiş, yerini serin bir havaya bırakmıştı. Telefonumu ve değneğimi alıp yavaş adımlarla bahçeye çıktım. Bahçemiz küçüktü ama ruhu vardı. Babamın kendi elleriyle yetiştirdiği rengârenk çiçekler, sanki evin neşesini ayakta tutuyordu. En köşede ahşap bir kamelya, Ece için kurulmuş salıncak… Çiçeklerin hemen yanında da büyük, sallanan bir sandalye. O sandalye benim için konmuştu oraya. Çiçeklere olan düşkünlüğümü bilen babam, 'Ayakta çok kalma,' diyerek almıştı.

Bazen o sandalyeye oturur, çiçeklerin yapraklarına dokunur, içimi onlara dökerdim. İnsanlara anlatamadıklarımı onlara anlatmak daha kolay gelirdi. Onlar yargılamazdı. Sadece susar, dinlerdi. Ama ayakta biraz fazla kalsam ayaklarım zonklamaya başlardı. Her ağrı bana nerede olduğumu hatırlatırdı.

Kamelyaya geçip oturdum. Gökyüzü bulutluydu. İçimden 'Keşke yağmur yağsa,' diye geçirdim. Yağmurlu havaları çok severdim. Yağmurun kokusunu, toprağın ıslanışını… Ama gök gürültüsünden de bir o kadar korkardım. Korkuma rağmen yağmurda ıslanmak isterdim.

Çocukken yapamadıklarımın ukdesi vardı içimde. Yağmur yağdığında mahalledeki çocuklar sokağa çıkar, ellerini iki yana açıp kendi etraflarında dönerlerdi. Ben balkondan izlerdim. İçimde bir şey kıpırdar ama adım atamazdım. Şimdi de annem izin vermezdi. Ama bazen, gizlice çıkardım yağmura. Birkaç dakika bile olsa… Kendimi eksik hissetmemek için.

Telefonum çalmaya başlayınca düşüncelerim dağıldı. Ekranda 'Hakan Hoca' yazıyordu.

Hakan Hoca… O zor günlerde elimden tutan, pes ettiğim anlarda bana inanmaktan vazgeçmeyen, yeniden ayağa kalkabileceğime benden çok inanan adam. Otuz beşli yaşlarda, uzun boylu, esmer, siyah gür saçlı, hafif göbekli… Ama en çok da sabırlıydı. Ona hem saygı duyuyor hem de güveniyordum. Artık doktorumdan çok ailemizden biri gibiydi. Eşi Sevda abla, çocukları Lale ve Onur… Üç yıl önce İstanbul’a taşınmışlardı ama bizi hiç bırakmamışlardı.

Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

"Ela nasılsın?" dedi neşeli bir sesle.

"İyiyim hocam, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?"

"Ben de iyiyim teşekkür ederim de… Hani biz bizeyken ‘hoca’ yoktu, ‘abi’ vardı."

İstemeden gülümsedim. "Peki Hakan abi."

"Hah şöyle," dedi. Sonra beklediğim soru geldi. "Tedavine devam ediyor musun?"

Derin bir sessizlik çöktü içime. "Hayır."
Bu kadar net söylemek bile ağır geldi. Eskisi gibi içimden gelmiyordu. Fiziksel yorgunluk bir yana, asıl mesele ruhumdu. İnsan ruhen yorulunca bedeni de peşinden sürükleniyordu.

"Ela, biliyorsun ki tedavi görmezsen bir süre sonra gerileme başlar. En azından merkeze gitmesen de egzersizleri kendin yap. Hepsi bildiğin şeyler. Bir fizyoterapist eşliğinde yapsan daha iyi ama onu yapmayacağını biliyorum."

Haklıydı. Hem de fazlasıyla. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. 'İstemiyorum,' desem kızardı. Ama kızmakta da haklı olurdu.

"Tamam Hakan abi. Kendim yapmaya çalışırım."
Tam o sırada bahçe kapısından ablam ve Hilal içeri girdi. Ablam beni telefonla görünce başıyla içeri geçeceğini işaret etti. Kafamı salladım. Hilal yanıma doğru yürüdü.

"Sen güçlü bir kızsın Ela," dedi Hakan abi. " O kullandığın değneği de atarsın. Ben buna inanıyorum. Seninle neler başardık, bir düşün."

Konuşacaktım ki arka planda birinin onu çağırdığını duydum. "Ela kapatmam lazım. Beni çağırıyorlar. Kendine dikkat et. Fazla zorlama. Tekrar ararım. Evdekilere selam söyle."

"Tamam Hakan abi. Sen de Sevda yengeye selam söyle. Çocukları da öp benim için."

Telefon kapandı. Masaya bıraktım. Bir an boşluğa baktım. 'Güçlü kız'… Bu cümleyi o kadar çok duymuştum ki... Güçlü olmak zorunda kalmak bazen beni fazlasıyla yoruyordu.

Hilal’e dönüp gülümsedim. "Hoş geldin mavişim."
Sarılıp öpüştük.

"Hoş buldum Roz," dedi. Gözlerini üzerimde gezdirdi. "Seni düne kıyasla iyi gördüm."

"İyiyim, merak etme. Dün dünde kaldı. Bundan sonra hiçbir erkek için gözlerimden yaş gelmesine izin vermeyeceğim." Kararlı çıkmıştı sesim ama içimde küçük bir tereddüt vardı yine de. İnsan kalbine söz geçirebilir miydi gerçekten?

"Katılıyorum Roz. Hiçbir erkek için üzülme. Çünkü değmiyor."

Kafamı salladım. "Dün Selim’e de arkadaşına da ayıp oldu," dedim mahcup bir şekilde. Gerçekten de dün Selim'e de, arkadaşına çok mahcup hissediyordum. Özellikle de Selim'e. "Masadan kalkmamalıydım. Ama yapamadım. Benim adıma Selim’den de arkadaşından da özür dile."

"Saçmalama istersen," diye hemen atıldı Hilal. "Selim sana asla darılmaz, biliyorsun. Arkadaşı da sen gittikten beş dakika sonra geldi. Selim’in dediği gibi öyle birine benzemiyor. Seni arayacaktı, izin vermedim. Rahat rahat kafa dinle istedim."

Bir kez daha sarıldım ona. Böyle bir dosta sahip olmak büyük nimetti. Beni hafifçe itip sırıttı. "Bu Asaf var ya… Çok yakışıklı biriydi."

Koluna hafifçe vurdum. "Ben ne diyorum sen ne diyorsun? Selim bunu duysa evlilik kararını gözden geçirirdi."

Gözlerini devirdi. "Ben senin için diyorum kızım. Bana ne Asaf’tan? Dünya ahiret kardeşimdir. Selim’i hiçbir şeye değişmem."

Gülümsemem kayboldu. "Ben sana diyorum ki bundan sonra erkeklerle işim olmaz. Canımı yakmalarına izin vermem diyorum. Sen gelip bana Asaf’ın yakışıklılığını anlatıyorsun."

"Roz, her erkek aynı değil."

"Bu konuyu kapatabilir miyiz?"

"Peki."
Sessizlik oldu. Rüzgâr hafifçe çiçekleri sallıyordu. Gökyüzü daha da kararmıştı.
Evet, belki her erkek aynı değildi. Ama güven bir kere çatladı mı, insan o sesi bir daha unutamıyordu. İçimde hâlâ ince bir kırık vardı. Belki zamanla kaynar, belki iz kalırdı.

Ama şu an tek bildiğim şey şuydu: Artık kimsenin beni eksik hissettirmesine izin vermek istemiyordum.

 

 

Bölüm : 21.08.2024 01:37 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...