99. Bölüm

59. Bölüm

Roman diyarı1
zozanli


Keyifli okumalar 💓

Araba yaklaşık yarım saatin sonunda Dua'ların evinin önünde durdu. Yusuf abi ile ikimiz aynı anda derin bir sessizliğin içine girmiştik. Yol boyunca da hiç konuşmamıştık; o sessizlik sanki buraya kadar bizimle gelmişti.

Yusuf abi birkaç saniye sonra derin bir nefes alıp arabadan indi. Önce benim kapımı açıp inmeme yardımcı oldu. Ardından arka koltuğa uzanıp çiçekle çikolatayı aldı. Kısa bir an elinde tuttuklarına baktı, sonra bakışlarını toparlayıp kapıya çevirdi. Yüzü sakindi ama içinden geçenleri az çok tahmin edebiliyordum.

Babamlar da birkaç saniye sonra indiklerinde birlikte kapıya yöneldik. Zile bastıktan kısa bir süre sonra kapı aralandı. Dua, utangaç bir ifadeyle karşımızdaydı.

"Hoş geldiniz," dedi hafif bir tebessümle.

Babaannem bir adım öne çıktı. "Hoş gördük güzel kızım." Babaannem Dua'ya bakarken yüzünde, bu evliliğe memnun olduğunu belirten bir ifade taşıyordu.

Dua hemen eğilip babaannemin elini öptü. Ardından annemin ve babamın da elini öperek onları saygıyla içeri davet etti. Sıra bana geldiğinde kısa bir an göz göze geldik. Sonra bana doğru bir adım atıp boynuma sarıldı. Kolları temkinliydi ama sıcacıktı. Hemen o an karşılık verdim. "Hoş bulduk canım," dedim usulca gülümseyerek. Ardından onları kapıda bırakıp annemlerin peşinden salona doğru ilerledim.

İçeri girdiğimizde Ömer'in yanında duran kadını fark ettim ilk. Ayakta duruyordu. Bizi görünce kendini hemen toparladı.

Bir an duraksadım. Bu kadın da kimdi? Biz Dua'nın evde sadece Ömer'le olduğunu sanıyorduk. Üstelik bugün... özel bir gündü.
Kadın hafif bir gülümsemeyle konuştu.

"Hoş geldiniz, buyurun," dedi, eliyle oturmamızı işaret ederek. Birkaç saniye sonra, "Ben Dua'nın annesi, Berna," dediğinde içimde bir şey sertçe gerildi. Dua'nın annesi mi? Kendi çocuklarını düşünmeden, onları rutubetli, yıkık dökük bir evde bırakıp hayatına devam eden o kadın mıydı bu kadın?

Gözlerim kısa bir an ona takılı kaldı. Ve istemsizce, Dua'yı ilk o evde gördüğüm gün geldi aklıma. O ev... Duvarları nemden kabarmış, boyası dökülmüş... içeri adım attığım anda yüzüme çarpan o ağır rutubet kokusu. Ve yiyecek diye, bir parça kuru ekmeğe mahkûm kalan Ömer'im...

O günü hiçbir zaman unutamazdım. Dua'nın o gün gözlerimin içine bakamayıp utanması... Sanki o şartlar onun suçuymuş gibi başını eğmesi... Hepsi aklımın bir köşesinde duruyordu. Ama asıl ağır ve korkutucu olan, o psikopat üvey abisinin gelmesiydi... Para istemekle başlayan, sonra tehditkâr bir tona dönen o anlar... Belki de o gün Adem abi yetişemeseydi o psikopat adam hepimize zarar verebilirdi.

Dua'nın nasıl gerildiğini, nasıl küçüldüğünü hâlâ hatırlıyorum. Kendini korumaya çalışırken bile sessiz kalmayı seçmişti.

O gün içimde bir şey yerinden oynamıştı. Ve şimdi... Aynı kadının, sanki hiçbir şey olmamış gibi karşımda durması... hiçbir şey söylemeden gülümsemesi içime oturuyordu.

Yusuf abinin koluma hafifçe dokunmasıyla bakışlarımı ondan çekip düşüncelerimden sıyrıldım. Bana başıyla oturmamızı işaret etti. Zor da olsa içimde kabaran öfkeyi bastırıp sessizce gidip oturdum. Yusuf abiyle Dua'nın ne zaman arkamızdan salona geldiğini bile fark etmemiştim.

Kısa bir süre sonra Dua kahve yapmak için mutfağa geçti. Onun arkasından gözüm bir an kapıya kaydı, sonra tekrar önüme döndüm.

Kadın annemle konuşurken biraz Yusuf abiye yaklaştım. Sesimi neredeyse fısıltıya indirerek, sadece onun duyacağı şekilde konuştum. "Abi, bu kadının burada ne işi var? Hangi yüzle buraya gelir?"

Yusuf abi önce bana kısa bir bakış attı. Sonra aynı şekilde alçak sesle karşılık verdi. "Bugün burada olmasına izin verirsek..." dedi, kısa bir an durup gözlerini yere kaydırdı, "...Ömer'i almaktan vazgeçeceğini söylemiş Dua'ya."

Sözleri içimde bir an yankılandı. "Dua da kabul etti," dedim. Aslında onu anlıyordum.

Yusuf abi başını hafifçe salladı. "İstersen kabul etmeyebilirsin, Ömer'i senden koparmalarına hiçbir şekilde izin vermem dedim," diye fısıldadı. "Ama sanırım Dua, zorluk çıkarmamaları için kabul etmek istedi."

Başımı yavaşça salladım. Bakışlarım bu kez sessizce kanepenin bir köşesinde oturan Ömer'i buldu. Sessizdi. Hem de alıştığım sessizlikten farklıydı. Onu tanıdığımdan beri ilk defa bu kadar içine çekilmiş görüyordum. Sanki küçülmüş... ya da bulunduğu yere ait değilmiş gibiydi.

Ne olmuştu ona? Neden bu kadar üzgün görünüyordu?

Dayanamayıp yanına gittim. "İyi misin?" diye fısıldadım, omuzumu omuzuna hafifçe değdirirken. Başını kaldırıp bana baktı ama cevap vermedi. Sadece baktı. Gözlerinde tanıdık bir tedirginlik vardı; suskunluğu bu kez daha ağırdı.

"Ne oldu birtanem? Biri canını sıkacak bir şey mi dedi sana?" Birinden kastım onun annesiydi.

Kafasını iki yana sallamakla yetindi sadece.

"Madem kimse canını sıkmamış, o zaman benim paşam neden bu kadar durgun?" dedim kolumu omuzuna atarak başının üstünden öptüm.

Bu sefer de omuz silkti.

Bu çocuğun derdi neydi bilmiyorum ama onun bu hali beni yavaş yavaş endişelendirmeye başlamıştı.

Biraz daha Ömer'in yanında oturdum. Sessizliği değişmedi, ben de onu zorlamadım. Sonra yavaşça ayağa kalktım. Göz ucuyla bir kez daha salona baktım. Daha fazla o kadınla aynı ortamda oturmak istemiyordum.

Annem kalktığımı fark edince bana baktı. "Dua'ya bakacağım," dedim kısaca. Cevap vermesini beklemeden salondan çıktım.

Mutfağa doğru yürüyüp kapı eşiğinde durdum. Dua ocağın başındaydı. Sırtı bana dönüktü. Kahve cezvesini elinde tutuyordu ama hareketleri yavaştı, dalgındı. Tezgâhın üzerinde kahve yanına hazırlanmış tabaklar vardı; her şey özenle hazırlanmış gibiydi.

Birkaç saniye onu öylece izledim. Sonra yanına doğru bir adım attım. "Gelin hanım..." dedim, sesime hafif bir tebessüm katmaya çalışarak, "bitmedi mi kahven?"

Sesimle birlikte Dua bir anda irkildi. Elindeki cezve, o kısa refleks anında ocağa döküldü; sıcak kahve etrafa yayılırken o hızla geri çekildi.

"Özür dilerim, korkutmak istememiştim," dedim hemen yanına yaklaşarak.

Başını iki yana sallayıp ardından kendini hızla toparlamaya çalıştı. "Yok, sorun değil canım... dalmışım," dedi hafif bir tebessümle. "Geldiğini fark etmedim." Yüzündeki o tebessüm tam yerini bulmuyordu sanki.

"İyi misin?" diye sordum. "Bir yerin yanmadı değil mi?" Bakışlarım istemsizce ellerinde, kollarında dolaştı.

Başını yine aynı şekilde salladı. "İyiyim," dedi kısa bir sesle. Sonra gözlerini kaçırdı. "Ben en iyisi kahveyi tekrar yapayım."

Cezvenin içinde kalan kahveyi döküp musluğun altına tuttu. Suyun sesi mutfağı doldururken, o yeni kahveyi hazırlamaya başladı.

Tezgahtaki atıştırmalıklardan bir tane alıp ağzıma attım. O sırada bakışlarım Dua'nın üzerindeydi. Hareketleri düzenliydi ama içinde bir gerginlik vardı; omuzları hafifçe kasılmış, nefesi fark edilmeyecek kadar düzensizdi.

Ömer için yapılan bir evlilik olduğunu bilmesem, bu halini heyecana yorabilirdim. Ama bu... heyecandan çok daha farklı bir şeydi. Sanki her hareketini kontrol etmeye çalışıyor, en küçük hatada bir şeylerin dağılacağından korkuyordu.

"Bana kızdın mı?" diye sordu birden. Bakışlarını cezveden çekip bana çevirdi.

Sorusuyla birlikte kaşlarım hafifçe çatıldı. Ne demek istediğini tam anlayamadım. "Neden sana kızayım?" dedim.

"Şey..." dedi, bakışlarını yeniden ocağa çevirirken. Sesi kısıldı. "Annem..." Kısa bir an durdu. Cümlesini tamamlamak bile zor geliyordu sanki. "Bugün burada olmasını kabul ettiğim için..."

Sözleri havada asılı kaldı. O an anladım ki bu, Dua için sadece bir açıklama değildi. İçinde, yargılanma korkusu vardı. Belki de, benim onu bu konuda anlamayıp kıracağımı düşünüyordu. Ama onu yargılamak bana düşmezdi ki... Evet, o kadının yaptıkları... burada olmayı hak ettiğini düşündürmüyordu. Ama bu, Dua'nın kendi kararıydı. Kendi yükü, kendi sınırıydı. Ve bazı kararlar dışarıdan ne kadar yanlış görünse de, içinden geçen için bir mecburiyete dönüşebiliyordu. Ve şimdi benim yapmam gereken tek şey... onun yanında durmaktı. Yargılamadan. Sorgulamadan.

"Bu konuda yorum yapmak bana düşmez ki canım," dedim, elimi hafifçe koluna koyarken. "Bu senin kararın, senin tercihin. Sen nasıl rahat hissedeceksen, nasıl gönlün rahat edecekse... biz her kararında yanında oluruz."

Elini elimin üzerine koydu. Yüzünde küçük ama içten bir tebessüm belirdi. "Biliyorum," dedi. "Ben sadece daha fazla-"

"Neyse, şimdi boşver bunları. Aslında ben sana başka bir şey soracaktım," dedim. Sözünü yarıda kesmiştim. Çünkü ne için annesinin burada olmasını kabul ettiğini biliyordum...

Bir şey soracağım dediğim gibi yüzünü bana çevirdi. "Tabii, seni dinliyorum," dedi.

"Ömer'in nesi var? Çok durgun görünüyor. Geldiğimizden beri hiç konuşmadı. Onunla konuşmaya çalıştım ama hiç oralı olmadı."
Normalde Ömer'le bir araya geldiğimizde benimle konuşur, güler, sarılırdı. Ama bugün... çok farklıydı. Sanki o bildiğim çocuk değildi.

"Bilmiyorum ki..." dedi Dua, sesi biraz daha kısılmıştı. "Dünden beri öyle. Benimle de hiç konuşmuyor."

Dünden beri mi? İşte bu, içimdeki huzursuzluğu daha da büyüttü. Çünkü bu sadece anlık bir durgunluk değildi... bir şey olmuştu. Ve o şey her neyse, Ömer'i tamamen içine kapatmıştı.

"Bir şey mi oldu acaba?" dedim. Aslında kendi kendime konuşmuştum ama sesim fark etmeden dışarı çıkmıştı.

Dua başını hafifçe iki yana salladı. "Hayır... düne kadar çok normaldi, ta ki-" dedi, sonra bir anda durdu. Sanki söylediği şeyin ağırlığı o an farkına varmış gibiydi.

"Ta ki?" dedim, gözlerimi ondan ayırmadan.

Bir an sustu. Elindeki kaşığı yavaşça bıraktı. "Ta ki evleneceğimi söyleyene kadar..." dedi.

Sözleri mutfağın içinde asılı kaldı. O an her şey yerli yerine oturdu. Ömer'in o sessizliği... o içine kapanıklığı... o yabancılaşmış hali... Bu sadece bir durgunluk değildi. Bu... anlamaya çalıştığı bir şeydi. Belki de kabullenemediği.

"Abla..."

İkimiz de istemsizce başımızı kapıya çevirdik.
Ömer kapıda duruyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Gözleri ikimizin arasında kısa bir an dolaştı, sonra doğrudan Dua'ya baktı. "Su..." dedi.

Dua bir an donakaldı. Sonra hızlıca toparlanıp bir bardak aldı, su doldurdu.

Ben de o sırada mutfaktaki sandalyelerden birine oturdum. "Paşam, gelsene buraya," dedim yumuşak bir sesle, elimi hafifçe ona doğru uzatarak.

Ömer kısa bir an olduğu yerde durdu. Sonra yavaş adımlarla yanıma geldi. Elinden tutup onu nazikçe kendime çektim ve kucağıma oturttum. Hiç direnmedi. Sessizce yerleşti.

Dua da o sırada doldurduğu bardakla yanımıza geldi. Ömer'in önünde diz çöktü. Bardağı uzatırken elleri hafifçe titredi.

"Al canım," dedi usulca.

Ömer bardağı aldı ama hemen içmedi. Sadece tuttu. Gözleri bir an boşluğa dalar gibi oldu. Ardından küçük bir yudum aldı.

Dua'nın bakışları onun üzerindeydi. Sessizce... dikkatle...

"Ömer'im," dedim, ellerimi saçlarının arasına götürüp hafifçe düzelterek. "Sana bir şey sorabilir miyim?"

Kafasını sessizce salladı.

"Sen... ablan evleneceği için mi üzgünsün?"

Bu kez hiçbir tepki vermedi. Sadece bakışlarını yere indirdi. Parmakları hâlâ bardağın etrafında sıkıydı.

Dua'nın dizlerinin üzerinde hafifçe öne doğru eğildiğini fark ettim. Gözleri Ömer'in yüzündeydi. Sanki vereceği cevaptan korkuyor ama yine de duymak istiyordu.

"Ama ben sevineceğini düşünmüştüm," dedim yumuşak bir sesle. "Yoksa sen Yusuf abiyi sevmiyor musun?"
Benim gördüğüm, bildiğim kadarıyla Ömer Yusuf abiyi çok severdi. Aslında sadece onu değil... bizimkilerin hepsini severdi. Özellikle de Metin babayı.

Dua'nın bakışları bir an bana kaydı. Sanki aynı şeyi o da düşünüyordu.

"Seviyorum," dedi Ömer omuz silkerek.

"O zaman sorun ne, paşam?" dedim yumuşakça. "Neden ablanın Yusuf abiyle evlenmesini istemiyorsun?"

Ömer bu kez biraz kıpırdandı. Kucağımda oturuşunu düzeltti. Parmakları hâlâ bardağın etrafındaydı. "Çünkü..." dedi, sesi küçüldü. "Ablam evlenince sizin eve gidicekmiş..." Bir an durdu. Gözlerini tekrar yere indirdi.
"Sonra... annem beni alıp kendi evine götürcek..." dedi bu kez daha kısık bir sesle. "Ben gitmek istemiyorum, Ela abla."

Dua'nın nefesini o an tuttuğunu hissettim. Hiç konuşmuyordu.

"Ben ablamdan ayrılmak istemiyorum," diye devam etti Ömer. "Ben onunla kalmak istiyorum..." Sesi titremeye başladı. "Bir de..." dedi, başını biraz kaldırıp bana baktı. Gözleri dolmaya yakındı. "O adam var ya..." Kaşlarını çatıp gözlerini kısarak anlatmaya çalıştı. "Hep bana öyle bakıyor... sinirli sinirli..." dedi. Sözleri küçük, ama hissettirdikleri ağırdı.

O adam... Annesinin kocası...

Ömer'in korkusunun ne kadar gerçek olduğunu ilk kez bu kadar net hissettim.

Dua bir anda kendini tutamadı. Hızla yerinden kalktı, Ömer'i kucağımdan aldı. Onu sımsıkı sararken sanki sadece ona değil... kendi korkularına da tutunuyordu.

"Ömer'im..." dedi sesi titreyerek. "Ben seni bırakır mıyım hiç? Hı?" Ömer başını onun omzuna gömmüştü. Dua onu defalarca öptü. Saçlarını, yanağını... tekrar tekrar. Sanki her öpücükle onun korkularını alacakmış gibi.
"Ben hep seninleyim," diye fısıldadı. "Nereye gidersem gideyim, sen de benimlesin. Seni kimse benden alamaz... tamam mı?" Kolları biraz daha sıkılaştı.

Ömer ilk başta sessizdi. Sonra küçük elleri yavaşça Dua'nın üstüne kapandı, daha çok sarıldı.
O an aralarındaki o bağ... sadece abla kardeş değildi.
Dua onun eviydi. Güvendiği tek yerdi. Ve Ömer... dünden beri o evin yıkılacağından korkuyordu.

Ah Ömer'im... belki bilmiyorsun ama ablan, tam da o "ev" yıkılmasın diye bu evliliği kabul ediyor. Seni kaybetmemek için, seni koruyabilmek için... kendi hayatını bile ikinci plana atacak kadar.

Sen ayrılmaktan korkarken, o seni hiç bırakmamak için kendinden vazgeçiyor.

Onları bir süre öyle izledim. İçimde bir şeyler sıkıştı... ama bunu dağıtmak gerektiğini biliyordum.
Değneğimden destek alarak yavaşça ayağa kalktım. Adımlarımı dikkatle atıp yanlarına yaklaştım. Dua hâlâ Ömer'i sımsıkı tutuyordu. Elimi Ömer'in sırtına koyup hafifçe okşamaya başladım.

"Ömer'im..." dedim yumuşak bir sesle. "Biz seni hiç bırakır mıyız? Öyle bir şey mümkün değil."

Başını Dua'nın omzundan biraz kaldırıp bana baktı. Gözlerinde hâlâ o kırılganlık vardı.

"Hem senin odan bile hazır," dedim hafifçe gülümseyerek. Yusuf abi her şeyiyle tek tek kendisi ilgilenmişti.

Ömer'in kaşları hafifçe kalktı. "Gerçekten mi?" dedi bana inanmazcasına bakarken. Onun bu hali hem yüzümü gülümsetmiş hem de içimi burkmuştu.

"Elbette," dedim yüzündeki gülümsemeyi büyütürken. "Sevdiğin şeyleri koyduk. İstersen gelip bakarsın... hatta istersen istediğin renge de boyayabiliriz odanı." Elim hâlâ sırtındaydı, yavaşça okşamaya devam ediyordum.
Ömer'in yüzündeki o kapalı ifade, yavaş yavaş çözülmeye başladı. Gözlerinde küçük bir ışık belirdi. Dudakları hafifçe aralandı. Sanki içindeki o korkunun yerini, yavaş yavaş merak alıyordu. Ve ilk kez... o tanıdık, küçük neşesi geri dönmeye başladı.

Salondan Dua'ya seslenildiğinde, girdiğimiz o duygudan bir anda koptuk. Dua birden irkildi. Sanki bulunduğu yerden çekilip alınmış gibi başını kaldırdı. Birkaç saniye içinde Ömer'i yavaşça yere indirdi. Saçlarını son bir kez düzeltti, yanağına kısa bir öpücük kondurdu. O küçük temas bile, Ömer'i hiçbir zaman bırakmak istemeyeceğinin bir göstergesiydi aslında.

Dua kahveleri yapmak için ocağın başına geçerken, ben de Ömer'in elini tuttum. Küçük parmakları bu kez daha rahattı; biraz önceki o sıkı tutuş yerini daha gevşek, daha güvende bir temasa bırakmıştı.

"Haydi, bırakalım ablan kahveleri yapsın, biz de salona gidelim," dedim. Ömer kafasını 'evet' anlamında yavaşça salladı. Kapıya doğru yönelmiştik ki bir an durup başımı çevirerek Dua'ya baktım. Kahveyi ocağa koymuş, altını yeniden yakıyordu. Alevin ışığı yüzüne vuruyor, dalgınlığının yerini toparlanmaya çalışan bir ifade alıyordu.

"Bu kahveyi üçüncü yapışın," dedim hafifçe takılarak. "Bu kez de taşırma..."

Dua gözlerini bana devirdi ama yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. O küçük gülümseme, az önceki kırılgan halinin arasından kendine yer bulmuştu.

Tam çıkacakken aklıma gelen şeyle bir kez daha döndüm. "Ha, abimin kahvesine tuz koymayı da unutma," dedim gülümseyerek. Bu kez gülümsemesi biraz daha belirginleşti. Kısa, ama içten. Ardından Ömer'i de yanıma alıp mutfaktan çıktım.

Salona geçtiğimizde Dua'nın annesi, babaannemle anneme bir şeyler anlatıyor, arada gülümseyerek konuşuyordu. O gülümsemeye bakmamaya çalıştım. Yüzümü ondan çevirip Ömer'le birlikte ilerledim ve babamın yanına oturdum.

Ömer, az önceki sessizliğinin aksine bu kez yerinde duramıyordu. Bacaklarını hafifçe sallıyor, bir bana bir etrafa bakıyordu. Parmakları hâlâ parmaklarımın arasındaydı.

Başını yükseltip kulağıma doğru yaklaşmaya çalıştığında hafifçe eğilip ne diyeceğini bekledim. "Benim odamda oyuncak da var mı?" diye fısıldadı.

Gülümsedim. "Olmaz mı? Hem de bir sürü, en sevdiğinden."

Gözleri biraz daha büyüdü. Bu kez yüzünde saklayamadığı bir heyecan vardı.

Başını kaldırıp salona bakındı, sonra tekrar bana döndü. Sanki biraz önce konuşulanlar, korkuları... hepsi yok olmuştu.

İnsan belki de hep çocuk kalmalıydı; çünkü bir çocuğun kalbi ne kadar çabuk kırılıyorsa, o kadar çabuk da onarabiliyordu kendini. Büyükler gibi değildi onlar... Kırıldıklarında o kırığı yıllarca taşımıyorlardı içlerinde. Bir söz, bir dokunuş, küçük bir umut... yetiyordu yeniden inanmalarına. Belki de bu yüzden çocuklar, kaybetmekten en çok korkan ama en kolay yeniden bağlananlardı.

Ve Ömer... az önce dünyası dağılıyormuş gibi bakan o çocuk, şimdi küçücük bir ihtimale tutunup yeniden gülümseyebiliyordu.

Büyümek... tam da bunu kaybetmek demek değil miydi?

Dua'nın salona girmesiyle düşüncelerimden sıyrılıp bakışlarımı ona çevirdim. Elinde kahve tepsisi vardı. Yüzü sakindi ama o sakinlik zor kurulmuş gibiydi. Tepsiyi dengede tutmak için adımlarını dikkatli atmaya çalıştığını görebiliyordum. Gözlerini fazla kaldırmadan, sırayla kahveleri dağıttı. Fincanların tabaklara değen sesi odadaki sessizliği kesmiyor... aksine daha da derinleştiriyordu.

Yusuf abinin önüne geldiğinde bir an durdu. Gözleri istemsizce onun yüzüne kaydı. Kısa bir an. Sonra fincanı uzattı. Yusuf abi de hiçbir şey söylemeden aldı.
Ama o kısa an, ikisinin arasında söylenmeyen bir şeyleri açıkça hissettiriyordu.

Dua son kahveyi de dağıttıktan sonra yerine geçti. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Başını hafifçe eğdi.
O an odadaki sessizlik değişti.

Babaannem babama bakıp gülümsedi ve kafasını hafifçe salladı. Bu, 'kızı sen iste' demekti sanki.

Babam da aynı sakinlikle başını salladı. Boğazını hafifçe temizledi. Ardından bakışlarını Dua'nın annesine çevirdi.

"Buraya geliş sebebimiz belli," dedi ağır ve ölçülü bir sesle. Kısa bir an durdu. "Biz," dedi devamında, "evlatlarımızın huzurunu, mutluluğunu isteyen insanlarız. Bir yuva kurmak... sadece iki insanın değil, iki hayatın bir araya gelmesidir." Bakışları bir an Yusuf abiye, ardından Dua'ya kaydı. "Biz oğlumuzu biliriz," dedi. "Kızınızı üzmez. Ona değer verir, yanında olur."
Sesi biraz daha yumuşadı. "Dua'yı da tanıdıkça gördük... ne kadar güçlü, ne kadar duru bir kalbi olduğunu." O an odadaki sessizlik daha da derinleşti. "Biz," dedi, "onların birlikte huzurlu bir hayat kuracaklarına inanıyoruz. Aynı yolda yürüyüp birbirlerine destek olacaklarına..."
Sonra biraz daha dikleşti. Sözlerinin en önemli kısmına gelmişti. "Bu yüzden..." dedi, bakışlarını doğrudan Dua'nın annesine çevirerek, "Allah'ın emri, Peygamber efendimizin kavliyle... kızınız Dua'yı, oğlumuz Yusuf'a istiyoruz."

Dua'nın annesi önce Dua'ya, ardından babama baktı. Yüzünde geniş, ölçülü bir gülümseme vardı. Bu beraberlikten memnun olduğu belliydi... ama o gülümsemenin altında ne kadar gerçek, ne kadar hesap vardı, kestirmek zordu.

Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Hafifçe öne eğildi.
"Dua benim kızım," dedi. "Her ne kadar... bazı şeyleri birlikte yaşayamamış olsak da..." Cümlesini yarım bırakır gibi oldu ama devam etti. "Onun ne kadar güçlü olduğunu ben de biliyorum. Hayat onu erken büyüttü. Ama buna rağmen kalbini sertleştirmedi."

Bu kadının sözleriyle içimde bir şey sertçe çekildi sanki. 'Güçlü olduğunu ben de biliyorum' diyor birde... Sanki Dua'nın yaşadıklarında onun hiçbir payı yokmuş gibi... sanki o gücü kazanmak zorunda kalmasının sebebi kendisi değilmiş gibi.

Bir anda içimden yükselen öfkeyi bastırdım. Ne kadar kolaydı be... kendi doğurduğu evlatları bir başka hayatın gölgesinde bırakıp, sonra hiçbir şey olmamış gibi burada oturup konuşmak.

İnsanın en çok canını yakan şey bazen yapılanlar değil, yapılmayanlardı. Eksik bırakılan bir çocukluk... yarım bırakılan bir "anne"lik... Ve şimdi burada, sanki o boşlukları hiç o açmamış gibi, her şeyi bilen, her şeyi yaşayan kişi rolünde konuşması...

Dua'nın kim için ayakta kaldığını... kimlerin yanında gerçekten kırılmadan durabildiğini bilmiyordu.

Annelik böyle bir şey değildi... İnsanı kayıtsız şartsız seven, koruyan tek varlık anne değil miydi oysa... Anne dediğin... çocuğu düşmeden önce hisseden, düşse bile elini ilk uzatan değil miydi? Karanlıkta kaldığında ışık olan, korktuğunda sığınacak yer olan...

Bakışlarım istemsizce Dua'ya kaydı. O ise annesinin sözlerini dinliyor ama yüzünde hiçbir şey yoktu. Alışmış gibi... ya da hissizleşmiş gibi.

"Sizin oğlunuzu kısa süre de olsa tanıma fırsatım oldu," dedi kadın düşüncelerimi bölerek. Bakışlarımı Dua'dan çekip ona çevirdim. "Duruşunu, sakinliğini... sorumluluk sahibi oluşunu gördüm," diye devam etti. Ardından kısa bir sessizlik oldu.

Dua'nın annesi bakışlarını bu kez kızına çevirdi. Sanki son sözü ondan bekliyormuş gibi... Dua başını hafifçe kaldırdı. Bir an durdu. Sonra çok küçük bir hareketle, neredeyse fark edilmeyecek bir şekilde başını eğdi.

Annesinin dudaklarında ince bir gülümseme belirdi.
"Allah hayırlı etsin," dedi kısaca.

Annem çantasına uzandı. İçinden küçük bir kutu çıkardı. Kutuyu açtığında kırmızı kurdeleye bağlı iki yüzük ortaya çıktı. O an, odadaki herkesin dikkati tek bir noktada toplandı.

Yüzükler babaanneme uzatıldı. Babaannem yavaşça ayağa kalktı. Elinde o anın ağırlığını taşıyan bir sakinlik vardı. Yusuf abi ve Dua da aynı anda yerlerinden kalktı.
İkisi yan yana durduğunda, odadaki sessizlik daha da belirginleşti. Sanki herkes nefesini biraz tutmuştu.
Babaannem önce Dua'ya baktı. Kısa ama anlamlı bir bakış... sonra yüzüğü yavaşça parmağına geçirdi. Ardından Yusuf abiye döndü. Aynı dikkatle, aynı sakinlikle yüzüğü onun parmağına da taktı.

Annem elindeki makası uzattı. Kurdele için değil sadece... o anın tamamlandığını ilan etmek için.

Babaannem makası eline aldıktan sonra yan yana duran Yusuf abi ve Dua'ya baktı ve ardından, "Allah mesut etsin," deyip kurdeleyi kesti.

Babaannemin kurdeleyi kesmesiyle biz alkış tutarken, salonda bir anda yükselen o ses kısa süreli bir coşku yarattı ama altında hâlâ o ağır, anlamlı sakinlik duruyordu.

Yusuf abi ve Dua önce babaannemin, ardından babamın, annemin ve hiç hak etmeyen Berna hanımın elini öptüler. O an Berna'nın yüzündeki ifade değişmese de, odadaki herkes o anın ne kadar farklı bir ağırlık taşıdığını hissediyordu.

En son ben ve Ömer kalmıştık. Dua Ömer'e sarılıp öperken, Yusuf abi de bana doğru gelip önümde durdu.

"Tebrik ederim abim," dedim gülümseyip ona sarılarak.
Bir anlığına omzumu tuttu, sonra sarılışını biraz daha sıkılaştırdı. Kulağına yaklaşıp sadece onun duyacağı bir şekilde fısıldadım. "Umarım o güzel kalbin kadar güzel ve mutlu bir yuvan olur."

Abimin bu evliliği ne şartlarla yaptığını biliyordum fakat ileride ikisinin mutlu, huzurlu bir yuva kurmalarını istiyordum.

Yusuf abi ne demek istediğimi anladığı için kısa bir an gözlerini devirdi ama ardından tebessüm etti. Saçlarımın üstünden hafifçe öptü. O küçük hareket, fazla konuşmadan "biliyorum" demenin en sade haliydi.

Yusuf abiden ayrılıp bu kez Dua'ya yöneldim. Onu tebrik edip sarıldım. "Tebrik ederim canım," dedim gülümseyerek.

Dua kısa bir an nefesini tuttu. Sonra kollarını bana doladı. "Teşekkür ederim," dedi. Sesinde mutluluk vardı ama tam yerleşmemişti sanki... yeni oturan bir duygu gibi. Hem alışmaya çalışıyor hem de kendine "tamam, oldu" demeye uğraşıyordu.

Geri çekilirken gözlerim onun üzerinde kaldı. "Çokça mutlu ol, çokça gül, çokça güldür," dedim. Ama bu kez cümlemin içinde bir şey daha vardı; dilekten çok, içten bir temenni gibi...

 

Bölüm : 09.05.2026 21:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...