
Keyifli okumalar 💞
Bugün hava bulutluydu. Saat ikiye geliyordu. Annemle yengem alışveriş merkezine gitmişlerdi; ev, onların yokluğunda her zamankinden daha sessizdi. Hilal dün akşam benim ısrarımla bizde kalmıştı. Akşam mesaisine kalacağı için sabah işe gitmemişti ama annemler çıkar çıkmaz o da kendi evine geçmişti.
Hilal okuldan arta kalan zamanlarda harçlığını çıkarmak için bir kafede çalışıyordu. Kafenin sahibi, babamın askerlik arkadaşı Suat amcaydı. Hem güvenilir bir yer olduğu için hem de Hilal yardım kabul etmeyi sevmediğinden, kendini kimseye yük hissetmesin diye babam onu oraya yerleştirmişti. Hilal’in gururu ince cam gibiydi; yardım teklifini bile dikkatle yapmak gerekirdi.
Biraz ders çalıştım. Açık öğretimde olduğum için disiplin tamamen bana kalmıştı. Efe’yle aynı okulu kazanmıştık aslında. Ama ben gitmemiştim. Annemle babam ne kadar ısrar etse de… Kalabalık koridorlar, meraklı bakışlar, fısıltılar… O ortamda kendimi hep fazla görünür, fazla kırılgan hissediyordum. Evde çalışmak en güvenlisiydi benim için. Sınavlara gidiyor, geri dönüyordum. Kimseyle göz göze gelmek zorunda kalmadan...
Dersin ardından kendime soğuk bir içecek hazırlayıp bahçeye çıktım. Kamelyaya oturup ayağımı uzattım. Gökyüzü iyice koyulaşmıştı. Yere baktığımda ilk yağmur damlaları toprağa düşmeye başlamıştı. O ilk damlaların sesi… İnsan fark etmese de kalbinin bir yerini yumuşatıyordu.
Yağmur yağmasına rağmen hava hâlâ sıcaktı. Bir süre oturdum. Sonra yağmur hızlandı. Damla sesleri çoğaldı, toprağın kokusu keskinleşti. İçimde bir şey kıpırdadı o an ve değneğimi elime alıp kamelyadan çıktım. Bir an durdum. Sonra kendimi yağmurun altına bıraktım.
Ellerimi iki yana açtım. Başımı gökyüzüne kaldırıp gözlerimi kapattım. Yağmur yüzüme çarptıkça sanki içimde biriken ne varsa akıp gidiyordu. Her damla, içimdeki kırgınlıkların üzerinden geçiyor gibiydi. Kıpırdamadan durdum. Islanmaktan çok arınmak istiyordum.
Çocukken balkondan izlediğim o sahnenin tam ortasındaydım şimdi. Kimseye aldırmadan, kimseye hesap vermeden… Yağmurun altında.
Her zerrem ıslanana kadar bekledim. Saçlarım yüzüme yapışmıştı. Üstüm başım sırılsıklamdı. Ayağıma ansızın giren ağrı, ne kadar süredir orada olduğumu hatırlattı.
Eğilip değneğimi yerden aldım. Eve geçip üzerimi değiştirdim. Biraz daha ıslak kalsam kesin hasta olurdum. Annemin 'Ben demedim mi?' bakışlarına maruz kalmaya hiç niyetim yoktu. Kuru kıyafetlerimi giyip saçlarımı havluyla kuruladıktan sonra tekrar bahçeye çıktım. Yağmur hafiflemişti.
Kamelyaya oturduğum anda telefonum çaldı. Tam açacakken kapandı. Ekrana baktım. Selim ve Hilal’den cevapsız aramalar vardı. İçimde hafif bir huzursuzluk oluştu. Telefon yeniden çalmaya başlayınca hiç bekletmeden açtım.
"Buyur enişte," dedim telefonu kulağıma götürerek.
"Kaç defadır arıyorum, neden açmıyorsun? Az daha Hilal’i arayıp sana bakmasını söyleyecektim," dedi endişeli bir sesle.
"Üzerimi değiştirmek için eve girmiştim, telefonu da bahçede bırakmışım," dedim sakin bir sesle.
"Sana bir şey oldu sandım," dedi. Sesindeki o anlık korku hâlâ dağılmamıştı. Birinin gerçekten endişelenmesi… İnsan buna alışık değilse tuhaf geliyor. Selim gibi birinin Hilal’in hayatında olması içimi rahatlatıyordu. Arkadaşım doğru bir kalbe denk gelmişti.
"Heralde Hilal seni de kendine benzetmiş," dedim gülerek.
"Nasıl yani?"
"Aynı onun gibi hızlı hızlı konuşmaya başlamışsın. Durduk yere endişeleniyor, sesi yükseltiyorsun." Bu dediğime o da güldü. Gerçekten de Hilal yavaş yavaş onu kendine benzetiyordu. Bir keresinde sırf duşta olduğum için telefonuna cevap veremedim diye apar topar eve kadar gelmişti. Kapıyı açtığımda yüzündeki o panik ifadesini unutamıyorum.
"Galiba haklısın," dedi Selim hâlâ gülerken. "Gitgide ona benzemeye başladım."
Birkaç saniyelik sessizlik oldu. Yağmur damlaları kamelyanın ahşabına tek tek düşüyordu.
"Eee, nasılsın?" diye sordu daha yumuşak bir tonla.
"Kaç gündür seni arayacaktım ama vaktim olmuyordu. Şirkette birkaç sorun vardı, onları halletmem lazımdı. O yüzden arayamadım. Kusura bakma." Sesinde hafif bir mahcubiyet vardı. İnsan yoğun olabilir, hayatın telaşı olabilir… Ama yine de açıklama yapma ihtiyacı hissetmesi ince bir detaydı.
"Ne kusuru ya," dedim. "Ben iyiyim. Gerçekten bir problem yok. O gün benim için biraz kötü geçti ama atlattım."
'Atlattım' derken içimde küçük bir boşluk oluştu. Atlatmak… Ne kadar sürede olurdu gerçekten? Bir günü geride bırakmak kolaydı belki ama o günün içindeki duyguları? Özgür’ü? İsmini içimden geçirince bile kalbimin bir yerinde hafif bir sızı beliriyordu. Ama artık o sızının beni yönetmesine izin vermek istemiyordum.
"Sevindim senin adına," dedi samimi bir şekilde.
"Ben asıl senden özür dilemek istiyorum," dedim. "O gün sana da arkadaşına da ayıp oldu. Kalkıp gitmemeliydim. Gerçekten üzgünüm." O masadan kalkışım hâlâ gözümün önüne geliyordu. Boğazıma düğümlenen kelimeler, nefes alamayışım… Orada kalamazdım ama gitmek de doğru muydu bilmiyorum.
"Üzülme," dedi. "Başka bir gün yine toplanırız. Hem orada kalsaydın da kafan bizimle olmazdı."
Haklıydı. Bedenim orada olurdu ama zihnim çoktan uzaklaşmıştı. Yine de insan bazen güçlü görünmek için kalmalı mıydı diye düşünmeden edemiyor.
"Yine de…" diye başladım ama cümlem yarım kaldı.
"Bir dahaki buluşmamızda bize kahve ısmarlarsanız sizi affedebilirim." Bu ses Selim’in değildi. Kaşlarımı çattım.
"Ela, sıkıntı yok gerçekten," dedi Selim hemen ardından.
"Demin konuşan kimdi?" diye sordum.
"Asaf. O gün sizinle tanıştırmak istediğim arkadaşım." Demek oydu. Masaya geç gelen, yüzünü doğru düzgün göremediğim adam.
"Tamam," dedim. "Arkadaşına söyle ilk görüşmemizde kahve ısmarlayacağım. Söz veriyorum."
Selim'in kafasını salladığını varsaydım.
"Ela, benim şimdi işe dönmem gerek. Seni tekrar arasam olur mu?" dedi kısa bir süre sonra.
"Tabii. Aradığın için de teşekkür ederim."
"Rica ederim. Biliyorsun ki Hilal için değerli olan biri benim için de çok değerlidir."
Bu cümle içime dokundu. Başımı istemsizce sallayıp gülümsedim. "Sağ ol. Sen de bizim için çok değerlisin," deyip telefonu kapattım.
Telefonu masaya bıraktım. Portakal suyumu yudumlayıp bardağı kenara koydum. Ev fazlasıyla sessizdi. Annemler yoktu, Hilal gitmişti. Sessizlik bazen huzur verirdi ama bazen de insanın içini oyardı.
Ders çalışmaya hiç hevesim yoktu. Aynı sayfayı defalarca okuyup hiçbir şey anlamamak istemiyordum. Biraz yürüyüş yapmaya karar verdim. Yağmur durmuştu, hava serindi. Tam yürümelik.
Telefonu cebime koyup değneğimi aldım. Bahçeden çıkarken kapının biraz ilerisinde park etmiş lüks bir araba dikkatimi çekti. Camları filmliydi; içi görünmüyordu. Bizim mahalleye pek alışık bir görüntü değildi.
'Belki komşuların misafiridir,' diye düşündüm.
Yine de yanından geçerken istemsizce daha da yavaşladım. Kısa bir bakış attım ama içeride kimseyi seçemedim. İçimde hafif bir huzursuzluk oluştu ama üzerinde durmadım. Fazla düşünmek bazen insanı gereksiz yere tedirgin ederdi.
Yirmi dakika kadar yürüdüm. Ayağımı fazla zorlamamam gerektiğini biliyordum. Bulduğum ilk banka oturdum. Değneğimi yan tarafa yasladım, ayağımı hafifçe uzattım.
İnsanlar önümden geçiyordu. Kimi hızlı adımlarla, kimi ağır ağır. Bazıları dönüp bakıyordu. O bakışları tanıyordum. Meraklı, acıyan, sorgulayan… Bazen sadece 'farklı' olduğumu hatırlatan bakışlar.
Görmemek için telefonumdan müzik açtım. Sesi sadece benim duyabileceğim kadar yükselttim. Kulaklığı takınca dünya biraz daha katlanılır oluyordu. Hem müzik dinleyip hem yağmur sonrası toprağın kokusunu içime çekmek… Bu ikisinin birleşimi bana iyi gelirdi. Yağmurdan sonra toprağın o keskin, temiz kokusu… Sanki dünya yıkanmış gibi.
Gözlerimi kapattım. Rüzgâr saçlarımı hafifçe savuruyordu. O an ne Özgür vardı aklımda ne kırgınlıklar ne de gelecek kaygısı. Sadece ben ve o an.
Kendimi öyle kaptırmıştım ki etrafımdan kim geçiyor, kim duruyor fark etmiyordum. Müziğin ritmi kalbime karışmıştı. Ta ki üzerimde bir gölge hissetene kadar…
"Merhaba."
Sağıma döndüğümde Nil’i karşımda görünce hafif irkildim. Sesini duyana kadar yanımda oturduğunu fark etmemiştim bile. Müziğin içine o kadar gömülmüştüm ki dünyadan kopmuştum sanki.
"Dalmışsın, hayırdır?" dedi. O sesi duyduğum an içimde bir gerilim yükseldi. Onun iyi niyetle gelmediğini biliyordum. Değneğime tutunup ayağa kalktım. Gitmek en sağlıklısıydı. Tam adım atacaktım ki kolumdan tuttu. Refleksle kolumu sertçe çektim.
"Ne istiyorsun?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Sakin ol. Sadece konuşalım istedim. İki arkadaş gibi."
"Arkadaş olduk da benim mi haberim yok?" Yüzüme sahte bir tebessüm yerleştirdim.
"Özgür’ün arkadaşı benim de arkadaşım sayılır. Sence de öyle değil mi?" Yüzündeki ifade samimiyetten çok uzaktı. İçimde bir şey buz gibi oldu.
"Özgür’le arkadaş değiliz," dedim net bir şekilde. "Bu da demek oluyor ki seninle hiç olamayız."
Arkamı dönüp yürümeye başladım. Ama Nil susacak biri değil gibi görünüyordu.
"Aa doğru ya… Sen Özgür’e aşıksın. Ama o seni istemiyor." Sesi arkamdan geldi. Soğuk, keskin. "Haklısın, ben de olsam beni sevmeyen biriyle arkadaş kalmak istemezdim."
Durup ona baktım. Küçük bir kahkaha attım. Yanına bir adım yaklaştım. "Sahi mi?" dedim. "Ama sen seni sevmeyen birinin yüzüğünü taşıyorsun parmağında." Yüzündeki sırıtış bir anda silindi. Yerine öfke yerleşti. "Evet, ailesi beni istemedi," diye devam ettim. "Ama Özgür’ün kendisi seni istemiyor bu hâlâ istediğini de sanmıyorum. Sırf ailesi istediği için o yüzüğü parmağına taktı."
"Yazık…" dedi alayla. "Demek ki kendini böyle kandırıyorsun. Eğer Özgür seni sevseydi o yüzük benim değil, senin parmağında olurdu." Sözleri içime iğne gibi battı. Belki doğruydu. Belki de ben, Özgür’ün bana hissettirdiği küçük şeyleri büyütüp kendime masal yazmıştım. O yüzüğü hayal etmiştim belki bir zamanlar. Ama şimdi… Hayal kurmanın ne kadar tehlikeli olduğunu öğrenmiştim.
Derin bir nefes aldım. Onun sözleriyle yeniden dağılmayacaktım. "Size mutluluklar o zaman," dedim yüzüme yapay bir gülümseme yerleştirerek. "Ne seni ne de onu etrafımda görmek istemiyorum. Bir daha karşıma çıkmasanız sevinirim. Bunu nişanlın olacak adama da ilet."
Cevap vermesine fırsat bırakmadan arkamı dönüp yürüdüm. Biraz uzaklaşınca nefesimi tuttuğumu fark ettim. Yavaşça bıraktım.
Bunlar her karşıma çıktığında böyle mi olacaktım? İçim her seferinde bu kadar mı sızlayacaktı?
Özgür’e karşı hissettiğim şey neydi? Sevgi mi? Aşk mı? Yoksa sadece ilk kez bir erkeğin bana gösterdiği ilgiye tutunmak mı?
Daha önce hiçbir erkekle arkadaşlık bile kurmamıştım. Özgür’le zaman geçirdikçe ona güvenmiştim. Beni koruması, ilgilenmesi… Kendimi değerli hissettirmişti. Belki de o duyguyu 'aşk' sandım. Belki sadece görülmek istemiştim.
Başımı iki yana salladım. Onu düşünmeyecektim. O gün kendime söz vermiştim. Tekrar ağlamayacaktım. Ne onun yüzünden, ne başkası yüzünden...
Bizim evin sapağına geldiğimde durup soluklandım. Bu kez kestirme yoldan değil, daha uzun yoldan dönmüştüm. Belki de kafamı dağıtmak için bilinçsizce yolu uzatmıştım. Ama ayağım buna alışık değildi. Zonkluyordu. Derin nefesler alıp verdim. Tam devam edecekken değneğim elimden kaydı. Islak zeminde kayarak birkaç metre ileri yuvarlandı. Bir an donup kaldım. Şansıma, olumsuzluklar hep toplu gelirdi.
Etrafıma baktım. Sokak bomboştu. Değneğim yolun ortasında duruyordu. Onsuz iki adım atmam bile zordu. İlk adımda sendeleyebilirdim. İkinci adımda yere kapaklanmam işten bile değildi.
Boğazım düğümlendi. 'İşte bu kadarsın,' dedim içimden. 'Bu kadar acizsin.' Değneksiz iki adım öteye gidemeyen bir beden… Kendime kızdım. Öfkemi en çok kendimden çıkarıyordum.
Ya yolun ortasına oturup birinin geçmesini bekleyecektim… Ya da düşmeyi göze alıp değneğime ulaşacaktım. O an en çok canımı yakan şey ayağımdaki ağrı değildi. Bağımlı olmak hissiydi.
Bir şeye, birine, bir desteğe muhtaç olmak…
Düşmeyi göze alıp bir adım attım. Sol ayağımın üstünde durmak bile başlı başına bir savaştı. Bedenim titredi. Yine de ikinci adımı attım. Ve tam o anda denge dediğim o ince ip koptu. Dizlerimin üzerine sertçe düştüm. Acı önce dizimde patladı, sonra kalbime yayıldı. Gözlerim dolduğunu fark etmeden yaşlar süzülmeye başladı. Sinirden dişlerimi sıktım. Kendime, kaderime, bu bedene… Hepsine öfkeliydim.
"Allah kahretsin…" diye fısıldadım dişlerimin arasından. Elimi yumruk yapıp yere vuracaktım ki bir el kolumu tuttu.
"Sakin ol."
Başımı kaldırdım. Tanımadığım bir adamla göz göze geldim. Ellili yaşlarında, beyaz tenli, yeşil gözlü, kır saçlı, orta boylu biriydi. Bakışlarında sertlik yoktu. Aksine… fazla yumuşaktı.
Değneğimi yerden alıp bana uzattı. Parmakları dikkatliydi, sanki kırılacak bir şeyi tutar gibiydi.
"İyi misin?"
Gözleri dolu dolu bana bakıyordu. Sonra bunu fark etmiş olacak ki başını hafifçe yana çevirdi. O bakışı tanıyordum. Çok iyi tanıyordum.
"Teşekkür ederim ama sakın bana acıyan gözlerle bakmayın." Sesim sandığımdan daha kırık çıkmıştı. Gözümdeki yaşları sertçe silip değneğe tutunarak ayağa kalktım. Ayağa kalkmak gururumu yerden toplamak gibiydi.
"Sana acımıyorum. Sadece yardım etmek istedim."
Sonra dizlerime baktı. "Dizin kanıyor."
Kan… Dizimden aşağı süzülen kırmızıyı yeni fark ettim. Pantolonum yırtılmıştı. Derim açılmıştı. Ama en çok içim kanıyordu.
"Yardımınız için tekrar teşekkür ederim. Gerisini ben halledebilirim." Yavaşça ağırlığımı ayağıma verdim. Hata yaptığımı hemen anladım. Ayağıma bastığım anda keskin bir acı yukarı doğru tırmandı. Nefesim kesildi ama belli etmemeye çalıştım.
"Seni hastaneye götüreyim. Dizin kanıyor, mikrop kapmasın." İşte o bakış yine gelmişti. Endişe, merhamet, kırılganlık… İnsanların bana baktığında yüzlerine yerleşen o ifade.
Bu kadar acınacak halde miydim gerçekten?
"Gerek yok. Başıma yeni gelen bir şey değil. Alışığım, merak etmeyin. Kendim hallederim. Size iyi günler." Sesimdeki sertliği ben bile hissettim. Ona değil… Hayata kızıyordum. Ama en kolayı karşımdakine duvar örmekti. Birkaç adım attım. Her adımda ayağım zonkluyor, dizimdeki yara sızlıyordu. Ama durmadım.
"Bir daha sinirliyken kendi kendine zarar verme olur mu?" Ses bu kez daha yakındı. Yanıma yaklaşmıştı. Koluma dokunmak istedi. Refleksle bir adım geri çekildim. Temas… Bazen yardımdan çok zayıflığı hatırlatıyordu bana.
Başımı hafifçe salladım. 'Tamam' der gibi. Ama aslında hiçbir şey tamam değildi.
Daha fazla ayakta kalacak gücüm yoktu. Ayağım hem düşmenin etkisiyle hem de zorladığım için dayanılmaz bir hâl almıştı. Dizimdeki kan sıcak sıcak akarken içimdeki öfke yerini yorgunluğa bırakıyordu.
O an en çok canımı yakan şey düşmem değildi. Bir yabancının beni yerden kaldırmak zorunda kalmasıydı. Güçlü olmaya o kadar alışmaya çalışmıştım ki…. Zayıf görünmek boğazıma düğümleniyordu.
Ama gerçek şuydu: Ne kadar inkâr etsem de bazen insan tek başına ayağa kalkamıyordu.
Eve geldiğimde henüz annemle babam dönmemişti. Ev sessizdi. O sessizlik bazen huzur verir, bazen insanın içini daha çok daraltırdı. Bugün ikinci türdendi.
Doğruca ilk yardım çantasını alıp odama geçtim. Kapıyı kapattığım an güçlü durma çabam da kapının dışında kaldı sanki. Yatağın kenarına oturup pantolonumu dikkatlice sıyırdım. Dizimdeki yara tahmin ettiğimden daha kötüydü. Kurumuş kan, açılmış deri, morarmaya başlayan bir çevre…
Pamukla temizlerken dişlerimi sıktım. Yanma hissi gözlerimi tekrar doldurdu ama bu sefer ağlamadım. Acı tanıdıktı. Fiziksel olanla baş etmek daha kolaydı. En azından nereye dokunacağını biliyordun. Yarayı temizleyip pansuman yaptım. Sargıyı sararken, keşke kalbimi de böyle sarabilseydim diye geçirdim içimden.
Dolaptan bir eşofman altı ve mavi bir tişört çıkarıp giyindim. Üzerimden çıkardığım elbiseyi kirli sepetine attım. Aynaya bir an baktım. Yüzüm solgundu. Ama ayakta duruyordum. Bu bile bazen yeterliydi.
Mutfağa doğru yürüdüm. Tam o sırada kapı çalmaya başladı. Yönümü kapıya çevirdim. Kapıyı açtığımda annemle yengem ellerinde bir sürü poşetle içeri girdiler.
"Hoş geldiniz."
"Hoş bulduk kızım," dedi annem yorgun bir gülümsemeyle.
Mutfağa geçtiğimizde annemle Seren yenge aldıklarını yerleştirmeye başladılar. Ben de yavaşça ocağa çay koymaya yöneldim. Tezgâha hafifçe yaslanarak ağırlığımı sağ ayağıma verdim. Sol ayağımı mümkün olduğunca az kullanmaya çalışıyordum.
"Ela istersen otur ben yapayım," dedi Seren yenge.
"Ben hallederim yenge, siz getirdiklerinizi yerleştirin." Sesimi normal tutmaya çalıştım. Acıyı belli etmek istemiyordum. Yengem kafasını sallayıp tekrar işine döndü. Çayı ocağa bırakıp kaynamasını beklemek için masaya yürüdüm. Sandalyeyi çekip oturdum. Ayağım zonkluyordu. Dizimdeki sızı kalp atışımla birlikte artıyordu. Dayanamayıp karşımdaki sandalyeyi de kendime çektim ve ayağımı üzerine uzattım. Hafif bir rahatlama oldu.
Gözüm anneme takıldı. Garipti. Durgundu. Ne konuşuyor ne de gülüyordu. Sanki bedeni mutfaktaydı ama zihni başka bir yerdeydi. Elindeki deterjan kutusunu alıp buzdolabına doğru yöneldi.
"Anne!" İrkilip bana baktı. "İyi misin? Deterjan kutusunu buzdolabına koyuyorsun farkındaysan."
Elindeki kutuya baktı, sonra hafifçe gülümsedi.
"Dalmışım. Oradan oraya gel git yorulmuşum," dedi. Ama o gülümseme gözlerine ulaşmadı. Yanıma gelip sandalye çekerek oturdu. Omuzları düşüktü. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Annem böyle oturduğunda hep bir şeylerin ters gittiğini anlardım.
"Git biraz uzan anne, ben buraları hallederim," dedi Seren yenge yumuşak bir sesle.
Annem başını salladı. "Tamam," dedi ve yavaşça odasına doğru yürüdü. Onu izlerken içime bir ağırlık çöktü. İki üç gündür böyleydi. O da babam da. Fısıldaşmalar, yarım kalan cümleler, sustukları anlarda birbirlerine attıkları o anlamlı bakışlar…
Benden bir şey mi saklıyorlardı?
Ayağım sızladı. Ama o an dizimdeki yara değil, içime düşen o belirsizlik canımı daha çok yaktı.
Evde bir şey değişiyordu. Ve ben henüz neyin değiştiğini bilmiyordum.
"Neyi var annemin, kaç gündür garip davranıyor. Sana bir şey söylemedi mi?" dedim yengeme.
Seren yenge bir an duraksadı. Elindeki poşeti dolaba yerleştirirken omuzları hafifçe düştü.
"Bilmiyorum ki. Alışverişte de hep böyleydi. Dalıp dalıp gidiyordu."
İçimde ince bir huzursuzluk büyüdü. Annem dalgın biri değildi. Hele ki son zamanlarda… Hayır, bir şey vardı. Ama ne? "Biraz dinlensin," dedim kendi kendime. "Sonra yanına gider konuşurum."
"Ece nerede? Siz giderken yanınızdaydı," diye sordum konuyu dağıtmak ister gibi.
"Dönüşte babama söyle parka gidelim diye tutturdu. Mert’i aradım, geldi kızını parka götürdü. Birazdan dönerler." Gülümsedim. Abim Ece’ye asla hayır diyemezdi. "Biliyorsun Mert kızına çok düşkündür," dedi yengem hafifçe gülerek.
"Biliyorum." Ece mızmız bir çocuk değildi. Ama park söz konusu olunca gözleri parlar, inat ederdi. Abim de o gözlere yenilirdi.
Çay kaynayınca demledim. Biraz bekledikten sonra iki bardağı doldurup dikkatlice masaya taşıdım. Ayağımı fazla zorlamamaya çalışarak yavaş hareket ediyordum.
"Yenge dolapta tatlı da var, getir çayın yanında güzel olur."
Seren yenge tatlıyı tabağa koyup masaya getirdi. Bir kaşık alıp ağzıma attım. Şekerli tat dilime yayıldı. Ardından bir yudum çay içtim. "Abimle aranız düzeldi mi?" diye sordum. Soruyu sormadan önce tereddüt etmiştim. Ama evdeki bu sessizliğin bir parçası da onlardı.
Seren yenge gözlerini kaçırdı. "Hayır," dedi kısık bir sesle. "Beni kıracak bir şey yapmıyor ama… mesafeli davranıyor."
Elini tuttum. Sıcak ama tedirgindi. "Merak etme," dedim. "Abimden bahsediyoruz. Yufka yüreklidir benim abim. Ona biraz zaman ver." Elimi hafifçe sıktı. Gözlerini kapatıp açtı. Bu onun teşekkür etme şekliydi. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Sonra sessizce tatlılarımızı yemeye devam ettik.
"Ben yemek yapmaya koyulayım," dedi biraz sonra. "Annem hiç uğraşmasın, iyi görünmüyordu. Birazdan babamlar, Mert ve Ece gelir. Yemek hazır olsun."
Yardım edeyim desem kabul etmeyeceğini biliyordum. "Ben de anneme bakayım o zaman."
Değneğimi elime alıp annemlerin odasına doğru yürüdüm. Kapıyı iki kez tıklatıp araladım. Annem yatakta oturmuş fotoğraf albümüne bakıyordu.
Gözleri kızarmıştı. Ağlamıştı.
"Anneciğim!" dedim yumuşakça. Yanına oturdum. Elini tuttum, avucundan öptüm. "Annem, gözlerin kızarmış ağlamaktan. Bir sorun mu var?" Elimi yanağına uzatıp gözyaşlarını sildim.
"Yok bir şey bitanem," dedi. "Fotoğraf albümüne bakınca duygulandım. Çektiğin o acı günleri hatırladım. Ağrıdan sabahlara kadar uyuyamayıp ağladığın günleri…" Yanaklarından yaşlar tekrar süzüldü.
Elindeki fotoğrafa baktım.
Sekiz yaşındaydım. Ameliyattan yeni çıkmıştım. İki ayağım da alçıdaydı. Kollarım iğne izlerinden morarmıştı. Morfinin etkisiyle yarı baygın bir şekilde uyuyordum.
Bir sonraki fotoğraf… Üç yaşlarındaydım. Fizik tedavi merkezinde bir alete bağlanmış, çıkmak için ağlayarak çırpınan küçücük bir ben.
Başka bir karede bahçede sandalyede oturuyordum. Çocuklar koşup oynarken ben onları izliyordum. On bir, belki on iki yaşındaydım. O zaman ne koltuk değneği ne de walker kullanabiliyordum. Sadece bakıyordum.
Annemin elinden albümü alıp kapattım. "O günler geride kaldı anneciğim," dedim. Sesim titremişti. Fotoğraflara bakarken ben de o günlere dönmüştüm sanki. O ağrılar, o çaresizlik, o dışarıdan izleme hissi… "Bak şimdi çok iyiyim. O kadar ağrım da olmuyor artık." Ellerini tuttum, tekrar öptüm.
"Bitanem…" dedi yüzümü avuçlarının arasına alarak. "Eğer bir gün olur da bizden gidersen, seni her şeyden çok sevdiğimizi unutma tamam mı?"
Sözleri içimde yankılandı.
Bizden gidersen?
"Anne hayırdır, beni bir yere mi gönderiyorsunuz?" dedim gülümsemeye çalışarak. Cevap vermedi. Sadece yanaklarımdan öptü. "Merak etme, evlenmeyi düşünmüyorum," dedim şaka yapar gibi. "Beni böyle kimse de kabul etmiyor zaten. Ölene kadar başınıza kaldım ha." Göz kırptım. Şaka yapıyordum. Ama o cümlenin içinde küçük bir gerçek payı da vardı. İnsan bazen kendiyle dalga geçerek yarasını gizlerdi.
Annem bunun moral olsun diye söylendiğini biliyordu. Beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Ben de ona daha sıkı sarıldım.
"Başımın üstünde yerin var kızım, biliyorsun," dedi.
Onu kendimden hafifçe uzaklaştırıp yanaklarından tek tek öptüm.
"Anne bu dediğini Efe duysa var ya… ‘Ben resmen bu evde üvey evlat muamelesi görüyorum’ diye kafamızın etini yer." İkimiz de güldük. O gülüş kısa sürdü ama içimizi hafifletti.
Annem kendini toparlayıp yataktan kalktı. Albümü çekmeceye koydu. Yüzünü silip bana döndü. "Ben mutfağa geçip bir şeyler hazırlayayım. Babanlar şimdi gelirler."
"Anneciğim," dedim, "ben senin yanına gelirken yengem de yemek hazırlıyordu. Sen hiç kendini yorma, direkt salona geç." Başını salladı. Bir an yüzüme baktı. Sanki bir şey söylemek isteyip vazgeçti. Sonra salona doğru yürüdü. Ben arkasından bakarken içimde tuhaf bir his vardı.
O fotoğraflar sadece geçmiş değildi. Sanki annem o günlere yeniden dönmüş gibiydi. Ve 'bizden gidersen' cümlesi… O cümle, odanın içinde hâlâ asılı duruyordu.
********
Ertesi sabah gözümü açtığımda hava henüz yeni aydınlanıyordu. Odanın içi loştu. Perdenin arasından sızan soluk ışık duvara vuruyordu. Saate baktım. 06.15. Annem genelde sekizde kalkar, kahvaltıyı hazırlayıp sonra beni uyandırırdı. Ev o saate kadar sessiz olurdu. Şimdi her yer hâlâ uyuyor gibiydi.
Tekrar uyumayı denedim ama gözlerim kapanmadı. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Dün annemin söyledikleri… O albüm… 'Bizden gidersen…' cümlesi zihnime takılıp kalmıştı.
Üzerimdeki ince yorganı kenara itip ayaklarımı yataktan sarkıttım. Bacaklarımın altındaki serinliği hissettim. Kısa bir an gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sonra yatağımın ucundaki değneğimi aldım ve banyoya geçtim. Yüzümü yıkadım. Soğuk su cildime çarpınca biraz kendime geldim. Saçlarımı elimle düzelttim. Aynadaki yansımam yorgundu ama kararlı görünüyordu. Üzerimi değiştirmedim. Pijamalarımla odadan çıktım.
Mutfağa girdiğimde babamın masada oturup bir şeyler atıştırdığını gördüm. Çay bardağından yükselen buhar sabahın sessizliğini bölüyordu. Beni fark etmeden usulca yanına yaklaşıp yanağından öptüm. "Günaydın, bugün erkencisiniz bakıyorum."
Başını çevirip gülümsedi.
"Günaydın prensesim. Uyku tutmayınca bir şeyler atıştırayım dedim. Senin de mi uykun kaçtı?"
"Evet babacığım. Mutfağa su içmeye gelmiştim. Annem uyanana kadar biraz bahçede oturmak istedim."
Başını salladı. "Üzerine bir şey al. Hava soğuktur şimdi."
"Tamam," dedim.
Kapıya yönelmiştim ki sesi geldi. "Sen su içmeye gelmemiş miydin? Su içmeden mi gideceksin?"
Bir an durup güldüm. Konuşmaya dalınca suyu unutmuştum gerçekten. Bir bardak su içtim. Soğuk su boğazımdan aşağı inerken içimdeki bulanıklığı da temizliyormuş gibi geldi.
Bahçeye çıktığımda sabahın o kendine has serinliği yüzüme çarptı. İlk işim en sevdiğim çiçeklerin yanına gitmek oldu. Eğilip kokladım. Toprak kokusu, çiçek kokusu, sabahın tazeliği…
Sallanan sandalyeye oturdum. Başımı gökyüzüne kaldırdım. Üzerimde uçuşan kuşları izledim. Sonra gözlerimi kapatıp o serin havayı içime çektim. Yaz sabahlarının soğuğunu severdim. Üşütmeyen ama uyandıran bir soğukluktu bu. Yanıma aldığım şalı omuzlarıma almak yerine kenara koydum. O serinliği hissetmek istiyordum. Canlı olduğumu hissetmek gibi.
Bugün bir karar vermiştim.
Hakan abiye söz verdiğim gibi tedavime zaman ayıracaktım. Kendim için. Başkası için değil. Ve bugün başlayacaktım.
Abim uyandığında onu bahçeye çağırıp desteksiz yürümeyi deneyecektim. Bu konu hakkında en son konuştuğumuzda istemediğimi söylemiştim. Yorulmuştum çünkü. Deneyip deneyip sonuç alamamak insanın içini tüketiyordu. Ama yine de… Bir ihtimal.
Yarım saat kadar oturduktan sonra abimlerin kapısına gidip tıklattım. Bu saatte genelde uyanık olurlardı. Değillerse de artık uyanacaklardı.
Kapı iki tıklamadan sonra aralandı. Abim gözleri yarı kapalı halde bana baktı.
"Abi siz daha uyanmadınız mı?" Bana 'sence?' der gibi baktı. Elinden tutup hafifçe çekiştirdim. "Annem kahvaltı hazırlayana kadar seninle desteksiz yürümeye çalışacağım. Hadi abicim, uyan artık."
Gözleri bir anda açıldı. "Ooo… Demek inadını kırmışsın. Senden her zaman böyle ataklar bekliyorum. Eskisi gibi."
Eskisi gibi… Eskiden daha inatçıydım. Daha umutluydum. Şimdi her deneme öncesi içimde bir yenilmişlik hissi oluyordu.
"Olmayacağını biliyorum ama yine de deneyeyim," dedim dürüstçe.
"Olmayacak bir şey yok," dedi ciddi bir sesle. "Sen yeter ki çaba sarf etmeyi bırakma."
Başımı salladım. Alnımdan öptü. "Sen yavaş yavaş aşağı in. Ben elimi yüzümü yıkayıp hemen geliyorum."
O içeri girerken ben de merdivenlere yöneldim. Sol elimde değnek, sağ elimle trabzana tutunarak yavaş yavaş indim. Her basamakta dikkatliydim. Ayağım hâlâ dünkü düşüşün izini taşıyordu. Bahçenin ortasındaki boş alana geldiğimde arkamdan sesi geldi.
"Geldim."
Ona dönüp gülümsedim. Karşıma geçtiğinde değneği ona uzattım. Değneği kenara koydu ve hemen yanıma geldi. "Hazır hissettiğin an başlayabilirsin. Merak etme, düşmene asla izin vermem." Göz kırptı. Kollarımı hafifçe sıvazlayıp geri çekildi.
Derin bir nefes aldım. Sol bacağımla bir adım attım. Zayıf olan oydu. Sağ bacağım daha güçlüydü, üzerinde biraz daha durabiliyordum. Ellerim refleksle abimin kollarına doğru hazır bekliyordu.
Sağ bacağımla adım attığım anda dengem kaydı.
Tam düşecekken abimin güçlü kolları beni yakaladı. "Hadi bir daha. Bu güçlü kollar var oldukça düşmene izin vermez."
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. İnancı tamdı. Benden daha umutluydu. Yaklaşık yirmi dakika böyle devam ettik. Ben adım atıyor, dengemi kaybediyor, o beni tutuyordu. Her düşüşte içimde küçük bir hayal kırıklığı büyüyor, her yakalanışta biraz cesaret geri geliyordu.
"Abi bugünlük bu kadar yeter," dedim sonunda.
Yorulmuştum. Ayağım sızlamaya başlamıştı.
"Tamam güzelim. Akşam tekrar yapalım ama."
Başımı salladım. Eve doğru yönelirken annemin kapıya yaslanmış bizi izlediğini gördüm. Gözlerinde gururla karışık bir hüzün vardı. "Hiç içeri girmeyin," dedi gülümseyerek. "Kahvaltıyı bahçeye kuracağım. Hava çok güzel." İçeri girip birkaç saniye sonra tekrar çıktı. "Oğlum, Seren’i çağır. Bana yardım etsin."
Annem içeri geçerken abim de yengemi çağırmak için yukarı çıktı. Ben kamelyaya gidip oturdum.
Bir süre sonra annem, yengem ve ablam birlikte kahvaltı sofrasını kurdular. Ben de ablamın yanındaki sandalyeyi çekip oturdum. Tabağıma salatalık, salam, yumurta ve birkaç siyah zeytin aldım. Tam yemeye başlamıştım ki yengem bana döndü.
"Ela’cım, bugün annemle Seda’nın ziyaretine gideceğiz. Ece birkaç saatliğine yanında kalsa sorun olur mu?"
"Kalsın yenge, sıkıntı yok. Biz Ece’yle çok iyi anlaşıyoruz zaten. Değil mi Ece?" Ece’ye göz kırptım.
"Evet halacığım," dedi. Ona öpücük attım. O da bana öpücük gönderince gülümsedim.
Ece yaramaz bir çocuk değildi. Sakin, uslu… Parkı severdi, resim yapmayı severdi. Peşinden koşmamı gerektirecek bir çocuk değildi. Bu yüzden onunla kalmak benim için zorluk değil, mutluluktu.
Kahvaltı sofrasında herkes konuşuyor, gülüyordu.
Ama ben içten içe şunu düşünüyordum: Belki yürüyemiyordum. Belki her adımım bir mücadeleydi. Ama hâlâ deniyordum. Ve belki de asıl güç, hiç düşmemek değil… Her düşüşten sonra yeniden deneyebilmekti.
Herkes kahvaltısını yaptıktan sonra ev yavaş yavaş sessizliğe gömülmüştü. Babam ve ablam okula, abim de şirkete gitmişti. Babam ve ablam öğretmendi. Babamın emekliliğine çok az kalmıştı; son zamanlarda yüzündeki çizgiler biraz daha belirginleşmişti ama o çizgilerin altında garip bir huzur vardı. Ablam ise çocukları çok sevdiği için ana sınıfı öğretmeni olmuştu. Onun mesleği seçişi bile kalbinin ne kadar yumuşak olduğunu anlatıyordu.
Annem ve yengem de hazırlanıp çıktıklarında ev bir anda büyümüş gibi olmuştu. Duvarlar daha sessiz, koridor daha uzun, saat tik takları daha belirgindi. Ece ile yalnız kalmıştık. Biraz oyun oynadık, biraz çizgi film izledik. Başını dizime koyduğunda saçlarını usulca okşamaya başladım. Küçük nefesleri yavaş yavaş düzenli bir ritme dönüştü. Uyuyakalmıştı.
Kapı çaldığında irkildim. Onu uyandırmamak için dikkatlice başını kaldırıp yanımdaki kırlentlerden birini kafasının altına koydum. Üzerini örtüp sessizce salondan çıktım.
Kapıyı açtığımda karşımda Efe’yi görmemle bir an gerçek mi hayal mi ayırt edemedim. O kadar şaşırmış ve sevinmiştim ki değneğimi kapıya dayayıp boynuna sarıldım. Onu koklamak bile içimde eksik bir parçayı tamamlıyordu.
"Ne işin var senin burda?" dedim, şaşkınlığımı gizleyemeden. Geri çekildiğimde kaşlarını çatmıştı. Ama o çatıklığın altında saklanan muzır ifadeyi görüyordum.
"Eğer istemiyorsan gideyim. Herkes sevdikleri uzaktan gelince hoş geldin sefa geldin der, sen de ne işin var burada diyorsun."
Kolundan tutup içeri çektim. Onu bırakmak istemiyordum. "Hoş geldin. Seni birden karşımda görünce şaşırdım ondan." Salona yöneleceği sırada kolundan tutup mutfağa doğru çektim. "Mutfağa geçelim Ece salonda uyuyor."
Masaya oturduğumuzda sesimiz kendiliğinden kısılmıştı. "O yüzden kısık sesle konuşuyorsun."
Başımı salladım.
"Annemler nerede?"
"Seda ablayı ziyarete gittiler." Onunla konuşurken zamanın akışı değişiyordu. Dakikalar yumuşuyor, kelimeler uzuyor, aradaki boşluklar bile anlam kazanıyordu.
Annemler dönene kadar uzun uzun sohbet ettik. Annem mutfağa girip Efe için sevdiği yemekleri hazırlarken içimde tarifsiz bir huzur vardı; sanki her şey olması gerektiği gibiydi. Biraz hava almak için dışarı çıktık. Daha doğrusu Efe bana eşlik ediyordu. Parka vardığımızda ilk gördüğümüz banka oturduk. Rüzgâr hafifti. Yapraklar fısıldar gibiydi.
"Var mı hayatında biri?" dedim aramızda oluşan uzun sessizliği bölerek. Bu soru dudaklarımdan çıkarken kalbim istemsizce hızlanmıştı. Efe bir zamanlar Hilal’den hoşlanıyordu. Hilal ise ona hiç o gözle bakmamıştı. Üçümüz birlikte büyümüştük. Ama bazı duygular büyürken aynı kalmıyordu.
"Yok." Bir kaç saniye sustu. O birkaç saniye bana uzun geldi. "Ama hoşlandığım biri var." Başımı kaldırıp yüzüne baktım. İçimde anlamını koyamadığım küçük bir kıpırtı oldu. "Saçmalama bahsettiğim kişi o değil. Üniversiteden bir arkadaşım. Onun da bana karşı duyguları olduğunu düşünüyorum."
Rahatladığımı hissettim. Onun canının yanmasını istemiyordum. O acı çektiğinde içimde görünmeyen bir yara açılıyordu. "Senin canın yandığı zaman benim ki de yanar biliyorsun." Elini avucuma aldım. Hafifçe sıktım. O an kelimelerden daha çok dokunuş konuşuyordu.
"Merak etme Hilal hayatına Selim'i aldığından beri Hilal'i sadece kardeşim olarak görüyorum. Onun mutlu olmasını her şeyden çok istiyorum." Kolunu omzuma attı. Başımı hafifçe göğsüne yasladım. Hiç konuşmadan etrafı izledik. Sessizlik bazen en güzel şeydi.
Bir süre sonra bu güzel sessizliği bozan telefonum oldu. Çantamı açıp telefonu çıkardım. Hilal arıyordu...
"Söyle mavişim."
"Neredesin Roz? Eve geldim yoktun."
"Efe ile parktayız."
"Efe mi? O ne zaman geldi. Size gittiğim de Zühre teyze bir şey demedi."
"Kızım bi sakin ol. Efe bugün geldi."
"Tamam bekleyin oraya geliyorum 5 dakikaya ordayım." Telefon kapanınca Efe’ye baktım. "Bak yine telefonu yüzüme kapattı," dedim gülümseyerek.
Hilal geldiğinde üçümüz yan yana oturduk. Kahkahalarımız parkın sessizliğine karıştı. O an her şey çok basitti. Çok güzel. Hilal’in zoruyla Efe bize dondurma ısmarladı. Eve döndük.
Akşam hepimiz bir araya toplanıp yemek yedik. Bahçeye çıkıp serin havada kahvelerimizi içtik. O anın sıradanlığı bile kıymetliydi. İnsan bazı anların son huzurlu anları olduğunu bilmeden yaşarmış.
Abim Hilal’i bırakıp döndükten sonra küçükken yaptığımız gibi abimin bir kolunda ben, bir kolunda ablam gökyüzünü izlemeye başladık. Yıldızlar hep aynıydı ama biz değişmiştik. Efe kıskanınca ablam onu da koluna yatırdı.
Keşke zaman burada durup hiç akmasaydı...
BİR HAFTA SONRA...
Efe okula döneli iki gün olmuştu. Daha şimdiden içimde bir eksiklik hissi oluşmuştu. Sanki evin bir köşesi boş kalmış, sesi duvarlardan silinmiş gibiydi. Onu özlemek, alışkanlık gibi değil de içimdeki bir parçanın yer değiştirmesi gibiydi.
Bugün kahvaltı yaptıktan sonra herkes işine gitmişti. Ev yine sessizliğe gömülmüştü. Annem ve yengemle kalmıştık. Yengem de bir arkadaşıyla buluşacağı için hazırlanıp çıkınca salonun ortasında asılı kalan o sessizlik daha da ağırlaşmıştı.
Biraz ders çalıştım. Kitaptaki harfler gözümün önünde akıyor ama zihnime işlemiyordu. Ardından egzersiz yaptım. Desteksiz yürüyüşümde hâlâ ilerleme yoktu. İkinci adımda dengemi kaybediyordum. Her seferinde biraz daha hırslanıyor, biraz daha kırılıyordum. Bu yaşıma kadar hep çabaladım. Düştüm, kalktım, tekrar denedim. Ve çoğu zaman başardım. Ama bu… Bu olmuyordu. Bedenim sanki bana inat ediyordu. Aynadaki yansımama baktığımda gözlerimdeki yorgunluğu fark ettim. İnsan en çok kendine kızınca yoruluyormuş aslında.
Yataktan doğrulup ayağa kalktım. Dolaba yönelip beyaz bol pantolon ve mavi sıfır kol kalın askılı bir üst çıkardım. Mavi… İçimi biraz olsun ferahlatır diye düşünmüştüm. Telefonumu çantama koyup odadan çıktım. Annem salonda televizyon izliyordu ama gözleri ekranda değildi; bir yerlere dalmış gibiydi.
"Anneciğim ben çıkıyorum. Bunaldım evde, akşam Hilal'de kalacağım babama söylersin." Sesim normal çıkmıştı ama içimde bir sıkışmışlık vardı.
"Tamam canım dikkat et olur mu. Evde olmayınca aklım sende kalıyor biliyorsun."
Kapıya kadar eşlik edip yanağımdan öptü. O öpücükte alışılmış bir şefkat vardı. O an hiçbir şeyin değişmeyeceğini sanıyordum.
Bahçe kapısından çıktığımda o lüks araba yine aynı yerindeydi. Yaklaşık on beş gündür oradaydı. Her gördüğümde içimde hafif bir huzursuzluk kıpırdıyor ama üzerine düşünmüyordum. Belki de düşünmek istemiyordum. Biraz ilerleyip taksi durdurdum. Camdan dışarı bakarken şehrin kalabalığı içimdeki boşluğu doldurmuyordu. Taksi Hilal’in çalıştığı kafenin önünde durdu. İçeri girip oturdum. Hilal ortalarda yoktu. Suat amca gelip hal hatır sordu. Sıcak sesi içimi bir anlığına rahatlattı. Hilal’in mutfakta olduğunu söyledi. Tatlı ve kahve söyledim. Telefonumla oyalanırken yanımdaki sandalyenin çekilmesiyle başımı çevirdim.
"Hoş geldin canım. Geleceğinden haberim yoktu. Neden aramadın ki?" Yüzünde yorgun ama samimi bir gülümseme vardı.
"Evde bunalmıştım sana sürpriz yapayım dedim."
Belki de gerçekten sürpriz yapmak istemiştim, belki de yalnız kalmamak.
"İyi yapmışsın canım. Benim kalkmam lazım görüyorsun burası çok yoğun." Gözleri masalara kayıyordu.
"Akşam sendeyim. Direkt oraya geçeceğim sen gelene kadar."
"Ama akşam mesaim var. Biliyorsun Efe geldiğinde iki günlüğüne izin almıştım. Şimdi de mesaiye kalmazsam olmaz." Üzgün görünüyordu.
Elimi yanağına götürüp avuçladım. "Tamam mavişim başka gün gelirim sıkıntı yok üzme tatlı canını." Sarılıp öpüştük. O kısa sarılış bile iyi gelmişti. Ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti.
Bir süre daha oturdum. Sonra taksi çağırıp evin yakınındaki markette indim. Birkaç şey alıp eve doğru yürüdüm. Gün sıradan bir gün gibi ilerliyordu. Ta ki kapıya gelene kadar.
Kapının aralık olduğunu görünce içimde küçük bir ürperti oluştu. Hafifçe itip içeri girdim. Annem herhalde kapatmayı unutmuştu diye düşündüm.
Salona doğru yürürken içeriden sesler geliyordu. Annemin, babamın… ve iki yabancı ses. Adımlarım yavaşladı. Odama doğru bir adım atmıştım ki içerideki kadının sesi kulaklarımı deldi.
"Ben kızımı geri istiyorum."
Zaman o an durdu. Kelimeler havada asılı kaldı. Kalbim göğsüme çarptı. Kızım…? Kim?
Salona girdiğimde gördüğüm yüzle kanım çekildi. Parkta yanıma gelen, benimle sohbet eden Nalan Hanım’dı. O günkü bakışları, soruları, tuhaf yakınlığı bir bir zihnimde canlandı. İçimden 'Hayır… O olmasın…' diye dua ettim. Kapıda durup dinlerken kimse beni fark etmiyordu. Sanki ben o odada yoktum.
"Ela'yı kendi çocuklarımdan hiç ayırmadım. Onu öz evladım gibi sevdim korudum. Şimdi gelmiş bize ben kızımı geri istiyorum diyorsunuz. Siz Ela'yı hiç hak etmiyorsunuz. Ela'nın bunları kaldıracak gücü yok. Öğrenirse mahvolur." Annemin sesi titriyordu. Gözyaşları yüzünden akıyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. Dizlerimin yavaş yavaş boşaldığını hissediyordum. Gerçek kelimelerle üzerime çöküyordu. Elim yanımdaki vazoya çarptı. Cam kırılma sesi o ağır havayı parçaladı. Herkesin bakışları o an bana döndü.
"Kızım…" Annemin o tek kelimesi içimi daha da acıttı. Babam bana bakıyordu. Gözleri donuktu. Sanki yıllardır sakladığı bir yük omuzlarından düşmüş ama yerine daha ağır bir şey gelmişti.
"Baba… Bana bütün bunların yalan olduğunu söyle lütfen!" Dolu gözlerle ona bakıyordum. Sen yanlış anladın, bütün bu duydukların hepsi yalan desin istiyordum. Lakin babam başını iki yana salladı.
O an içimde bir şey kırıldı. Çocukluğum, anılarım, 'ailem' dediğim her şey sarsıldı.
Nalan Hanım yaklaşmaya çalıştı. "Kızım lütf-"
"Sakın bir daha bana kızım deme. Senin kızın falan değilim," diye lafını kestim. Sesim titremiyordu. Aksine keskin ve yüksekti. Kendimi bile korkuttum.
"Şimdi çıkın gidin bu evden sizi bir daha hayatımda görmek istemiyorum."
Arkamı dönüyordum ki babamın sesi beni durdurdu. "Ela!! Onlar senin gerçek ailen bugüne kadar biz sana baktık. Artık gerçek ailenin yanına dönmeni istiyorum."
Dünya başıma yıkıldı. "Biz sana baktık." Bu cümle içime saplandı. Sevgi mi? Sorumluluk mu? Mecburiyet mi?
"Bana bu sözleri neden söylediğini biliyorum."
Söylediğim şeyin arkasında bir korku vardı. Beni korumak için mi itiyordu? Yoksa gerçekten bırakmak mı istiyordu?
"Gerçek bu kızım. Sana daha önce anlatacaktık. Biraz toparlanmanı bekledik o kadar."
Bu sözler babama ait gibi gelmiyordu. O benim babamdı. Omzunda uyuduğum, düştüğümde ilk koşan adamdı. Göğsüm sıkıştı. Sanki biri kalbimi avucunun içine almış, yavaş yavaş sıkıyordu. Nefes alamıyordum. Oda daralıyordu. Sesler uğultuya dönüşüyordu. Annemin ağlaması, Nalan Hanım’ın fısıltısı, babamın ağır nefesi… Hepsi birbirine karışıyordu.
Tutunacak bir yer aradım. Duvara uzandım ama dengem kaydı. Gözlerim karardı. İçimde tek bir soru yankılandı: Ben kimdim? Ve sonra bedenim beni taşıyamadı. Yere yığılırken son hissettiğim şey birinin beni tutmaya çalışmasıydı. Sonrası zifiri bir karanlık.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.95k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
89 Bölümlü Kitap |