5. Bölüm

5. Bölüm

Roman diyarı1
zozanli

Hilal’den

Dün gece yarısına kadar mesaiye kalmıştım. Eve döndüğümde ayaklarımı zor sürüyordum. Üzerimi bile doğru düzgün değiştirmeden kendimi yatağa bırakmıştım. Yastığa başımı koyduğum an uyku beni içine çekmişti; sanki bedenim günlerdir dinlenmemiş gibiydi.

Sabah telefonumun sesiyle irkildim. Gözlerim hâlâ kapalıydı. Elimi yatağın yanındaki komodinin üzerinde gezdirip telefonu buldum, rastgele tuşa basıp susturdum. Başım uykusuzluktan zonkluyordu. Uykumu tam alamazsam bütün gün baş ağrısıyla dolaşacağımı biliyordum.

Telefon tekrar çalmaya başlayınca içime bir huzursuzluk çöktü. Bu saatte arayan biri hayra alamet olmazdı. Telefonu elime alıp kim olduğuna bakmadan kulağıma götürdüm.

"Efendim…" dedim yarı uykulu bir sesle.

"Hilal evde misin?" Bu Mert abinin sesiydi. Ama sesi… sesi tuhaftı. Titrek. Boğuk. Sanki kelimeleri zorla çıkarıyordu. Bir anda uykum dağıldı. Örtüyü kenara itip doğruldum. Telefonu kulağımdan çekip saate baktım. 9.40.

"Abi? Ne oldu?"

"Ela…" dedi ve sustu. Kalbim bir anlığına durdu sanki. Elimi saçlarımdan geçirip yüzümü ovuşturdum. Zihnim hızla uyanmaya çalışıyordu.

"Ela’ya ne oldu?"

Sessizlik.

"Abi korkutma beni lütfen!" dedim içimi saran endişeye engel olamadan. Mert abinin nefes alışını duyabiliyordum. Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oluştu. O sessizlik beni daha çok korkuttu.

"Ela kriz geçirdi…" dedi o boğucu sessizliği yararak. "Dün hastaneye götürdük… Şu an evde ama hiç kimseyle konuşmuyor. Hiçbir tepki vermiyor."

Yatağın kenarından fırladım. Ayaklarım yere değer değmez içime bir panik yayıldı.

"Hemen geliyorum."

Nedenini, nasılını sormadım. Sormaya cesaretim de yoktu. Hızla üzerimi giyindim. Ellerim titriyordu. Telefonumu çantama atıp evden çıktım. Ela’lara kadar neredeyse koşarak gittim. Nefesim kesiliyor ama duramıyordum. Yolda insanlar bana dönüp bakıyordu; umurumda değildi. İçimde tek bir düşünce vardı: Ela.

Kapıya vardığımda hızlıca kapıyı çalmaya başladım. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Mert abi karşımdaydı. Gözleri kıpkırmızıydı. Sanki gece boyunca hiç uyumamıştı.

"Ela nerede?" diye sordum hemen.

"Odasında." Yanından hızla geçtim. Koridor bana hiç bu kadar uzun gelmemişti. Kapının önünde bir an durdum. İçimden 'Lütfen iyi olsun' diye geçirdim. Sonra kapıyı tıklatıp yavaşça açtım.
Zühre teyze ve Kemal amca yatağın yanında oturuyorlardı. İkisi de ağlamıştı. Gözleri şiş, yüzleri solgundu. Ela yatakta uzanmıştı. Gözleri açık ama boştu. Tavana mı bakıyordu, duvara mı… belli değildi. Hiçbir tepki yoktu. Sanki ruhu bedeninden biraz uzaklaşmış gibiydi.

Yanına gidip elini tuttum. Eli soğuktu. "Roz… Canım…" Sesim titredi. Bana bakmadı. Elini çekmedi ama karşılık da vermedi. Ela’yı daha önce de kriz geçirirken görmüştüm. Ama bu… Bu farklıydı. Öncekilerde bir süre sonra toparlanırdı. Şimdi ise içinden bir şey kopmuş gibiydi.

"Zühre teyze ne oldu da Ela kriz geçirdi? Dün gayet iyiydi kafeye geldiğinde." Gözyaşlarımı silip Zühre teyzeye baktım, bir yandan da Ela’nın elini ovuşturmaya başladım. Sanki ısınırsa geri dönecekmiş gibi.

Zühre teyze yerine Kemal amca konuştu. "Gerçek ailesini öğrendi."

Kemal amcanın kurduğu cümleyle elim Ela’nın elinin üzerinde öylece kaldı. Sanki biri beynimin içinden bir cümle geçirmişti ama anlamlandıramıyordum.

"Gerçek ailesi derken?" Kaşlarım istemsizce çatıldı. İçimde bir ürperti yükseldi.

Kemal amca derin bir nefes aldı. "Ela bizim öz kızımız değil." O an odadaki hava ağırlaştı. Sanki duvarlar üzerime doğru yaklaşıyordu. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Ela… onların kızı değil miydi?

"Nasıl yani?" Sesim fısıltıdan ibaretti.

"Uzun hikâye kızım." dedi bitkin bir halde. Ardından Zühre teyzenin kolundan tutup odadan çıktılar. İkisi de dağılmış gibiydi. O güçlü gördüğüm insanlar gitmiş, yerlerine kırılgan iki insan kalmıştı.

Kapı kapanınca odada sadece ben ve Ela kaldık. Yatağın kenarına oturdum. Onu izledim. Yüzü ifadesizdi ama gözlerinin içinde derin bir acı saklıydı. İnsan en çok gözlerinden anlaşılırdı. Ela’nın gözleri susuyordu ama içi bağırıyordu sanki.

"Ela… Biliyorum çok zor. Ama lütfen kendini böyle kapatma. Konuş benimle." Sesimi güçlü çıkarmaya çalıştım. İçimdeki korkuyu ona hissettirmek istemiyordum. Ama korkuyordum. O benim kan bağı olmayan kardeşimdi. Ama kardeşlik kanla ölçülmezdi ki. Onunla büyüdük. Aynı sırları paylaştık. Aynı hayallere güldük.

Ela cevap vermedi. Elini biraz daha sıkı tuttum. "Bak, ne olursa olsun sen hâlâ Ela'sın. Hiçbir gerçek seni değiştirmez. Biz buradayız." Gözleri bir anlığına kırpıldı mı, yoksa ben mi öyle sandım bilmiyorum.

Kapı açılmasıyla bakışlarım istemsizce o tarafa kaydı. Mert abi ve Eva abla içeri girdiler. İkisi de perişandı. Ela’nın diğer yanına oturdular. "Seninle de konuşmadı mı?" dedi Eva abla. Başımı iki yana salladım. O an hepimiz aynı korkuyu paylaşıyorduk. Ela’nın suskunluğu… sanki yavaş yavaş bizden uzaklaşıyormuş gibi hissettiriyordu.

"Ela güzelim, hadi lütfen konuş bizimle. Ağla, bağır, çağır… Yeter ki bir tepki ver," dedi Mert abi, Ela'nın elini tuttu. Diğer elini Ela’nın yanağına götürüp usulca okşadı. Parmakları titriyordu. O güçlü, her şeyi kontrol altında tutan adam gitmiş; yerine çaresiz bir abi kalmıştı.

Ama Ela yine tepki vermedi.

Bakışları sabit, bedeni hareketsizdi. Sanki bulunduğu odada değildi. Sanki hepimizin arasından çekilmiş, kimsenin ulaşamayacağı bir yere saklanmıştı.

İki saat olmuştu. Ben, Mert abi ve Eva abla sırayla konuşuyor, anılar anlatıyor, şakalaşmaya çalışıyor, bazen yalvarıyorduk. Ama Ela’nın yüzünde tek bir mimik bile oynamamıştı. Gözleri açık ama boştu. İçinde fırtına kopuyor muydu bilmiyordum; dışarıya tek bir dalga bile vurmuyordu.

"Biraz yalnız kalmak istiyordur belki. Çıkalım, sonra tekrar geliriz." dedi Mert abi sonunda. Sesindeki yorgunluk hepimizin içini acıttı.

Elimi Ela’nın elinden yavaşça çekip kalkacakken bir şey oldu. Ela parmaklarımı sıktı. Öyle güçlü değil… ama bilinçliydi. Bırakmadı. Dün akşamdan beri verdiği ilk tepki buydu.

"Abi!" dedim heyecanla. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. "Ela elimi bırakmıyor."

Mert abinin gözleri büyüdü. Bir umut ışığı gibi parladı. "Senin yanında kalmanı istiyor." dedi. "Biz çıkalım. Siz biraz yalnız kalın. Belki sana konuşmak ister." Son cümleyi kulağıma doğru, fısıltıyla söylemişti. İçimde hem korku hem umut vardı. Başımı salladım.

Onlar odadan çıkınca kapı yavaşça kapandı. Odanın içi sessizliğe gömüldü. Sadece Ela’nın nefes alışını duyabiliyordum. Yanına oturdum. Eğilip alnına bir öpücük kondurdum.

"Hepsi geçecek canım. Sen yeter ki iyi ol. Biz her zaman senin yanında olacağız ve seni hiç bırakmayacağız." Cümlelerim belki klişeydi ama içimden geliyordu. Ona söz veriyordum. Tam o sırada gözünden bir damla yaş süzüldü. O minicik damla, iki saattir beklediğimiz bir mucize gibiydi.
Baş parmağımla gözündeki yaşı sildim.

"Roz…" dedim fısıldayarak. "Buradayım." Yanına uzanıp ona sarıldım. Başını göğsüme yaslamadı ama vücudu gevşedi. Sanki biraz daha gerçek dünyaya yaklaşmıştı. "İnan bana her şey çok güzel olacak." dedim. "Gerçekler can yakar, biliyorum. Ama sen bu gerçeğin içinde kaybolacak biri değilsin."

Ben konuştukça gözlerinden yaşlar süzülmeye devam etti. Sessizce ağlıyordu. Bu bile bir adımdı. En azından hissediyordu. Bir süre sonra doğrulup ayağa kalktım. "Sana yiyecek bir şeyler getireyim. Dünden beridir hiçbir şey yememişsin." Başını hafifçe iki yana salladı. Hayır diyordu. "Roz, itiraz istemiyorum." dedim daha kararlı bir sesle. "Dünden beri ağzına lokma almamışsın. Baksana öğlen olmuş. Böyle yaparsan daha kötü olacaksın."
Gözleri yine doldu ama ses çıkarmadı.

Ona bakmadan odadan çıktım. Bir kez daha başını sallayıp beni vazgeçirmesini istemiyordum. Bir şey yapmalıydım. Küçücük de olsa bir şey. Mutfağa geçtim. Dolaptan tencere çıkarırken Seren yenge içeri girdi. Yüzü solgundu ama güçlü durmaya çalışıyordu.

"Ne yapıyorsun canım?" diye sordu.

"Ela’ya çorba yapacağım." dedim.

"Sen gelmeden önce de götürdüm ama yemedi."

"Olsun. Ben götüreyim yine de. Belki yer." En azından şansımı denemek istiyordum. Belki beni geri çevirmezdi.

Seren yenge bir an bana baktı. Gözlerimin altındaki morlukları fark etmiş olmalıydı. "Tamam o zaman sen otur, ben yapayım. Yorgun görünüyorsun."

İtiraz edecek gücüm yoktu. Başımı sallayıp geçip sandalyeye oturdum. Seren yenge ocağı yakıp tencereyi yerleştirirken mutfağın içini hafif bir sessizlik kapladı.

"Kemal amca ve Zühre teyze nerede?" diye sordum.

"Bahçede oturmuşlar." dedi. "İkisi de çok kötü görünüyordu. Mert hava alsınlar diye dışarı çıkarttı."

Başımı eğdim. Bu evde herkes dağılmıştı. Bir gerçek, bir cümle, yılların düzenini paramparça etmişti.

Seren yenge çorbayı karıştırırken mutfağa yayılan sıcak koku içimi burktu. Ev hâlâ aynı evdi. Mutfak aynıydı. Eşyalar yerli yerindeydi. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi.

Ela bu gerçekle nasıl yaşayacak? Ve biz onu bu yükün altında ezilmeden nasıl tutacağız?

"Yenge!" dedim birden. Seren yenge kaşığı tencerenin içinde bırakıp bana döndü. Yüzünde yorgun bir ifade vardı. "Ela'nın öz ailesi buraya mı geldiler?" Bu soruyu sorarken içimde garip bir öfke vardı. Ela’yı bırakıp giden insanları merak ediyordum. İnsan merak ederdi… ama ben meraktan çok hesap sormak istiyordum. Hangi sebep bir çocuğu terk etmeye yeterdi?

"Evet." dedi sakin bir sesle. "Sen gelmeden hemen önce gittiler. Ela kendini daha fazla kötü hissetmesin diye Zühre anne onlara gitmelerini söyledi."

Kafamı sessizce salladım. Elindeki çorba tabağını tepsiye koydu. Yanına bir parça ekmek, bir bardak su ekledi. Tepsiyi elime verirken gözlerimin içine baktı. "Çorbayı götür de soğumasın."

Başımı salladım. Tepsiyi alıp tekrar Ela’nın odasına çıktım. Kapıyı usulca açtığımda Ela hâlâ aynı pozisyonda yatıyordu. Ama artık gözleri bomboş değildi; içinde ağlamaktan şişmiş bir kırmızılık vardı.

"Hadi kalk bakalım. O kadar yatmak yeter. Sana çorba getirdim," dedim kapıyı ayağımla kapatırken.

Başını iki yana salladı.

"İtiraz istemiyorum demiştim sana." Tepsiyi komodinin üzerine bıraktım. Yatağın kenarına oturdum. "Hadi canım, doğrul biraz. Ben sana yediririm."

Yine olumsuzca başını sallayınca kolundan hafifçe tuttum. Çok zayıf gelmişti bana. Sanki bir gecede küçülmüştü. "Bak Ela, böyle yaparak hiçbir şey elde edemezsin. Sadece kendine zarar vermiş olursun."
Bu cümleyle bana baktı. İlk kez göz göze geldik. O bakış… kırılmış bir çocuğun bakışıydı. Yavaşça doğrulmaya çalıştı, hemen kolundan tutup yardım ettim.

"İstemiyorum." dedi ağlamaklı bir sesle. Sesini duymak… Allah'ım, sesini duymak bile içimi umutla doldurmuştu.

"Dünden beri ne yiyip ne içiyorsun? Ne konuşuyorsun ne ağlıyorsun. Hepsini içine atıyorsun. Ela, yapma öyle. İçine atma. Konuş, ağla, bağır, çağır. Yeter ki içine kapanma, bu odaya tıkılma." Gözyaşlarım istemsizce akıyordu. Onu güçlü tutmaya çalışırken kendim çözülüyordum.

"Konuşsam, ağlasam, bağırıp çağırsam içinde olduğum bu durum değişir mi?" dedi titreyen bir sesle. "Ya da öz an-" Cümlesi boğazında düğümlendi. Devam edemedi. Gözyaşları birer birer dökülmeye başladı. Sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. O an içimde bir şey parçalandı.

"Tamam canım… geçti…" dedim ama ikimiz de bunun geçmeyeceğini biliyorduk. Onu kendime çektim. Başını omzuma yasladı. Omzum kısa sürede gözyaşlarıyla ıslandı.

"Geçmiyor Hilal, geçmiyor." dedi boğuk bir sesle. "Ailem bildiğim, yuvam bildiğim her şey bir yalandan ibaretmiş. Bana bunu neden yaptılar? Ben… ben bu olanları kabul edemiyorum." Ağlaması giderek şiddetlendi. Nefesi düzensizleşmeye başlamıştı. Panikledim. Tekrar kriz geçirmesinden korkuyordum.

"Sakin ol canım. Nefes al… Bak benimle al." Başını omzumdan çekip yüzünü sildim. Sonra tekrar omzuma yaslandı. Uzun süre sadece ağladı. Saçlarını okşadım. Konuşmadım hiç. Bazen kelimeler gereksizdi. Bir süre sonra hıçkırıkları azaldı. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı.

"Biliyor musun?" dedi kısık bir sesle. "O kadın beni neden terk etmiş?" Kaşlarım çatıldı. Başımı iki yana salladım. "Engelli doğduğum için." dedi… ve acı bir şekilde güldü. O gülüş… içime saplandı. Ardından gözyaşları yeniden akmaya başladı.

"Ne?" dedim öfkeyle. İçimde bir yangın yükseldi. Bir insan… bir anne… kendi doğurduğu çocuğu sadece engelli diye nasıl bırakabilirdi? Bu nasıl bir vicdansızlıktı?

Ela’nın kalbi kırılmıştı ama benim içim de paramparça olmuştu. "Böyle bir kadın için kendini üzme." dedim dişlerimi sıkarak. "Şimdi yemeğini ye ve biraz uyumaya çalış."

Tepsiyi kucağıma aldım.

"Hilal istemiyorum. Aç değilim. Lütfen." Yüzünü buruşturdu. Küçük bir çocuk gibiydi o an.

"Olmaz Roz." dedim kararlı bir sesle. "Kendini o kadın yüzünden aç bırakmana izin veremem. En azından birkaç kaşık çorba içeceksin." Bir süre sustu. Sonra pes etmiş gibi başını eğdi.

"Peki. Ama kendim yiyeceğim."

Tepsiyi kucağına bıraktım. Kaşığı eline aldı. Elleri hafif titriyordu. İki kaşık zorla içti. Sonra kaşığı bırakıp tepsiyi bana doğru itti.

"Bu kadar yeter."

"Ama Roz bir şey yemedin ki. Hadi biraz daha ye."

"İçim almıyor. Lütfen zorlama Hilal." Gözlerindeki yalvarışı görünce daha fazla üsteleyemedim.

"Peki." dedim yumuşakça. Tepsiyi alıp kenara koydum.

Ela tekrar uzandı. Yanına oturup elini tuttum. Parmakları benimkilerin arasına girdi.

"Yanıma uzanır mısın?" Bu cümle o kadar kırılgandı ki… hemen yanına uzandım. Başını omzuma koydu.

"Hadi birazcık uyu canım," dedim. Gözlerini kapattı. Kirpikleri hâlâ ıslaktı. Ben de başımı yatak başlığına yasladım. Başım zonkluyordu. Dün geceki uykusuzluk şimdi iyice bastırmıştı.

Birkaç dakika geçmişti ki Ela’nın sesiyle gözlerimi açtım. "Onlar burada mı?"

"Kimler?" dedim ama cevabı biliyordum.

"Kimlerden bahsettiğimi biliyorsun." Sesi korkuyla karışıktı. Sanki kapının arkasında bekliyorlarmış gibi.

"Hayır." dedim sakin bir tonla. "Gittiler. Zühre anne göndermiş."

Bir an durdu. Gözleri tavana sabitlendi. "Onları görmek istemiyorum. Neden geldiler? Vicdanlarını rahatlatmak için mi? Beni bırakıp gittikten yıllar sonra ne değişti?"

Elini daha sıkı tuttum. "Sen kimsenin vicdan yükü değilsin." dedim net bir sesle. "Sen terk edilen değil, hayatta kalan taraftasın. Seni bırakanlar utansın. Sen değil."

Gözleri doldu ama bu kez bakışlarında sadece acı yoktu. Kırgınlık, öfke, hayal kırıklığı… hepsi vardı.
"Ben kusurlu muyum Hilal?" dedi en sonunda. "Doğduğum hâlimle sevilmeye değmez miydim?"

İşte canımı en çok yakan o soru…

Onu kendime çektim. "Sen kusur değil, mucizesin." dedim. "Seni bırakanlar eksik. Sen değil." O an tekrar sessizleştiğini gördüm.

"Hilal… Ben o kadını daha önce de görmüştüm," dedi kısa bir süre sonra. Bunu söylediğinde içimden bir şey kaydı sanki. Yüzüne baktım. Devam etmesini ister gibi başımı salladım.

"Bir kaç hafta önce… Onunla oturup konuşmuştuk."

Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim önce. "Nerede? Ne konuştunuz?" Sesimdeki merakı ben bile bastıramamıştım.

"Parkta. Hani sen ve Selim beni parktan almaya gelmiştiniz ya… O gün." O an zihnimde o gün canlandı. Ama biz geldiğimizde Ela tek başındaydı.

"Ne konuştunuz?"

Gözlerinden yine yaşlar süzülmeye başladı. "Bana çocuklarından bahsetmişti." dedi. Derin bir nefes aldı. "Onu ilk gördüğümde kanım ısınmıştı. Sanki tanıdık biri gibiydi. Sonra bana kızından bahsetti. Onu bırakmak zorunda kaldığını söyledi." Sustu. Boğazı düğümlendi. "Biliyor musun? O gün o kız için çok üzülmüştüm. Onun yerinde olmak istememiştim." dedi acı bir gülümsemeyle. "Halbuki terk edilen o kızın ta kendisiymişim."

Bu cümle içime öyle bir acıyla oturdu ki... Bir insan kendi hikâyesini, bilmeden başkasının ağzından dinleyebilir miydi?

"Peki… o kızın sen olduğunu biliyor muydu?" dedim temkinli bir sesle.

"Bilmiyorum." dedi hıçkırıkları arasında. Nefesi hızlanmaya başladı birden. Göğsü inip kalkıyordu. Bir an panikledim.

"İyi misin?" dedim telaşla. "Ben Kemal amcaya söyleyeyim, hastaneye gidelim. Sen iyi görünmüyorsun." Yerimden kalkmaya yeltendim ama elimden tuttu. "İyiyim." dedi zorlanarak. "Gitme." Sesindeki o korku… bırakılma korkusuydu. Sadece fiziksel değil. Daha derin bir korku.

"Biraz su iç." deyip tepsideki bardağı uzattım. Titreyen elleriyle bir yudum aldı. Sonra geri verdi.
"Daha iyiyim. Merak etme. Kimseyi de çağırma. Onlarla konuşmak istemiyorum. Sadece uyumak istiyorum." Yüzü bitkin görünüyordu. Gözleri ağırlaşmıştı.

"Tamam." dedim yumuşakça. "O zaman ben çıkayım. Sen biraz uyu. Bir şeye ihtiyacın olursa bana seslen, hemen gelirim." Başını hafifçe salladı. Alnından öptüm. Tepsiyi alıp kapıya yöneldim. Tam çıkacakken sesiyle durdum.

"Sen de beni bırakıp gitme olur mu?"

Sırtım kapıya dönüktü ama gözlerim dolmuştu. O cümle bir rica değildi. Hayat boyu terk edilme ihtimaline karşı bir savunmaydı sadece.

Yavaşça ona döndüm. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. "Ben seni asla bırakmam." dedim. "Hem istesem de ben seni bırakamam ki… Sen nereye ben oraya." Ona göz kırpıp gülümsemeye çalıştım. O da zayıf bir gülümsemeyle gözlerini kapattı.

Kapıyı sessizce kapatıp mutfağa geçtim. Tepsiyi tezgâha bıraktım. Yemek masasına oturup ellerimi birbirine kenetleyip başımı arasına aldım. Bu yaşananlar bana bile bu kadar ağır geliyorsa… Ela nasıl taşıyacaktı bunu?

Derin bir nefes aldım. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Şimdi güçlü kalmalıydım. Roz için, kardeşim için güçlü kalmak zorundaydım.

"Hilal hala, sana bir şey sorabilir miyim?" Ece’nin mutfağa girip elime dokunmasıyla düşüncelerim dağıldı. Başımı kaldırdım. Gözleri kocaman açılmış, endişeyle bana bakıyordu.

"Tabii ki kuzum, sor." dedim yumuşakça. Onu kollarından tutup kucağıma aldım. Küçücük bedeni göğsüme yaslanınca içim biraz olsun yumuşadı.

"Halamı bizden alacaklar mı?" Sorduğu soruyla bir an afalladım. Kalbim sıkıştı.

"Hayır bitanem, nereden çıkardın bunu?"

"Dedem ile babaannem konuşurken duydum. Evimize gelen o amca ve teyze alacaklarmış halamı." Ne diyeceğimi bilemedim. Bir çocuğun kulağına çalınan yarım cümleler bile nasıl korkuya dönüşüyordu… Ece dudaklarını büküp devam etti.
"Lütfen halamı bizden almasınlar. Sen de Selim’le gideceksin. O zaman ben kiminle oyun oynayacağım? Ben sizi çok seviyorum hala."

Gözlerim doldu. Ağlamamak için başımı hafifçe yukarı kaldırdım. Derin bir nefes alıp verdim. "Biz de seni çok seviyoruz bitanem." dedim. Yanaklarından öpüp sıkıca sarıldım. Küçük elleri boynuma dolandı. "Seni hiç bırakmayacağız. Hem Selim’le gitmem seninle bir daha oyun oynamayacağım anlamına gelmiyor ki. Merak etme. Ben de, Ela halan da hep yanında olacağız."
Bunu söylerken sesim sakindi ama içimdeki belirsizlik beni kemiriyordu. Bu cümlelere Ece’yi inandırmaya çalışıyordum… ama kendimi bile tam ikna edemiyordum.

Tam o sırada telefonum çaldı. Ece irkilip bana baktı. "Halacım ben telefon konuşup hemen döneceğim." dedim. Onu öpüp yere indirdim. Telefonu cebimden çıkarıp ekrana baktım. Selim arıyordu. Telefonu kulağıma götürüp arka bahçeye doğru yürüdüm.

"Efendim."

"Canım. Nasılsın?" Sesini duymak bir nebze iyi gelmişti.

"İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?"

"Ben de iyiyim güzelim, teşekkür ederim." Kısa bir sessizlik oldu. Ses tonumdan bir şeyler anlamış olmalıydı. "Sen gerçekten iyi misin? Sesin ağlamaklı geliyor."

İçimde bir şey düğümlendi ama toparlandım. "Ben iyiyim, merak etme canım. Dün gece uyumadım biliyorsun. Sabah da erken kalktım. Biraz başım ağrıyor."

Bahçeye geçtiğimde bir ağacın altına bağdaş kurup sırtımı gövdesine yasladım. Ağaç serindi. Gölgesi sakinleştiriciydi. Ama içimdeki karmaşa dinmiyordu.

Telefonu kulağıma biraz daha bastırdım. Keşke her şey gerçekten sadece uykusuzluktan ibaret olsaydı.

"Anladım. Neden erken uyandın peki? Bildiğim kadarıyla bugün işe erken gitmeyecektin."

"Ela'nın yanına geldim." dedim. Sesim farkında olmadan durgunlaşmıştı.

"N'oldu? Ela iyi mi?"

"Ela dün kriz geçirdi. Ama şimdi iyi, merak etme."

"Neden?" Selim onun krizlerinin genelde stresle tetiklendiğini biliyordu. O yüzden sesinde hafif bir panik vardı.

"Şey… Ela öz anne babasını öğrendi."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Öz anne babası mı? Onun öz anne ve babası Zühre teyze ve Kemal amca değiller mi?"

"Değillermiş." Bu kelimeyi söylemek bile tuhaf geliyordu. Sanki ağzımdan çıkan şey gerçeği daha da somutlaştırıyordu.

"Ela şimdi mahvolmuştur. Oraya geleyim ben de, sizin yanınızda olurum," dedi hemen. İşte tam da bu yüzden seviyordum onu. Yanımda olmanın bir çözüm üretmekten daha kıymetli olduğunu bilen biriydi.

"Şimdilik gerek yok canım. Acil bir durum olursa sana haber veririm." Buruk bir gülümseme yayıldı yüzüme ama o göremedi.

"Ela'ya çok selam söyle. Kendisini de fazla üzmemesini söyle. Sen de üzme kendini." Kafamı salladım sanki görüyormuş gibi. "Bitanem aslında ben seni şey için aramıştım. Düğünümüz yaklaştı ya… Seni buraya getirmek istiyordum. Evi, eşyaları hepsini birlikte seçelim istiyorum."

İçim bir anlığına ısındı. Hayat bir yanda yıkılıyor, bir yanda kuruluyordu. "Ela biraz toparlanmadan onu yalnız bırakamam biliyorsun. Üstelik böyle bir zamanda," dedim. Ela'yı bu durumda bırakıp hiçbir yere gidemezdim.

"Biliyorum güzelim. Ela da bizimle gelse olmaz mı? Hem kafası da dağılır."

"Bilmiyorum canım. Ela gelirse olur. Onunla konuşup haber veririm sana."

"Tamam canım. Seni seviyorum."

"Ben de seni seviyorum."

Telefonu kapattım. Selim’in sesi iyi gelmişti ama içimdeki ağırlığı tamamen hafifletememişti.
Ayağa kalkıp telefonu cebime koydum. Ela daha uyanmamıştır diye düşünerek Zühre teyze ve Kemal amcanın olduğu tarafa yürümeye başladım.
Tam yanlarına yaklaşırken bahçe kapısı açıldı.
İçeri iki kişi girdi. Orta yaşlarda bir kadın ve bir adam. Yüzleri tanıdık değillerdi.

Zühre teyze onları görür görmez ayağa fırladı. "Sizin ne işiniz var burada? Kızım daha kendine gelememişken onu daha fazla incitmeye mi geldiniz?" Sesi bahçede yankılandı. Öfkesini kontrol edemiyordu.

Kadın bir adım öne çıktı. "Sakin olun Zühre hanım. Biz sadece Ela'nın iyi olup olmadığını merak ettik."

"Ela'yı merak etmek için biraz geç kalmadınız mı?"
Zühre teyzenin sesi titriyordu ama geri adım atmıyordu. Yanına gidip kolundan tuttum. Sakinleşmesi için hafifçe bastırdım.

Kadın gözyaşlarını tutamıyordu. "Ne deseniz haklısınız. Ama artık kızım olmadan nefes alamıyorum, yaşayamıyorum. Lütfen beni anlamaya çalışın. O benim canımdan bir parça. Onsuz yapamıyorum artık."

Ela’nın annesi… Bu kelime zihnimde yankılandı ama içimde bir kabul oluşmadı.

Kadın elini Zühre teyzenin eline uzattı. Zühre teyze bir adım geri çekildi. "Defolun gidin buradan. Ela sizi görürse bu sefer kolay kolay atlatamaz. Kızıma bir şey olursa sizi mahvederim." Öyle bir bağırdı ki elleri titremeye başladı. Benim aklım ise tek bir yerdeydi: Ya Ela bu sesleri duyarsa?

Tam o sırada Kemal amca araya girdi. "Yeter Zühre! Sen kabul etsen de etmesen de Ela onların kanından canından. Sen de bu gerçeği kabul et artık."

Bu sözler havada asılı kaldı. Zühre teyze sendeledi. Koluma tutundu. Onu sandalyeye oturttum. Kulaklarım uğulduyordu. Kemal amcanın ağzından çıkan cümle hâlâ zihnimde dönüp duruyordu.

Kemal amca bu sefer kadına ve adama döndü.
"Ela'ya biraz zaman verin. O şimdi iyi değil. Sizi affedip kabul edeceği gün elbette gelir. Ama şu an değil. Ona sadece biraz zaman verin." Gözündeki yaşları elinin tersiyle sildi. Kemal amcaya baktım. Sesi sakindi ama gözlerinde yılların yorgunluğu vardı. Sanki içinde iki ayrı baba konuşuyordu: Biri büyüten, diğeri gerçeği inkâr edemeyen.

Bahçedeki hava ağırlaşmıştı. Kimse bir şey demiyordu. Sadece rüzgârın yaprakları hışırdatan sesi duyuluyordu.

"Zamana gerek yok. İstedikleri gün onlarla gitmeye hazırım."

Ses… arkamızdan gelmişti. Hepimiz aynı anda dönüp baktık. Ela kapıda duruyordu. Saçları dağınık, yüzü solgun, gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı. Ama bakışları boş değildi bu sefer. İçinde bir kararın sertliği vardı.

Yavaş adımlarla yanımıza yürüdü. Her adımı sanki yere değil, kalbimize basıyordu. Kemal amcanın tam karşısında durdu. "Hatta şimdi onlarla gitmeye hazırım. Senin de istediğin gibi baba."

'Baba' kelimesini özellikle vurgulamıştı. Sesi düz çıkıyordu ama çenesinin titrediğini görüyordum. Ağlamamak için kendini öyle sıkıyordu ki… yanına gidip elinden tuttum. Parmakları buz gibiydi.

Kemal amcanın yüzü bembeyaz oldu. "Kızım, içeri geç. Uzanıp dinlenmen gerekiyor. Bu konuları daha sonra konuşuruz."

Ela gözlerini ondan ayırmadı. "Onlarla gitmemi istemiyor muydun? İstediğini yapıyorum işte."
Bu cümlede kırgınlık vardı. Sitem vardı. En çok da incinmişlik vardı. Kemal amca sustu. Söyleyecek bir kelime bulamadı. Gözleri doldu ama konuşmadı.

Ela elimi yavaşça bıraktı. Öz anne ve babasına doğru bir adım attı. Aralarında birkaç metre vardı ama o mesafe yıllar gibiydi.

"Sizi affettiğimi ya da kabul ettiğimi sakın düşünmeye kalkmayın." dedi net bir sesle. "Sadece babam istediği için sizinle geleceğim. Sizi asla annem ve babam olarak görmüyorum. Ve görmeyeceğim de. Benim sadece bir annem var." Elini kaldırıp Zühre teyzeyi işaret etti. "O da orada."

Kadının yüzü çöktü. Adam başını eğdi. Ama o an kimsenin hissettikleri Ela’nın hissettiklerinden ağır değildi.

"Annemle konuştuktan sonra gidebiliriz." Bu cümleyle bütün güçlü duruşu bir anlığına çatladı.

Zühre teyze dayanamayıp yerinden kalktı. İki adımda Ela’ya ulaştı. Ona sarıldı. Öyle bir sarıldı ki sanki bırakırsa bir daha göremeyecekmiş gibi. Ela da kollarını annesinin beline doladı. Ve ikisi de aynı anda ağlamaya başladı. O ağlama… sadece bugünün değil, yılların ağlamasıydı. Bir annenin büyüttüğü çocuğu kaybetme korkusu… bir kızın büyüdüğü yuvadan koparılma acısı…

"Ben seni bırakmak istemiyorum." dedi Zühre teyze hıçkırıklarının arasında. "Canımdan bir parçasın sen."

Ela gözlerini kapatıp annesine daha sıkı sarıldı.
"Ben de seni bırakmak istemiyorum anne."

İlk defa o kadar net söyledi bu kelimeyi. 'Anne.' Öz annesi birkaç adım ötede ağlıyordu ama o kelime ona ait değildi.

Bahçedeki herkes susmuştu. Kemal amca gözlerini silerken başını çevirdi. Güçlü görünmeye çalışıyordu ama omuzları düşmüştü.

Ela yavaşça annesinden ayrıldı. Ellerini bırakmadı.
"Gitmem gerekiyorsa giderim." dedi sakin ama kırık bir sesle. "Ama bilin ki ben kim olduğumu biliyorum. Kimin kızıyım onu da biliyorum." Bu cümle sadece karşısındaki iki kişiye değil, hepimizeydi.

Rüzgâr hafifçe esti. Yapraklar hışırdadı. Ve hepimiz o an şunu anladık: Ela gitmeye hazır değildi. Sadece bir kez daha terk edilmemek için, bu sefer kendisi gitmeyi seçiyordu.

*****

Ela'dan

Hayatım boyunca bu iki gün kadar acı çektiğimi hatırlamıyordum. Kendimi o kadar çaresiz hissediyordum ki elimden hiçbir şey gelmiyordu. Sanki hayatım benim dışımda kararlar alıyor, ben sadece olup biteni izliyordum. Konuşsam değişmeyecek, ağlasam hafiflemeyecek gibiydi.

Hilal'in yanından gelip eve girdiğimde duyduğum o sözler hayatımı mahvetmeye yetmişti. Kapının arkasında kalakalmış, her kelimeyi istemeden duymuştum. Ardından da babamın o sözleri… 'Bu güne kadar biz sana baktık, bundan sonra da ailenin yanına dönmeni istiyorum’ demişti. O an içimde bir şey kopmuştu.

Babam, eğer onların yanına dönersem iyi bir tedavi görüp hem ağrılarımdan hem de değnekten kurtulabileceğimi sanıyordu. Daha iyi hastaneler, daha iyi imkânlar… Belki de daha 'sağlam' bir gelecek. Bunun için de benden vazgeçiyordu. En azından ben öyle hissetmiştim.

Ben onun yükü müydüm? İyileşmem için bile olsa benden bu kadar kolay vazgeçelebiliyor muydu?

Babamın söylediklerinden sonra nefes alışverişlerim sıklaşmaya başlamıştı. Göğsüm daralıyor, içime çektiğim hava yetmiyordu. Derin derin nefes almaya çalıştıkça nefesim tükeniyordu. Kalbim sanki kaburgalarımı kıracakmış gibi atıyordu. Gözlerim kararmış, dayanamayıp yere yığılmıştım.

Gözlerimi açtığımda gördüğüm bembeyaz bir tavan olmuştu. Hastane odasında yatakta öylece uzanmış yatıyordum. Tavandaki ışık gözümü alıyordu ama başımı çevirecek hâlim bile yoktu. Yanımda fısıltılar, ayak sesleri, makinelerin ritmik sesi…
Doktorların söylemlerine göre sinir ve stresten dolayı kriz geçirmiştim. Sanki sebebini bilmiyormuşum gibi.

Eve getirildiğimde ise ne konuşuyor ne ağlıyor ne yiyor ne içiyor ne de yüzlerine bakıyordum. Hiçbir etkileşimde bulunmuyordum. İçimdeki bütün sesleri susturmuştum. Yatağımda uzanmış öylece karşımdaki duvarı izliyordum tepkisizce. O duvar bana bakıyor, ben ona bakıyordum. Saatler geçiyor, akşam oluyor, sabah oluyordu. Ama içimdeki karanlık hiç dağılmıyordu.

Babam, annem, abim ve ablamın benimle konuşmak istemelerine rağmen onlarla tek kelime dahi etmemiştim. Annem saçlarımı okşuyor, "Kızım bir şey söyle" diyordu. Babam kapının önünde bekliyor ama içeri girmeye cesaret edemiyordu. Abim elimi tutuyor, ablam yanımda oturuyordu.
Hiçbirine bakmıyordum. Çünkü bakarsam ağlayacaktım. Ağlarsam kalacaktım. Kalırsam yine vazgeçilecektim.

Ertesi gün Hilal’i gördükten sonra kendimi bir tık daha iyi hissetmeye başlamıştım. Onun yüzünü görmek, gözlerindeki endişeyi fark etmek… hâlâ birinin beni kaybetmekten korktuğunu bilmek iyi gelmişti. Onunla konuşup ağlaşıp dertleştikten sonra içimdeki düğüm biraz gevşemişti. Birazcık uykuya dalabilmiştim.

O uyku bile yorgundu.

Dışarıdan gelen bağrışmadan dolayı uyanmıştım. Annemin sesi… titreyen, öfkeli, kırık bir ses. Kalkıp pencereye doğru yürümeye başladım yavaşça. Dünden beri uzandığım için ayaklarım uyuşmuştu. Yere bastığımda sanki bana ait değillerdi. Duvara tutuna tutuna ilerledim.

Dışarı baktığımda annem o kadına bağırıp ağlıyordu.

O kadın… Beni doğuran kadın. Onu ikinci kez bu kadar yakından görüyordum. Yüzü bana benziyordu belki ama yabancıydı. Hem tanıdık hem uzak. Kalbim tuhaf bir şekilde sızladı.

Yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladım. Kapıda durup sırtımı kapı pervazına dayadım. Onları izlemeye başladım. Benim orada olduğumdan habersizdiler.

Babam onlara, bana biraz zaman vermeleri gerektiğini, zamanla onları affedip kabul edeceğimi ve yanlarına döneceğimi söyleyince ben tekrardan yıkılmıştım.

Zamanla dönecektim. Demek karar verilmişti. Yine benim adıma.

Sinirle zamana gerek olmadığını, istediklerinde onlarla birlikte gitmeye hazır olduğumu söylemiştim. O an konuşan ben değildim sanki. İçimdeki kırgınlık, terk edilme korkusu konuşuyordu. Hatta annemle konuştuktan sonra onlarla gideceğimi belirtmiştim. Annemle konuşmadan gidemezdim. Perişan haldeydi. Yüzü bembeyazdı, elleri titriyordu. Onu öylece bırakıp gidemezdim. Ona sormam gereken şeyler de vardı.

Gerçekten gitmemi istiyor muydu? Yoksa beni kaybetmemek için susuyor muydu?

Annemin yanına doğru ilerleyip ona sıkıca sarıldım. Kollarımı beline doladığımda o da beni öyle bir sardı ki… sanki bırakırsa düşecektim. Yalnız kalıp konuşmamız için herkes eve girmişti.
Bahçede sadece biz kalmıştık.

Başımı omzuna gömdüm. Çocukluğumun kokusu vardı üzerinde. Güvende olduğum tek yer.
Gitmem gerekiyorsa bile… önce onun gözlerinin içine bakmalıydım. Çünkü ben doğduğum yeri değil, büyüdüğüm kalbi terk etmek üzereydim.

Annem elimden tutup kendine doğru döndürdü. Gözyaşlarım kendiliğinden akarken parmakları ile gözlerimi silip şakağımdan öptü. O öpücük çocukluğumdan kalma bir alışkanlıktı; ne zaman korksam, ne zaman canım yansa hep oradan öperdi. Sanki acımın yerini biliyormuş gibi.

"Kızım gitme. Ben sensiz ne yaparım. Sen yeter ki gitmek istemiyorum de kimse seni benden alamaz. İzin vermem." dedi.

Kafamı iki yana salladım. Onsuz yaşamak benim için en acısıydı. İçimde bir yer parçalanıyordu ama bir karar vermiştim. Geri dönemezdim. Babam ne yapar ne eder beni gönderirdi. İyileşmem için bir fırsat çıkmıştı babama göre, bu fırsatı asla kaçırmazdı. Sonucunda kendisinin mahvolmasını da göze alırdı. Benim gözyaşım, onun vicdanından daha ağır gelmezdi belki ama sağlığım daha ağır gelirdi.

"Anneciğim yapma n'olur. Bittim ben zaten, bide sen böyle yapıp daha da zorlaştırma." dedim. Sakin kalmaya çalışıyordum ama elim ayağım titriyordu. Sesim güçlü çıkmaya çalışıyordu fakat içimdeki çocuk korkudan dizlerine kapanmıştı.

Annem beni kendine çekip sıkı sıkı sarıldı. Konuşmuyordu ama omuzumda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. O ağladıkça ben küçülüyordum. Ağlamamak için titreyen dudağımı dişledim. Kan tadı geldi ağzıma. Birkaç dakika öylece sarılı kaldık. Ne o konuştu ne de ben. Sadece iki kalp, birbirini bırakmamak için direniyordu.

Biraz sakinleştikten sonra kendimi geri çektim. "Neden?" dedim.

Yüzüme baktı. Gözleri kızarmış, yanakları ıslaktı. "Ne neden?" dedi.

"Neden beni kabul ettin? Yani sebep neydi ki benim gibi bir çocuğu kabul ettin?" dedim. Kafamı yana çevirip gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. İçimdeki korku şuydu belki de: Ya gerçekten mecburiyettense? Ya sevgiden değilse?

Kısa bir sessizlikten sonra konuşmaya başladı.
"Mecburdum." dedi. O kelime bir diken gibi kalbime battı. Ardından elimden tutup öptü. "İnan ki seni kucağıma aldığım ilk gün seni kendi öz evladım gibi sevdim. Seni hiç ayırmadım onlardan." dedi.

"Niye mecburdun?" dedim.

"Ablan için." dediğinde şaşırmıştım.

"Ablam için mi?" dedim.

Kafasını sallayıp onayladı. "Ablan hastaydı. Ameliyat olması gerekiyordu. Ameliyat için de durumumuz yoktu. Meblağ çok yüksekti. Sonra sen geldin işte, bir mucize gibi girdin hayatımıza." dedi yüzündeki buruk gülümsemeyle.

O an içimde bir şey değişti. Ben bir anlaşmanın parçası mıydım? Bir çaresizliğin bedeli mi? Yoksa gerçekten bir mucize miydim?

O bir anneydi. Evladı için başka birinin çocuğuna annelik eden, onu da kendi öz evladından ayırmayan, üstelik hasta bir çocuğa… Anneliğin sadece doğurmakla olmadığının en büyük kanıtıydı. Ona olan saygım da sevgim de bin kat daha artmıştı. İçimdeki kırgınlık yerini derin bir minnete bırakıyordu.

Ben sessiz kalınca elleriyle yüzümü avuçlayıp konuştu. "Seni ben doğurmamış olabilirim. Ama seni kendi öz evladım kadar çok sevdim. Sen ablanın mucizesi, bizim de kahramanımız oldun." dedi.

Dayanamayıp sıkıca sarıldım. "Bu dünyada tanıdığım en iyi annesin sen. Gerçek her ne olursa olsun benim annem sensin ve bu hiç bir zaman değişmeyecek." dedim. Belime sarılı olan ellerini daha çok sardı. Sanki beni bırakırsa her şey dağılacaktı.

"Bana da bu tabloda yer var mı?" Babamın sesiyle ikimiz de ona döndük. Bir sandalye çekip tam karşımda oturdu. Ellerimi tuttuğunda geri çektim. Ondan biraz uzaklaşıp başka tarafa bakmaya çalıştım. Çok sinirliydim. Hem kırgındım hem de kızgındım. Onu kıracak bir şey söylememek için konuşmak istemiyordum. Çünkü konuşursam affetmeyeceğim şeyler söyleyebilirdim.

Bana yaklaşıp elimi tuttu tekrar. Elimi çekmeye çalıştığımda da sıkıca tutup bırakmadı. "Babana bakmayacak mısın?" dedi. Kafamı iki yana salladım. Gözümdeki yaşları silip kafamı yere eğdim. "Kızım biliyorum bana şuan çok kızıyorsun ama bir gün gelecek ve beni anlayacaksın. Senin iyiliğini düşündüğümü göreceksin." dedi.

"Konuşmak istemiyorum." dedim kafamı kaldırıp gözlerinin içine bakarak.

"Ela'm neden anlamaya çalışmıyorsun?" dedi.

"Neyi anlayayım baba? Benden vazgeçtiğini mi ya da beni onlarla göndermek istediğini mi?" dedim bağırarak. Artık kaldıramıyordum. Herkes benim için karar veriyor, ben sadece sonuçlarına katlanıyordum.

"Senin iç-"

"Benim için benden vazgeçme istemiyorum. Ben böyle mutluyum. Başka bir şey istemiyorum." diyerek sözünü tamamlamasına izin vermedim.

"Sen her acı çektiğinde ben kahroluyorum. Artık bu ağrılara acılara katlanma diye, ağrısız acısız bir hayat yaşa diye yapıyorum." dediğinde gözünden yaşlar süzülmeye başladı. Babamın ağladığını görmek içimi daha çok yaktı. Çünkü o güçlü adamdı. O ağlıyorsa gerçekten çaresizdi.

Değneğime tutunarak ayağa kalktım. Bacaklarım titriyordu ama içimdeki inat beni ayakta tutuyordu. Bir iki adım attıktan sonra babama dönüp konuştum. "O tedaviyi asla kabul etmeyeceğim. İyileşeceğimi bilsem bile. Üstelik beni öyle çaresiz halde terk eden insanlardan asla. Şimdi gidiyorum onlarla, istediğin gibi." dedim. Kapıya doğru ilerledim. Düşmemek için duvara tutundum bir süre. Derin derin nefesler alıp verdim. Kalbim sıkışıyordu. Gözlerimi kapattığımda sanki bir kâbusun içindeymişim de uyanınca yine hayatıma kaldığım yerden hiçbir şey olmamış gibi devam edecekmişim gibi geliyordu. Ama her şeyin gerçek olduğunu bilmek beni derinden yaralıyordu.

Kapıya yaklaştığımda Nalan Hanım ve ismini bilmediğim sözde babam olacak adam da kapıda öylece bekliyorlardı. Yüzlerinde hem umut hem suçluluk vardı. Ama ben o yüzlere bakmak istemiyordum.

"Bir kaç eşyamı alıp gelirim şimdi." dedim eve girerken. Yüzlerine dahi bakmamıştım. Bundan sonra nasıl olacak, onların yüzünü görmeye nasıl tahammül ederim bilmiyordum.

Odama girip kapıyı kapattığımda Hilal, ablam ve abim de peşimden gelip odaya girdiler. O oda bir anda daraldı. Çocukluğumun, kahkahalarımızın, kavgalarımızın geçtiği oda şimdi vedaya hazırlanıyordu.

"Allah aşkına Ela ne yapmaya çalışıyorsun?" dedi Hilal bana yaklaşıp.

"Gördüğün gibi eşyalarımı topluyorum." dedim.

"Ela saçmalama lütfen. Hiçbir yere gitmiyorsun." dedi abim. Ablam da kolumdan tutup beni yatağa oturttu. "Ela'cım sinirle yanlış bir karar verme lütfen." dedi.

Ağlamamak için gözlerimi kapatıp kafamı iki elimin arasına aldım. "Olması gereken bu." dedim.

Abim önümde diz çöküp ellerimi ellerinin arasına alıp hafif bir şekilde sıktı. "Güzelim bak yanlış karar veriyorsun. Sonra çok pişman olursun. Sen bizsiz yapamazsın, biz de sensiz yapamayız." dedi.

"Abi ben her ne karar verirsem vereyim babam beni onlarla gönderecek biliyorum. Kendim gidersem canım daha az yanar. Şimdi izin verin lütfen, daha fazla dayanacak gücüm kalmadı çünkü." dedim.

Küçük bir valiz elime aldığımda Hilal elimden alıp birkaç parça eşya koydu ağlayarak. Katladığı her tişörtle sanki bir anımızı yerleştiriyordu içine.
Komodinin üzerindeki aile resmimizi alıp Hilal'in elindeki valize yerleştirdim. O fotoğrafa son kez baktım. O karede herkes gülüyordu. O karede hiçbir şey eksik değildi.

Evden çıkıp yanlarına yürüdüm yavaş yavaş. Her adımım ağırdı. Sanki ayaklarım geri gitmek istiyordu da ben zorla ileri sürüklüyordum.

"Ben hazırım gidelim." dedim.

Aslında hiçbir şeye hazır değildim. Ama kalırsam parçalanacaktım, gidersem belki sadece kırılacaktım. Ve o an kırılmak, parçalanmaktan daha az acı veriyor gibi gelmişti.

Not : lütfen oy vermeyi unutmayalım

 

 

 

 

 

Bölüm : 21.08.2024 02:43 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...