
Keyifli okumalar 💞
Asaf olduğu yerde durup kaldı. Gözleri, utangaç bakışlarla etrafı süzen Nehir’in üzerindeydi. En çok kendisiyle konuşabildiğini düşünmesine rağmen, onu bir kez olsun evden çıkmaya ikna edememişti. Ama şimdi... Şimdi Nehir dışarıdaydı. Evden çıkmış, güneşin altında, hayatın tam ortasında duruyordu. Onu dört duvarın dışında görmek, Asaf’a hâlâ gerçek değilmiş gibi geliyordu.
Bunu nasıl başarmıştı Ela? Kimsenin başaramadığı o adımı Nehir’e nasıl attırmıştı? Nehir'i ikna etmek oldukça zor iken, Ela'nın bunu başarmış olması onu oldukça mutlu etmişti.
Bakışları yavaşça Ela’ya kaydı. Nehir’in yanında duruyor ve ona sessizce gülümsüyordu. O gülümsemede bir şey vardı: huzur.
Asaf ağır adımlarla yanlarına yaklaştı. Ela’dan gözlerini çekip Nehir’in yanına çöktü, elini nazikçe kolçağın üzerindeki koluna koydu.
"Bu ne güzel bir sürpriz," dedi yumuşak bir sesle. O an, asıl sürprizin Hilal için değil de kendisi için olduğunu fark etmişti. "Biliyor musun, gelerek beni öyle mutlu ettin ki..." Ardından hafifçe doğrulup başının üstünden öptü. "Hoş geldin, güzelim."
Nehir bakışlarını kısa bir an kaçırdı. Utangaç bir tebessüm dudaklarına yerleşmişti. "Hoş bulduk," dedi, kısık ama içten bir sesle.
Ela, Nehir'in bu hâli görünce dayanamadı. Bir adım yaklaşıp elini Nehir’in omzuna koydu. "Ben sana demiştim," dedi gülümseyerek. "Çıkmak hem sana hem de sevdiklerine iyi gelecek. Baksana, şimdiden herkes seni gördüler diye ne kadar da mutlu oldular."
Nehir başını hafifçe kaldırıp Ela'ya baktı. Elini, omzundaki elin üzerine koydu birkaç saniye sonra. Yüzünde teşekkür babında bir tebessüm belirmişti. Ela onu ikna etmek için fazlasıyla uğramıştı sonuçta.
Tam o sırada Defne yanlarına yaklaştı. Nehir’i görünce o da Asaf gibi şaşırmış, yüzü mutluluktan aydınlanmıştı.
"Nehir’cim… seni burada görmek ne kadar güzel," dedi içtenlikle. "Gelerek bizi ne kadar mutlu ettiğini bilemezsin." Şefkatle ona sarıldıktan sonra hafifçe geri çekildi. "Annem seni görünce o kadar sevinecek ki… Hadi, içeri geçelim de annemi mutlu edelim."
Defne, dayısını, yengesini ve Nehir’i alıp içeri yönelirken, dışarıda Asaf, Ela, Hilal ve Selim baş başa kaldılar.
Asaf bakışlarını bir an etrafta gezdirdi. Yusuf’un sabahki uyarısı hâlâ aklındaydı; bu yüzden biraz daha temkinli davranıyordu. Etrafta Yusuf’u göremeyince, Ela’ya doğru bir adım attı. Ela’nın gözleri ise hâlâ Nehir’in ardından, etrafı sessizce süzen Hilal’e kaymıştı. Olan biteni tam olarak kavrayamamış gibiydi; Defne onu buraya getirirken yalnızca kız kıza oturup bir şeyler içeceklerini söylemişti. Şimdi Selim’i, Ela’yı, Asaf’ı ve içerideki hareketliliği görünce şaşkınlığını gizleyemiyordu.
Ela tam Hilal’in yanına gidecekken, Asaf’ın elini tutmasıyla durdu. Bu dokunuş sıcak ve tanıdıktı; kalbinin bir köşesine usulca dokunan cinsten. Asaf onu kendine çekip koluyla sardı.
"Teşekkür ederim," dedi kulağına doğru, sesi alçak ama içtendi. "Beni bugün düşündüğünden bile daha mutlu ettin."
Ela'nın tebessümü duyduğu sözlerle hemen dudaklarına yerleşmişti. Asaf’ın Nehir’i burada, üstelik böyle bir günde görmekten duyacağı mutluluğu tahmin etmek zor değildi. Nehir’i ikna ederken aklında tek bir şey vardı: Asaf’ın yüzündeki o ifadeyi görmek. Şimdi o anın gerçekliğini yaşıyordu.
"Bunu nasıl başardın?" diye sordu Asaf. Sesinde hâlâ inanamayan bir ton vardı.
Ela’nın gülümsemesi derinleşti. Gözlerini bir an kaçırıp sonra yeniden Asaf’a baktı. "Sadece konuştum," dedi sakin ve içten bir sesle. "Belki birazcık da dertleşmiş olabiliriz." Bunu söylerken Asaf’ın en sevdiği gülümsemeyi takındı; gözlerini hafifçe kısıp, sanki ona küçük bir sır veriyormuş gibi devam etti. "O beni anladı… ben de onu anladım diyelim," dedi, göz kırparak.
Belki de aynı acıdan geçmiş insanlar birbirlerini daha derinden anlarlardı. Nehir’in yaşadığı zorluklar Ela için hiç de yabancı değildi; çünkü o da kendi hayatında benzer acıları, kayıpları ve sınırları aşma mücadelelerini yaşamıştı. Bu ortak deneyim, Ela’nın sabrını, şefkatini ve empatisini derinleştiriyordu. Onun sessiz gücü, sadece Nehir’in değil, Asaf’ın da gözünden kaçmayan bir gerçekti. Belki de Ela, sadece acıyı değil, onu aşmayı, hayata tutunmayı ve sevgiyle paylaşmayı da öğrenmişti. Bu bilinç, onun gülümsemesine bile yansıyor, küçük ama güçlü bir ışık gibi etrafındakilere huzur veriyordu.
Asaf’ın yüzünde farkında olmadan yumuşak bir ifade belirdi. Bakışlarını bir kez daha etrafta gezdirdi; Selim ile Hilal kendi aralarında konuşuyor, çevrelerinde olan bitenden tamamen kopmuş gibiydiler. Kimsenin onlara dikkat etmediğini anlayınca başını eğip Ela’nın dudağının kenarına hafifçe bir öpücük kondurdu.
Ela bu ani dokunuşla irkilip şaşkınlıkla ona baktı. Hafifçe kızardı; hemen bakışlarını etrafta gezdirdi, biri görmüş mü diye kontrol etti. "Ne yapıyorsun?" diye fısıldadı, sesi sitemle karışık bir telaş taşıyordu.
Asaf ise geri çekilirken hâlâ gülümsüyordu; bakışlarında hem minnet hem de saklayamadığı bir mutluluk vardı. "Ne yapıyormuşum?" dedi, sesi alçak ama kendinden emin bir şekilde. Dudaklarının kenarında yaramaz bir gülümseme belirdi. "Sevgilimi öptüm sadece."
Ela’nın kalbi, bu tek kelimeyle –sevgilim– hafifçe yerinden oynadı sanki. İçinde bir sıcaklık yayıldı; kızgınlığı daha ortaya çıkamadan eriyip gitti. Yine de bakışlarını kaçırıp sesini toparlamaya çalıştı. "Ya biri görseydi?" dedi fısıltıyla.
Asaf, onun bu hâline gülümseyerek karşılık verdi. Ela’yı biraz daha kendine çekti; bu kez acele etmeden, sakin bir özenle saçlarının üzerinden öptü. Bu dokunuşta sahiplenmekten çok, derin bir huzur vardı.
"Kimse görmedi, merak etme," dedi alçak bir sesle. Sonra bir an durdu. Ela’ya böyle gizliden, biri görür mü endişesiyle yaklaşmak ona ağır geliyordu.
"Artık rahatça… her yerde, istediğim zaman sana sarılmak, seni öpmek istiyorum," diye devam etti. Ela’nın saçlarında dolaşan nefesi bir an kesildi. Konuşurken sesi yumuşamış, içinde biriken duygular kelimelerine usulca sızmıştı; saklanmak zorunda kalmayan bir sevginin özlemi vardı her hecesinde. "Hem bugün…" dedi, sesini toparlamaya çalışarak, "benim en mutlu günüm."
Ela dudaklarının kenarında küçük, gizemli bir gülümsemeyle geri çekildi. Daha kimse onların bu hâlini fark etmeden aralarına biraz mesafe koydu.
"Gününü daha da mutlu edecek bir sürprizim var sana," dedi hafif bir neşeyle.
Asaf kaşlarını kaldırdı, yüzünde hem şaşkın hem de meraklı bir ifade belirdi. Bugün zaten aklının ucundan geçmeyecek kadar güzel bir sürpriz yaşamıştı; daha fazlası nasıl mümkün olabilirdi ki?
"Günümü daha mutlu edecek bir sürpriz mi?" dedi. "Nedir?"
Ela gülümsemesini saklamadı. Kafasını ona doğru hafif uzatıp göz kırparak, "Sürpriz dedim ya…" diye karşılık verdi, sesi bilerek yarım bırakılmış bir cümle gibiydi. Merakın Asaf’ın yüzüne yerleştiğini görüp bundan keyif alarak arkasını döndü ve Hilal’in yanına doğru yürüdü.
Asaf, ardından bakakaldı. İçinde tuhaf bir heyecan kıpırdanıyordu; adı konmamış ama kalbini hızlandıran bir his. Bugün zaten fazlasıyla mutluydu ama Ela’nın bakışlarındaki o gizli sevinç, bunun henüz başlangıç olduğunu fısıldıyordu sanki.
Asıl haberi duyduğunda yüzündeki gülümsemenin daha da büyüyeceğini bilmiyordu. Ela ise bunu çok iyi biliyordu. Ve o anı, Asaf’ın gözlerindeki o saf mutluluğu görmek için, sabırsızlıkla bekliyordu.
Selim ve Hilal’in yanına yaklaşan Ela, az önce yüzünde beliren o duygulu ifadeyi silip olabildiğince normal görünmeye çalıştı. Henüz yanlarına varmıştı ki Defne de Nehir’i içeri bırakıp geri dönmüştü.
Hilal, olup bitene daha fazla kayıtsız kalamadı. Kaşlarını hafifçe çatıp bakışlarını Ela ve Defne arasında gezdirdi. "Ne oluyor burada?" dedi kuşkuyla. "Siz benden ne saklıyorsunuz?"
Deminden beri Selim’e bir şeyler sormuş, ama Selim her seferinde konuyu ustaca geçiştirmişti. Bu da Hilal’in şüphesini iyice artırmıştı.
"Hem Defne abla," diye devam etti, sesi biraz daha ciddileşerek, "biz sadece bir şeyler içmeye çıkmamış mıydık?"
Defne, hiç bozuntuya vermeden başını evet anlamında salladı. Hemen ardından Ela, Hilal’in koluna girip onu nazikçe içeri doğru yönlendirdi. İkisi yan yana, yavaş adımlarla ilerlerken Defne, Selim ve Asaf da birkaç adım geriden onları takip ediyordu. Hilal’in içinde tarif edemediği bir his vardı; merakla karışık, kalbine hafif bir sıkışma bırakan bir beklenti…
İçeri adımını atar atmaz bakışları duraksadı. Gözleri, tanıdık yüzlerin arasında dolaşmaya başladı. Hakan, Sevda ve çocukları… Hepsi oradaydı. Kalbi bir anlığına hızlandı. Bakışları kafenin içinde ağır ağır gezinirken, şaşkınlığı yerini derin bir hisse bıraktı. Daha önce buraya hiç gelmemişti ama mekân ona yabancı değildi. Aksine, sanki uzun zamandır içinde taşıdığı bir hayalin içindeydi şimdi.
Dekorasyon, ince düşünülmüş detaylar, duvarlardaki dokunuşlar, pencerelerin önüne yerleştirilen bitkiler… Hepsi yıllar önce zihninde canlandırdığı o sahneyle birebir örtüşüyordu. Bütün bunlar bir tesadüf olamazdı değil mi? Burası yalnızca bir kafe değildi çünkü; sanki birileri onun hayallerine sessizce dokunmuş, yıllar boyunca sakladığı düşleri alıp gerçeğe dönüştürmüştü.
"Rozz…" dedi yavaşça, Ela’ya bakarken. Sesinde şaşkınlıktan çok, boğazına düğümlenen bir duygu vardı. "Burası…"
Ela başını usulca salladı, Hilal’in gülüşüne kendi gülüşüyle karşılık verdi. Onu böyle görmek, gözlerinin içinin bu kadar parlaması, yaptıkları her şeye değmişti. Hilal’in mutlu olacağını biliyordu; yine de bu anı görmek, içini tarifsiz bir sıcaklıkla doldurdu.
Tam o sırada Selim, elindeki anahtarla Hilal’in karşısına geçti. Sessizce ellerinden tuttu; avucunu açıp anahtarı onun içine bıraktı. O küçük metal parçası, bir hayalin ağırlığını taşıyor gibiydi.
Herkes sustu. Gülümseyen bakışlar, tutulan nefesler arasında karı koca birbirlerine bakıyordu.
Hilal, bir an avucundaki anahtara, bir an kocasının yüzüne baktı. Gözleri dolmuştu. "Bu…" dedi sonunda, sesi titreyerek. "Bu ne?"
Selim, gülümsemesini saklamadı. "Buranın anahtarı," dedi yumuşak bir sesle. "Yani artık… sana ait olan kafenin anahtarı."
Hilal’in nefesi kesildi bir an. Bu, onun için yalnızca bir anahtar değildi; yıllar önce Ela’yla kurdukları hayallerin somut bir karşılığıydı. Birlikte kahkahalarla konuşup, olmayacakmış gibi erteledikleri o düş… Şimdi avucunun içindeydi.
"Ama sen…" dedi, sesi şaşkınlıkla titreyerek. Bakışlarını bir an etrafta gezdirdi; her köşe, her detay tam da hayal ettiği gibiydi. "Bütün bunları nereden biliyordun?"
Selim’e dönmeden önce zihninde küçük parçalar birleşmeye başladı. Hiç anlatmamıştı ki. Bu kadarını kimseye söylememişti. Sonra bakışları yavaşça Ela’ya kaydı. Selim ile gizli konuşmaları… Yanlarına geldiğinde bir anda susmaları… O an her şey yerine oturdu.
"Sen…" dedi, sesi yumuşayıp derinleşerek. "Her şeyi sen anlattın."
Ela başını hafifçe salladı, usul bir gülümsemeyle karşılık verdi. Hilal’in gözlerindeki o ışıltı, onun için her şeye bedeldi. Hilal mutluysa, o da mutluydu.
"Ama bu…" dedi Hilal, Ela’ya dönerek. Sesinde hem heyecan hem de çekingen bir kararlılık vardı. "Bu ikimizin hayaliydi, Roz." Ardından bakışlarını Selim’e çevirdi. "Beni mutlu etmek için yaptığını biliyorum. Ve bunun için sana minnettarım. Ama üzgünüm canım… bunu böyle kabul edemem."
Bir an durdu. Avucundaki anahtarı daha sıkı kavradı. "Çünkü bu," dedi yavaşça, "sadece benim değil. Bizim hayalimizdi. Ela’yla birlikte kurduğumuz bir hayal."
Selim bir şey söylemek üzere dudaklarını aralamıştı ki, Ela öne doğru küçük bir adım attı ve Hilal’in elini avuçlarının arasına aldı.
"Ne demek kabul edemem?" dedi, kaşlarını yalandan çatarak. Ama sesindeki yumuşaklık, söylediklerinin ciddiyetini gizleyemiyordu.
"Roz…" dedi Hilal, bakışlarını kaçırmadan. "Bu sadece benim hayalim değildi."
"Mavişim," dedi Ela, sesi daha da yumuşayarak. "Aramızda senin–benim diye bir şey mi var?"
Hilal nefes alıp vermeyi unutur gibi oldu. "Yok elbette ama–"
"Aması yok," diye sözünü kesti Ela, gülümseyerek. Ardından ortamın ağırlığını hafifletmek ister gibi ekledi: "Hem ben senin daimi müşterisi olacağım. Para falan da vermem haberin olsun, bedavacı müşteri kontenjanından," derken göz kırpıp elini hafifçe sıktı. Ela'nın sözleriyle ortamda oluşan o hafif gerilim yavaş yavaş yok olmuş, yüzler gülümsemeyle başlamıştı.
Hilal yine de geri adım atmadı. Gözleri ciddiydi.
"Ancak bir şartla kabul ederim," dedi net bir sesle. "Bu kafe sadece benim olmayacak. Bizim olacak. Seninle birlikte işleteceğiz. Yan yana, omuz omuza. Ancak o zaman…"
Ela’nın yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Başını iki yana salladı. "Hayır," dedi sakin ama kesin bir tonla. "Bunu kabul edemem."
Hilal şaşkınlıkla baktı. "Roz–"
"Hayır," diye tekrarladı Ela. Bakışları bir an Selim’e kaydı, sonra yeniden Hilal’e döndü. "Bu fikri ona ben söylemiş olabilirim ama bu hayali ayağa kaldıran Selim enişte. Bu, onun sana hediyesi."
Selim bir adım öne çıktı. Hilal’in elini tutarken bakışlarını Ela’ya çevirdi.
"Hilal doğru söylüyor, Ela," dedi sakin ama net bir tonla. "Burayı ikiniz birlikte işletin. Sen onun yanında olursun, onu kollarsın. Yorulmasına izin vermezsin. Biliyorsun Hilal kendini yormayı çok sever. En azından burada olursan benim gözüm arkada kalmaz "
Ela gülümsese de başını iki yana salladı. "Ben zaten her zaman Hilal’in yanında olacağım" dedi içtenlikle. "Bunun için kafe işletmem gerekmiyor." Sonra duraksadı, cümlesini toparladı. "Ama bu şekilde olmaz. Buranın masraflarıyla, gecesiyle gündüzüyle, bütün yüküyle sen ilgilendin Selim enişte. Bu öyle… hazıra konmuş gibi olur."
Selim'in öyle düşünmeyeceğini bilse de kendini hazıra konmuş gibi hissetmek istemiyordu.
Tam ortam yeniden gerilecek gibiyken Yusuf araya girdi. "Orasını dert etme güzelim," dedi Ela’ya bakarak. "Biz onu Selim’le kendi aramızda hallederiz."
Mert ve Efe de ona katıldılar. Madem kardeşlerinin böyle bir hayali vardı, o zaman olması için ne gerekiyorsa yapacaklardı.
Selim hemen itiraz etti. "Oğlum saçmalama," dedi gülerek. Gülse de Yusuf'un bu sözlerine içten içe kızmıştı. "Aramızda öyle hesap kitap mı yapacağız?"derken gözlerini hafif kıstı. Aralarında asla öyle hesap kitap yapmazlardı. "Bunu bir daha dile getirirseniz çok kötü bozuşuruz. Aramızda her ne kadar kan bağı olmasa da, Ela sizin kardeşiniz olduğu kadar benim de kardeşim..."
Hilal, onları susturur gibi elini hafifçe kaldırdı. Gözleri Ela’ya kilitlenmişti.
"Bak Roz," dedi yumuşak ama net bir sesle. "Ben bunu tek başıma kabul edemem. Ama sen yanımda olursan… Bu kafe gerçekten bizim hayalini kurduğumuz o kafe olur. Biz birbirimize cesaret, güç, dayanak oluruz."
Ela’nın boğazı düğümlendi. Bir an için kelimeler boğazında asılı kaldı; konuşamadı. Abilerinin sahiplenişi, Selim’in içten ve tereddütsüz sözleri kalbine dokunmuştu. Bir de Hilal’in gözlerindeki o tanıdık bakış… Yıllardır yan yana kurdukları hayaller, birlikte taşıdıkları yükler, kimseye anlatmadan verdikleri sessiz destekler bir bir gözlerinin önünden geçti.
Derin bir nefes aldı. "Tamam," dedi sonunda, sesi biraz titreyerek. "Ama bir şartla."
Herkes aynı anda ona döndü.
Ela bir an durdu, sonra yüzünde yaramaz bir gülümseme belirdi. "Bu kafede ben ortağım diye kimse bana patronluk taslamayacak," dedi. "Ha, bir de…" diye ekledi. "Şunu en baştan söyleyeyim… Ben kasa başına geçersem, yanlış para üstü verirsem falan ‘ortaklık krizi’ çıkarmıyoruz. O an tamamen sanatsal dokunuş yapmış oluyorum."
Hilal’in gözleri dolu dolu oldu. Bir an gülmemek için dudaklarını ısırdı, bir an sonra kahkaha atacak gibi oldu; duygular birbirine karışmıştı. Sonunda hiçbirini seçemeyip Ela’ya sarıldı.
"Tamam," dedi geri çekilirken, gözleri hâlâ parlıyordu. "Anlaştık... Ortak."
İki dostun anlaşmasından sonra ortam hem hafiflemiş hem de tam olması gerektiği gibi, sıcak bir hâl aldı. Bu küçük söz, mekânda adeta bir sihir etkisi yaratmıştı. Ortamdaki hafif gerginlik bir anda dağıldı, yerini sıcak bir huzura bıraktı. Selim, Hilal ve Ela masanın etrafında hafifçe gülüşerek sohbet etmeye başladı; arada birbirlerine bakıp, sessiz espriler yapıyorlardı. Herkesin yüzünde bir mutluluk vardı; uzun süredir bekledikleri bir anın tadını çıkarıyor gibiydiler.
Kafenin içi, güneşin pencerelerden süzülmesiyle ayrı bir canlılığa kavuşmuştu. Masaların arasındaki küçük objeler, duvarlardaki detaylar, pencere önündeki saksılardaki bitkiler… Hepsi yıllar önce hayallerde canlanan sahneler kadar özenliydi. Sanki her köşe, o hayalleri gerçeğe dönüştürmüş olmanın sessiz bir kutlamasını yapıyordu.
Hilal ve Ela yan yana oturuyor, zaman zaman birbirlerine bakıp tek kelime etmeden gülümsüyorlardı. Aralarında söze ihtiyaç bırakmayan bir anlaşma vardı. Herkes kendi yerindeydi ama aynı mutluluğun içinde, görünmez bir bağla birbirine tutunmuş gibiydi.
Ela’nın bakışları bir an karşı masaya kaydı. Asaf, ailesiyle birlikte aynı masanın etrafında oturuyordu. Kolu kız kardeşinin omzundaydı; bir şeyler anlatıyor, gülerken bakışları ara ara, biraz çekingen bir ifadeyle sessizce oturan Nehir’e gidip geliyordu. O bakışlarda hem koruma içgüdüsü hem de saklanamayan bir şefkat vardı.
Ela gözlerini onlardan çekip Zühre Hanım ile Kemal Bey’e çevirdi. "Hemen geliyorum," dedi, değneğine tutunarak ayağa kalkarken. Zühre Hanım ve Kemal Bey, anlayışla başlarını salladılar. Hilal ise arkadaşına hafifçe eğilip bakışlarıyla ne oldu? der gibi baktı.
Ela, Hilal’e belli belirsiz bir gülümsemeyle karşılık verdi; sonra anlatırım der gibiydi. Ardından değneğine yaslanıp yavaş adımlarla masadan ayrıldı. Kalabalığın arasından geçerken bakışları istemsizce Asaf’ın oturduğu masaya kaydı. Kahkahalar, konuşmalar, iç içe geçmiş sesler arasında Nehir biraz daha sessiz, biraz daha çekingen duruyordu. Kalabalığın içinde var olmaya çalışıyor ama hâlâ kendine bir mesafe bırakıyordu. Ela’nın bunu fark etmemesi mümkün değildi; çünkü o hâli çok iyi tanıyordu.
Aynı yerden yaralanmış insanların sessiz bir dili olurdu; kelimelere ihtiyaç duymadan anlaşabilen, bakıştan bakışa geçen bir dildi.
Nehir, Ela’nın yaklaştığını fark edince başını kaldırdı. Ela ona sıcak ve içten bir şekilde gülümsedi; sonra sessizce yanındaki sandalyeye oturdu. Elini uzatıp güven verircesine Nehir'in elini tuttuğunda, Nehir de ona sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Asaf’ın bakışları o an ikisine takılı kaldı. Biri, sevmekten hiç geri durmadığı ve hiçbir zaman da durmayacağı, kalbini emanet ettiği kadın, diğeri ise kan bağıyla açıklanamayacak kadar güçlü bir bağ kurduğu, hayatın ona emanet ettiği kuzeniydi. Aynı karede, aynı sessizlikte duruyorlardı; biri diğerine tutunurken, öteki hiç fark ettirmeden omuz oluyordu. Ela’nın sade ama kararlı duruşu, Nehir’in elini tutuşundaki o sessiz güven Asaf’ın içini sızlatan bir şükran duygusu bıraktı.
Ela, Asaf’ın kendilerine baktığını fark etmişti ama bakışlarını bilerek onun annesine çevirdi. "Yenge, yarın akşam misafir kabul ediyor musunuz?" diye sordu sakin bir sesle.
Ayla Hanım şaşkınlığını gizleyemese de başını salladı. "Tabii," dedi. Misafirin kim olduğunu sormaya hazırlanıyordu ki Ela sözü yeniden aldı.
"Yarın için çok özel bir misafiriniz olacak."
"Kim?" diye sordu Ayla Hanım. O anda masadaki bütün bakışlar Ela’ya döndü.
"Nehir…" dedi Ela, bakışlarını yanında duran Nehir’e kaydırırken.
Nehir’i burada görmek onları ne kadar şaşırtmışsa, bu haberi duymak da en az onun kadar şaşırtıcıydı.
Ayla Hanım bir an durdu, sonra gözlerini Nehir’in yüzünde sabitledi. "Bu gerçekten doğru mu?” dedi, sesinde hem umut hem de hâlâ inanamayan bir ton vardı.
Nehir, kısa bir an teyzesiyle Asaf’a baktı. Ardından başını sessizce salladı. "Sen de geleceksin ama," dedi.
Ela tebessüm edip kafasını onaylarcasına salladıktan birkaç saniye sonra, parmaklarının arasında duran telefonun hafifçe titrediğini hissetti. Ekranı açtığında gülümsemesi bu kez daha da belirginleşti.
Sevdiğim adam:
Bahsettiğin sürpriz bu muydu?
Asaf'ın bir gözü Ela'nın üzerinde, bir gözü telefonundaydı. Birkaç saniye sonra telefonunun ekranı aydınlandı.
Ela göz❤️:
Hayır.
Bakışlarını ekrandan çekip Ela’ya kaldırdı. Tam o anda göz göze geldiler. Ela, o bakışı birkaç saniye taşıdıktan sonra bakışlarını yavaşça kaçırdı ve parmaklarını yeniden ekranda gezdirdi.
Ela göz❤️:
Biraz bekle, anlarsın şimdi.
Mesajı gönderdikten sonra Ela telefonu sessizce elinde tuttu ve Nehir’e döndü. Yüzünde yumuşak bir ifade vardı. "Eee Nehir'cim güzel haberi verdin mi?"
O an tüm bakışların odağı Ela ve Nehir olmuştu.
"Ne haberi?" diye soran Ayla Hanım oldu yine. Ela bugün fazlasıyla güzel haberlerle gelmiş, onlara umut olmuştu.
Asaf, bakışlarını bir an olsun kaçırmadan ikisinin üzerinde tuttu; Ela’dan gelecek haberi sabırsızlıkla bekliyordu.
Nehir kısa bir an duraksadı, ardından sessizce başını iki yana salladı. Ameliyatı kabul etmek onun için yeterince zor olmuştu zaten.
Ela derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi. "Nehir ameliyat olmayı kabul etti. Üstelik ameliyat pazartesi günü olacak."
O sözlerin ardından herkes mutlulukla gülümserken, Asaf kendini tutamadı. Hızla yerinden kalktı ve Nehir’in yanına gitti. Ellerini nazikçe Nehir’in omuzlarından tuttu, ardından onu sımsıkı kucakladı. Nehir başta şaşırmıştı ama Asaf’ın varlığı ve güven veren kolları onu hemen rahatlatmıştı.
Asaf, sarılırken gözlerini Nehir’in yüzünden Ela’ya kaydırdı. Ela, Nehir’in yanında oturduğu için göz göze geldiler. O bakış, kelimelere ihtiyaç bırakmadan her şeyi söyledi: sevinç, minnet, güven ve belki de biraz korku… ama en çok da derin bir huzur.
Nehir, Asaf’ın kollarında hafifçe gülümsedi. Ela, onların bu anını sessizce izlerken, kalbinde tarifsiz bir sıcaklık hissetti; küçük bir dokunuş, sessiz bir kucaklama, tüm dünyaya bedeldi.
Masanın etrafında kısa ama derin bir sessizlik dolaştı; herkes o anın ağırlığını, güzelliğini bozmak istemez gibiydi. Söylenmeyen kelimeler, söylenmişlerden daha çok şey anlatıyordu.
Ela, bu sessizliğin içinde derin bir nefes aldı. Sonra yavaşça başını kaldırıp Ayla Hanım’a döndü.
"Yenge, eğer izinin olursa şimdi Nehir’i birkaç dakikalığına sizden ödünç alacağım," dedi Ela.
Ayla Hanım’ın yüzünde yumuşak, şefkat dolu bir tebessüm belirdi ve başını hafifçe salladı. Ela’nın bugün yaptığı bu küçük ama yerinde dokunuş, onun kalbine dokunmuştu. Belki Ela için bu, doğal ve düşünmeden atılmış bir adımdı; ama hem Ayla Hanım için hem Asaf için, fazlasıyla büyük ve anlamlıydı. Ayla Hanım’ın bakışlarında minnet ve içten bir teşekkür vardı.
Ela’nın bakışları önce Asaf’a, ardından birkaç saniye sonra Nehir’e döndü. "Nehir'cim," dedi hafif bir gülümsemeyle."Seni tanıştırmak istediğim biri var," Aslında Nehir’i tek bir kişiyle değil; onu bugünlere getiren, büyüten, koşulsuzca seven ailesiyle tanıştırmak istiyordu. Sabah saatlerinde onlardan bahsetmişti Nehir’e; şimdi kelimeler yerini gerçeğe bırakacaktı.
Nehir, kısa bir an duraksadı. Kalabalık, yeni yüzler, tanımadığı bakışlar… Hepsi aynı anda üzerine gelmiş gibiydi. Ama Ela’yı geri çevirmek istemediği için kafasını olur anlamında salladı.
Nehir’i de alıp ailesinin yanına doğru yavaşça ilerledi. İkisini ilk fark eden Zühre Hanım oldu. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, hiç tereddüt etmeden ayağa kalktı. Zühre Hanım, kızına her zaman herkesten fazla değer veren, onu her şeyin önünde tutan bir kadındı. Ela’yı kendi karnında taşımamıştı belki ama kalbinde, çoğu zaman kendi çocuklarından bile ayrı bir yerde tutmuştu. Ela’nın hassaslığı, kırılganlığı onu daha koruyucu, daha kollayıcı yapmış; sevgisini hep bir adım daha öne taşımıştı. Şimdi Ela’nın yanında duran Nehir’e bakarken yüzündeki sıcak ifade hiç değişmedi.
"Anneciğim," dedi Ela yumuşak bir sesle, "sizi tanıştırmak istediğim, benim için çok kıymetli birini getirdim. Nehir." Ardından Nehir’e döndü. "Canım, bu annem Zühre Sultan, bu da babam Kemal."
Kemal Bey, yerinden hafifçe doğrulup tebessüm ederek memnuniyetini belli etti. Zühre Hanım ise hiç düşünmeden Nehir’in yanına çömeldi; göz hizasına gelerek ona baktı. "Seninle tanıştığıma çok memnun oldum kızım," dedi, sesi yumuşak ve samimiydi.
Bu içten karşılamayla Nehir’in yüzünde çekingen ama gerçek bir gülümseme belirdi.
"Ben de…" diyebildi kısaca.
Ela, Nehir’i anne ve babasıyla tanıştırdıktan sonra masadaki herkesle tek tek tanıştırdı. Geriye yalnızca abisi Mert ve ikizi Efe kalmıştı. Mert ve Efe az önce bahçeye çıkmışlardı. Ela, daha masadan kalkmadan ikisinin de içeri girdiğini fark etti.
"Nehir," dedi gülümseyerek, Mert ve Efe masaya oturduklarında, "bu da abim Mert." Ardından yengesinin kucağındaki yeğeninin elini tutup ekledi: "Kendisi bu yakışıklı beyefendinin babası olur."
Mert başını sallayıp hafif bir selam verdi.
"Memnun oldum kardeşim," dedi sakin ve içten bir tonla.
Nehir tebessüm ederken Ela bu kez eliyle ikizini işaret etti. "Bu da ikizim Efe."
"İkizin mi?" Nehir gerçekten şaşırmıştı. Kaşları hafifçe çatıldı. "Ama senin biyolojik olarak sadece bir abin yok muydu?"
Asaf, Nehir’e Ela’dan sık sık bahsetmişti; ama ailesinin detaylarına hiç girmemişti. Tanıştıkları günden beri bu konuları Ela’nın kendisinin anlatmasını istemişti. Nitekim de öyle olmuştu. Bugün, yaşadıklarının bir kısmını anlatmıştı ama hepsi bu kadar değildi.
Ela, başını evet anlamında salladı. Gözleri bir an annesine ardından Efe'ye kaydı. "Biz aynı anneden doğmadık evet," dedi. "Ama aynı gün doğduk. Aynı annenin sütünü içtik, aynı kucakta uyuduk. Birlikte büyüdük… ve yıllarca ikiz olduğumuzu bilerek ve hissederek yaşadık." Kısa bir duraksamadan sonra gülümsedi. "Bu da hiç değişmedi. Biz her zaman ikizdik, öyle de kalacağız."
Efe, ikizini onaylarcasına başını salladı. Ardından yerinden kalkıp Ela’nın arkasına geçti; kollarını boynuna doladı ve saçlarının üzerinden öptü. "Evet," dedi gülerek, "o benim baş belası ikizim."
Ela başını geriye doğru kaldırıp kaşlarını yalandan çattı. "Asıl sensin baş belası," dedi. "Bir kere ben tatlı bir ," derken yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirdi.
Bu sözlerle birlikbelayımte Nehir’in yüzündeki şaşkınlık yerini samimi bir gülümsemeye bıraktı. Masadakiler de onların bu doğal, içten hâline kayıtsız kalamadı; kahkahalar masanın etrafına yayıldı.
Kahkahalar yavaş yavaş dinerken, tezgâhın arkasından ince bir ses yükseldi. Kahve makinesinin çalışmaya başlamasıyla birlikte mekâna tanıdık, sıcak bir koku yayıldı. Taze çekilmiş kahvenin kokusu, konuşmaların arasına karıştı.
Selim, tezgâhın arkasına geçmiş bir fincan kahve, bir bardak da portakal suyu hazırlamıştı. Bir an durdu; elindeki tepsiye baktı, sonra başını kaldırıp Ela ile Hilal’e doğru yürüdü. Kalabalığın içinden geçerken herkes sessiz onu izliyordu.
Portakal suyunu Hilal'in önüne bırakırken, kahve fincanını Ela'ya uzattı. "Açılışı ilk sizden olsun," dedi gülümserken. Hilal, bardağı iki eliyle aldı. Bir an konuşacak gibi oldu ama vazgeçti. Ela’ya baktı. Ela da ona… Göz göze geldiklerinde yılların hayali, ertelenmiş cümleler, içlerinde sakladıkları her şey o kısacık bakışa sığdı.
"Burası hayal kuran herkesin yeri olsun,"dedi Hilal bardağını yukarı doğru kaldırırken. Sözü biter bitmez alkışlar birden yükseldi. Gülüşler, hafif kahkahalar, masalara çarpan eller… Kafenin içi bir anda sıcak bir coşkuyla doldu.
Biraz sonra müzik sesi yavaşça yükseldi. Tanıdık, insanın içini kıpırdatan bir melodi… Selim, Hilal’e elini uzattı. Hilal hiç düşünmeden tuttu. İkisi, kahkahalar eşliğinde küçük adımlarla dans etmeye başladılar.
Biraz ötede Defne ve eşi birbirlerine yaklaştı; Defne başını onun omzuna yasladı, müzikle birlikte usulca sallandılar. Hemen ardından onlara Mert ve Seren katıldı. Diğer masalardan da bir süre sonra çiftler kalkmaya başlamıştı.
Ela ise Nehir’in yanında oturuyordu. Kalabalığın hareketi onların etrafından akıp gidiyor, onlar bu akışın ortasında sessizce durup, izliyorlardı. Ela, Nehir’in elini dizinin üzerinde tutmuştu. Nehir dans edenlere bakarken dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı ama gözleri bu gülümsemeye eşlik etmiyordu. Işıklar, dönen bedenler, birbirine yaslanan çiftler… Hepsi güzel olduğu kadar can acıtıcıydı da. İnsan bazen ne kadar güçlü olursa olsun, bazı eksiklikler tam da mutluluğun ortasında sızlardı. Tekerlekli sandalyede oturmak, o an Nehir’e bunu yeniden hatırlatıyordu.
Ela bunu fark etmişti. Çünkü o boşlukla, o sessiz kırılmayla defalarca yüz yüze gelmişti; insanın kalabalığın ortasında bile yalnız hissetmesiyle… Bu yüzden bakışlarını kalabalığın içinde gezdirip Asaf’ı aradı. Asaf, Yılmaz ve Merve’yle konuşuyordu; gülüyordu ama sırtı onlara dönüktü. Hiç tereddüt etmeden telefonunu eline aldı, kısa bir mesaj yazdı.
Asaf, cebindeki titreşimi hissetmesiyle elini cebine atıp telefonu aldı. Gördüğü mesajla başını kaldırdı. Gözleri Ela’yı bulmuştu anında. Ela, sadece başıyla küçük bir işaret yaptı: hadi.
Asaf’ın yüzündeki ifade bir anda değişti; konuşmayı yarım bırakıp yanlarına doğru yürüdü.
"Güzelim, dans etmek ister misin?" dedi Nehir’in yanına geldiğinde. Sesini alçaltarak, göz hizasına inmek ister gibi dizlerinin üzerine çöktü.
Nehir, duyduğu soruyla bir an dondu. Nefesi boğazında asılı kaldı. Başını çevirip Ela’ya, ardından tekrar Asaf'a baktı; yüzünde şaşkınlıkla karışık, ne yapacağını bilemeyen bir ifade vardı. Yanlış duyduğunu sanır gibi birkaç saniye boyunca Asaf'ın yüzünde gezindi bakışları.
"Ne?" dedi kaşlarını çatarak. Yanlış anlamamıştı değil mi?
"Benimle dans eder misin diyorum," diye tekrar etti Asaf.
Ela'nın dudaklarında yumuşak bir gülümseme belirdi. Nehir’in elini hafifçe sıkıp, "Hadi," dedi sakin ama kararlı bir sesle. "Bak," diye ekledi, göz ucuyla Asaf’ı işaret edip Nehir’e göz kırptı, "sadece seninle dans etmesine izin veriyorum."
Ela konuşurken Asaf’ın bakışları ondan hiç ayrılmadı. Ne söylediğinden çok, nasıl söylediğine takılıp kalmıştı. O sakin cesareti, Nehir’i incitmeden cesaretlendirişi… O an bir kez daha anladı: Ela, insanları zorlamadan, oldukları yerden tutmayı bilen biriydi. Ve Asaf onu en çok böyle anlarda seviyordu.
Nehir, Ela’nın ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. Yine de sesi titreyerek fısıldadı: "Ama ben… ben dans edemem ki…"
Asaf, Nehir'in bu sözüyle gülümsedi. "Orasını dert etme güzelim," dedi yumuşak ama güven dolu bir tonla. "Onu bana bırak," dedi ve ayaklarını yavaşça, incitmeden sandalyeden indirdi. Nehir hâlâ tereddüt ediyordu; sanki en ufak bir hareket her şeyi dağıtacakmış gibiydi. Asaf onu dikkatle ayağa kaldırdığında, düşmemek için kolları refleksle Asaf’ın boynuna dolandı. Bu temas, korkusunu ele veriyordu.
"Korkma," dedi Asaf, kulağına doğru eğilerek. Sesi sakindi, Nehir'i rahatlatmak istercesine. Ayaklarını kendi ayaklarının üzerine yerleştirirken, daha güvende hissetsin diye elini bel boşluğuna koydu. Ardından müziğin ritmine uyarak Nehir’i yavaşça kendisiyle sallamaya başladı.
Nehir’in kalbi önce hızlandı. Dizleri titriyordu; hissetmiyordu belki ama bedeninin verdiği tepki çok gerçekti. Hâlâ korkuyordu, hâlâ temkinliydi. Ama ayaktaydı. Uzun zamandır yalnızca uzaktan izlediği, içinde yarım kalmış bir hayal gibi duran o anın tam ortasındaydı şimdi. Müziği kulaklarıyla değil, bedeninin içinde hissediyor; kalabalığın arasında silinmeden, eksilmeden var olabildiğini fark ediyordu. Bu fark ediş, korkusunun arasından sızan küçük ama güçlü bir sevinçti.
Ayla Hanım, gözleri dolu dolu o sahneyi izliyordu. Kalbi, karşısındaki manzarayla ağırlaşmıştı. Sonra bakışlarını, Asaf ve Nehir’i parıldayan gözlerle seyreden Ela’ya çevirdi. O an bir kez daha anlamıştı; bu yalnızca bir dans değildi. Bu, birinin başka birinin yarasına usulca dokunup orada kalmayı seçmesiydi. Ayla Hanım’ın bakışlarında sessiz bir minnet vardı. Çünkü karşısındaki bu anın, bu cesaretin, bu iyiliğin ardında Ela’nın ince ama derin izleri duruyordu.
Tam o sırada Ela, omzunda hafif bir dokunuş hissetti. Başını çevirdiğinde Efe’yi gördü; yüzünde her zamanki yaramaz ifadesi vardı. Bir şey söylemeden hafif eğilip elini uzattı.
Ela, bir an duraksadı. Gözleri istemsizce Nehir’e kaydı tekrar; Asaf’la birlikte, müziğin içinde güvenle sallanıyordu hâlâ. Gülümseyen gözlerini Efe’ye çevirip uzattığı eli tuttu. Değneğini almaya yeltendi fakat Efe gerek olmadığını belirterek elinden sımsıkı tuttu.
Dans eden çiftlere doğru ilerlerken, Efe elini ikizinin beline koyup adımlarını ona uydurdu. Müziğin ritmi ikisini de yakalayınca, kalabalığın içinde yavaşça dönmeye başladılar. Efe adımlarını özellikle sakin tutuyor, Ela’nın temposuna göre ilerliyordu.
"Değerini bil ikizim," dedi hafifçe kulağına eğilip. "Etraf güzel kız dolu, ben yine gelip seni dansa kaldırıyorum." Göz kırpıp ikizinin vereceği tepkiye baktı.
Ela bir an durup kaşını kaldırdı, bakışlarını yalandan sertleştirdi. "O ne demek şimdi?" dedi. "Bana çirkin mi diyorsun?"
Efe kahkahasını tutamadı. Gülüşü, aralarındaki o tanıdık rahatlığı ele veriyordu.
"Belki de," dedi omuz silkerek, hâlâ gülerken. Sonra Ela’nın elini biraz daha sıkı tuttu, sesini alçaltıp kulağına yaklaştı. "Ama şunu bil; sen çirkin olsan bile ben seni kimseye değişmem."
Ela istemsizce gülümsedi. Sözün komik tarafı kadar, altındaki tanıdık sahipleniş de kalbine dokunmuştu. Bu, yıllardır değişmeyen bir şeydi; lafın arasına saklanan bir güven, alayın içine gizlenmiş bir bağlılık… Müziğin içinde yavaşça dönerlerken, ikisi de bunun farkındaydı.
Bu bölümün de sonuna geldik. Oy ve yorum lütfen!!!
Yeni bölümde Yusuf için kız istemeye gidiyoruz...
Görüşürüz canlarım😍😍😍
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.95k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
89 Bölümlü Kitap |