6. Bölüm

6. Bölüm

Roman diyarı1
zozanli

 

Keyifli okumalar 💞

 

Hayat ne garip değil mi? Bir gün geliyor tüm hayatının bir yalan üzerine kurulduğu gerçeği önüne konuluyor ve elinden de hiç bir şey gelmiyor. Ne bu gerçeği kabul edebiliyorsun ne de bu gerçekle yaşayabiliyorsun.
Ben tam da böyle bir durumdaydım şimdi...

Arabada oturup başımı cama yaslamıştım. Nasıl bir hayatın içine düştüğümü bilmiyordum. Bir yanım babam ne kadar diretirse diretsin arabadan inip onlara gitmemi söylüyordu. Ama yapamıyordum... Babamın beni geri göndermesine katlanamazdım.
Abimin sözleri kulağımda yankılanırken göz yaşlarım inmeye başladı.

"Kan bağımız olmasa da sen benim küçük kız kardeşimsin. Bu her zaman böyle olacak. Sakın hiç kimse için göz yaşlarını akıtma " demişti bana sarılırken. Beni arabaya bindirip alnımdan öptükten sonra dayanamayıp hızla çekip gitmişti yanımdan.
Kendimi şimdiden yapayalnız hissediyordum. Nasıl geçecekti böyle bir ömür...
Havaalanına doğru giderken kendimi tutamayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkındaydım.

"Ela kızım " deyince Nalan Hanım kafamı kaldırıp yüzüne baktım.

"Sakın... Sakın bir daha bana kızım demeyin. Çünkü bu laf sizin ağzınıza hiç yakışmıyor."dedim kaşlarımı çatarak.

"Ela lütfen! Beni affet demiyorum. Ama bana izin ver herşeyi düzelteyim."dediğinde kendimi tutamayarak küçük bir kahkaha attım. Neyi düzeltecekti acaba? Mahfettiği hayatımı mı?

"Düzeltmek mi? Siz benim hayatımı mahvetmekten başka hiçbir şey yapamazsınız. Beni terkettiğiniz yetmedi kurulu düzenimi yok etmeye geldiniz."

"Seni bıraktığım için her gün kendime lanet ettim ben... Ama artık olmaz... Ben, ben sensiz yapamam artık."dedi. Gözlerini silerek yanında ki adama yani biyolojik babama döndü. Onunda gözleri dolmuştu. Sürekli bana bakıp duruyordu. Ama hiç konuşmuyordu.

"Ben de, baban da seni mutlu etmek için elimizden geleni yapacağız"dedi elini adamın elinin üzerine koyarak.
Kafamı iki yana salladım. Gözyaşlarımı silip ikisinin yüzüne doğru baktım.

"Sizden gelecek mutluluğu istemiyorum. Ben yeterince mutluydum zaten , sizi tanımadan önce"dedim. Kafamı tekrar cama yaslayıp daha fazla konuşmak istemediğimi söyleyerek gözlerimi kapattım.

Uçağa bindiğim gibi hemen en köşede ki koltuğa oturup kulaklığımı taktım. Kafamı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. Onlarla konuşmak dahi canımı sıkıyordu.

Bir buçuk saat süren yolculuktan sonra çıkışa doğru yürümeye başladık. Ben yavaş yürüdüğüm için onlar da bana ayak uydurmaya çalışıyordu. Her adımım ölçülüydü; hem atelim hem değneğim hareketlerimi ağırlaştırıyordu. Yanımda olmalarına rağmen kendimi onlardan kilometrelerce uzakta hissediyordum.

Dışarı çıktığımızda bizi büyük, siyah bir aracın beklediğini gördüm. Araçtaki adam bizi görünce ceketinin düğmelerini ilikleyip hemen yanımıza koştu.

"Hoş geldiniz efendim," dedi.

"Hoş bulduk Adem. Bavullar içeride kaldı. Onları al. Biz biraz hava alana kadar," dedi adam.

"Tabii Metin Bey hemen," deyip içeri doğru gitti.
Biyolojik babamın adını da böyle öğrenmiş olmuştum. Metin.

İlk gördüğüm banka oturdum. Nalan Hanım da yanıma oturunca ondan biraz uzaklaşıp aramıza mesafe koydum. Aradaki boşluk belki birkaç karıştı ama benim için bir duvar kadardı. Bu hareketimi fark ettiğinde yüzü düştü, gözleri bir anlık karardı ama hiçbir şey söylemedi.

Birkaç dakika sonra şoför bavulları alıp araca yerleştirdi. Nalan Hanım bana dönüp konuşacak gibi oldu. Ben ise değneğime tutunarak ayağa kalktım. Konuşmasına fırsat vermeden araca doğru yürüdüm. Aracın önünde durduğumda tek başıma binemeyeceğimi anladım. Araç bana göre yüksekti. Ayağımdaki atel yüzünden rahat hareket edemiyordum. O an içimdeki gururla çaresizlik birbirine girdi.

Metin Bey binemeyeceğimi anlayınca yanıma yaklaştı. "Yardım edeyim," dedi.

Kolumdan tutacağı sırada kolumu geri çektim.
"Gerek yok. Sizin yardımınıza ihtiyacım yok," dedim sinirle. Sesim sert çıkmıştı. Belki de olması gerekenden daha sert. Şoföre döndüm. "Yardım eder misiniz?" dedim bakışlarımı kaçırarak. Beni terk edip gidenlerin yanında yardım dilenmek, içimdeki yarayı daha da derinleştiriyordu.

"Tabii efendim," dedi.

Yaklaşıp dikkatlice araca binmeme yardımcı oldu. Teşekkür edecek hâlim bile yoktu; sadece başımı hafifçe salladım.

Nalan Hanım yanıma, Metin Bey de karşımdaki koltuğa oturdu. Arabanın içi genişti ama bana dar geliyordu. Hava ağırdı.

Telefonu çantamdan çıkarıp açtım. Annemin, abimin ve Hilal’in çağrıları düştü ekrana. Boğazım düğümlendi. Annemi aradım. İlk çalışta açtı.

"Yavrum!" dedi. Sesi ağlamaklıydı. O sesi duymak içimde bir yerlere dokundu. Sanki evden bir parça hâlâ benimleydi.

"Annem!" dediğimde gözlerimden birer damla yaş süzüldü.

"Kızım iyi misin?" dedi hıçkırıklarının arasında.
Annemin ağladığını duymak canımı daha da yakıyordu.

"Ağlama anne. İyiyim ben, sen beni merak etme," dedim yutkunarak. İçimdeki ağlama isteğini geri ittim. Güçlü görünmek zorundaydım. En azından onun için.

"Vardınız mı oraya?" dedi.

"Arabadayız hâlâ, daha eve geçmedik," dedim.

"Tamam güzel kızım. Dikkat et kendine olur mu? Sık sık konuşuruz." Nefes alışları düzensizdi. Konuşmakta zorlandığı belliydi.

"Dikkat ederim anneciğim. Abimi ve ablamı öp benim için," deyip telefonu kapattım.

Telefonu çantama koyduğumda başımı kaldırdım. İkisi de bana bakıyordu. Gözlerinde hem merak hem de suçluluk vardı. Bakışlarımı hemen cama çevirdim. Camı indirip yüzümü serin havaya yaklaştırdım. Nefesim daralıyordu. İçimdeki sıkışma göğsüme baskı yapıyordu. Biraz hava almak, kendimi toparlamama yardımcı oldu. Rüzgâr saçlarımı dağıtırken içimdeki karmaşayı alıp götürür gibi geldi bir an.

"Bana da böyle içtenlikle anne diyeceğin günü dört gözle bekleyeceğim," dedi Nalan Hanım, kendi kendine mırıldanır gibi. Benim duymadığımı sanıyordu.

Öyle bir günün ihtimalini bile içim kaldırmadı.
"Öyle bir gün asla gelmeyecek," dedim, sesimi duyacağı kadar net.

Arabada sessizlik oldu. O kelimeleri söylerken içim titredi ama geri adım atmadım. Çünkü bazı bağlar kanla kurulsa da, bazıları kalple kurulur. Ve benim kalbim hâlâ geride kalmıştı.

Araba durduğunda, nihayet yolculuk bitti, dedim içimden. Artık her ne kadar aynı evin içinde bulunacak olsak da onlarla aynı ortamda olmak istemiyordum. En azından bana verecekleri odada bir süre yalnız kalabilirdim.

Şoför kapıyı açtı. Nalan Hanım ve Metin Bey indikten sonra ben de şoförün yardımıyla indim.
Başımı kaldırıp baktığımda karşımda kocaman bir ev duruyordu. Büyük, gösterişli ve soğuk…

Nalan Hanım ve Metin Bey yanımda durmuş, yüzümü inceler gibi bana bakıyorlardı.

"Ela, içeri geçelim. Yorulmuşsun şimdi," deyip eliyle geçmemi işaret etti Nalan Hanım.

Metin Bey önden, biz arkadan yavaşça kapıya doğru yürümeye başladık.

"Hoş geldiniz efendim," dedi sarışın bir kız kapıyı açarak. Evin çalışanıydı galiba.

"Hoş bulduk Zehra," deyip salona doğru ilerlediler.

Salon siyah ve beyaz tonların hâkim olduğu, şık ama ruhsuz bir yerdi. L şeklindeki koltuğun ucuna geçip oturdum. Kendimi hiç rahat hissetmiyordum. Omuzlarım kasılmış, çenem kilitlenmişti. Sanki en ufak bir dokunuşta dağılacak gibiydim.

"Çantanızı alayım," dedi az önce kapıyı açan Zehra.

"Gerek yok. Böyle iyiyim," dedim ters bir bakış atarak.

"Peki efendim," deyip birkaç adım geri çekildi.
Birkaç dakika öylece sessizce parmaklarımla uğraştım. Salona orta yaşlarda bir kadın girdi.

"Yemekler hazır Nalan Hanım. İçeriye mi kuralım yoksa bahçeye mi?" dedi.

Nalan Hanım bana dönüp, "Dışarısı çok güzel, orada yiyelim mi?" dedi. Sinirden gülmek istiyordum şu an. Ne sanıyordu bu kadın? Oturup ailecek yemek yemeyi mi? Benim ailemi geride bırakıp gelmek zorunda kaldığımı anlamıyor muydu?

"Siz nerede yemek istiyorsanız yiyin. Ben aç değilim. Bana kalacağım odayı gösterirseniz biraz uzanmak istiyorum," dedim soğuk bir ifadeyle.

"Ama öyle olmaz ki, yola çıktığımızdan beri ağzına tek bir lokma bile almadın. Yemeğini ye, ondan sonra çıkıp uzanırsın canım. Hadi lütfen."

"Aç değilim dedim!" Sesimi bu sefer biraz yükselmişti. İçimde biriken öfke kelimelerime taşıyordu.

"Peki, ben sana odanı göstereyim o zaman. Acıkınca yemeğini odana getiririm," deyip koluma dokunacağı sırada kolumu geri çektim.

"Siz rahatsız olmayın. Bana odayı o göstersin," dedim Zehra’yı işaret ederek.

"Peki, nasıl istiyorsan öyle olsun," dedi üzgün bir şekilde.

"Ela Hanım, buyurun," dedi Zehra. Değneğimi alarak ayağa kalktım. Salondan çıkıp etrafa bakmaya başladım. Ev fazlasıyla moderndi. Duvarlardaki tablolar dikkat çekiciydi; pahalı oldukları her hâllerinden belliydi. Ama hiçbirinde sıcaklık yoktu.

Dikkatimi tablolardan çekip Zehra’ya döndüm. "Kalacağım oda alt katta mı?" diye sordum.

"Hayır efendim. İkinci katta," dedi.

Kafamı sallayıp merdivenlere yöneldim.

"İsterseniz asansörü kullanabiliriz." Merdiven de çıkabilirdim ama fazlasıyla kasılmıştım. Dizlerim zonkluyor, bedenim ağırlık yapıyordu. Sessizce başımı sallayarak onayladım. Asansörden inip sağdan ikinci kapının önünde durduk.

"Burası efendim."

"Tamam, teşekkür ederim. Sen inebilirsin," dedim. Kapıyı açıp içeri girdim.

"Bir şeye ihtiyacınız olursa aşağıdayım efendim," dedi Zehra.

"Tamam," deyip kapıyı kapattım. Derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştım. Bu evde daralıyordum. Oda oldukça genişti. Mavi ve beyaz tonlarıyla dekore edilmişti. Ortada çift kişilik büyük bir yatak, iki yanında komodin; tam karşısında duvara monte edilmiş bir televizyon vardı. Sol tarafta büyük bir kitaplık, yanında ahşap bir lambader; köşede küçük bir sallanan sandalye. Sağ tarafta karşılıklı iki berjer ve ortasında cam bir sehpa… Hemen yanında balkona açılan kapı.

Her şey kusursuzdu. Sadece ben kusurlu bir şekilde o odanın ortasında duruyordum.

Çantamı yatağın ucuna bırakıp uzandım. Şimdi yapmak istediğim tek şey uyumak ve yaşadığım her şeyden kendimi soyutlamaktı. Sanki üzerimden tır geçmiş gibiydi. Paramparça olmuştum. Ayakta kalan ama içi oyulmuş bir heykel gibiydim. İçim bomboştu.

Yaklaşık bir saat kadar uzandıktan sonra kapı tıklandı.

"Gel," dedim.

Zehra elinde bir tepsiyle odaya girdi. "Yemeğinizi getirdim Ela Hanım," dedi, tepsiyi yatağın kenarındaki komodinin üzerine koyarak.

Odanın içinde yemek kokusu yayılırken midem değil, kalbim burkuldu. Bu yaşananlar olmasaydı şimdi evde, annemin yanında o güzel yemeklerini yiyiyor olurdum.

"İstemiyorum. Aç değilim," dedim. Doğrulup yatağa oturdum.

"Ama Ela Han—"

"Sana aç değilim dedim. Anlamıyor musun?" dedim sözünü keserek. Sesim sandığımdan daha sert çıkmıştı. Aslında Zehra’ya değil, içimdeki karmaşaya bağırıyordum.

"Ama Nalan Hanım…" Kaşlarımı çatarak yüzüne baktığımda sustu. Gözlerimdeki öfkeyi görmüştü.

"Çık dışarı," dedim düz bir sesle. O sesin bana ait olduğuna ben bile inanamıyordum.

Kafasını sallayıp geri geri giderken, "Bunu da al," dedim tepsiyi işaret ederek. Şu an hiçbir şey yiyecek durumda değildim. Dünden beri doğru düzgün bir şey yememiştim ama kendimi aç da hissetmiyordum. İçimdeki boşluk açlığın önüne geçmişti. Sanki biri içimi oyup her şeyi almış, geriye sadece yankı bırakan bir boşluk bırakmıştı.

Ayağa kalkıp değneğimi aldım. Üzerimi değiştirmek istiyordum ama valizimin nerede olduğunu bilmiyordum. Etrafta göz gezdirdiğimde, kapısı hafif aralık olan bir oda ilişti gözüme; giyinme odasıydı. Oraya doğru ilerledim. Valizimi köşede bulduğum gibi içinden pijamalarımı alıp giyindim. Saat daha erkendi ama yapacak hiçbir şeyim yoktu. Biraz Hilal’le konuşup sonra yatacaktım. En azından onun sesi, bu evin duvarlarına çarpıp geri dönmeyen tek sıcak sesti.

"Ela." Nalan Hanım’ın sesiyle arkamı döndüm. İçimdeki tüm kaslar bir anda gerildi.

"Ne istiyorsunuz?" dedim kaşlarımı çatarak.

"Yemek yememişsin," dedi.

Kafamı sallayıp onayladım. "Evet, yemedim. Yemeyeceğim de."

"Bak, hasta düşeceksin. Lütfen bize kızıp sinirini kendinden çıkarma," dedi yanıma yaklaşarak.

Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip, "Anne rolüne mi bürüneceksiniz şimdi?" dedim. Bir adım atıp gözlerinin içine baktım. "Beni düşünüyormuş gibi yapmayın." İstemsizce gözümden inen yaşı sertçe elimin tersiyle sildim. Onun karşısında zayıf görünmek istemiyordum.

"Seni düşünüyormuş gibi yapmıyorum. Seni düşünüyorum. Sen böyle karşımda gözyaşı dökerken benim içim parçalanıyor," dedi.

"Bunu beni daha bebekken çaresiz hâlde terk edip giden kadın mı söylüyor?" Demin dudaklarıma sinen o gülümseme parça parça yok oldu. Ellerim titremeye başlayınca yumruk yapıp sıktım. Güçlü görünmeye çalışıyordum ama içimden küçük bir kız çocuğu ağlıyordu.

"Ela, bilmediğin şeyler var. Sana anlattığımda bana birazcık bile olsa hak vereceksin," dedi ağlayarak.

"Hiçbir şey duymak istemiyorum sizden. Bu yaşadıklarım yeteri kadar canımı yaktı. Daha fazlasını kaldırmaya gücüm yok. Şimdi müsaade ederseniz yatacağım. Yeteri kadar yoruldum," dedim. Yorgunluğum bedenimde değil, ruhumdaydı.

Giyinme odasından çıkıp yatağa oturdum.

"Ela, lütfen biraz konuşalım," dedi. Kolumdan tutup kendisine doğru dönmemi sağladı.

Bir kolumdaki eline, bir de yüzüne baktım. O elin sıcaklığı bile bana yabancıydı. "Ne konuşacağız? Beni nasıl terk ettiğini mi anlatacaksın?" dedim doğrudan gözlerinin içine bakarak. Kaçmasını istemedim bu sorudan.

"Seni bıraktığım için çok üzgünüm… Gerçekten… Ne söylersem söyleyeyim boşuna, biliyorum. Ama sana çok değer verdiğimi bilmeni istiyorum. Benim de babanın da seni çok sevdiğini bil," dedi. Elini dizime koyup yüzüme baktı.

Sevgi kelimesi odanın içinde asılı kaldı. Ama bana ulaşmadı. Kafamı iki yana salladım. Gözyaşlarım benden izinsiz akıp giderken daha fazla direnemiyordum. İçimde biriken her şey boğazıma düğümlenmişti. Hıçkıra hıçkıra ağlamak, bağırmak, 'Neden?' diye sormak istiyordum. Neden terk edip gittiniz diye hesap sormak istiyordum. Bir çocuğun en temel sorusuydu bu.

"Sevgi böyle bir şey değil. Siz sevgiyi çok yanlış tanımlamışsınız. İnsan sevdiği, değer verdiği birine bunları yaşatmaz. Üstelik bu kendi öz evladıysa," dedim dişlerimi sıkarak. Sakin kalmam lazımdı. Bağırmamak için kendimi fazlasıyla sıkıyordum. Eğer kontrolümü kaybedersem panik atak geçirebilirdim. Anneme ve abime söz vermiştim; sakin kalacak, kendimi daha fazla üzmeyecektim.
Ama içimdeki o küçük kız çocuğu, ilk defa öz annesinin karşısında durmuşken susmak istemiyordu.

"Odanı beğendin mi? Sevdiğin renklerde, sevdiğin şeyleri almaya çalışmıştık. Biraz Kemal beyden seninle ilgili birkaç bilgi almıştık. Eğer beğenmediysen yeniden dekore ettirebiliriz. Alışverişe çıkar, dilediğini alırız." dedi. Kendimi kastığımı fark etmiş olacak ki konuyu değiştirmeye çalışıyordu. Sanki odanın rengi değişince geçmiş de silinecekti. Bir anda kendimi tutamayarak sinirden kahkahalarla gülmeye başladım. Ama o kahkaha bana bile yabancıydı; kırık, sert ve acı doluydu.
Bu kadın ne yapmaya çalışıyordu? Benim gerçekten onunla alışverişe çıkacağımı mı düşünüyordu? Anne-kız gibi… Bir aile gibi…

"Ne yapmaya çalışıyorsunuz gerçekten anlamıyorum. Sanki hiçbir sorunumuz yokmuş da kalkıp sizinle kalacağım oda hakkında konuşacağız," dedim. Sesim titremiyordu ama içim zangır zangırdı. Derin bir nefes alıp tekrar ona döndüm. "Yalnız kalmak istiyorum. Yoksa kendimi tutamayıp hem kendimi hem de sizin kalbinizi kıracağım," dedim. Çıkmasını ısırıyordum. Çünkü içimde biriken her şey taşmaya çok yakındı.

"Tamam, sakin ol. Aslında buraya yarın misafirlerimizin olduğunu haber vermeye gelmiştim. Seninle tanışmaya gelecekler," dedi.
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. İçimden alaycı bir ses yükseldi: Sadece tanışma merasimimiz eksikti, o da tamam.

"Kimseyi görmek istemiyorum. Size şimdiden söyleyeyim. Beni yanlarına çağırsanız da gelmem. Beni sakın zorlamayın," dedim kesin bir şekilde.

"Yabancı değiller canım. Amcan, yengen ve kuzenlerindir. İstemezsen seni zorlamayız tabii ki," dedi.

Canım… O kelimeyi bu kadından işitmek kulağıma öyle batıyordu ki...

Kalkıp gideceği sırada aklına bir şey gelmiş gibi tekrar bana döndü. "Bir de Yusuf gelecek. Seni görmek için sabırsızlanıyor," dedi tebessüm ederek.

Yusuf kimdi? Neden beni görmek için sabırsızlanıyordu? Ben daha kendi yerimi bulamamışken birilerinin beni heyecanla bekliyor olması ne ironiydi ama...

"Yusuf kim?" dedim, istemsizce.

"Oğlum. Yani abin." Abim. Doğru ya… Benim bir abim vardı. O gün parkta yanıma geldiğinde bir oğlundan bahsetmişti. Ama o kadar uzaktı ki bu ihtimal, bahsettiği kişinin bir gün abim olacağını öğreneceğim aklımın ucundan bile geçmemişti.

"O biliyor muydu? Yani benden haberi var mıydı?" diye sordum. Sesimdeki kırılganlığı gizleyemedim.

"Hayır, yeni öğrendi. Onun da hiçbir şeyden haberi yoktu."

Bir an durdum. Demek o da bilmiyordu. Demek sadece ben değilmişim karanlıkta bırakılan.
İçimde çok garip bir duygu kıpırdadı. Öfke değildi tam olarak. Merak da değil. Belki kırgınlığın başka bir tonu. Ama hemen üstünü kapattım. "Kimseyi görmek istemiyorum," dedim tekrar.

"O senin abin. Bizi görmek istememen normal ama onun hiçbir suçu yok. O da seni yeni öğrendi. Bir kardeşi olduğunu öğrenince biraz şaşırıp afalladı ama inan ki çok mutlu şu an," dedi.

Onun bir suçu olmayabilirdi ama benim de bir suçum yoktu. "O benim hiçbir şeyim değil. Ben buraya sizinle aile olmaya gelmedim. Sırf babam istiyor diye şu an buradayım. Kendi isteğimle değil," dedim. Babamdan bahsetmemle birlikte ona olan kırgınlığım daha da artıyordu. Benim onlarla gitmemi istediği için…

Gözyaşlarım tekrar yanaklarımdan aşağı süzülmeye başladı. "Oğlum suçsuz diyorsun. Haklısın. Onun bir suçu olmayabilir. Peki benim ne suçum vardı? Ben ne günah işledim de bunlar benim başıma geldi? Ben ne günah işledim de siz benim hayatıma girdiniz?" dedim ağlayarak. Bu sefer ağlamamak için kendimi tutmadım. Ne olacaksa olsun artık, dedim içimden.

"Ela kızım—" deyip yanıma yaklaştı.

"Yeter!!! Bana kızım deyip durma!" dedim bağırarak. Sesim o kadar yüksek çıkmıştı ki boğazım acımaya başlamıştı. Sol elimle onu sertçe ittim. Birkaç adım geri sendeledi. Elime geçirdiğim küçük vazoyu hiç düşünmeden duvara fırlattım.

"Yüzünü görmeye tahammülüm yok. Bir de bana kızım deyip duruyor," dedim nefes nefese, daha çok kendi kendime. Sinirim geçmeyince elime geçen her şeyi kırıp dağıtmaya başladım. Masadaki süs eşyaları, kitaplar, küçük objeler… Ne bulduysam yere savuruyordum. Cam kırılma sesleri, düşen eşyaların gürültüsü ve benim hıçkırıklarım birbirine karışıyordu.

Metin Bey ve evin bütün çalışanları bağrışmalarımıza — daha doğrusu benim bağırışlarıma — koşarak gelmişlerdi.

"Ne oluyor burada?" deyip kapıyı araladı Metin Bey.

Ben yerde çökmüş, ağlarken nefesim kesilecek gibi oluyordu. Her yeri dağıttıktan sonra artık ayakta duramamış, dizlerimin üstüne serçe düşmüştüm. Ayağımdaki atel canımı acıtmış olsa da o an bedenimdeki acıyı hissetmemiştim. Çünkü canımı daha çok yakın bir durumun içindeydim. Metin Bey yanıma birkaç adımda gelip kolumdan tuttu. Beni kaldırmak için yeltendiğinde hızla geri çektim kendimi. Ama beni bırakmıyor, aksine daha sıkı tutuyordu.

"Bırak beni! Dokunma bana!" dedim ağlayarak, kendimi geri çekmeye çalışarak.

"Ela, sakin ol," dedi yavaş ve kontrollü bir sesle, kulağımın dibinde.

"Bırak beni!" diye tekrar bağırdım. "Dokunma!"

Beni bıraktı fakat yanımdan ayrılmadı. Değneğe tutunarak ayağa kalktığımda dengem sağlam olmadığı için bir an sağa sola yalpadım. Metin Bey ve Nalan Hanım beni tutmak isterlerken elimi kaldırıp onları durdurdum. Derin derin nefes almaya başladım.

"Ela, lütfen sakin ol. Bu sefer atak geçirirsen zarar görebilirsin," dedi Metin Bey endişeyle.

Benim için endişelenmelerine ihtiyacım yoktu. İkisi de bunun için fazlasıyla geç kalmışlardı. "Merak etmeyin, kötü bir şey olsa bu sefer başka bir aile bulur, onlara verirsiniz. Nasılsa yapmadığınız şey değil," dedim yüzüme acı bir tebessüm yerleştirerek. Dengemi daha fazla kaybetmemek için değneğe daha sıkı tutunuyordum. "Yalnız kalmak istiyorum. Yüzünüzü dahi görmek istemiyorum. Ne kadar karşıma az çıkarsanız o kadar iyi olurum," diye devam ettim. Artık gerçekten yalnız kalmaya, onların yüzünü görmemeye ihtiyacım vardı.

Madem onlar bana acımamıştı, ben de onlara acımayacaktım.

Nalan Hanım ve Metin Bey yüzleri asık bir halde kafalarına sallayıp odadan çıktılar.

"Yalnız kalmak istiyorum dedim, anlamadınız mı?" dedim odada bulunan diğer kişilere.

Herkes başını sallayıp tek tek çıkarken, "Efendim, odanızı toplayıp hemen çıkarım," dedi Zehra.

Bir adım ileri attım. Yüzüne sertçe baktım. "Başlatma şimdi odandan da temizliğinden de. Çık dışarı. Defol," dedim elimle kapıyı göstererek.

Herkes odadan çıktıktan sonra derin bir nefes aldım. Lavaboya yöneldim. Aynadaki yansımama baktığımda bitkin görünüyordum. Gözlerim ağlamaktan şişmiş ve kızarmıştı; yüzüm solgun, saçlarım dağınıktı. Elimi yüzüme su tutup yıkadım. Soğuk su biraz olsun kendime gelmemi sağladı. Saçlarımı gelişigüzel toparlayıp balkona çıktım.
İçimdeki yangın dinmemişti… Sadece daha sessiz yanmaya devam ediyordu.

Büyük salıncağa geçip uzandım. Yüzüme çarpan soğuk hava, göz kapaklarımı ağırlaştırıyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım; temiz havayı içime çekmek biraz olsun sakinleşmemi sağlıyordu. Bir süre öyle, hareketsiz bir şekilde uyumaya çalıştım ama uyku bir türlü beni bulmuyordu. Zihnim sürekli düşüncelerle dolup taşarken huzur bulamıyordum.

Doğrulup oturdum. Ellerimi saçlarımın arasına geçirip düşüncelerimi bastırmaya çalıştım. Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım, kafamın içindeki uğultuyu susturamıyordum.

Ezanın sesi uzaktan yükselmeye başladığında göz kapaklarım ağırlaştı. Üşüdüğümü fark edince içeri geçip yatağa girdim. Yorganı çeneme kadar çekip karanlıkta tavana baktım. Bir süre sonra gözlerim ağırlaştı. Gözlerimi kapatırken tek dileğim; bunların hepsinin bir rüya olmasıydı. Uyandığımda her şeyin bitmiş olmasını… eski hayatıma dönmüş olmayı umut etmiştim.

Ertesi sabah başımın keskin ağrısıyla uyandım. Gözlerimi açıp odaya baktığımda içimi yine ağır bir boşluk hissi kapladı. Bu odada uyanmak, yaşadığım gerçekliğin üstüme üstüme gelmesi gibiydi. Belki bir mucize olur, kendi evimde kendi odamda uyanırım… Bunların hepsi bir rüyadır ve uyandığımda unutmuş olurum diye içimden defalarca dilemiştim. Ama her şey o kadar gerçekti ki.

Elimi komodinin üzerindeki telefonuma uzattım. Saat 11.40’tı. Saat başı uyanıp tekrar uykuya dalmak benim için artık bir döngü olmuştu. Toplasan iki saat bile düzgün uyuyamamıştım. Başımın ağrısı da bundan olmalıydı. Bu saate kadar kimsenin odaya gelmemiş olması beni garip bir şekilde rahatlatmıştı. Onları şimdilik görmek istemiyordum.

Doğrulacağım sırada telefonum çalmaya başladı. Hilal arıyordu.

Telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Efendim canım?" dedim, elimi saçlarımın arasından geçirip birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım.

"Roz, iyi misin? Seni çok merak ettim. Dün aradım, telefonun kapalıydı. Akşam tekrar aradım ama açmayınca çok korktum," dedi Hilal hızlı hızlı.

"İyiyim canım, merak etme. Dün arayacaktım ama konuşacak kadar iyi hissetmiyordum. Biraz kendime gelip seni arayacaktım. Sadece annemle birkaç kelime konuştum o kadar. Başka kimseyle konuşmadım. Abim, ablam, yengem, Efe, Selim… herkes aramış," dedim. Sesim yorgun çıkıyordu.

"Şimdi nasılsın?" dedi.

"Bilmiyorum… Bomboş gibiyim. Hiçbir şey hissetmiyorum. Hiçbir şey yapmak istemiyorum," dedim. Değneğime tutunarak ayağa kalktım. Boğazım kurumuştu. Yatağın diğer ucundaki komodinin üzerindeki sürahiden su doldurup balkona doğru yürüdüm. Başımın dönmesiyle duvara tutundum. O sırada elimdeki bardak kayıp yere düştü ve kırılma sesi odayı doldurdu.

"Roz! Ne oldu? İyi misin? O ses neydi?" dedi Hilal panikle.

Telefonu farkında olmadan hoparlöre alıp yatağın üzerine bırakmıştım. Kafam çok dağınıktı; düşüncelerim birbirine karışıyordu. "İyiyim… Başım döndü biraz. Duvara tutunayım derken bardak elimden kaydı," dedim yatağa geri oturarak.

Tam o sırada kapı hızla açıldı. Nalan Hanım ve Metin Bey panikle içeri girdiler.

"Ela, iyi misin? O ses neydi?" dedi Nalan Hanım endişeyle bana bakarak.

Onların endişesi bana ulaşsa da… içimde hâlâ büyük ve ağır bir sessizlik vardı. Sanki kalbim, yaşadığım her şeyden yorulmuştu.

"Bardak kırıldı sadece," dedim düz bir sesle. Baştan aşağı bana bakıp bir yerime bir şey oldu mu diye kontrol ettiklerinde telefonu kaldırdım. "Telefonla konuşuyorum, eğer müsaade ederseniz," dedim yönümü başka tarafa çevirerek.

"Roz, gerçekten iyi misin? Bak doğru söyle."

Kapının kapanma sesini duyunca telefona tekrar döndüm. "İyiyim. Dedim ya, başım dönünce elimdeki bardak düştü ve kırıldı," dedim.

"Dünden beri hiçbir şey yemedin değil mi?" dedi beni azarlar gibi.

"Hayır, yemedim. Hilal… içim almıyor gerçekten," dedim başımı ovalayarak. Baş ağrım feci halde artmıştı.

"Olmaz öyle. Kendine zarar vermekten başka hiçbir şey yapmıyorsun sen. Şimdi kalkıp güzelce kahvaltı yapacaksın. Eğer yapmazsan yemin ederim seninle bir daha konuşmam Roz," dedi sahte bir kızgınlıkla.

"Hilal, lütfen. Her şey üstüme üstüme geliyor. Bir de sen böyle yapma, ne olur," dedim. Beni iyi tanıdığı için, bana kızarak değil ama beni korumak için sert konuştuğunu biliyordum. Ben de onu çok iyi tanıyordum.

"Ben diyeceğimi dedim. Gerisi sana kalmış Roz. Valla yarın oraya geldiğimde de seni görmeye gelmem," dedi.

Yüzümde istemsizce kocaman bir gülümseme oluştu. Mavişim yarın buraya mı geliyordu? Onları bir gün bile ne kadar özlediğimi fark ettim. "Yarın buraya mı geliyorsun?" dedim heyecanla.

"Evet canım. Hatırlatırım, bir hafta sonra temelli oradayım," dedi gülerek. Doğru ya… Bir hafta sonra düğünü vardı. Benden ses çıkmayınca tekrar konuştu. "Şimdi o kahvaltı yapılacak, tamam mı? Yoksa biliyorsun olacakları," dedi.

"Peki, tamam. Bir şeyler atıştırırım," dedim.

"Söz mü?"

"Söz."

"Tamam o zaman, sen git kahvaltı yap. Sonra konuşuruz," deyip kapattı.

Telefonu yatağın üzerine bırakıp birkaç saniye sonra isteksizce ayağa kalktım. Bir elimde değnek, bir elim duvara tutunarak yürüyüp lavaboya gittim. Başım döndüğü için dengemi tam sağlayamıyordum. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra baş dönmem biraz olsun geçmişti.

Giyinme odasına geçip üzerime rahat kıyafetler giydim ve saçlarımı topladım. Aşağıya inip onların yüzünü görmek istemiyordum. Direkt mutfağa geçip bir şeyler atıştırıp odaya dönmeyi planlıyordum.

Odamdan çıkıp merdivenlere yöneldim. Trabzana tutunarak yavaşça aşağı indim. Ev o kadar genişti ki nereye gideceğimi bile tam bilmiyordum.

"Ela Hanım." Arkamdan gelen sesle bir an irkilip kafamı o tarafa çevirdim.

"Korkutmak istememiştim, üzgünüm," dedi kadın.
Kafamı sallayıp önemli olmadığını belirttim.

"Bir şey mi istemiştiniz? Ben yardımcı olayım."

"Mutfağı arıyordum," dedim.

"Dilerseniz siz salona geçin, ben kahvaltıyı oraya kurayım," dedi.

Kafamı iki yana salladım. "Hayır, mutfakta bir şeyler atıştırırım," dedim.

"Tabii efendim, buyrun," dedi ve eliyle geçmemi işaret etti.

Mutfağa geçip yemek masasına oturduğumda, çalışanların bir yandan işlerine devam ederken bir yandan da çaktırmadan bana baktıklarını hissediyordum.

Tek tek kahvaltılıkları masaya yerleştirdikten sonra, "Çay mı içersiniz, meyve suyu mu?" dedi az önce beni mutfağa getiren kadın.

"Çay olsun," dedim hafif bir gülümsemeyle.

Çayımı da getirip masaya bıraktı. "Teşekkür ederim," deyip bir dilim peyniri tabağıma aldım.

"Afiyet olsun efendim."

Birkaç lokma yedikten sonra arkama yaslandım. Daha fazla yiyemiyordum. Yediğim birkaç lokmayı da Hilal’in zoruyla yemiş gibiydim.

"Başka bir şey ister misiniz efendim?" dedi. Kafamı iki yana salladım. Bana böyle hitap edilmesi beni rahatsız ediyordu. Annem yaşlarında, oldukça sıcak bakışlı bir kadındı.

"Bana ismimle hitap edin lütfen," dedim. Elinden tutup yanımdaki sandalyeye oturmasını istedim.

Kafasını sallayıp yanıma oturdu. "Benim ismim Meryem. Bana Meryem teyze diyebilirsin," dedi gülümseyerek.

Kafamı sessizce sallayıp tebessüm ettim.

"Bunlar da Erdem, Sıla ve Zehra," dedi içeride çalışanları göstererek.

"Erdem eşim, Sıla da kızım," derken eliyle eşini ve kızını gösterdi.

Bir süre yanımda oturduktan sonra kalkıp diğer çalışanlara yardım etmeye başladı. Mutfakta hummalı bir çalışma vardı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Nalan Hanım dün gece misafirlerin geleceğini söylemişti. Bu hazırlık da muhtemelen onlar içindi.

Ayağa kalkıp değneğimi aldım. "Size kolay gelsin. Ben çıkıp biraz uyuyayım, başım ağrıyor. Kahvaltı için de teşekkür ederim Meryem teyze," dedim.

"Afiyet olsun canım. İstersen bir ilaç da al," dedi.

Kafamı hayır anlamında salladım. "Uyursam geçer," dedim.

"İstersen Sıla sana çıkmana yardımcı olsun."

"Gerek yok. Ben gidebilirim," dedim.

Mutfaktan çıkıp merdivenlere yöneldiğim sırada, aralık olan bir kapıdan Nalan Hanım ve Metin Bey’in seslerini duydum. Karşılıklı oturmuş konuşuyorlardı. Konuşulanları dinlememek için odama çıkacaktım ki Metin Bey’in sözleri beni olduğum yerde durdurdu.

"Ona çok benziyor değil mi?" dedi.

Kimden bahsediyordu?

"Evet canım. Tıpa tıp aynı," dedi Nalan Hanım.

Merak içimi kemirmeye başlamıştı. Kimden bahsediyorlardı? Benden mi? Kime benziyordum?

Not: lütfen oy vermeyi unutmayınız.

 

 

 


.

Bölüm : 21.08.2024 14:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...