
-35-
Bazen sevdiklerimizden en büyük darbeyi alırdık ve en çok canımızı bu darbe yakardı. Ruhumuz lime lime olur, bedenimiz yine de ayakta kalırdı. Kalmak zorundaydı. Hayat devam ediyordu.
Alim’in hayatında da, benim hayatımda da hiç beklemediğimiz darbelerin yıktıkları vardı. Bir araya gelen yolumuz kalıntılarla doluydu. Onu tanımadan önce de oradaydı, şimdi de oradaydı. Ama bu sefer ki farklıydı. Beraber yıkılandık, beraber ayakta kalandık. Çünkü birlikteydik, yolumuz aynı yoldu. Bu yolda nasıl ben yalnız değilsem o da yalnız değildi. Bizim birbirimiz vardı. Birbirimize yeterdik.
Sahilde durduğumuz zaman boyunca konuşmamıştık. O anlar da dalgalar kulağıma değerken sevdiğim adamın sığındığı limandım. Dağıldığı yerden bu sefer ben toplayandım. Yıkıntılarının arasına elimi uzatandım. Ama Alim benim bu sahilde dağıldığım gibi dağılmamıştı. Ağlamamıştı. Yaşlarını akıtacağını sanmıştım, beni yanıltmıştı. Sadece kollarıma sığınarak sakinleşmeyi beklemişti.
Ağlasaydı eğer onunla ben de ağlardım ve istese o an ömrüm boyunca orada öylece beklerdim. Bekler ve sesim çıkmazdı. Her dakikamı kendisine feda ederdim. Sessizliğimiz de birbirimize hediyemiz olurdu.
İstemedi.
Ne kadar bir sürenin geçtiğini bilmediğim bir dakikanın içinde kendini toparladı, bedenini doğrulttu. Hafif kırık bir iç çekişle bakışlarını yavaşça yüzüme değdirdi. İfadesinde duyduklarının yorgunluğu vardı.
Mavilikleri kahvelerimin içine işlerken karşısında nasıl bir ifade ile duruyordum bilmiyordum ama hissettiklerim yüzüme ya da bakışıma yansıyorsa kendisini anladığımı bilmesini istiyordum.
Bana bakıyordu, ben sevdiğim maviliklerine bakıyordum ama biliyordum ki konuşmam gerekiyordu ya da bir şekilde dudaklarımdan cümleler dökülmeliydi.
Ama iyi olmadığını bile bile iyi misin diyemezdim. Çünkü bilirdim, insanın iyi olmadığı halde iyiyim demesinin iki nedeni olduğunu.
İkisi de bir okun iki farklı kısmını yansıtırdı. Bunlardan biri karşısındaki insanı üzmemek içindi. Diğeri de karşısındakini başından savmak için geçiştirmelik bir laf görevi üstlenirdi.
Sorsam Alim’in nedeni ilki olurdu, biliyordum.
Ben zihnimde karmaşa yaşarken Alim elimi tuttu. Burukça gülümsedi. Bakışlarımı indirmeme fırsatım olmadan diğer eli de yanağıma dokunurken gözlerim gözlerinden ayrılmadı. Konuşacak gibi geldi.
“Üşüdün…” dedi sonra da ilk konuşan görevini üstlenerek. “Benim yüzümden…”
Bana diyordu ama her zaman sıcak olan elleri bu sefer onunda soğuktu. Halbuki dillendirme yapmamış olsaydı hissettiklerimin yanında bedenimi kucaklayan soğuğun farkında dahi olmazdım.
Yavaşça gülümsedim. “Sen de soğuksun.”
Saçımı kulağımın arkasına iliştirip elini çekti. Halbuki dokunduğu yerlere ruhunun sıcaklığını bırakıyordu. Ayağa kalkarken onunla beraber ben de ayağa kalktım.
“Hata bende,” dedi sonra da, beni kendine doğru çekip kollarını etrafıma sardı. Bedenim anında hareketine karşılık verdi. Kollarını etrafımda biraz daha sıklaştırdı. Ben de sert gövdesine biraz daha sokuldum. Kalbim kalbiyle beraber atarken tüm olanlara rağmen durmak istediğim yerdeydim.
Alim’in kolları arasındaydım.
“Ne hatası?” diye sordum. Ortada hata yoktu bana kalırsa. O yüzden ilk bahsettiğini anlayamamıştım.
“Fevri hareket ettim,”dedi sesindeki sıkıntıyı saklamadan. Kulübeye doğru yürüyorduk. “Neden yanıma üstünü giyinmeden geldin? Bir de yaralısın, kendini düşünmeliydin.”
Üşümemden hoşlanmamıştı, ben de onun üşümesinden hoşlanmıyordum. Atladığı nokta ise beni ısıttığıydı.
“İyiyim ben ama haklısın. Keşke seninde kabanını getirseydim, düşünemedim.”
Kulübeye doğru ilerlemeye başladığımızda sessiz kaldı ama hoşnutsuzluğunu hissetsem de o sessiz kalınca ben de sesimi çıkarmadım. Sessiz geçen adımlarımız kısa sürdü, kulübenin merdivenlerinden çıktık. Alim pantolonun cebinden çıkardığı anahtarla kapattığım kapıyı açtı. Tüm bu süre zarfında kollarından çıkmama izin vermemişti. Ancak içeriye girdiğimizde kollarını çekmek zorunda kaldı.
“Burası da soğumuş.”
Anlamayarak Alim’e bakıyordum, onun bakışları da kulübenin içinde dolanıyordu.
Sobaya doğru yürüdüğünde ayakta durmaya devam ettim.
“İyi bence.”
Sobanın kapağını açtı, kontrol edip kapadı ama söylediğime aldırış etmedi. Yerden aldığı metal kovayla kapıya yöneldi. Kulübenin arka tarafından yakacak almaya gidecekti. Bu yüzden nereye gidiyorsun diye sormadım.
“Geliyorum şimdi,” diyerek kulübeden dışarı çıktı ben sormasamda.
Arkasından kapıyı kapatırken tüm düşüncelerin içinde savruluyordum. Yine de kulübenin penceresine doğru ilerledim, gidişini izledim. Adım seslerini merdivenlerden inerken duydum. Salon soğuk değildi. Çünkü dışarıdan geldiğimizde ilk işi sobayı yakmak olmuştu. Babasının gelmesinden ve söylediklerinden sonra verdiği tepki içerisinin olmayan soğukluğuna özgü değildi.
Babasına karşı hisleri soğuktu.
Görüş açımdan çıkınca tek kaldığım kulübede sessizlik kulağıma değince hareket etmem gerektiğini düşünerek koltuğa doğru ilerledim. Babamın yazdığı mektubu koltuğun üstünde görünce de bir anlığına duraklar gibi olsam da elime aldım. Bildiğim cümleleri bir daha okumama gerek yoktu ama gözlerim yazılanlara gitmeden duramamıştı.
Bilal Polat’ta babamın verdiği karara anlam verememişti.
Dostu bile afallamıştı. Babamı tanıyan hiç kimse intihar etmek istemesine anlam veremezdi. Haklıydılar, haklıydım. O da bu karardan vazgeçmişti, yaşamı seçmişti ama öldürülmüştü. Değiştirilen raporlar bunu gösteriyordu. Kurul tarafından infazı gerçekleştirilmişti. Silahı ateşleyen biri vardı. Babamın bir katili vardı ve benim elimde gerçeğe ulaşacak hiçbir kanıtım yoktu. Alim’in babasının bu bilgiye sahip olup olmadığını bile soramamıştım, halbuki sormam gerekirdi. Her şey o kadar hızlı gerçekleşiyordu ki zihnimdeki sorular sonradan şekilleniyordu. Alim ile konuşmamız gereken, çözüme kavuşturmamız gereken oldukça fazla konumuz vardı ve ben daha ne kadar erteyebilirdim, emin değildim.
Kulübenin kapısının açıldığını duyunca irkildim, elimdeki mektubu katlayıp hızlıca pantolonumun cebine sıkıştırdım. Bu hareketimle Alim’in babasının verdiği kartıda parmaklarım hissetmişti.
Kapıya doğru döndüğümde ise Alim içeriye girmiş, kapıyı kapatıyordu.
Onu görünce gülümsedim, gülümsememe karşılık verdi. Yanına doğru ilerledim. Alim sobanın işini hallederken yanındaki sandalyeyi çekip oturdum. Kısa sürede kendisine göre olan sobanın sorusunu halletti. Gözlerim üstündeydi, bir kere bile Alim’den çekmemiştim.
Konuşmak istiyordum.
Tüm konuları önümüze yaymak istiyordum. Her geçen dakikanın bizim için öneminin olduğunu biliyordum. Fakat babasının yaşaması bir o kadar iyi bir haberken hem de kötü haber olmasının içinden çıkamıyordum. İyi tarafı Bilal Polat bizden daha bilgiliydi. Kurul ile ilgili daha fazla bilgiye sahipti. Kötü tarafı ise Alim’in babasına karşı gösterdiği vicdan azabının ağırlığıydı.
Demet ile karşılaştığım zaman Alim’in babasıyla daha samimi olduğunu söylediğini hatırlıyordum. Kızardı, öfkelenirdi, görmek istemezdi ama bence babasının yaşadığına kendisi de rahatlamıştı.
Ben olsam öyle hissederdim. Babam hiç haber vermeden ortalıktan kaybolsa dahi affederdim. Bir daha görüşmesek bile affederdim. En azından yaşadığını bilirdim. Bir yerlerde nefes aldığını bilerek kendimi avuturdum.
Düşüncelerimi rahatlatmak için nefeslendim.
“Alim,” dedim sonra da, o sırada sobanın kapağını kapatıyordu. Sesimle bana baktı.
“Efendim güzelim.”
Gözümün içine bakarken kararım yine değişti.
“Yok, bir şey.”
Anlamayarak yüzüme bakması doğaldı. Gözlerimi kaçırdım. Konuşmamız lazımdı ama nereden nasıl başlayacağımı tam bilemiyordum.
Görüş alanıma girer gibi olduğunda bakışlarımı kaldırmadım ama diğer sandalyeyi önüme çektiğini anlamıştım. Sonra da sandalyeye oturduğunu hissettim, dizi dizime değerken ellerime doğru uzandı, sıcak dokuşunu hissettiğimde bakışlarım kalktı. Hemen önümdeydi. Bana doğru biraz eğilmişti.
“Konuşmak istiyorsun.” Sesinden çıkan soru değildi, biliyordu. Anlamıştı ve anlayışla yüzüme bakıyordu.
Yine de başımla dediğini onayladım.
“Konuşuruz bizde.”
Gözlerim yüzünü talan ediyordu. Bulunduğu kargaşadan çıkmış gibiydi ama yine de zihninin karışıklığı oradaydı, farkındaydım. Görebiliyordum. Ben nasıl onun farkındaysam, Alim’de benim farkımdaydı ve konuşmak istediğim için konuşmak istiyordu.
“Nasıl hissediyorsun kendini?” İyi misin demekten daha uygundu bu soru.
Bakışlarını kaçıracağını sansam da kaçırmadı. “Nasıl hissettiğimi ben de bilmiyorum,” diye itirafta bulundu. “Bir yanım rahatlamış hissediyor, bir yanım hala öfkeli.” Yarım yamalak dudağının kenarı kıvrıldı. “İdare ederim bununla.”
“Daha fazla rahatlamalısın,” dedim gözlerim gözlerinde gidip gelirken. “Artık yalnız değiliz, biliyorsun sen de.”
“Biliyorum.”
“Yardım alabiliriz.”
“Alabiliriz.”
“Normal bir hayatımız olabilir.”
“Olabilir değil, olacak.” Elimi hafifçe okşadı. “Normal bir hayatımız olacak.”
Olabilir kelimesi ihtimal veriyordu ama Alim’in olacak kelimesi olumsuz ihtimali siliyordu ya da olabilecekleri görmezden gelmeyi seçiyordu.
“Olacak mı dersin? Bizim de herkes gibi normal bir hayatımız olacak mı?” diye sordum zar zor. Düşüncesi bile hem o kadar yakın hem de o kadar uzak geliyordu ki hagi taraf daha ağır basıyordu, emin değildim. “Kaçarak yaşamadığımız… Özgürce birbirimizi yaşadığımız günler de gelecek mi? Sorun bu kulübe değil. Seninle ömrüm boyunca burada yaşayabilirim ama tehlike olmadan yaşamak istiyorum. Babanın yardımı bize buna verebilir. Versin istiyorum.” Söylediğim son cümlelerin Alim’de hiçbir değişiklik sağlamadı. Yüzü asılmadı ya da ifadesi kasılmadı. Bana tüm içtenliğiyle bakmaya devam etti. “Öfkeni anlıyorum,” diye devam ettim konuşmama. “Ama düşünsene baban hayatta Alim… Yaşıyor. Nefes alıyor. Affetmen zaman alabilir bunu da anlıyorum. Haklısın da… Babanın yaptıklarının sebebi var, sen benden daha iyi anlıyorsundur.”
Bilal Polat’ın nedenleri vardı. Oğluna sırtını dönmüştü ama soruşturma için yapmıştı bunu. Ben anlıyordum, Alim’in de anladığını biliyordum.
“Beni bu kadar nasıl iyi tanıyabiliyorsun?” diye sordu Alim, yumuşak bir sesle. Bir elini elimden çekip elinin tersiyle yüzümü okşadı.“Bence bununda farkındasındır ama hapiste yatmış olmam sorun değil. Görevimin elimden alınması da sorun değil. Eğer bilseydim soruşturma dahilinde olan hiçbir şey umurumda olmazdı. Öfkem neye karşı biliyor musun? Saklamasına… İçeriden çıktığımda bile saklamaya devam etmesine... Çünkü eğer haberim olsaydı tereddüt yaşamadan sana yardım edebilirdim. Sen beni bulmadan ben seni bulabilirdim. Benden bunu isteyebilirdi. Tüm öfkem istememesine…”
Haberi olsaydı biliyordum gelirdi. Alim böyle bir adamdı. Yardıma muhtaç olana sırtını dönmezdi. Tüm bu yaşadıklarının içinde hala heni düşünmesi ise o kadar çok hoşuma gidiyordu ki her şeyi geride bırakma istediğimi körüklüyordu. Fakat hiçbir şeyi geride bırakamazdım, bırakırsam özgür olamazdık.
Gözlerimin buğulanmasını istemiyordum ama burnumun sızlamaya başlaması buğalanacağının habercisiydi.
Hüzünlü bir gülümseme kondu dudaklarıma. “Yine de yolumuz birbirine çıktı,” dedim. “Belki de sen yardıma bana gelseydin ben istemezdim bunu düşündün mü hiç? Yardımını kabul etmezdim belki de inanmazdım bile sana.”
Soru sorarcasına yüzüme baktı. Sanki biraz daha yaklaşmıştı. “Yapar mıydın?” diye sordu.
“Yapabilirdim. Sonuçta tanımadığım bir adamsın.”
Gözleri kısıldı. “Beni buraya geldiğinde de tanımıyordun.”
“Evet, tanımıyordum.” Haklıydı elbette. “Tabi o zaman nasıl olacağını bilemeyiz ama belki de seni ben kovardım. İnan bana kovduğum insanın yanına bile yaklaşmazdım ben.”
“Hatırlatma bunu bana…”
Yüzüne sıkıntılı bir ifade yayılmıştı. Gerçekten bu konuyu açmamdan hoşlanmıyordu ama nedense benim hoşuma gidiyordu.
Sağlam kolumu uzatırken gülümsüyordum. Alim’in yanında olunca hissettiğim duygularım bir dakika da değişebiliyordu. Demin ağlayacağımı sanırken şimdi gülümsüyordum.
“Hatırla ve unutma,” diye meydan okudum bakışlarımla. “İlk karşılaşmamız bizim…”
“İlk karşılaşmamız seneler öncesine ait…”
Aynı ki meydan okuma Alim’in de bakışlarında vardı.
“Ama ben hatırlamıyorum,” dedim, küçüklük anımıza atıf yapmasına cevap vererek. “Sen de en son hatırlar gibiydin, tam hatırlamıyordun. Öyle demiştin.”
“Öyleydi. Seni hatırlamak için hafızamı baya zorlanmam gerekti.”
“Hatırladın mı yani?”
“Karavanımı sahiplenişini hatırladım.” Biraz daha yaklaştığında yüzüme nefesi geldi. Gözleri bir anlığına dudaklarıma kaysa da gözlerini tekrardan gözlerime çıkardı. “Sonra dedim kendime bu kızın sahiplenişi hiç değişmemiş. İyi ki de değişmemiş.”
Birbirimize çekiliyorduk, farkındaydım ve bu çekim bana sabahki halimize hatırlatıyordu. O an ki cesaretimle de gurur duymalıydım. Çünkü kalbim bu kadar şiddetli atarken bir kez daha deneyebilir miydim, emin olamıyordum.
“Bu saatten sonra da değişmez,” diye mırıldandım. Yüzü yüzüme o kadar yaklaşmıştı ki kalp atışlarımı bile duyabilirdi. “Benim olan benimdir.”
O bana hayranlığını saklamadan bakarken gözlerimi maviliklerinden çekmedim.
“Senin olan senindir,” dedi avucunu yanağıma dokundurarak. “Aksi düşünülemez. Düşünmem.”
Sonra da beni öptü.
Ruhumda birden fazla volkan patladı, lavları bedenimin her kısmına sıçradı. Kalbim göğüs kemiklerime baskısını arttırdı. İkimize ait anılarımıza bir yenisi daha eklenirken hafızamdan bu an dışında diğerleri silindi.
Bu an bize aitti, yaşadığımız hiçbir şey değiştiremezdi.
Geri çekildiğinde nefesi ruhumda dolu doluydu. Gözlerim dokunuşunu duyduğum an kendiliğinden kapanmıştı, açmaya da niyetli olduğum söylenemezdi. Alnını alnıma yasladığını hissettiğimde gülümsedim. Yavaşça başparmağı gülümsememe dokundu. Gözlerim kapalı olsa da başım dönüyordu, emindim.
“İyi ki sana gelmişim…” diye mırıldandım, yüzümü hafifçe kaldırıp burnumu burnuna sürterken. “İyi ki bana gelmişsin. Tüm yaşanılanların arasında tek iyikim sensin benim.”
Öyleydi. Yaşadığım tüm kötü anılara rağmen beni bulunduğum yerden çıkarmıştı. Yanımda olduğunu her daim olduğunu hissederken kalbini kalbime vermişti.
Tek iyikim olmuştu.
“Maral,” dedi Alim kısıkça adımı sesine alırken. Sanki sesi gözlerimi açmamı istiyor gibi geldi kulağıma. Açtım yavaşça ben de. Beni karşılayan sadece mavi elmasları oldu. Hissettiklerinden yoğunluğuyla yüzüme bakıyordu. “Sana söz veriyorum bizim normal bir hayatımız olacak. Başaracağız.”
Bana öyle bir bakıyordu ki başaramasak bile başardığımızı biliyordum. Birbirimizi bularak başarmıştık aslında.
“Başaracağız. Her şey bitecek.” Durakladım, burukça gülümsedim. “Başardığımızda da burada yaşayabiliriz değil mi? Birkaç değişiklikle burası bizim evimiz olabilir.”
Söylediğime gülümsedi. “Olmaz.”
“Neden?”
“Daha iyisini hak ediyorsun.”
“Hala anlamadın mı?” diye sordum hafif sahte bir çıkışla. “Seninle olduğum her yer bana öyle.”
“Anlamam daha iyisini hak ettiğin gerçeğini değiştirmez. Zamanı gelince istediğin bir semtten istediğin bir daireyi tutarız. İçini de istediğin gibi döşersin.”
“Sen karışmayacak mısın?”
Saçımı parmaklarının arasına aldı. “Evimizin her ayrıntısında güzel karımın dokunuşları olacasa neden karışma ihtiyacı duyayım? Karışmam.”
“Ben öyle abartılı eşyalar sevmem. Sadeliği severim. Ayrıca fazla eşya da sevmiyorum. İhtiyacımız kadarı olsa benim için yeter.”
Parmaklarının arasına aldığı saçımı omzumdan çekerken eli boynuma değdi, şiddetini sakinleştirmeyen kalbim tekledi. “Nasıl istersen öyle olur.”
Hayali bile o kadar huzurluydu ki burnum tekrardan sızlamaya başlamıştı. Bize ait bir ev, bize ait bir yaşam… O kadar güzel olurdu ki…
Yeniden bir ailem olurdu. Yalan olmadan, sırlar olmadan…
Benim diye sahipleneceğim bir ailem olurdu.
Dudaklarımı birbirine bastırdığımda zar zor yutkundum. İster istemez kapılmadan duramıyordum. Hayatıma Alim girene kadar evliliği bile doğru dürüst düşüncelerim de yer edindiren bir insan olmamıştım. Ama insanın hayatına biri giriyordu ve düşünmem dediğin şeyleri düşündürüyordu. Düşündüğü gibi de istettiriyordu. Asıl önemli olan tüm bunları istettirecek kişiyi bulmaktı.
Gözlerim dolmaya başlamıştı, bir yanım bunların olması için ölüyordu, diğer yanım ise hiçbir zaman sahip olamayacağımı düşünüyordu. Zihnimdekilerle kirpiklerimi kırpıştırdığımda gözlerimden akanlar karşıladı yanağımı. Tutmayı düşünmedim bile.
Ben bulmuştum.
Alim bir aile olmak istiyordum.
Ama her şey bitmeden olmayacağını da biliyordum.
Bakışlarımı kaçırırken yüzümde aşağıya düşmüştü.
“Güzelim,” diye seslendi Alim. Sesinden anlıyordum ki yüzüm hiçte iyi görünmüyordu. Çeneme dokunarak kendisine bakmamı sağladı. Ani ruh hali değişimlerime afallayarak bakıyordu. “Ne oldu?”
“Yok bir şey.”
Kaşları çatılır gibi oldu. “Var bir şey,” diye karşılık verdi. “Söyle bana. Ne oldu?”
Konuşmaya başlamadan önce yaşlanan gözlerimle yüzüne bakıp yutkundum. “Sadece…” dedim savunmasız bir sesle. “Bir an önce söylediklerimize kavuşmak istiyorum. Seninle oluşturacağımız aileyi istiyorum ama bunların hiçbirinin olanlar bitmeden olmayacağını biliyorum.”
Canımı en çokta ya bitmezse, ya hiçbir şey çözüme kavuşmazsa ihtimali yakıyordu. Çünkü daha ne kadar akıl sağlığımı kaybetmeden dayanabileceğimi bilmiyordum. Söylediklerimle yaşlarım hızlandı ama durduramadım. Denemedim, beceremedim. Durduramadığım gibi yaşlar Alim’in parmaklarına kondu, karşısında nasıl bir durumda olduğumu umursamadım.
Alim cevap vermedi.
Ani bir kararla geri çekilip ayaklandım. Zar zor yaşlarımı elimin tersiyle sildim. Yanından geçeceğim sırada bileğimden yakaladı, tutuşu sakindi. Duraklamam kaçınılmazdı. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu o da ayaklanırken.
“Dağılmaktan bıktım. Yüzümü yıkayacağım.”
Bir şey diyecek gibi oldu ama demedi.
Sonra da bileğimi bıraktı, lavaboya gitmem için önümden çekildi. Alim’de söylediklerimin haklılığını biliyordu. Birbirimizi kandırıyorduk ve buna biz izin veriyorduk.
***
Halime baktım, toparlanmaya çalıştım. Tam anlamıyla toparlanmam mümkün değildi. Zaten hissettiğim belirsizlikle de olmazdı. Yüzüme birkaç kez soğuk su çarptım, damlaların yüzümden boynuma akışını izledim. Çözülmesi gerekenler çözülmedikçe beynimdeki kurtçuklar aklımı yemeye devam edecekti.
Kaç gün geçmişti?
Tüm bu olanların ardından kaç gün geçmişti?
Babamı kaybetmemin ardından kaç gün geride kalmıştı?
Üç ay yirmi yedi gün. Evet, tam tamına üç ay yirmi yedi gün oluyordu bugün.
Yaşadığım bu üç ay yirmi yedi gün de her şeyim değişmişti. Hayatım sıfırdan tekrardan başlamış gibiydi. Babamın vefatı ile eski yaşamım geride kalmıştı, o noktadan sonra da değişerek devam ediyordu. Gittiği yön belli değildi, ne olacağı belli değildi, ne zamana kadar kapana sıkışarak yaşayacağım belli değildi.
Belli değildi çünkü nedenini biliyorum. Neden kaçmamızdı. Kaçmak.
Kaçmak istemiyordum. Tam tersi… Her şeyin üstüne gitmek istiyordum. Kaçarak hiçbir yere varamayacağımızı ben anlamıştım. Kaçarak hiçbir konu sonlanmıyordu, çözüme kavuşması gerekenler çözülmüyordu. Sıkışılan yer de zaman geçiyor, izleniyordu. Zaman da bizim yanımızda değildi. Olmasını isterdim ama değildi. Kaçıyorduk, nereye kadar kaçacağımızı bilmiyorduk.
Peki bunları Alim anlamış mıydı? Emin değildim. Anlasa bile itiraf etmeyeceğini biliyordum. Bana savaşma demiyordu ama benden daha çok temkinli davranıyordu. Belki onun yaptığı daha doğruydu daha akıllıcaydı. Benim ki değildi, neden de belliydi. Her şeyin ama her şeyin bir an önce sonlanmasını istediğim yüzündendi. Tez canlılık mıydı bu? Bilmiyordum sadece yorulduğumu tükendiğimi hissediyordum. Bir yandan da avcı konumunda olmayı isterken av konumunda olmayı kabullenemiyordum. Yaşadığımız buydu. Avlanılmayı bekliyorduk sadece. Belki elimizi dolduracak plan vardı ya da herhangi bir çözüm noktasına götürecek bir yol olsaydı böyle düşünmezdim ama yoktu. Yol karanlıktı. Kapkaranlıktı. Benim ise netliğe ihtiyacım vardı. Harekete ihtiyacım vardı. Olanların sonlanmasına ihtiyacım vardı. Böyle yaşayamazdım, yapamazdım.
Yaşadıklarımdan sonra daha iyi kavramıştım.
Sakinleşmemi telkin ettim birkaç kez kendime. Eğer sakinleşmezsem zihnimdeki kurtçukların varlığı daha belirgin oluyordu. Doğru düzgün düşünmem gerekiyordu. En iyisiydi.
Tüm bu düşüncelerle aklım cebimdeki karta gitti. Alim’e babasının bize verdiği bu kartı daha göstermemiştim, söylememiştim bile. Bizim bir planımız olmayabilirdi ama Bilal Polat’ın bir planı olabilirdi. Bizi bulmasının sebebi ortadaydı.
Çözümün yolu Bilal Polat’tan geçiyorsa o yolda yürürdüm. Tereddüt bile etmezdim.
Yavaşça elimi kuruladım sonra da lavaboda daha fazla kalmadan dışarıya çıktım. Çıkar çıkmaz durakladım. Koridorda Alim dikiliyordu. Sırtını duvara dayamış, duruyordu. Çıktığımı görünce doğruldu.
“İyi misin?”
Benim için endişelendiği o kadar belliydi ki kalbimin sıkıştığını hissettim.
Arkamdan kapıyı kapatıp ışığı söndürdüm. “Evet.”
“Niye söylediğin gibi görünmüyorsun?”
“Nasıl görünüyorum?”
“Öfkeli…” Alim duraklarken gözlerim kısıldı. “Bana mı öfkelendin?”
“Saçmalama,” dedim hemen. Belki öfkeli olabilirdim ama Alim’e karşı değildi bu öfkem. Çözüme ilerleyemediğim içindi. En çokta kapanın daraldığını hissetmemdendi. “Sana neden kızayım ki?”
Omzunu silkti. “Bilmiyorum,” diye itiraf etti.
Gülümsedim.
“İyiyim ben sorun yok.”
Doğru söyleyip söylemediğini anlamak istermiş gibi gözümün içine bakıyordu. Ama bana o arada kendisi biraz daha yorgun gibi geliyordu. Aynı benim gibiydi. Düşünceleri yorgundu, ruhu yorgundu. Bugün olanlar Alim için yeteri kadar zordu.
Düşüncelerimi hatırladım.
“Bu arada sana söylemem gereken bir şey var,” dedim parmaklarım pantolonumun cebine ilişirken. “Aslında demin sana söyleyecektim ama tepkini tam bilemediğim için biraz beklemek istedim.”
Babasının verdiği kartı çıkarınca Alim bakışlarını elime kaydırdı. “Nedir bu?” diye sordu.
“Babanın kaldığı yerin adresi sanırım.” Kartın üstüne bakmadığım için ne yazdığını tam bilmiyordum. Alim kartı elimden aldı.
“Sana mı verdi?”
“Evet.”
“Ne söyledi peki?”
“Bizim de konuştuğumuz gibi bize yardım edebileceğini, daha güvenli bir yer ayarlayabileceğini söyledi.”
“Bu kadar mı?” Başımla dediğini onayladım. “Harfi harfine bunu dedi, sonra da gitti.” Bir an yaşananları hatırlayınca durakladım. “Aslında senin yanına gelecekti, ben durdurdum.” İster istemez kendimi kötü hissetmiştim. “Gelmesini ister miydin?” diye sordum çekinerek. “Söylediklerini sindirmen için zamana ihtiyacın olabileceğini düşünmüştüm.”
Böyle konuşunca ne beklediğini merak ettim. O an babası yanına gitse daha mı iyi olurdu diye düşünmeden duramadım. Belki de gelmesini bekliyordu, ben engellemesem aralarının nasıl olacağını bilemezdim ama engellemiştim.
Elini kaldırıp yanağımı elinin tersiyle okşadı. Karmaşıklığımı hissetmiş olmalıydı ya da yüzümün düştüğünü anlamıştı. “En iyisini yapmışsın güzelim. Konuşmasını isteseydim çekip gitmezdim.”
Ruhum rahatladı. Anladığımı belirtircesine hafifçe başımı salladım.
Elini yüzümden çekti ve bakışlarını karta indirip gözden geçirdi. Ben de ne yazdığına baktım. Bembeyaz kartın üstünde el yazısıyla yazılmış bir adres ve telefon numarası vardı. Adres bana yabancıydı. Daha önce yolumun düşmediği bir ilçeye aitti. Bu kart bir ışık olabilirdi işte, ben biliyordum. Bana kalırsa Alim’de biliyordu.
“Neresi burası?” diye sordum.
Sıkıntılı görünmüyordu, dakikalar öncesine göre daha sakindi. Ne düşündüğünü bilemediğim ifadesiyle karta bakıyordu. “Bilmiyorum.”
“Gidecek miyiz?”
Dikildiğim yerden hareket etmeden Alim’i izliyor, vereceği tepkiye karar veremiyordum. Bu yüzden bakışlarını kaldırdığında yüzüme baktığında bakışlarımız çarpıştı. İfadesine düşünceli bir hal bulaşmıştı. “Konuşulması gerekenlerin bittiğini ben de düşünmüyorum. Gideceğiz ve bize daha fazlasını anlatmasını sağlayacağız. Babamı tanıyorsam bize söylemediği başka konularda vardır. Kesin vardır.”
Kendinden emin ve netti. Dediği gibi söylediklerinden kuşku duyuyor gibi de görünmüyordu. Ben Bilal Polat’ı tanımıyordum ama babam gibi biriyse az çok mesleğindeki kişiliğini tahmin edebiliyordum. Babam her zaman kapalı kutu olmuştu, olmakta zorundaydı ama şu an ki durum farklıydı. Babasının gizlediği bir bilgi varsa konuşmamız daha iyi olurdu ama bizimde sakladıklarımız vardı. Belki de Bilal Polat’ın haberi de vardı. Olabilirdi.
Annemden…
Annemin konumundan…
Duygu Çetin’in yaşamından…
“Ne zaman gideceğiz?” diye sordum birden.
“Bugün değil.”
“Biliyorum da ne zaman?”
“Sana kalırsa şimdi gitmek istersin değil mi?” diye sorsa da sesinde ne bir çıkışma ne de sertlik vardı.
Beni tanıyordu. Evet, gitmek isterdim. Şimdi, şu an. Babasının arkasından gidip ne biliyorsa öğrenmek isterdim. Zaman bize doğru işlerken giderdim de. Ama bu benim için geçerliydi. Tek olsam bu isteğim söz konusuydu. Alim için değildi. Bu soruyu da beni bildiği için soruyordu.
Bakışlarımı kaçıracaktım ama kendimi zor tuttum. “Doğru,” dedim saklamadan. “Gitmek istesem de ben sana uyacağım. Sen ne zaman istersen o zaman gidelim. Benim açımdan sorun yok. Sadece zamanını merak ettim.”
“Bana uymanın sebebini tahmin edebiliyorum,” dedi sakin sakin. Elindeki kartı pantolonun cebine tıkıştırdığını görürken sorgularcasına baktım. Hafifçe iç çektiğinde canı sıkılmış gibi geldi. “Ama ben bunu istemiyorum, Maral senden. Nedenlerine ilk önce beni değil kendini koymanı istiyorum.”
Bir anlığına ne demek istediğini anlayamadım, zihnim durakladı ama sonra anladım, o da gösterdiğim tavrımı anlamıştı. Ben Alim’e bugün öğrendikleri yüzünden bir sebep vermiştim, söylemesem de biliyordu. O ise bunu ret ettiğini ve kendim için nedenim olmasını istiyordu ama kaçırdığı tek bir nokta vardı.
İkimizde aynı şeyi yapıyorduk.
İkimizde birbirimizi düşünüyorduk.
“Sen yapabilir misin?” diye sordum, aynı onun gibi sakince. “Sen söylediğini yapabilir misin?”
İlk önce kendini düşünebilir misin?
“Beni karıştırma,” diye kaçamak bir cevap verince kaşlarım havalandı.
“Sen de beni karıştırma o zaman.” Verdiğim karşılıkla gözleri birazcık daha netliğe büründü. “İkimizin de yaptığı tavır aynı. Tartışmayalım bence.”
Koridorda dikilmekten sıkılmaya başlayınca yanından geçip salona ilerledim. Arkamdan geldiğini hissederken koltuğa oturdum. Bana cevap vermedi, belki de gerçekten tartışmak istemiyordu. Cevap vermemesi iyiydi ama bir yandan da değildi.
“Bu arada,” dedim gözlerimi Alim’e dikip. Ben otursam da o ayaktaydı. “Biz babana ne kadarını anlatacağız? Ya da anlatacak mıyız? Karar vermeliyiz.”
Sorularımla bana baktı.
“Ne bildiğini öğrenmeden olmaz,” dedi emin bir sesle. “Bakalım bize ne kadarını verecek?”
“Saklayacak mıyız yani?”
“Bekleme taraftarıyım diyelim.”
Şaşırmıştım çünkü bu soruyu Alim’e sorarken yüksek oranda bildiklerimizi anlatacağımızı düşünüyordum. Alim ise tersini söylüyordu ve böyle yapması da aklıma tek bir soruyu getirmişti.
“Babana güvenmiyor musun?” diye sordum birden.
“Güvenmediğimden değil. Benim asıl öğrenmek istediğim onun bize güvenip güvenmediği…”
Cümlesindeki güven meselesi sadece kendine aitti değildi, beni de katıyordu. Alim babasına güveniyordu, bence babası da Alim’e güvenirdi. Ortada olan bendim. Alim bu anlamda bu cümleyi kurmamıştı biliyordum, yine de doğruya doğruydu. Alim beni tanıyordu ama babası tanımıyordu. Ben de Bilal Polat’ı tanımıyordum. Babamı bile tam tanımıyordum ki…
Başımı salladım.
Bu sefer de “Bulduğum dosya nerede?” diye sordum. Dosyayı incelediğim günün gecesi masaydı, sabahında ise yoktu.
“Kaldırdım.”
“Nereye kaldırdın?”
“Dolapta…”
Neden direkt soruma cevap vermek yerine uzatarak cevap veriyordu?
“Hangi dolapta?”
Başını hafifçe yatak odasının olduğu tarafı işaret ederken “Saklandığın…” dedi. “Oraya koydum.”
Oluşan olumsuz elektriği dağıtmaya çalışıyorsa başarılı da oluyordu. Bir anlığına sadece kısa bir an geçmişe gitti aklım sonra hafifçe öksürüp kendime geldim.
“İnceledin mi peki?”
Bu sorunun cevabını o geceden merak ediyordum ama bir türlü kendisinden makul bir cevap alamamıştım.
“Biraz baktım,” deyince kaşlarım hayretle havalandı.
“Baktın ve bana demedin.”
Çıkışmama anlamayarak bakarken benim tavrım anlamsız geliyordu. Çıkışır gibi konuşmuştum çünkü çıkışmıştım da.
“Durumun ortadaydı.”
Anlamımı ister gibi iki kelimeyi sesine bulaştırıp sustu. Durumum. Vurulmamdan bahsediyordu. O gece beni nasıl sakinleştirdiğini hatırlıyordum. Yine haklıydı. Aceleci hareketler sergiliyordum, biliyordum. Tepki vermemin zamanı değildi. Bakışlarımı kaçırdım. Düşüncelerim birden birleşiyor birden dağılıyordu. Çok fazla ortaya çıkması gerekenler vardı, kafam allak bullaktı.
Alim cevap vermeyeceğimi anlayınca bir an bakışlarını üstümde hissettim sonra salonda yürüdüğünü kavrarken yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına itekledim. Belirgin olmayan zihnimle bakışlarımı kaldırdığımda ise Alim kabanını giyiyordu ve zihnim biraz daha karışmıştı. “Nereye gidiyorsun?” diye sordum apar topar.
Kabanının düğmelerini iliklerken bana baktı. “Yiyecek bir şeyler alacağım. Acıkmadın mı?”
“Buzdolabı kurudu mu?” diye sordum. Sesimde tutamadığım hafif bir kızgınlık vardı. “Hazırlarım bir şeyler.”
Tam koltuktan ayaklanacaktım ki Alim “Otur yerine,” dedi karşı çıkarak. “On dakika da gidip gelirim.”
Söylediği gibi koltuğa tekrar oturdum ama asıl istediğim Alim’in hiçbir yere gitmesini istemiyor olmamdı. Bir kere ayrılmıştık bir daha ayrılmamız lazımdı. On dakika da bir dakika da olsa gitmesini istemiyordum. Kaybettiğimi zannettiğim hislerim daha taptazeydi. Burada kalmalıydı. Benimle olmalıydı.
Yutkundum.
“Gitmeni istemiyorum,” dedim dayanamayarak. Hislerim sesime de yansımış, kırılgan çıkıyordu. Aldırmadım. “Yalnız kalmak istemiyorum.”
“Hızlı geleceğim.”
Gelebilirdi ama beni anlamıyordu şu an.
“Umurumda değil. İstemiyorum.”
“Maral…”
Sözünü kestim. “Anlamıyorsun. Gidersen bir daha gelmemenden korkuyorum, anlıyor musun şimdi?”
Yüzümü göremiyordum ama eğer hissettiklerimle eş değerse duygularımın kırılmalarıyla birdi halim. Öyleydi de. Öyle olmalıydı ki Alim ifademi görünce ve söylediklerimi duyunca durakladı. Geniş omuzlarının çöktüğünü gördüm. Hiçbir şey demedi ilk. Demesine de gerek yoktu. Sözler bazen anlamsız kalırdı. Sonra da bana doğru ilerledi. Elini uzattı kalkmamı ister gibi. Teklifine karşılık verirken ayaklandım.
“Şöyle yapalım…” dedi. Diğer eliyle omuzlarımdan dökülen saçlarımı arkama doğru attı. Gözlerimi yüzünden bir saniye dahi çekmedim. Kalbimin onunda yanında atan atışlarına alışmam gerekiyordu ama dikkatim dağıldığı an daha yüksek sesle duymaya başlıyordum. “Kendini iyi hissediyorsan beraber gidelim, ister misin?”
Basit bir teklifti ama beklemiyordum. Gerçekten beklemiyordum. Sanki bu kulübeden çıkmam yasakmış ve bir yere gitmem yanlış gibi geliyordu. Yine öyleydi. Aşmam gerekiyordu.
Hiç düşünmedim.
Hızlıca başımı salladım.
Çocuk gibi hareket ediyordum, umurumda değildi.
Hafifçe tebessüm ettiğinde beni anladığı için tüm ruhumla minnet duydum ve yanağına ufak bir buse kondurdum. Geri çekildiğimde yüzündeki tebessüm biraz daha büyümüştü, ben de gülümsedim.
Geriye adımlarken “Üstümü alıp geliyorum şimdi,” dediğimde başını salladı.
“Bir yere gittiğim yok. Bekliyorum.”
Beklerdi, bilirdim.
Arkamı dönüp odaya ilerledim. Çıkardığım deri ceketimi koluma dikkat ederek giydim. Alim’in bana verdiği şapkayı da saçlarıma geçirdim. Yanına geri döndüğümde söylediği gibi bekliyordu. Beni görünce tekrardan gülümsedi, gülüşünün ipi ruhuma dolandı. Her gülümsediğinde ruhum ruhunun içine geçiyordu. Dolansındı, geçsindi, sonuçta hiç şikayetim yoktu. Olmazdı.
***
Araba insanların yürüyüş yaptığı sahil kenarında bir alana çekilmiş, park halindeydi. Gözlerimin isabet ettiği kısımda sahilin yürüyüş alanı, biraz uzağında da çocuk parkı bulunuyordu. Parkta öyle kalabalık değildi ama havanın soğuğu olsa da yürüyüş alanında yürüyen insanlar yürüyüş yapıyordu. Üşüdüklerini de sanmıyordum, çünkü insan hareket ettikçe damarlarımızdaki kan hareket eder, üşümemizi engellerdi. Biz ise arabanın içindeydik ve oturuyorduk. Ben de üşümüyordum. Üşümemin sebebi de arabanın klimasının çalışıyor konumunda olmasıydı. Saçlarımdaki şapkayı da çıkarmamıştım, Alim’in olduğunu bilerek çıkarmıyordum.
Dakikalar önce Alim yatsı ezanının okunduğunu duyunca camiye gitmiş ve gelmişti. Gelirken elinde de köfte ekmek ile ayran vardı. Poşetin içinden gelen kokuları burnum duymamış olsaydı açlığımı hiçbir koşulda hissetmezdim ama koku burnuma gelmiş, midem guruldamış, açlığımı büyük düzeyde hissetmiştim.
En son ne zaman köfte yediğimi hatta ayran içtiğimi bile hatırlamıyordum. Daha doğrusu en son ne zaman kendimde olduğumu bile bilmiyordum. Sanırım kendimde olduğum zamanlar Alim’in ailesiyle kaldığım zamanlardı. Demet’in yaptığı yemeklerde aşırı lezzetliydi. İlk başlarda çekingenliğim olmuşsa da zamanla üstümden sıyrılmıştı. Ayrılışımız biraz çalkantılıydı evet ama tüm aile fertlerini özlediğim su götürmez bir gerçekti.
Buket’in tatlı laflarını, Demet’in ikizinin tam tersine olan hareketlerini, minik Mehmet’i, Sultan teyzenin anaç tavırlarını hatta pek tanımıyor olsam bile Hamza abiyi bile özlemiştim.
Bir ailenin sıcaklığı o insanlardaydı. Bilmediği bir sıcaklığa insan özlem duymazdı ama ben tatmıştım az da olsa. Elbette benim de babamla kurduğum iki kişilik bir ailem vardı. Ama Alim’in ailesi benim hayatıma göre daha normaldi. Tabi baba Bilal Polat’ı saymazsam… Onun da gerekçeleri vardı. Haklı gerekçeleri… Kendi ailemin içindeki aile fertleri vardı, yoktu. Babamı tanıdığımı sanıyordum, tanımıyordum. Annemin öldüğünü sanıyordum, yaşama ihtimalini yirmi iki yıldan sonra ilk kez veriyordum. Netliği, pürüzlüğü sevmeyen benim artık net olmayan bir hayatı vardı.
“Nasıl beğendin mi?”
Alim’in sesini duymamış olsaydım ilerimdeki sokak lambalarının altındaki insanlara bakarak düşüncelerimde kaybolurdum.
Çiğnediğim lokmamı yutup Alim’e baktım. “Açıkçası bayıldım. Kesene bereket.”
“Afiyet olsun.”
Gülümsedim, iki koltuğun arasında sıkıştırdığım ayran kutusunu elime aldım. Ayrandan bir yudum aldığım gibi ekmeğimi ısırdım. Zihnimde o kadar çok düşünce vardı ki birden bire o sırada Alim’in babasının yaşadığını ailesinin bilip bilmediğini merak ettim. Bana kalsa Alim bilmiyorsa ailesi de bilmiyordu. Yaşadığını öğrenince nasıl bir tepki verirlerdi acaba? Diye düşündüm sonra. Annesi hayat arkadaşının yaşadığını kanlı canlı görse nasıl hissederdi? Ya da diğer çocukları… Hepsi için sürpriz, büyük bir bombaydı ve ailenin ortasına düşmesi gereken bir bombaydı. Her şey bittiğinde de patlayacaktı. Kim görevi bittikten sonra ölü taklidi yapmaya devam ederdi ki… Bence etmezdi. Bu konuyu Alim’in düşündüğünü söylemese de tahmin ettiğimi düşünürken birden aklıma başka bir düşünce belirlendi.
Ağzımdaki lokmayı hızla yuttum.
“Sana bir şey daha söylemem gerekiyordu, resmen unuttum ben,” dedim hızlıca. Ani verdiğim tepkiyle Alim’de bana baktı. Ne olduğunu sormasına izin vermeden devam ettim. “Nasıl aklımdan çıktı, bilmiyorum inan. Benim telefonum kapalı yani Tülin cüzdanınla beraber bana verdikten sonra zaten kapalıydı, bende ne olur olmaz diye açmadım. Sana söyleyecektim. Kontrol etmek istersin diye… Ben bu işlerden anlamam ama Ömer arabanı bana getirdiğinde kontrol ettiğini takip cihazının olup olmadığına baktığını söylemişti.” Ruhum birden panikledi, Tülin’e güvenip güvenmeyeceğimizi bilmiyordum ama eğer güvensiz biriyse telefonumun herhangi bir yerine cihaz yerleştirmiş olabilir miydi? Hiç aklıma gelmemişti, benim aklıma gelen her zaman konumumuz olmuştu. Olsaydı bizi bulurlardı ama değil mi? Aradan zaman geçmişti. “Nasıl unuttum ben bunu? Aldığım an…”
“Sorun yok, sakin ol.”
Alim’in söylediğine karşı gözlerimi kırpmadan yüzüne bakakaldım.
“Ne dedin sen?”
“Söylemek istediğini anladım, sakinleş bir önce…”
Paniğimi üstümden atmaya çalışarak durakladım. “Tamam… Sakinim ben. Anlat şimdi bana.”
“Gördüm telefonun kapalıydı. Hattını çıkardım ve yok ettim. İşimizi garantiye almak istedim. Öyle sandığın gibi bir cihaz yerleştiremez de kimse. Sakin olabilirsin, sorun yok.”
“Ne zaman kontrol ettin ki?”
“Önemi var mı?”
Başımı salladım. “Yok da bilmiyorum, hiç beklemiyordum. Şimdi telefonum da hat yok mu?”
“Hayır, yok.”
Benim yerime de düşünüyor ve ona göre hareket ediyor olması şaşırtıcıydı. Fazlasıyla hem de. Haliyle ben de bu halimize şaşırıp kalıyordum.
“Çok şükür ki kendime yeni bir hat daha almıştım.” Evet, almıştım. Hat babamın akıllı telefonun içindeydi aldığım zaman açılmamıştı açılmış olmalıydı. Bu sefer Alim’in suratından soru işaretleri belirdi. Bundan da bahsetmemiştim. “Tülin’in telefonumu vereceğini düşünmüyordum. Ümidi kesmiştim yani. Onunla bulaşmaya gitmeden önce aldım. Babamın telefonunda ama en son onun da şarjı bitmek üzereydi. Bitmiştir bile.” Durakladım zihnim hızlı hızlı çalışmaya devam ediyordu. Alim için de bu durum söz konusuydu. Çünkü tutuklanmış ve ifşa olmuş olabilirdi. Telefonunu en son yanında görmüştüm hatta Ömer ile konuşmuştu. Ama köstebek polislerin göz hapsinde olmalıydı artık. Emniyette ne olduğunu bilmediğim gibi yanımda olduğu biliniyor muydu ya da evlendiğimiz onu da bilmiyordum. Tahmin edemiyordum ama olabilirdi. Fakat Alim’in üstüne atılan iftira sonuçta doktorun arabasında parmak izlerinin bulunmasından kaynaklıydı.
Bir yandan da Sezgin bizi beraber görmüştü ve Alim’in içeride canını sıkmıştı.
“O telefonda en son gördüğüm de kapalıydı.”
Şarjı bitmişti o zaman.
“Dediğim gibi şarjı bitmiştir.”
“Olabilir ama o hattı da kullanamazsın Maral,” dedi Alim ben bunları düşünürken. “Mecbur yeni bir tane daha alacağız.”
“Neden?”
“Kendi üstüne aldın değil mi?” diye sordu o da.
“Evet.”
“İsmine kayıtlı olmaması gerekiyor. Kendimize şu eski telefonlardan da almalıyız artık.”
“Babamın ikinci telefonu gibi mi?” diye sordum ve telefonu nasıl parçalara ayırdığını hatırladım.
Soruma karşılık başını salladı. Cevap vermek için konuşmaması dikkatimi çekti, üstünde durmadım. Yaptığı hareketten belki de pişmanlık duyuyordu.
“Hep benim üstümden gidiyoruz ama ya senin telefonun… Yani hattın güvenli mi?”
Tereddüt etmeden cevap verdi. “Güvenli. Ben de değiştirdim.”
İşte bunu da beklemiyordum. Beklemediğim gibi bana söylememiş olmamasına da beklemiyordum. Yine de anlıyordum. Doğru dürüst konuşmak için zamanımız olmamıştı çünkü. Buluştuğumuz andan itibaren hep bir şeyler çıkmış, bu ayrıntılar arkada kalmıştı. Bu süreçte sakin anılarımızda olmuştu, belki de benim gibi Alim’in de aklına gelmemişti.
Makul düşünmeye çalışsam da yüzüm düşmüştü. “Ne zaman?”
“Bilmiyorum ben içerideyken Ömer halletti.”
Takılacak bir durum yoktu. Yapılması gereken yapılmıştı. Ama keşke bana da bu tür ayrıntıları Ömer söyleseydi. Tek başıma kalınca nasıl hareket edeceğimi bilemediğim gibi ikisi gibi mantıklı ve doğru da düşünemiyordum.
Alim yemeğini bitirmiş, çöpünü poşetin içine sıkıştırmıştı. Ben de tüm yarım yamalak düşüncelerimle sindire sindire yarım kalan yemeğimi yemeye devam ettim. Bitirdikten sonra da Alim çöpü atmak için arabadan çıktı. Arabada beklerken bakışlarım üstünden sıyrılmadı.
Geri geldiğinde içeriye girmedi ama. Kapıyı açtı, kafasını içeriye uzattı. “Kahve ister misin?” diye sordu. Kapının olduğu taraf açık olduğu için dışarısının rüzgarı içeriye doluyordu.
“Kahve mi? Nereden bulacaksın ki?”
Etrafta gördüğüm kadarıyla kafe tarzı bir yer de yoktu.
“Sen istiyor musun, sadece onu söyle bana.”
“Bulursan neden olmasın…”
Onayımı alır almaz, “Geliyorum hemen,” dedi ve arabanın kapısını kapattı. Açıkçası kahve içmeyeli uzun zaman oluyordu. Alim sahilin olduğu tarafa doğru çimenliklere doğru yöneldi. Bakışlarım kendisini takip ederken ilerlemeye devam etti. Beyaz minibüs gibi bir arabanın önünde durdu, bulunduğum yerden arabayı tam ne olduğunu göremiyordum ama sanırım kapısı açıktı. Alim’in önünde de iki kişilik bir sıra vardı.
İçecek satan seyyar bir araba olmalıydı.
Kısa sürenin ardından Alim elinde kahve kutularıyla arabaya doğru gelirken açamayacağını düşünerek diğer tarafa uzanarak kapıyı açtım. Arabanın içine girdi, elindeki kutuyu bana uzattı. “Al bakalım.”
Uzattığını alırken “Teşekkür ederim,” dedim.
Kokusu bile kahveyi ne kadar fazla özlediğimi anlamama yetti. Dayanamadım ve karton bardaktan sıcağı hissetmek adına avuçlarımın arasına alıp kokusunu içime doğru çektim. Bir an ya da bir dakika hatta bir saniye de olsa bu kokunun içinde kaybolmak ve hiçbir şey yokmuş, sanki zihnimin içi sarmaşıklardan oluşmuyormuş gibi hissetmek istedim. Dertsiz tasasız olmanın nasıl bir şey olduğunu tekrar deneyimlemek istedim. Her şeyden önce ufak tefek herkes gibi sıkıntılarım benimde vardı tabi ama böyle değildi. Bu kadar ağır değildi.
Zihnimi kendimden sıyırmaya zorladım ve kokusunu içime çektiğim kahveyi yudumladım. Gözlerimin perdesinin inerken bir an bir dakika bir saniyenin içinde durup takıldım. Sıcaklığı ağzımın içinde dağılırken şekerinin tadını aldım. Şekeri de olmasa da olurdu, önemli değildi. Zaman işledi saniyeler üstümde gezindi. Dudaklarımı birbirine bastırıp gülümsedim.
Gözlerimi araladığımda etrafımda titrek bir mumun bıraktığı bulanık sisin varlığı vardı. En nihayetinde saniye de olsa eskisi gibi hissedebilmiştim. Babam hayattaydı, kimse beni aramıyordu, sevdiklerim güvendeydi. Tehlike yoktu. Karmaşıklık yoktu, kaos hayatımda gezmiyordu.
Ben gibiydim. Eski ben gibi. Tüm bunların yanında sadece bu andan gelen sevdiğim adam benimleydi. Eski ile yeni hayatımın karışımı bu noktada birleşiyordu.
Alim’de birleşiyordu.
Bakışlarımı çevirdiğimde gözlerimin kahvelikleri deniziyle çarpıştı, dalgalar ruhuma sıçradı. Ne de güzel adam diye düşündüm. Aklımdan geçen sadece buydu. Ruhuyla, kalbiyle, görüntüsüyle her şeyiyle güzel adamdı. Tüm güzelliğiyle de bana bakıyordu. Zihnimin karanlığına deniziyle ışık tutuyordu.
“Alim?”
İlk konuşan bendim, konuşmasam şu an da kendisini öpebilirdim ve arabanın içinde de olsak hiç uygun olmazdı. Hem de hiç olmazdı.
“Bu kadar özlediğini bilseydim daha önce sana getirirdim.”
Söylediğiyle halime şahit olduğunu anladım.
“Özlemiş olabilirim,” dedim. Gülümsedim. Bir yudum daha aldım. “Ama seni daha çok özledim. Yanımdasın ama hala özlüyorum, biliyor musun? Şu ana sana bakıyorum, özlem duygum gitmiyor. Sonlanacak gibi de değil. Belki de yirmi iki yılımın sonunda seni bulduğumdan dolayı olabilir. Olabilir mi?”
Aklımdan geçenleri direkt, saklamadan söylerken o saniyenin içinde olmadığımı biliyordum fakat hissetmeye devam ediyordum. Kimseye karşı olamadığım netliğim Alim’e karşı olmak hoşuma gidiyordu.
Söylediklerimi duydu, sindirdi hoşuna gitti. Karanlık bir gecenin altında denizindeki dalgalar parlıyordu.
“Bir de beni düşün. Ömrüm boyunca böyle hissedeceğimden kesinlikle eminim. Ben ne yapacağım asıl?”
“Öyle mi diyorsun?”
Gözleri gözlerimde gidip gelirken resmen gözleriyle gülümsedi. “Tamamen öyle diyorum.”
Yine beni alt etmişti söylediğiyle. Bana da başka bir söz söyleyecek alan bırakmamıştı. Önemli de değildi. Beni mağlup edebilirdi. En güzel mağlup oluşlarım onda saklıydı.
***
İletişim
İnstagram: author.cigdem
Tiktok: __okuyan94__
Whatsapp kanalı mevcuttur.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |