62. Bölüm

42. Bölüm part1

Avin Mirza
avinmirza12

Not: Bu kaçıncı kaydedişim düzelmişliğim saymayı bıraktım gerçekten canım çıkıyor .

Sosyal medya;
Instagram: avin.elif
2. Hesabım: beya.zkelebek12

Tıktok: avinmirza12

Şarkı : evlerinin önü Yonca.

✧❅ İYİ OKUMALAR❅

.Yırtık bir sayfada tamamlanmış masaldı kanadı kırık kırlağıçın yuvaya kavuşması.

Yarım değildi kadın tamamlanmıştı çocuktu gelin edilmişti elinde oyuncağı kalmış bir umuttu.


Arkalarında iyisiyle kötüsüyle yıllar bırakmışlardı artık törenin gölgesinde değildi sevdaları.

Elini açıp avucunda ki yüzüğe baktı ona bir hayat bahsetmişti Aziz Ağa'nın parmağından çıkmayan yüzükleri ona can olsun diye çıkmıştı.

Sırf onu tedavi etmek için satmıştı zamanında kocası onun üzüldüğünü görünce :

" İnsan sevdiğini parmağında değil Yüreğinde yeri geldiğinde başının üstünde taşır Kırlangıç"

O gün, incecik iki parmağına bir ip dolamıştı.
Yüzüğünü değil, sevdiğini bağlamıştı kendine.
Her özlediğinde,
o ince ipi okşuyordu.

İp inceldi yıllar geçti yaralar iyileşti acıları da…
Ama bağlandığı yer hiç gevşemedi hep bir anıydı.

Bazen gecenin en sessiz anında uykuyla uyanıklık arasında avucunu kapatır sanki o yüzük hâlâ oradaymış gibi kalbinin üstüne koyardı elini.

Bilirdi...

kaybolan altın değildi yoksullaşan hayat hiç değildi asıl zenginlik onu satacak kadar sevebilen bir yüreğin var olmasıydı.

Masaya son dokunuşları yaparken ömrüne umudu yeşerten kocasının sesini duydu.

"Güzelim "

Sesi, karanlığın içine sızan ince bir ışık hüzmesiydi.duyulduğu anda yüreğinde bir yer aydınlandı.
Ayşe başını çevirmedi önce.

Bazı sesler bakmadan da tanınırdı.

Bazı sesler, insanın en kırık yerini bile incitmeden okşardı.

Ayşe başını kaldırıp kapının eşiğinde bekleyen kocasına tebessümle bakarken kocasının elinde her yıl olduğu bu yılda kardelenler vardı her yıl diğerlerinin yanına bir yeni dal ekleniyordu.

"Geç kaldım ama "elinda ki kardelenleri gösterip sevdiği kadının yanına doğru yürürken diğer taraftan kendini açıklıyor sevdiği kadının yüreğini bir kez daha kuşatıyordu:

"Hiç biri sen kokmuyordu sen kokanı bulmak zor oldu"

Gönlü yaralıydı adam şifasıydı kolları ona yuvadi.

Ayşe bir adımda ona vardı. Sözlere gerek duymadan kollarına sığındı başını göğsüne yasladı kalbinin attığı yere yıllardır dinlediği o tanıdık sese…

"Sen bana hep gel ne zaman gelirsen gel"

Aziz Ağa bu kez kardelenlere uzanmadı cebine götürdü elini oradan avucunun içinde sakladığı iki küçük beyaz kurdeleyi çıkardı.

Karısının ona gelin geldiğinde toka bulamadığı için saçının ucuna bağladığı iki kurdele. Annesinin kestiği örgülerinde ki acılarının iki urganı...

Aziz'in yokluğunda Ayşe'nin yüreğine açtığı yaranın kanıtıydı.

Ayşe’nin nefesi durur gibi oldu.
Tanıdı onları. Parmakları titreyerek uzandı aldı kurdeleleri. Beyaz kumaşın kenarları sararmış ama hâlâ yumuşacıktı. Kokusu yoktu artık, ama dokunuşu aynıydı çocukluğunun son günü kadınlığının ilk günü.

"Nasıl "

Aziz ağa başını eğmişti koruyamamış olmanın utancıyla :

" Koruyamadım Kırlangıç koruyamadım geç geldim bir kez daha sana sen demesende bilirim her bir teline iyileştirmek isterken bana küskün olduklarını "

Elleri sevdiği kadının saçlarına gitmiş bir tutamını getirip öpmüştü.

Sırf ilaç tenini yakar diye tek tek bit ayıkladığını saçlarını elleriyle yıkayıp ördütmüştü bunu gören Xece hanım gelinine dahada bilenmesine
sebep olmuştu.

Aziz ağa şehir dışına gitmek zorunda kaldığı için karısını belkide hayatının tek hatasını yapıp konakta bırakmıştı.

Xece hanım oğlu gider gitmez onu sürükleyip tüm çalışanların önünde saçlarını kısacık kesip başından aşağı gaz dökmüştü ...

Tenini yakmıştı ama o saçından kalan küçük kurdelelere sarılıp.

O avlunun soğuk taşı üzerinde bir gün boyunca Aziz'i ağayı beklemişti kimse kaldıramamıştı onu ondan Kahya gizlice Aziz ağayı arayıp olan biteni anlatmıştı..

Büyük bir kıyamet kopmuştu onun gelişinden sonra artık Xece hanımın böbürlendeği hanımağam ünvanını almış evin tek hanımı Ayşe ilan edilmişti ve tamamen ağalığa geçmişti .

Karısını korumak için yok saydığı ağalığa sığınmıştı ...

O kurdeleler Aziz ağanın hep cüzdanında kalmıştı ...

Olurda bir gün annesine merhamet etmek isterse şayet o günü hatırlasın diye...

Ayşe sevdiği adamın yüzünü esir alan hüznü görünce hediyeyi vermenin tam zamanı diye düşünüp masanın üstünde ki küçük kutuyu alıp kocasının ellerine uzandı.

Kutuyu vermeden önce eğilip avuç içini öptü .

Aziz Ağa'nın gözleri dolmuştu çünkü o bunun anlamını biliyordu ...

"Kırlangıç yapma"

Ayşe’nin dudakları titreyerek kıvrıldı, o gülümseme hem affediş hem de “artık geçti” demekti.

Aziz Ağa’nın gözlerinden tek bir damla süzüldü, saklamaya çalışmadı buna rağmen sevdiği kadın akıttığı yaşa isyan etti.

"Sakın dökme o incileri ben onlar uğruna neler feda ettim"

Ayşe başını hafifçe eğdi, evet der gibi.

“O avluda gaz döktükleri gün başım yanıyordu, tenim yanıyordu, ama en çok yüreğim yanıyordu. Sen gelene kadar kimse dokunamadı bana ve ben anladım yüreğim asıl sen yoksan ben kimsesizmişim benden hiç gitme olurmu ya benide götür ya da benden gitme"

Aziz Ağa kutunun kapağını açtığında, içinde eski püskü bir kadife yastıkçık ve onun üstünde tanıdık bir altın halka duruyordu.

Parmağından hiç çıkarmadığı, bir ömür boyu taşıdığı o yüzük.

Aynı yüzük.

Ama nasıl

Gözleri faltaşı gibi açıldı. Nefesi kesildi. Eli titreyerek uzandı aldı yüzüğü.

Avucunda tarttı sanki ağırlığı değil, o günün acısı o günün fedakârlığı, o günün sevgisiydi avucunda duran.

“Bu bu benim yüzüğüm” diye fısıldadı sesi kırık inanamayan bir çocuk gibiydi.

Ayşe başını hafifçe eğdi gözleri dolu dolu.

“Evet senin yüzüğün.”

“Nasıl… Kırlangıç nasıl buldun bunu?”

Ayşe derin bir nefes aldı. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir sırrı şimdi bırakacaktı.

" Moris abi senin niçin sattığını duymuş ve saklamış aslında senin bir gün dönüp alacağını düşünmüş lakin yeminin olduğu için gidemedin ama "

Gözlerinden bir damla yaş firar ederken devam etti sözlerine:

" Hastalanmış halde ölmeden bu yüzüğü sana teslim etmek istemiş dün sabah gençten bir çocuk getirip verdi birde "

Aziz Ağa’nın eli yüzüğün üstünde donup kaldı.
Sanki o son cümle zamanı geri sarmış eski yaraları yeniden kanatmıştı.

“Moris abi mi?” diye mırıldandı, sesi boğuk. “O… o hasta mıydı niye söylemedi kimse?”

Ayşe usulca başını salladı parmaklarını Aziz’in avucuna kenetledi.

Yüzük satılmamıştı.
Moris saklamıştı.
Yıllarca bir çekmecede, tozlu bir kutuda, Aziz’in bir gün geri döneceğini umarak bekletmişti.
Aziz’in boğazı düğümlendi. “Niye niye bana söylemedi Hasta olduğunu niye…”

Ayşe kutunun içinde ki süngeri çıkarıp altına sıkıştırılmış kağıdı kocasının avucuna bırakmıştı
okuması için..

Eski sararmış bir defter yaprağıydı; kenarları yıpranmış, mürekkebi yer yer solmuş. Moris’in titrek el yazısıyla yazılmıştı. Mardin’in taş evlerinin soğukluğunu taşıyan bir rüzgâr esmiş gibiydi satırlar.

" “Aziz evladım, emanetini satmaya kıyamadım
yüzüğü yüreğimde tarttım; altın ağır değildi ama senin sevdan ağırdı.
O gün anladım, bu yüzük para değil dua eder.
Bir adam sevdiği için parmağından çıkarıyorsa,
onu başkasının cebine koymaya benim elim varmazdı.
Sakladım. Bir sandığın dibine değil, kalbimin en kuytu yerine sakladım.
Belki bir gün geri dönersin,
belki de dönemezsin ama bil istedim:
Emanet yerini buldu.
Hakkını helal et evladım.
Geç kaldıysam hayata, yüzüğe geç kalmadım.”

Moris ve karısının hiç bir zaman çocuğu olmamıştı Aziz ağayı konaktan kaçarken bir ağacın altında uyuya kaldığında görmüştü o bir kaç gün evine almış yiyip içirmişlerdi ...

Ne açıldı ki yokluğunu fark eden olmamıştı ömür boyu bir odada ağalık kurallarını öğretilerek büyümüştü.

Şefkati ilk kez kattan Aziz ağa onları kendi ailesi bilirdi bayramlarda kaçar ceplerini doldurduğu şekerleri onlara getirirdi ...

Ama mutluluk kısa sürmüş Ali Ağa o gün konaktan kaçıp çıkacağı vakit onu yakalamış mahsene kapatmıştı bir hafta boyunca...

Yapılan iyilikte kötülükte sahibini bulundu Aziz ağa büyüdüğü vakit artık ağalığa geçmiş işleri devir almıştı ve Moris'e bir kuyumcu dükkanı açmıştı.

O dükkân bir ticaret yeri olmadı hiç.
Bir vefa mekânıydı.
Altın satılırdı ama insan satılmazdı orada.
Moris, dükkânın kepengini her sabah açarken
önce Aziz Ağa’nın adını anar,
sonra tezgâhın altındaki çekmeceyi yoklardı.
Yüzük yerinde mi diye değil,
emanet hâlâ nefes alıyor mu diye.
Hastalığı ağırlaştığında
kimseye yük olmak istemedi.
Bir ömür başkasının yükünü sırtında taşıyan adam,
kendi acısını kimseye yaslamadı.

“Zamanı gelince bulur,” demişti karısına.
“Emanet sahibini tanır.”
Ve zaman gelmişti.
Aziz Ağa, kâğıdı göğsüne bastırdı bir adamın başka bir adamın sevgisine bu kadar sadık kalabileceğini ilk kez bu kadar çıplak görüyordu.

Ayşe’nin eli hâlâ avucunda, sıcak, tanıdık. Sessizlik ağırlaştı, ama bu sefer iyi bir ağırdı; yaraları sarmış, kabuk bağlamış bir sessizlik.
Sonra usulca doğruldu. Yüzüğü avucunda sıktı, sonra parmağına geçirdi.

Yıllar sonra ilk kez tam yerine oturuyordu yine. Ama bu sefer ağırlığı farklıydı sadece altının değil, dönmüş bir emanetin helal edilmiş bir vefanın ağırlığı.

Ayşe’ye baktı. Gözleri hâlâ nemliydi ama içinde başka bir ışık vardı şimdi.

Aziz Ağa yüzüğü avucunda bir kez daha sıktı.
Sonra ağır ağır yüzük parmağının incelmiş ipini çözüp yüzüğünü yıllar sonra ait olduğu yuvası olan parmağına geçirdi.

Yüzüğünü getirip bir kez öpüp avuç usulca aynı parmağının tersiyle sevdiğinin gözünden akan yaşı sildi usulca.

Ayşe bir şey söylemedi.
Bazı anlar konuşarak bölünmezdi.
Aziz Ağa bu kez elini göğsünün iç cebine götürdü.
Yavaşça çıkardı.
İki küçük kâğıt.

Ayşe kâğıdı aldı parmakları titreyerek açtı. Küçük, katlanmış iki bilet Üstünde Arapça ve Türkçe harfler yan yana duruyordu:
Mekke – Cidde gidiş-dönüş.
İki kişi İsimler: Ayşe… Aziz.

Elleri dudaklarına gitmişti belkide verilecek en güzel hediyeyi vermişti yüreğim dediği adam .

Aziz ağa bu defa köşeye bıraktığı poşetin içinden katlı secadiyi çıkarıp karısına uzatırken:

“Seni bana getiren Rabbime kutsal topraklarda secde ederek şükretmek istiyorum Kırlangıç "

Elleri karısının hafif çıkık olan karnına koyup gülümsedi.

" İmkansızı kader diye kuluna yazdıran vefayı ,hepra eden rabbimin toprağına yüz sürelim
Kadın "

Aşkları sabırla işlenmiş sükunet ile evrilmişti kalp beklemeyi sevda savaşmayı bilmişti.

Merhametini aşkına tercih etmiş bir adamdı Aziz ağa

Sevdası uğruna özgürlüğünden vazgeçmiş yaralı bir kadındı Ayşe..

Yarayı kapatmak yerine deva olmayı seçmişti adam ...

Sevdiği kadının elinden tutup divana oturturken usulca sevdiği kadının arkasına geçip iki yana ayırdığı saçlarına fısıldadı yüreğinden taşan aşkını.

Her bir tutamını dokunarak değil öperken yeminini yad etti .

"Son nefesime kadar seveceğim seni"
.

Ayşe kocasının kıyafetlerini çekmeceye koyacağı sırada, en altta duran o ince defteri fark edince kaşlarını çattı.

Kenarları yıpranmıştı belli ki yeni değildi. Parmaklarının ucuyla dokundu sanki dokunsa ayıp olacakmış gibi tereddüt etti bir an. Sonra merakı ağır bastı.

Defteri eline aldı kapağında ne bir isim vardı ne de bir işaret sessizdi ev de öyle Aziz Ağa dışarıdaydı, sobanın içindeki köz bile sönmeye yüz tutmuştu.

Ayşe defteri yavaşça açtı.

İlk sayfada tek bir cümle vardı kocasının özenle yazdığı mürekkebi kaymasın diye özenle fısıldadığı çizgiler .

"Seni seviyorum Kırlangıç"

Altına atılmış bir tarih.

Aynı cümle.
Aynı özen.
Başka bir tarih.
Bir sayfa daha.
Sonra bir tane daha.

Ayşe'nin göğsünde ince bir sızı dolaştı. Her sayfa bir gecenin tanığıydı söylenmemiş bir "seviyorum"un yutulmuş bir nefesin izi. Aziz Ağa her gece aynı kelimeleri yazmıştı.

Ayşe defteri dizlerinin üzerine bıraktı. Parmakları sayfanın kenarında dolaştı; sanki o gecelere dokunuyordu.

Bu defa sayfayı çevirdiğinde nefesi kesildi.
Defterin tam ortasında yıllardır değişmeyen o cümlenin yerinde bu kez başka bir yazı vardı. El yazısı aynıydı ama satırlar daha ağırdı sanki mürekkep değil de vicdan akmıştı kâğıda.

.
"Benden vazgeçemediğin için özür dilerim."

Ayşe'nin gözleri satırda asılı kaldı. Kalbi göğsünde sertçe vurdu. Parmakları titredi yazıya dokunmaya cesaret edemedi.

Defterin tam ortasın bir zetin yaprağı vardı hemen dibinde çizilmiş koca bir zeytin ağacı hem yanıda ki tarihi görünce nefesi ağırlaştı.

Bu tarih varlığını daha bilmeden kaynanası sebep olduğu evlatlarını kaybettikleri gündü ve sonradan çizilmiş yazıya göre daha canlı olduğu ve sonradan çizildiği belli olduğu .

Evlatlarını gömdükleri zeytin ağacıydı sayfalarını buruşturduğu mürekkebim kaymasına sebep olan Aziz Ağa'nın yaşlarını ıslattığı dallar tüm sayfayı kaplamıştı hayatlarına yer almayan evlatlarının.

Gömülü olduğu ağaç Aziz Ağa'nın yıllarını saran pişmanlığı gibi kök salmıştı.

Belki evladının kokusu sinmiştir diye kuru dalı burnuna yaklaştırıp kokladı.

Burnuna gelen koku ona cenneti sunmuştu resmen .

Ciğerlerine çekerken gözleri doldu, ama bu kez acı yanması değildi.
Bu nefes yıllarca hasretini çektiği bir mucizeydi.
Belki de Rabb'i ona ilk kez evladının kokusunu solumasına izin vermişti tüm bu acılarının mükafatı gibi...

Özlemle titreyen göz bebeklerinde akan
Gözyaşları deftere karışıyordu, tam Aziz Ağa'nın yıllar önce akıttığı yaşların üzerine düşüyordu.

Aziz ağa gözyaşlarından bile sakınmıştı sevdiğini
lakin acının dostuydu tuzlu meltem...

Yüreği kavrulan bir adamın sevdiğinin gözbebeğini kurutmaya yeminiydi bu defter gizlenmiş acı ...

.

 

Bölüm : 04.04.2026 22:08 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...