2. Bölüm
Mihrimah Altun / Kefensiz Aşk / 1.Bölüm

1.Bölüm

Mihrimah Altun
aydaki_yazar04

Selamünaleyküm canım okurlarım nasılsınız?

 

Belki bazılarınız bilmiyordur diye tekrardan söylemek istiyorum. İlk kitabım Bir Demet Papatya'mın 2. Instagram hesabı da kapandı.

 

Yine de Bir Demet Papatya yayınevine gönderdim.

Umarım buraya çok güzel haberlerle geri dönebilirim.

 

Kefensiz aşkı okurken hissettiklerinizi ya da geri dönüşlerinizi bana @kefensizask_official hesabına yazabilirsiniz.

 

Kefensiz Aşk için yeni bir Pinterest hesabı açtım kitabın atmosferini daha güzel bir şekilde hissedebilmeniz için.

 

WhatsApp kanalımızda paylaşacağım isterseniz Instagram'dan da gönderebilirim.

 

BİLGİLENDİRME; YENİ BÖLÜM OY VE YORUM SINIRI ŞART İLE GELECEKTİR.

 

---

 

Sınır: Oy 40 Yorum: 45

 

---

 

Başlama tarihlerinizi ve kitap hakkındaki tahminleriniz 👉🏻

 

 

--

 

Sadece askerler mi şehit olur? Yüreği vatan aşkıyla yanan genç bir kız da şehit olup vatanı uğruna canını feda edemez; ay yıldızlı bayrağa sarılı bir tabut içinde yatamaz mı?

 

-- 

 

Saatin erken olmasından, bir de üzerine içinde bulunduğum servisin karanlık olmasından dolayı kapanmaya yüz tutan gözlerimi kırpıştırdım. İçerisi buz gibi soğuk olduğu için ellerim de iyice üşümüştü; sıcak nefesimi avuçlarıma üfleyerek onları biraz olsun ısıtmaya çalıştım.

- Üşüdün mü?

Bunu soran, yanımda oturup bu zifiri saatte bile telefonunun feneriyle kitap okumaya çalışan Meryem'di. Başımı ona doğru çevirip, sanki bu karanlıkta görebilecekmiş gibi gülümsedim. Boynundaki atkısını azıcık gevşetip çıkararak bana uzattı.

- Biraz ısıtır ama sakın uyuma, abdestin kaçar.

Boynuma dolamam için verdiği atkıyı alıp dediklerini dinlerken, ön taraftan Esma Hoca sanki bizi duymuş gibi tüm servise doğru seslendi:

- Kızlar uyumayın, abdest almak çok zor oluyor!

Bir kişinin cılız bir sesle onu onaylamasının ardından, Esma Hoca genelde kendisine yardım eden öğrencisini çağırdı:

 

- Medine, kızlara coşkulu bir Filistin marşı aç da gayrete gelsinler, uykuları kaçsın!

 

Medine'nin cevabını duymadık ama karanlığın izin verdiği ölçüde şoförün yanına doğru gittiğini gördüm. Kısa bir süre sonra, bizleri Galata Köprüsü'ndeki mitinge götüren aracın içinde, coşkuyla tüylerimizi diken diken edecek Filistin marşları ve zafer türküleri çalmaya başladı; melodi kısa sürede herkesin dilinde yankı buldu.

Kitap okuyan Meryem'in aksine, bu durumdan hiç şikayetçi değildim. Aksine çok mutlu olmuştum; ezgiler, şiirler ve neşitler dinlemeyi çocukluğumdan beri çok seviyordum.

- Sesi biraz daha açın, birileri hâlâ uyuyor!

Arka koltukta oturan Hafsa, Meryem'i sinir etmek için sesini iyice yükselttiğinde ben de arkaya dönüp Hafsa'nın yanında oturan Hanne'ye bakıp güldüm. Hafsa yine rahat durmamış, Meryem'e sataşacak bir konu bulmuştu.

Otobüsün durması ile hepimiz sıra halinde, hızlıca aşağı indik. Meryem'in atkısını ona geri verirken içtenlikle teşekkür ettim.

- Süleymaniye'ye yakın buralar... diyerek atkısını alıp boynuna doladı.

O sırada koluna Hanne'yi dolamış olan Hafsa da neşeyle yanımıza geldi. Dördümüz yan yana gelerek grubun en arkasından yürümeye başladık. Esma Hoca en önden, "Kızlar ayrılmayalım lütfen!" diye sık sık uyarılarda bulunuyordu.

Haklıydı da... Yanında koskoca bir otobüs dolusu genç kız vardı ve çoğunun yaşı bizim yaşlarımızdan da küçüktü. Hava henüz aydınlanmamıştı bile, sabah namazı vakti yeni girmişti.

- Sokaklardan akın akın insanlar geliyor ya! dedi Hafsa hayranlıkla etrafına bakarak.

Gülümsedim. Gerçekten de çok fazla otobüs bizimle aynı yerde duruyor, ardı ardına büyük insan grupları indiriyordu.

Hanne kısık, heyecanlı bir sesle, - Bu yıl daha kalabalık bir miting olacak desenize... dedi.

O sırada elindeki kalın kitabı çantasına koymak için cebelleşen Meryem'in koluna girdim. Hep birlikte Süleymaniye Camii'ne çıkan o dik yokuşu tırmanıyorduk. Kaldırım kenarlarında, belli mesafelerle kurulmuş Filistin bayrağı ve kefiye satan seyyar tezgahlar vardı.

- Şiişştt! Kızlar, kızlar şunlara bakın! Askerler...

Hafsa, "askerler" derken diğer eliyle benim koluma da girdiği için aynı anda hem beni hem de Hanne'yi sertçe sarsmaya başladı.

- Sakin ol tamam kız, duyacaklar seni! diyerek sakinleştirmeye çalıştım.

Hafsa ise kaçamak bakışlarla sürekli orada gördüğü askerleri süzmeye devam ediyordu.

- Kız önüne dön, ayıp ya! dedi Meryem araya girerek. O da şimdi Hafsa'ya laf sokacak fırsatı bulmuştu, hayatta kaçırmazdı.

- Tamam be tamam, ne abarttınız!

Biraz daha hızlanarak önümüzde giden Esma Hoca'nın grubuna yetiştik ve kalabalığa dahil olduk. Hepimiz Süleymaniye'nin o devasa avlusunda öbekleşip grubun tam olduğuna emin olduktan sonra, caminin içine minik gruplar halinde girdik. Tabii bizim dörtlü grubu yine ayırmadılar, birlikte girdik.

Fakat gerçekten içeride neredeyse namaz kılacak tek bir boş yer yoktu. O kadar kalabalıktı ki, zar zor, ayakkabılarımızı yanımızdan ayırmadan nöbetleşe bir şekilde sabah namazlarımızı kılıp çıktık. Caminin içini bu kadar kalabalık görmek, mitinge bu denli büyük bir rağbet olması beni tarif edilemez bir huzur ve mutlulukla doldurmuştu.

 

Namazdan sonra biz yine dörtlü grup olarak kol kola girdik ve yürüyen kitlenin en arkasına takıldık. Bir yandan sabah namazının tesbihatını yapıyor, diğer yandan hayranlıkla etrafımızı izliyorduk. Süleymaniye'den Galata Köprüsü'ne akan tüm yollar, yavaş yavaş devasa bir insan seline dönüşüyordu. Ama ne sel... Göreceksiniz; her biri tek bir dava uğruna atan, yüreği aşk ve inançla taşan insanlardan oluşan muazzam bir nehir gibiydi bu.

Bir anda gür sesli bir ağabey bağırdı:

 

- Tekbiiir!

Hepimiz tek bir ağızdan, yeri göğü övercesine karşılık verdik:

- Allahu Ekber!

Kafamı hafifçe yan tarafa çevirdiğimde Hafsa'nın elinde yükselen devasa bir Tevhid bayrağı gördüm.

- Kız, o nereden çıktı? dedim hayretle.

- Otobüste bir arkadaşa emanet etmiştim, şimdi teslim aldım. Kızlar, nasıl ama?

Bir yandan devasa bayrağı büyük bir gururla sallıyor, diğer yandan da coşkuyla tekbir getiriyordu. Meryem yarım ağız gülerken yanımda yavaşça fısıldadı:

- Mübarek, sanki Galata Köprüsü'nü fethetmeye gidiyor.

 

O sırada yanımızdan geçen miğferli bir ağabeyi görünce ben de gülmeden edemedim. Gerçekten öyle farklı, öyle renkli ve bambaşka insanlar vardı ki burada... Ama hepsinin kalbi tek bir ritimle, sadece Filistin için atıyordu. Sabahın erken saatlerinde, yeni yılın bu ilk dakikalarında buraya akın etmişler, Filistin için ses, dünyaya ise bir çığlık olmaya gelmişlerdi.

 

Galata Köprüsü'ne yaklaştıkça sıkışıklık iyice artmıştı. Biz de kızlar olarak birbirimize daha çok sokulmaya ve arkamızı kollamaya başladık. Esma Hoca kalabalık yüzünden herkesi daha minik gruplara böldü; çünkü büyük bir grup halinde hareket etmek burada artık neredeyse imkansızdı ve küçüklerin kaybolma ihtimali tavan yapıyordu.

Güvenlik arama noktalarından emniyetle geçtikten sonra Galata Köprüsü'ne doğru ilerlemeye başladık. Gün yavaş yavaş İstanbul'un gri semalarına doğarken, sabahın o keskin soğuğu da kalabalığın sıcaklığıyla kırılıyordu. Tekbir sesleriyle, Filistin ezgileriyle arkadaşlarım eşliğinde adımlıyordum yolları. Kulaklarımıza muazzam bir ezginin sözleri vuruyordu:


"Yürü kardeşim, ayağına Kudüs gücü gelsin..."

Bir noktada artık kalabalıktan ilerleyemediğimiz için bulunduğumuz yerden programı izlemeye başladık. Ayet-i kerimeler, şehitlere dualar, şiirler ve konuşmalar eşliğinde program sonlanırken, benim zihnimde çakılı kalan ise şu ilahi hitap olmuştu:

"Allah yolunda öldürülenlere sakın "ölüler" demeyin. Çünkü onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz...."

Dönüş yoluna geçtiğimizde, yollarda minik tıkanmalarla karşılaşmaya başladık. Bazı dar noktalarda gerçekten ciddi bir izdiham oluyor, yol tamamen insan etinden bir duvara dönüştüğü için hareket edilemez bir hal alıyordu. Kalabalıktan bir an önce çıkmak ve alternatif bir güzergah bulabilmek için bizim kızlar sol tarafı yoklamaya gitti.

Tam o sırada, sağ tarafımdaki kalabalığın içinden yükselen ve sinirlerime dokunan o iğrenç, provoke edici sesi duydum:

- Şu kadar insan sabahın köründe toprağını satmış Araplar için mi toplandınız?

Önce yanlış duyduğumu düşündüm; zira böyle bir toplulukta bu cüret akıl kârı değildi, herhalde kulağım bana oyun oynuyordu. Fakat aynı ses, bu defa daha gür ve nefret dolu bir tonda tekrar bağırdı:

- Siz Türk'sünüz, Türk! Kendinizin farkına varın! Gelmiş burada Araplar için yürüyüş yapıp toplanıyorsunuz. Size ne Araplardan!

Daha fazla dayanamadım. Bir an bile düşünmeden, ayaklarım benden bağımsız bir şekilde sesin geldiği yöne doğru sert adımlarla yürümeye başladı. Adamın söylediklerinin absürtlüğünden ve yaydığı o çirkin nefretten ötürü etrafındaki insanlar ondan uzaklaşmış, adamın olduğu yer adeta küçük bir meydan gibi açılmıştı. Hiç düşünmeden tam karşısına dikildim ve avazım çıktığı kadar bağırdım:

- Sen ne dediğini sanıyorsun be!

Karşımda, yüzünü bile göstermekten korkacak kadar pısırık bir provokatör duruyordu. Elini, yüzünü sıkı sıkıya sarmıştı.

Sanki benim dediklerimi hiç duymamış, karşısındaki kadını ciddiye almamış gibi etraftaki kalabalığa doğru bağırmaya devam etti:

- İşiniz gücünüz yok mu da toplanıyorsunuz buraya!

Aramızdaki boşluğu tamamen azaltmak adına öfkeyle bir adım daha attım ve yüzüne doğru haykırdım:

- Sen ne hadsiz hadsiz konuşuyorsun! Müslüman kardeşlerimiz adına buradayız biz! Kaldı ki bu artık sadece bir Müslümanlık meselesi bile değil; insanlık meselesi, vicdan meselesi! Defol git, nerede havlıyorsan orada havla!

Söylediğim son söz, adamın saklamaya çalıştığı o karanlık damarına dokunmuş olacak ki; gizlemeye çalıştığı yüzünün ardındaki gözleri nihayet gözlerimi buldu. İğrenç, nefret dolu bakışları vardı. Aniden elini kaldırdı ve parmağını tehditkarca bana doğru salladı.

Ancak o iğrenç elini daha bana ulaşamadan, havada çelik bir kelepçe gibi yakaladığım gibi saldırısını sertçe geri püskürttüm. Ne hadle bana el kaldırabiliyordu?

Sesini biraz alçaltarak, doğrudan çarşafımı hedef alan o zehirli kelimelerini kustu bu kez:

 

- Sen de Arap gibi giyinmişsin, onların yanına gitsene! Ne arıyorsun burada? Giydiğine bak, siyahlara bürünmüşsün. Çirkinliğini mi kapatıyorsun?

 

İşte o an, benim pimimi çekmişti. İçimdeki tüm sabır bitti, öfke bir dalga gibi damarlarıma yayıldı. Daha fazla dayanamadım. Tekmemi kaldırdığım gibi, bir saniye bile düşünmeden adamın kafasına sert bir şekilde geçirdim!

Neye uğradığını anlayamayan hadsiz, yediği darbenin etkisiyle birkaç adım geriye doğru sendeledi. Ben ise yumruklarımı sıkmış, çoktan gardımı almıştım. Karşısındaki çarşaflı kadını savunmasız, pısırık sanıyordu; ama kiminle uğraştığını henüz bilmiyordu!

Etrafımızdaki insanların olayı fark edip iyice kalabalıklaşmasıyla etraftan uğultular, şaşkın sesler yükselmeye başladı. Fakat gözüm dönmüştü, o an hiçbirini duymuyordum.

- Sen... Sen ne hadle! diyerek üzerime doğru hırsla ve intikamla yaklaşan adamla arama, tam o saniyede devasa bir duvar örüldü.

Ne olduğunu anlayamamıştım bile. Sanki gözlerimi kapatıp açmam kadar kısa bir süre içinde, bir salisede gerçekleşmişti her şey.

 

Başımı yavaşça yukarı doğru kaldırdığımda; göz bebekleri adeta alev alev yanan, derin bakışlı, hafif çekik gözlü bir çift kehribarla karşı karşıya geldim. Öyle bir bakıyordu ki, o bakış içimi kavurmaya yetti.

 

Hani bazen binlerce insanın içinden sadece birinin bakışı takılır ya gözlerinize, koca bir kalabalıkta sadece o dikkatinizi çeker... Onun da size baktığını görünce gerilirsiniz ama o bakışların oluşturduğu o derin girdaba düşmekten de kendinizi kurtaramazsınız. İşte tam olarak öyle bir andı.

Bir şey vardı o mağrur, keskin bakışlarda; ruhumdan kopan bir parça gibi, çok ama çok tanıdıktı...

 

- Sakin olun hanımefendi, polisler olaya müdahale edecek.

Duyduğum emir kokan ses ruhumu titretirken, nefesimi tuttuğumu bile o an fark ettim. Fakat geri adım atmak istemedim. Karşımdaki baskın kişiliğe rağmen ben haklıydım; benim davam haklıydı, neden geri adım atacaktım? Karşı taraftaki insan bana hakaret etmişti!

- Önümden çekilin!

Fakat milim kıpırdamadı. O kadar uzundu ki, aramıza girdiğinden beri provokatörü ucundan bile görememiştim.

- Ben haklıyım beyefendi! Siz olayı duydunuz mu? Neye göre hüküm veriyorsunuz? dedim başımı dik tutup gözlerinin içine bakarak.

O ise başını biraz daha eğdi, yüzünde mimik bile oynamamıştı. Sesindeki sakinliği hiç bozmadan tam yüzüme doğru konuştu:

- Her şeyi duydum.

- Cennet! Cennet, neredesin? Buraya gel!

Hafsa koluma girmiş, beni o ortamdan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Önümdeki adam da çekilecek gibi değildi. Hafsa'nın beni çekiştirmesiyle birazcık sağ tarafa doğru kaydığımda, polislerin bana hakaret eden adamı kelepçeleyip götürdüklerini gördüm. Onlarla ilgilenildiğini görünce biraz olsun içim rahatladı.

Diğer koluma da Meryem girince daha fazla direnemedim. Kızlar beni kalabalığın arasında açılan yoldan doğruca sürüklemeye başladılar.

Meryem kolumu çimdikledi.

- Cennet, sen iyi misin? Herkesin içinde adama tekme atmak nedir?

Hafsa hemen bana döndü:

- Meryem ile aynı fikirdeyim kızım. Sen çarşaflısın, milletin içinde iki dakika gözünü ayırmaya gelmiyorsun ha!

Hanne bizi ileride endişe ile bekliyordu. Sinirlerim öyle bozulmuştu ki yüzüm düşmüştü, bir süre konuşmadım. Sonra beni çekiştirmelerine daha fazla izin vermeden kollarından çıktım.

- Tamam, tamam, sakin olun.

- Bize sakin olun diyene bak! dedi Meryem gülerek. - Kendisi milletin içinde döner tekme atıyor!

- Adamın dediklerini duymadınız ama! dedim kendimi savunarak. - Buraya gelmiş, millete saçma sapan şeyler söylüyor. Ayrıca benim çarşafıma hakaret etti, biliyor musunuz?

Ses tonuma hâkim olamayarak konuşmuştum. Sinirim onlara değildi, sadece tepkimin sebebini göstermek istemiştim.

Hafsa bunu duyunca yumruklarını sıktı, şalının ucunu savurdu.

- Az bile yapmışsın! O kimmiş de tesettürlülere laf söylüyor, bir de Filistin mitinginde ha?

Hanne etrafı göstererek iç çekti:

- Gerçekten burada kim var kim yok Allah bilir. Hani biz Allah rızası için geliyoruz ya, herkesi de aynı şekilde geliyor zannediyoruz.

Meryem bana döndü:

- Aynen öyle. Geçen birisi de eşyasını çaldırmış, onu arıyordu.

- Maalesef çok kalabalık olunca farklı niyetlerle gelen insanlar da olabiliyor, dedim onlara katılarak.

Olayı daha fazla konuşmamak adına hepimiz biraz sessizleştik. Gruba katılıp otobüse bindik. Erken kalktığımız için epey yorulmuştuk. Normalde de erken kalkardık ama bu seferki apayrı bir yorgunluktu.

Otobüste uyuklayarak oturduğumuz ilçeye ulaşmıştık. Herkes evine yakın bir noktada inerken, Hafsa ile evlerimiz yakın olduğu için ikimiz aynı noktada indik. Sarıldık.

- Yarın okulda görüşürüz, dedi Hafsa ve beni öptü.

- Görüşürüz güzelim.

Gözlerim yarı açık, yarı kapalı, ayaklarımı sürüyerek eve doğru yürüyordum. Üzerimde geçen haftanın yorgunluğu da vardı, bir türlü dinlenememiştim.

Eve gelip tam zile basacağım sırada kapıyı annem açtı. Kapının önünde minik bir dağı andıran çöp poşetleri bana bakıyordu.

- Hoş geldin kızım. Gelmişken şunları da atıver.

Derin bir nefes verdim.

- Anne, evde kimse yok mu? Ben çok yoruldum, bunları başkası atsa?

- Hadi kızım at, ne olacak?

Neyse, annemi kırmayayım diye yüklendim, iki postada attım çöpleri.

Eve girdiğimde çarşafımı çıkarıp vestiyere astım. Kendimi yorgun bir şekilde salondaki kanepeye bırakıp anlık gözlerimi kapattım.

- Hadi kızım, bize bir köfte yoğur, akşama yemek yok.

Karşımda oturan annem, elindeki tığ işini yapmaya başlamıştı bile.

- Anne, yeni geldim. Çok yoruldum, dedim kendimi göstererek.

- Kızım ben de yorgunum, kurstan yeni geldim, dedi annem. Dikiş-nakış kursuna gidiyordu.

- Anne, Pelin evde değil mi? O niye yapmadı bir şeyler?

- Kızım Pelin'in elinden geliyor mu bir şey? Geçen yaptığı yemeği üç gün zor yedik, hatırlamıyor musun?

Göz devirdim. Pelin sağ olsun, iki üç tane yemeği kötü yapıp herkesi öyle bir bezdirmişti ki, artık annem onu mutfağa sokmuyordu resmen. Kocaman kız olmuştu.

- İllaki öğrenmesi lazım anne.

- Öğrenir, öğrenir... Hadi sen bize bir köfte yoğur da...

Annem yine kendi derdindeydi.

- Bak gerçekten yoruldum, rol yapmıyorum, dedim bir elimle başımı ovarak.

- E, gitmeseydin o zaman! Ben mi git dedim? Hem de sabahın köründe...

- Anne, Allah rızası için gittim, biliyorsun. Herkes gidiyor.

- Kızım, yani sen de gitmeseydin ne olacaktı?

- Öyle değil, dedim uzandığım yerden kalkarken. - Herkes "ben de gitmeyeyim" dese ne olur o zaman? Ayrıca ben davam için fedakarlık yapmaktan gocunmam. Sadece evde iki kardeşin varken, onlar da bir işin ucundan tutabilir diye düşünüyorum.

Bunu diyerek mutfağa doğru yürüdüm. Annemin sesi arkamdan yükseldi:

- Mahmut erkek bir kere, o mu yemek yapsın?

Sadece güldüm. Daha önce bu konuşmaları çok yapmış ve her defasında da asla haklılığımı kanıtlayamamıştım. Yine aynı konuşmayı sürdürmeyecektim.

Mecburen bir abdest aldım. Kumral saçlarımı rahat bir ev topuzu yaptım. Altına giydiğim rahat eşofmanım ile dolaptaki kıymadan güzel bir köfte yoğurdum.

O dolapta dinlenirken, ben de öğle namazımı kıldım.

 

Namazımın ardından seccademi toplamadan ellerimi Rabbime açtım. Yüreğimden geldiği gibi, içim titreyerek Filistinli kardeşlerime dua ettim.

Ellerimi yüzüme sürmeden hemen önce, kalbimin sızısını kelimelere döktüm:

 

"Ya Rabbi... Onlar orada çok büyük acılar çekiyorlar. O acıları durdurmaya benim gücüm yetmiyor. Beni en çok üzen de bu eli kolu bağlı beklemek... Ne olur yaptıklarımı, dualarımı kabul eyle. Elimden gelen her şeyi tam hakkıyla yapabilmeyi ve her daim onların yanında olabilmeyi nasip et Allah'ım. Amin."

 

Başörtümü kabaca kafama dolayıp mutfağa geçtim. Bir yandan telefonumdan o çok sevdiğim şiir oynatma listesini açtım, diğer yandan akşam için patatesleri soymaya başladım.

Bir ara, evdeki o bitmek bilmeyen gürültünün kaynağını bulmak adına Pelin'in odasına doğru adımladım. Kapı aralığından sızan cilveli sesi, koridorda yankılanıyordu:

 

- Aşkım tamam ya... Şimdi olmaz ama sonra konuşalım, tamam mı? Söz...

 

Pelin, yine o meşhur sevgilisiyle konuşuyordu. Babamın henüz ruhunun bile duymadığı, annemin ise "büyüdü artık, koca kız oldu, böyle şeyler normal" diyerek sürekli idare ettiği o sevgili...

Bana kalsa, Pelin her defasında lafı gediğine koymayı ihmal etmezdi. "Senin hiç sevgilin olmadı da ne oldu? Bak kaç yaşına geldin, hâlâ evlenemedin," derdi kibirli bir tavırla.

Pelin, dijital yazılım alanından mezun olduktan sonra, yine o sevgilisinin arkasındaki güç ve yardımlarla anında iş bulmuştu. Hatta daha mezuniyet belgesini eline almadan önce bile masası hazırdı. Benim aksime, bu hayatta hiçbir şey için çabalamamış, hiçbir konuda zorluk yaşamamıştı.

Kapı eşiğinden el kol hareketleriyle, "Niye mutfağa gelip yardım etmiyorsun?" diye işaret ettim. Ancak o, istifini bile bozmadan konuşmasını sürdürdü. Ağzını yaya yaya, yapmacık bir edayla konuşması iyice sinirimi bozmuştu.

"Yazık..." diyerek iç geçirdim ve sessizce mutfağa geri döndüm.

Annem salondaki koltukta çoktan uyuyakalmıştı. Yemekleri ocağa koyarken bir yandan da çayı demledim. Çay benim için önemliydi; zamanında ve ağır ağır demlenmeyince asla tadı çıkmıyordu.

 

Akşamın o tatlı telaşı ve hareketliliği içinde sofrayı tek başıma hazırladım. Ev halkına seslenip annemi de uyandırdım.

Yemek biter bitmez Pelin, "Benim projem var, yetiştirmem gereken işlerim var," diyerek anında masadan sıyrıldı. Masadaki tüm yükü yine bana bırakmıştı. Söylenmedim. Nasılsa yarın bu işlerden kaçamayacaktı. Bulaşıkları hızla yıkayıp kendi güvenli limanıma, odama geçtim.

Telefonu elime aldığımda ilk iş WhatsApp'ı açtım ve doğrudan 'Mücahideler' grubumuza girdim. Kızlar yine mesaj kutusunu doldurmuştu.

 

Hafsa: "Ben yeni uyandım neredeyse kızlar... Namazları kılıp tekrar yattım. Gerçekten dün mitingde pertim çıkmış."

 

Meryem: "Kızım sen evlenince ne yapacaksın çok merak ediyorum? O zaman arkandan toplayan ablaların olmayacak yanınızda. Öyle sabahtan akşama kadar yatmak yok!"

 

Hafsa: "Aman, daha evlenmek gibi bir niyetim yok zaten..."

 

Hanne: "Kızlar, geçen gün toplandığımızda yaptığımız o kurabiyenin tarifini benimle paylaşır mısınız?"

 

Onların bu samimi ve neşeli mesajlaşmalarını görünce yüzümde sıcak bir tebessüm belirdi. Mutfaktan kendime doldurduğum ince belli, tavşan kanı çayımı da yanıma almıştım.

 

Önce titizlikle masamın tozunu aldım. Ardından, masanın tamamını rahat bir şekilde aydınlatan güneş ışığı lambamı yaktım. Etraf biraz dağılmıştı; notlarımı, kağıtlarımı güzelce düzenledim.

Çayımdan büyük bir yudum alıp kuruyan boğazımı ıslatırken, masanın üzerinde duran Yahya Sinvar'ın Diken ve Karanfil romanını elime aldım. Kaldığım sayfayı açıp okumaya başladım.

Ancak bu huzurlu okuma saati çok uzun sürmedi. Günün tüm yorgunluğu üzerime çökerken, göz kapaklarım bu ağırlığa daha fazla dayanamadı ve ağır ağır kapandı.

 

---

 

OY VE YORUM ATMAYI UNUTMAYIN

 


---

 

Koşturmaktan nefes nefese kalmıştım!

Sabah gözlerimi geç açtığım için aceleyle hazırlanıp evden fırlamış, adeta zamanla yarışmıştım.

 

Araladığım kapının üstünde yazan o tanıdık ve sıcak isme baktım: Albayrak Anaokulu.

 

Ayakkabılarımı girişteki o eski ve emektar ihtiyar dolaba bırakıp adımlarımı öğretmenler odasına yönlendirdim. Üzerimdeki çarşafımı dikkatle çıkarıp askıya astım. Bugün üzerime günlük, pamuklu lacivert elbiselerimden birini giymiştim. Ona uyumlu olduğunu düşündüğüm açık mavi bir şalı da aynanın karşısında hızlıca başıma bağladım.

 

"Kız, geç kaldın! Neredesin sen?"

 

İçeriye telaşla giren Hafsa'nın sesi odada yankılandı. Bugün yine baştan aşağı pembelere bürünmüştü. Hele o yanaklarına sürdüğü allık...

 

Ona dik dik ve gülerek baktığımı anlayınca hemen elleriyle yanaklarını kapattı.

Dudaklarını büzerek kendini savundu:

 

-Ne var ya? Bir kere az allık, hiç allıktır!

 

"Pembe şeker seni," diye yanağımı sıktım. Gözlerimin içine bakıp gülümserken, "Sen de mavi boncuk olmuşsun bugün," dedi.

 

Hafsa ile çocukluk arkadaşlarıydık, aynı mahallede büyüdük. Çocukken de buluşurduk; ilkokulu, ortaokul hep aynı okullarda okuduk. Şimdi de yine aynı okulda öğretmeniz.

 

Çocukların sınıfına girmeden önce son bir kez aynada kendime baktım. Açık mavi şal ile lacivert elbisem yakışmış, gözlerimin mavi tonunu iyice ortaya çıkarmıştı. Gülümsedim.

 

Dualar mırıldanarak minik çiçeklerimin kapısını açtım.

 

Kapıyı açar açmaz içerideki uğultu yerini sessizliğe bırakacağına iyice arttı.

 

"Cennet öğretmenim, Cennet öğretmenim, hoş geldiniz!"

 

Melek Ceyda koşarak bacaklarıma sarıldı. Başlarını okşadım. Gülümseyerek tahtaya doğru ilerledim.

 

"Hadi yerinize geçin."

 

Çiçekleri andıran 4 sandalyeni minik masalarımızda herkes oturmuş, yerini almıştı. Ben de kendi masama geçtim. Gür bir sesle konuştum:

 

"Hoş buldum meleklerim! Hepinizi iyisinizdir umarım. Bugünkü dersimiz için heyecanlı mısınız?"

 

Hepsi bir ağızdan coşkuyla bağırırken gözlerim yine en arka masanın sol sandalyesinde oturan Mücahide takıldı. Küçücük bir gülümseme mi oluşmuştu onun dudaklarında? Sanki hafifçe ellerini bile kaldırmıştı arkadaşlarına katılmak ister gibi. Onu böyle görmek beni mutlu etmişti.

 

Mücahit Eymen 6 ay önce bu anaokuluna başlamış, direkt benim sınıfıma gelmişti. İlk başlarda çok içine kapanıktı. Onun oyunu oynamak isteyen arkadaşlarına karşı hırçın da oyuncaklarını paylaşmıyordu. Onun bu durumu beni çok endişelendirse de yavaş yavaş, sabırlı adımlar ile bana alışmıştı. Artık aramız çok iyiydi. Benim umudum, arkadaşları ile arasının da düzelmesiydi.

 

Ayağa kalkıp ellerimi çırptım.

 

"Tamam o zaman, önce Kur'an dersindeki ödevlerinizi kontrol edeyim. Sonrasında ne yapıyoruz?"

 

Hepsi birağızdan bağırdı:

 

"Etkinlik!"

 

Yardımcı öğretmenimin de bana destek olmasıyla çocukların önce Kur'an ödevlerini kontrol edip eksiklerini bulup işaretledim. Ardından onların en sevdiği derse geçmeden önce minik bir teneffüsümüz vardı. Yardımcı öğretmenim stajyer bir yeni mezundu. O prens üstte çocukların yanında dururken ben de öğretmenler odasına geçtim.

 

Kapıyı açtığımda cam kenarındaki kanepede oturup yanakları tıka basa bir hafta ile karşılaştım.

 

"Gelsene gel, simit çay yapıyorum."

 

Yanına oturdum. Sabah da bir şey yiyememiştim.

 

"İyi o zaman, bir tane daha simit var, rahatça ye."

 

O kadar tatlı yanaklarını doldurmuştu ki, minik bir sincabı andırıyordu. Gülümsedim.

 

"Bir de ben kendimi obur derim, seni görünce lafımı geri alıyorum."

 

Ağzı o kadar doluydu ki bir şey diyemedi. Benim için koyduğu çaydan büyük bir yüzüme aldım.

 

Mücahit Eymen'in durumu yeni endişelendiriyordu, umarım daha iyiye gider diye düşündüm. Üniversitedeki hocamla bile onun için görüşmüştüm. Çocuğun ailesiyle alakalı bilgi almam gerektiğini, genellikle bu tarz durumların aileyle bağlantılı olduğunu söylemişti.

 

Ailesiyle ne kadar görüşmeye çalışsam da annesi çok tek tük yanımıza uğramıştı. Sanki çocuğuyla alakalı konuşmak istemiyor gibiydi. Babası ile alakalı bilgi alamamıştım, aile bir sır küpü gibiydi. Ben de daha fazla irdelemedim. Çünkü daha fazla soru sorunca çocuğu alacak gibi davranmışlardı.

 

Mücahit Eymen'in iyi olmasını istiyordum; gülümsemesini, her çocuk gibi koşup oynamasının... Ama onun gözleri çok acı çekmiş bir yetişkin gibi bakıyordu.

 

Hafsa çayının son yudumunu kafasına diktiğinde göz göze geldik.

 

"Bizim kızlarla ilgili ilk fırsatta bir buluşalım diyorum, ne dersin?"

 

"Güzel olur ya, bir çay içmeye çıkarız."

 

"Tabii canım, başka ne içmeye çıkacağız?" dedi Hafsa bana bakarken.

 

"Çay aşağı, çay yukarı... Seni Cennet diye değil de çaycı bacım diye kaydettim."

 

İki gün kahkahaları da birbirine karıştı. Derslerinin çalması ile ikiniz de kendi sınıfımıza girdik.

 

---

 

 

Yazardan

 

Genç adam aracı ile malikaneyi çevreleyen uzun gri duvarların devasa siyah kapılarının önüne gelmişti. Girişteki güvenliğin yanına gelmesiyle sinirli bir nefes verip camını açtı. Güneş gözlüklerini hafifçe burnun ucuna ittiğinde görevli göz göze geldi adam ile, yutkundu. Art arda saygı ile başını eğerken bir özür geveleyerek kapıları ardına kadar açtı. Bir yandan da diğer güvenlik noktalarını ve valeyi arayarak gelen kişiyi acele ile haber verdi.

 

Genç adam gözlüklerine tekrar gözlerine yerleştirip direksiyonunu kavrayarak aracını malikanenin içine sürdü. Bahçe kısmında araçtan indiğinde koşarak yanına gelen valeye anahtarı hafifçe fırlattı. Havanın soğuk olmasına rağmen üzerine giydiği siyah gömleğin üstten birkaç düğmesine açmıştı. Üşümüyordu, o çok soğuklar görmüştü. İstanbul'un ocak ayındaki soğuğu onu üşütmüyordu. Kendinden emin adımlar ile malikanenin girişine doğru yürüdü.

 

Merdivenleri çıkarken kapılar ardına kadar açılmış, evin kahyası ve görevlileri sırayla gelen kişiye selamlamak ve saygılarını göstermek adına yan yana dizilmişti. Genç adamın umurunda olmadı bu davranışları. Neden böyle davrandıklarını biliyordu. Gözleri sadece tek bir kişiye arıyordu.

 

"Hoş geldiniz efendim," diyen kahya'ya sadece eliyle selam verdi ve arkalardan bir ses duyuldu:

 

"Hoş geldin, hoş geldin oğlum."

 

Sıcacık yaşlı bir kadının sesiydi bu. Gözlüklerini o zaman çıkardı ve kendine doğru gelen kadına yürüdü. Herkesin ürktüğü bu adam pamuk beyaz bu yaşlı kadının eline eğildi, öptü, alnına koydu.

 

"Hoş buldum Hatice dadım."

 

"Oğlum açsındır hemen."

 

Hazır ol da bekleyen hizmetçi kıza seslendi: "Mutfağa haber verin oğlumun en sevdiği yemeklerden yapsınlar."

 

Yüzündeki ifadeleri karşısındaki yaşlı kadını gücendirmemek için kontrol altına tutmaya çalışan adam gönülsüzce konuştu:

 

"Aç değilim."

 

"Olsun oğlum, bir şeyler atıştır. Ne zamandır gelmiyordun zaten."

 

Adamın gerginliğini fark eden yaşlı kadın daha fazla bu atmosferi sürdürmemek adına onu kendi odasına doğru götürdü.

 

"Gel oğlum."

 

Yaşlı kadının malikanenin diğer odalarına kıyasla mütevazı döşenmiş odası bile gereğinden fazla gösterişliydi. Cam kenarına koyulmuş varaklı kanepeye oturduklarında camdan boğazın enfes manzarası görünüyordu. Kapıyı tıklatarak içeriye giren hizmetçi kız titreyen ellerini belli etmemeye çalışarak getirdi, iki fincan kahveyi önlerine bırakıp acele ile çıktı.

 

Kahvesine uzanan yaşlı kadın yanında oturan genç adama baktım. Nasıl da büyümüştü... Küçücük ele avuca sığmayan o oğlan dağ gibi bir delikanlı olmuştu.

 

"Nasılsın oğlum, neler yaptın?" diye sordu yumuşacık bir sesle.

 

Genç adam bakışlarını kahvesini dikti. Gözlerini saklıyordu çünkü biliyordu karşısındaki kadın onun gözlerinden anlardı içinden geçenleri.

 

"Uğraşıyoruz Hatice dadım. Çok şükür her halimize." Kahvesinden bir yudum alıp gözlerini kaldırdı. "Mücahidim nasıl bu sefer?"

 

Yaşlı kadın zoraki bir gülüş ile cevap verdi, yüzündeki kırışıklıklar eskiye nazaran iyice artmıştı.

 

"Son 6 aydır gittiği okuldaki öğretmenini çok sevdi, daha iyiye gidiyor."

 

"İyi iyi... Annesi ne yapıyor?"

 

Yaşlı kadın sinirli oluşuna gizlemedi. Derin bir soluk bırakırken odanın sessizliğine, "Anca para kopartma derdinde. Sanki bir günden bir güne onu aç bırakmışız gibi hep daha fazlasını peşinde. Bildiğin gibi yani," dedi.

 

Kapı tıklatıldı. İzin aldıktan sonra içeriye giren şoför yaşlı kadına baktı.

 

"Hatice hanım bugün siz gelmiyorsanız ben tek gidiyorum Mücahit bey'i almaya."

 

Genç adam elini kaldırdı.

 

"Bekle, ben geliyorum."

 

Kahvesini başına dikip ayağa kalktı. Yaşlı kadına bakarak, "Gelince uzun uzun konuşuruz Hatice dadım. Ben küçük bey'i alıp geleyim hem ona sürpriz olmuş olur."

 

Genç adam bu sözleri söylediğinde dakikalar sonra gideceği anaokulunda aslında kendisini bekleyen daha büyük bir sürpriz olduğunu bilmiyordu. Çok da uzun sürmeyen yolun sonunda arabadan indiğinde güneş gözlüklerini gömleğinin önündeki cebine takmıştı. Kolundaki marka saatini düzeltti, gerçi bu saate markalı olduğu için değer vermiyordu.

 

Girişte minik bir kalabalık vardı. Veliler çocuklarını gülücükler eşliğinde öğretmeninden alıp kendi arabalarına yöneliyordu. Vakit kaybetmemek adına telefonundaki bildirimleri kontrol ederken sıra çoktan ona gelmişti.

 

Gözleri minik Mücahid'i buldu fakat inanamadı. Mücahit Eymen'in hiç böyle güldüğünü görmemişti. Çocuğun yüzünde çok içten bir gülümseme vardı. Başını kaldırdığında kime güldüğünü gördü. Kendisine mücahidi verecek olan, aynı zamanda Hatice dadının "Mücahid onunla çok iyi anlaşıyor" dediği ve daha dün miting alanında gözleri ale alev yanan bir çift açık mavi bakış ile yine karşılaşmıştı.

 

---

 

Nasıl buldunuz??

 

 

 

 

 

---

OY VE YORUM ATMAYI UNUTMAYIN

 

---

Bölüm : 17.06.2026 14:35 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Mihrimah Altun / Kefensiz Aşk / 1.Bölüm
Mihrimah Altun
Kefensiz Aşk

381 Okunma

124 Oy

0 Takip
3
Bölümlü Kitap
Hikayeyi Paylaş
Loading...