

Selamünaleyküm okurlarım.
Biliyorsunuz Kefensiz Aşk kitabımda oy ve yorum sınırı olacağından bahsetmiştim. Oy ve yorum atan herkese teşekkür ediyorum.
Fakat bazı kişilerin ihmali yüzünden tatlı okurlarımı beklemek istemiyorum.
Bu beni stese sokuyor. Birlikte keyif almak istiyorum. O yüzden şimdilik oy ve yorum sınırına takılmayacağım.
İleride tekrardan deneyebilirim.
---
"Elimden bir şey gelmiyor," en tatlı yalan, en kolay bahane değil mi?
---
Gözlerimi, gözleri sevinçle kısılan Mücahit’ten kaldırıp onu almak için gelen veliye baktığımda başımı biraz daha yukarı kaldırmam gerekti. Karşımda bana yukarıdan bakan bir çift kehribar vardı; fakat yukarıdan bakması kibirden değil, boyu ve heybetinden kaynaklanıyordu. O bakışlarda saliselik bir şaşkınlık gördüm, hızlıca kayboldu.
Bu rahatsız edici bakışmayı uzatmamak adına Mücahid'e eğdim bakışlarımı. Fakat o, karşısındaki adama bakarken korkmuş gibiydi. Ellerini açtı Mücahit'e onu kucaklamak ister gibi. "Gel Mücahidim, gel!"
Fakat Mücahit çekingen bir şekilde parmaklarımdan birini tuttu minik eliyle. Bu sefer ben şaşırdım; belli ki karşısındaki kişiyi tanımıyordu, ondan korkuyordu. "Siz," dedim, "Mücahit’in nesi oluyorsunuz?"
Karşımdaki kişi, sual istemez gibiydi; kaşlarını çattı, dişlerini sıktı. Sert sesi beni üşütürken tek kelimeyle cevapladı:
"Babasıyım."
Bunu söylerken neden bu kadar sert ya da garip davrandığını anlayamamıştım, anlamlandıramamıştım ya da bir baba neden altı aydır çocuğunun gittiği anaokuluna hiç gelmezdi ki? Ya da bir çocuk babasına neden böyle çekingen davranırdı ki? Bu beni şüphelendirmişti; her şey olabilirdi sonuçta.
"Fakat," dedim, Mücahit’in biraz daha bana sokulmasına fırsat bilerek, "sizi daha önce hiç buraya gelirken görmedim. Mücahit’i daha önce hiç almaya gelmediniz, nereden emin olabilirim babası olduğunuza?"
Karşımdaki adamın çenesinin kasıldığını gözlerimle gördüm. Başını yana eğip sinirli bir soluk bıraktı; beni terslememek için kendini zorluyor gibiydi. Hızlı bir hamleyle arka cebinden, ne ara çıkardığını anlayamadığım cüzdanını açarak gözüme sokarcasına bana doğru uzattı.
"Askeri personelim, görevdeydim, yeni döndüm hanımefendi."
Çok kısa bir an cüzdanına baktığımda gerçekten öyle olduğunu gördüm. İsmi okudum: Musab Umeyr Pusat.
Mücahit ile aynı soyada sahipti, biraz dikkatli bakınca benziyorlardı da; özellikle de çekik gözleri.
Cüzdanını arka cebine sokarken bana doğru bir adım attı. "Sorgunuz bittiyse oğlumu almak istiyorum."
Mücahit’e doğru uzandığında Mücahit biraz daha bana tutundu. Onların bu hali benim Mücahit’i koruma dürtümü ateşlemişti. Çarşafıma tutunan Mücahit’in sırtını okşadım ve karşımdaki sinirli adama döndüm. "Anlıyorum, babasısınız fakat şu anda sizinle gelmek istemeyen bir çocuğu korkutmayın."
Yutkundum. "Hatice Teyze’yi arayacağım, o gelsin."
Ellerini havada sinirli bir nefes verirken salladı. Anlayamadığım bir şeyler geveledi, sonra bana döndü. "Gerek yok, benimle gelecek."
Bir yandan çıkışın diğer tarafından Hafsa diğer öğrencileri velilerine çok normal ve sakin bir şekilde teslim ediyordu. Tam arkamdaydı, konuşmalarından bunu fark etmiştim; benim şu an içinde bulunduğum durumu görmüştü. Hepimizin dikkatini Mücahit’in buğulanmış gözleriyle bana doğru söylediği cümle üzerine çekti:
"Cennet öğretmenim, siz de gelin."
Mücahit'in ricası ile dakikalar sonra kendimi, biraz önce bana yukarıdan bakarak kendisini Mücahit'in babası olarak tanıtan adamın arabasında bulmuştum.
Arabayı farklı biri kullanıyordu; galiba özel şoförleriydi. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama benim için çok da önemli değildi. Çünkü Mücahit arabanın arka koltuğuna, yanıma oturduğunda kulağıma eğilerek kısık bir sesle bana teşekkür etmişti. Ben onun gözlerinden anlıyordum içinden geçenleri...
Yine de merak ettiklerim vardı. Çok da uzun sürmeyen bir yolculuğun ardından araba, daha önce hiç girmediğim lüks bir sokağa saptı. Mücahit'in babası olduğunu iddia eden o devasa asker, ön koltukta sessizce oturuyordu. Araba yavaşça ilerlerken, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, demir bir kapının önünde durduk. Güvenlik personelinin ön koltuktaki o adamı görmesiyle kapıları aceleyle açması bir oldu.
Ağır bir şekilde açılan demir kapıdan geçerek bahçeye girdik. Etrafı meraklı gözlerle süzmekten kendimi alamadım. Burası oldukça büyük bir bahçeydi fakat nedense etrafta hiç çiçek yoktu. Bahçenin tam ortasında iki, üç katlı olduğunu tahmin ettiğim konak veya villa diyebileceğimiz bir yapı yükseliyordu. Sadece 'ev' demek az kalırdı. Güzel inşa edilmişti fakat çok şatafatlı durmuyordu; kendine has, soğuk ve sade bir zarafeti vardı.
Aracın durması ile Mücahit ile birlikte aşağıya indik. Asker, bize doğru sadece göz ucuyla bakarak önden yürümeye başladı. Biz de şoförün "Bu taraftan," diyerek yönlendirmesiyle mecburen peşine takıldık.
Kapıyı bize oldukça yaşlı fakat babacan gülüşlü bir beyefendi açtı. Merdivenleri çıkıp o koca kapıdan içeriye girdiğimizde içimi ufak bir ürperti kapladı. Sonuçta hiç tanımadığım bir eve, hiç bilmediğim insanların arasına gelmiştim. Yine de minik eliyle parmaklarıma sıkıca tutunan bu çocuğu yarı yolda bırakmak istemedim. Yutkundum ve yüzümde beliren o gergin ifadeyi sildim.
Asker adamın açtığı kapıdan içeriye girmesiyle babacan gülüşlü beyefendi bizi aynı odaya yönlendirdi. "Buyurun, hoş geldiniz."
İçeriye adımımı atar atmaz Hatice teyze bize doğru hızla adımladı. "Hoş geldin Cennet öğretmenim, hoş geldin!" Mücahit'i sevgiyle kucağına aldı. "Hoş gelmiş benim paşam! Nasılsın bakalım? Musab' arayınca hemen bu eve geldim."
Mücahit sadece başını sallamakla yetindi.
Ben artık müsaadenizi isteyeyim," dedim çekingen bir şekilde. Askerin üzerimde gezinen o ağır bakışlarından mıdır, yoksa daha önce hiç girmediğim tarzda bir eve geldiğim için midir bilemiyorum fakat durumdan çok irite olmuştum.
"Ay olur mu öyle şey kızım! Buraya kadar gelip zahmet etmişsin, bir çayımızı iç," dedi Hatice teyze.
O sırada Mücahit bana bakarak çok kısık bir sesle Hatice teyzesine katıldı:
"Çay iç öğretmenim."
Kıramadım. Evet, çayı çok seviyordum fakat böyle tüylerim diken diken oturduğum bir ortamda değil... Yine de kabul ettim. Önüme gelen çay, bildiğimiz ince belli Türk çayıydı. Farklı bir şey gelir diye birazcık korkmuştum çünkü ortam sanki İngiliz beş çayı ikram edilecek gibi kasvetli ve lükstü.
Mücahit Hatice teyzesinin yanından kalkıp yavaşça benim yanıma geldi. Kurabiyelerden birini tabağından alarak minik elleriyle bana doğru uzattı. Yüzümde beliren en sıcak gülümsemeyle elindeki kurabiyeyi aldım; kendince bana ikramda bulunuyordu.
"Seni çok seviyor Cennet öğretmenim," dedi Hatice teyze. Ona bakıp başımı usulca salladım. "Ben de onu seviyorum. Çok akıllı maşallah."
Bakışlarıyla beni sürekli tartan o devasa asker, çayını çoktan bitirmiş, ikinci çayı önüne servis edilmişti. Mücahit'i çağıran orta yaşlı bakımlı kadın ödev saatinin geldiğini söyleyince yanımdan mecburen ayrıldı. Hatice teyze bana döndü. "Eve gelince seninle yaptığı etkinliklerden bahsediyor, çok sevindim buna."
"Ben yavaştan kalkayım," diyerek ayaklandım. "Çay için çok teşekkür ediyorum."
"Ben seni geçireyim kızım," dedi Hatice teyze.
O kehribar gözlü adam birkaç dakika önce yanımızdan ayrılmıştı; öncesinde de hiçbir şey konuşmamıştı zaten. Çıkışa doğru yöneldiğimde, tam kapıdan ayrılacakken yukarıdan büyük bir gümbürtü koptuğunu işittim.
Panikle birkaç personel ve kahya hızla üst kata koştu. Bir anda sesler artmaya, ortalık karışmaya başladı. Güçlü bir erkek bağırışı duydum. Sonrasında ise bir ağlama sesi...
Mücahit ağlıyordu!
Bir an bile düşünmeden, refleksle üst kata doğru koştum. Sesin geldiği tarafa yöneldiğimde odanın kapısı ardına kadar açıktı.
Mücahit yerde, etrafına saçılmış kırılmış porselen parçalarının tam ortasında oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ona doğru yaklaşmaya çalışan ve sürekli ona "Şunu yap, bunu yap!" diye bağırarak emirler veren o asker ise durumu çözmek bir yana, çocuğu sadece daha çok ağlatıyordu.
Bir taraftan da benden yaşça biraz daha büyük olduğunu düşündüğüm bir kadın, Mücahit'i kollarından tutmuş çekiştirmeye çalışıyordu fakat tutumu oldukça sert ve sevgisizdi.
Gördüğüm manzara içimi sızlattı. Bir anda odadaki bütün o kargaşaya, emir kokan seslere sağır oldum. Sadece o minik çocuğun acı dolu ağlamasını duyabiliyordum.
Yerdeki keskin porselen kırıklarını hiç umursamadan hızlıca Mücahit'e doğru atıldım. Dizlerimin üzerine çöküp onu hemen kucağıma aldım ve sımsıkı sarıldım.
Sırtını şefkatle ovalayarak okşarken, "Şşşt, tamam canım, buradayım, sakin ol..." diye fısıldadım.
Anında minik kollarını bana doladı, başını güvenli bir sığınak bulmuş gibi boynuma gömdü. Hıçkırıkları yavaş yavaş sık ve titrek soluklara döndü. Başını usulca okşadım, kulağına doğru huzur veren bir İnşirah suresi mırıldanmaya başladım. Oturduğum yerde, o cam kırıklarının üzerinde ben de gözlerimi kapatmıştım. Şu an tek önemli olan şey, bu yavrucağın sakinleşmesiydi.
Artık nefesi normale döndüğünde yüzüne baktım. O çekik gözleri hâlâ yaşlıydı. "Hadi, seni buradan çıkaralım," diyerek doğrulmaya çalıştım. Hatice teyze de telaşla yanımıza gelmişti.
Başımı kaldırıp, önce çocuğun babası olduğunu iddia eden o adama, ardından yerleri gösteren o diğer kadına baktım. Gözlerimi onlara dikip en büyük gerçeği yüzlerine çarptım:
"O bir çocuk. Ağladığında ona bağırmanız, askeri komutlar verir gibi yönlendirmeler yapmanız onun dünyasında hiçbir şey ifade etmiyor!" Ellerimle usulca Mücahit'in kulaklarını kapattım. "O sadece çok korkuyor."
Askerin o sert kehribar gözlerinde yine gizlemeye çalıştığı bir afallama ifadesi vardı. Etrafı saran o ağır sessizliğin içinde, yine Mücahit'in titrek ve kısık sesi herkesi şaşırtmıştı. Pek konuşmayan o çocuk, bana sıkıca tutunarak fısıldadı:
"Cennet öğretmenim... Gitme."
Öyle içten, öyle yaralı söylemişti ki ricasını, onu kıracak değildim. Ne kadar şu an bu ev ve bu ortam beni fazlasıyla gerse de, bu minik yüreği burada yapayalnız bırakamazdım.
Mesaim zaten bitmişti. Annemlere kısa bir telefon açıp bir öğrenciyle ilgilenmem gerektiğini, akşama doğru ancak gelebileceğimi söyledim. Tabii o itirazları, şikayetleri duymadım desem yalan olur.
İşte nerede kalıyorsun? Niye kalıyorsun? Eve alınacaklar var! Şudur, budur...
Olay tamamen benim evde yapmam gereken "hizmetlerle" alakalıydı, benimle değil. Yoksa ben gitmezsem o işler başkalarına kalacaktı. Telefonda farkında olduğum fakat değiştiremediğim bu acı gerçeklere sadece burukça gülümsedim.
Şimdi ise Mücahit'in odasındaydık. Küçük bir çocuğa göre devasa büyüklükte, lüks bir odaydı. İçinde ne ararsanız vardı; binbir çeşit oyuncak, pahalı arabalar, devasa setler... İnsan bu odaya bakınca hiçbir şey düşünmeden sadece oynamak, çocuk olmak isterdi.
Fakat Mücahit bir çocuk olsa da, bu gösterişli odanın tadını çıkaramıyor gibiydi.
Bütün o pahalı, gösterişli oyuncakları bir kenara bıraktı. Yatağının altından, herkesten saklar gibi koyduğu eski bir arabayı çıkarıp bana doğru uzatarak göstermeye çalıştı.
Ona şefkatle bakıp, "Bunu sana kim verdi?" diye sorduğumda; o gür kirpikli, çekik gözlerini doğrudan gözlerimin içine dikti.
"Babam."
Duyduğum kapı tıkırtısı ile aniden başımı odanın kapısına çevirdim. Kapı hafif aralıktı, kimse gözükmüyordu. Oysa içeriye girdiğimde kapıyı kapattığımdan çok emindim, ne ara açılmıştı anlamamıştım.
---
Ertesi Gün
(Yazardan)
Hafsa, 'Mücahideler' grubundaki arkadaşlarıyla buluşacağı için heyecanlı bir şekilde evden çıkmış, metroda sürekli telefonunun kamerasından makyajına bakmış, güzel gözüktüğünden emin olduktan sonra da biraz daha heyecanlanmıştı. Ne kadar telefondan görüşseler de yüz yüze buluşmaları ayrı bir heyecan veriyordu ona. Arkadaşları onun için çok değerliydi; bir dönem tamamıyla hayatını değiştirmişlerdi sonuçta.
Metronun ineceği durağa gelmesiyle pespembe fiyonk desenli elbisesinin eteklerini düzelterek çıkışa yöneldi. Buluşacakları kafe metroya çok yakındı. Kafeden içeriye girdiğinde gözleri anında masada tek başına oturan Hanne'yi buldu.
El sallayarak, gülücükler eşliğinde arkadaşının yanına koştu. Onu görünce ayağa kalkan Hanne ile sıkı sıkı sarıldılar.
"Oy, nasıl da özlemişim!"
"Bir de bana sor."
Ekibin diğer üyeleri gelene kadar karşılıklı oturdular. Bu, Hafsa için bulunmaz bir fırsattı çünkü son okuduğu askeri kurguyu anlatmak için sabırsızlanıyordu.
"İşte sonra bu asker kızı reddediyor, yok neymiş, bizden olmaz diyor!"
Göz devirdi. Ses tonunu kontrol etmekte zorlanıyordu çünkü bu sahneleri okurken oldukça sinirlenmişti. Onun heyecanına karşı Hanne onu pür dikkat dinliyor, fakat sessiz bir şekilde başını sallamakla yetiniyordu.
"Bir de beyefendi hem kızı reddediyor hem de kıskanıyor, inanabiliyor musun ya! Ama çaktırmamaya da çalışıyor tabii."
Hafsa gülerek sözlerine devam etti: "İnanır mısın artık dua etmeye başladım, bölümler ilerliyor bunlar hâlâ kavuşamadılar! Okulda ilk fırsatta okumaya devam ediyorum. Acayip merak ediyorum bunlar kavuşacak mı? Çünkü kavuşmayabilirler, öyle yani."
Hanne masaya dayadı dirseğini, yanağına koymuştu. Zarif gülümsemesi genişledi.
"Neyse, sonra çocuklara etkinlik yaptırıyor, bu sırada stajyer kız var bana yardım ediyor, dayanamadım azıcık daha okuyayım dedim. Bir de ne göreyim!" Hafsa o kadar heyecanlanmıştı ki elleriyle de anlatıyordu. "Adam kızın kapısına geldi, artık aşkından daha fazla dayanamamış, itiraf etti."
İki kız kıkırdarken aynı anda söyledi: "Sevgili oldular!"
Gülüşmeleri arttı. Hafsa dudaklarını birbirine bastırıp kendinden emin bir şekilde konuştu.
"Asker dediğin öyle sevdiği kadına duygularını itiraf etmekten korkar mı? Sen asker adam mısın ya? En büyük özelliğin korkmamak! Ne demek sevdiğini söylemekten korkuyorum ya? Öyle asker mi olur!"
"Nasıl asker olunurmuş hanımefendi? Siz galiba çok askerlik yaptınız, biliyorsunuz!"
Bu ses, kızların hemen arkasında olan masadan geldi. Ses ile şaşıran kızlar arkalarına baktıklarında, Hafsa'nın oturduğu sandalyenin tam arkasında oturan genç adamın sandalyesinden kalkıp kızlara doğru bakarak konuştuğunu anladılar.
"Öyle bilip bilmeden askerler hakkında ne asıp kesiyorsunuz?" Elini havada sallarken biraz önce kızların konuşmalarına tam anlamıyla kulak misafiri olduğu her halinden belliydi. Masada oturan diğer arkadaşı ise masmavi gözlerini sabır diler gibi yumdu; homurdanırken başını çevirip elini masanın üzerine koydu.
Hafsa da ayaklanmıştı. Adamı baştan aşağı hızla süzdü. Sıradan kıyafetler içerisinde kendi yaşlarına yakın bir gençti.
"Asıl siz benimle nasıl konuşuyorsunuz? Ben size bir şey mi dedim?" diye çıkıştı genç adama.
"Ülkemizin askerine laf söylüyorsunuz!"
"Ne lafı söyledim ya Allah Allah, hem size ne, siz asker misiniz?"
Ukala bir gülümseme yerleşti genç adamın dudaklarına. Ellerini beline koydu. "Ben zaten evet, askerim. Var mı?"
Söylediği şey Hafsa'yı afallatmış olsa da geri adım atacak değildi. Ellerini göğsüne bağladı, kaşlarını çattı. "Asker dediğin korkak olmaz dedim, bunda bir sorun mu var?" Biraz daha burnunun dikine giderek diklenen genç adama ekledi:
"Yarası olan gocunur, üzerinize mi alındınız?"
---

--
Cennet'ten
Kızlarla buluşacağımız kafe, çalıştığım anaokuluna biraz uzak kaldığı için Meryem'den beni geçerken arabayla almasını istemiştim; o da beni kırmamıştı. Onu beklerken telefonuma bakıp saati kontrol ettim. Bir korna sesi duydum, yolun karşısında Meryem gelmişti.
Hemen arabaya adımladım. "Selamünaleyküm," diyerek ön koltuğa oturdum.
"Aleykümselam Cennet kardeşim, hadi gidelim."
Birlikte kafeye doğru yola çıktık. Araba Meryem ve eşine aitti. Eşi görevde olduğu zamanlar genellikle o, hastaneye gidip gelmek için kullanıyordu.
"Seninki geldi mi?" dedim göz kırparak.
Gözlerini saniyelik yoldan ayırıp bana baktı. "Türkiye'ye gelmişler de ekiple alakalı olarak albay yanına çağırınca eve gelmesi birkaç gün aksadı."
"Allah kavuştursun," dedim.
"Senin ne zaman?" dedi.
"Ben evli değilim ki," dedim omuz silkerek.
"Rabbim gönlüne göre biriyle buluştursun o zaman."
Buruk bir tebessüm sunarken gözlerim akıp giden yoldaydı. Sahiden de bir gün olur muydu, bilemiyorum. Gittiğim onca evlilik görüşmesinin sonunda galiba biraz bu konuda umutsuzluğa kapılmıştım.
Mücahit akşam olmasına rağmen gitmemem için çok ısrar etmişti. Hatice teyze de ona destek çıkmıştı. Tabii yine de eve dönmek zorunda olduğum için bir taksi çağırmak istedim fakat buna asla müsaade etmeyeceklerini söyleyerek Hatice teyze beni özel şoförleri ile eve bıraktırdı.
O askeri tekrar görmediğim için sevinmiştim. Mücahit'in babası olduğunu söylemişti fakat bir babaya göre çok tuhaftı ilişkileri.
Tabii eve geldiğimde yığılı bulaşıklar ve bitmiş bir demlik çayla karşılaştım. Bizimkiler sağ olsunlar, bana yemek ayırmamışlardı. Annem yarım ağız gülüp, "Artık kimin evindeysen orada yersin diye düşündük, biz yedik," dedi. "Bulaşıkları da yıkarsın artık," diyerek çayını alıp salona geçti.
Çok yorgundum. Kendimi duşa attım, hiç oralı olmadım. Artık kim yapıyorsa yapsın bulaşıkları, dedim içimden. Tabii ben eve her gün geldiğim saatte gelmemiştim ya, ondan izin almadan "dışarıda işlerim var" diyerek kalmıştım; o yüzden tavır yapıyordu bana.
Belki bir çocuk ya da liseli bir ergen böyle bir tavır yapardı ama koca kadındı annem, ellisine merdiven dayamıştı. Böyle çocuksu hareketler bilmiyorum, bence bir anneye yakışmıyordu.
"Çok şükür ya, park yeri de bulduk. İstanbul'da park yeri bulmak mucize gibi zaten."
Meryem arabayı park ederken daldığım düşüncelerden uyandım. Birlikte çantalarımızı alarak kafeye girdiğimizde görmeyi beklediğim manzara; kollarını sıkı bir şekilde önüne bağlamış, her an kavga etmeye hazır bir Hafsa ve karşısında da tıpkı onun gibi bir tavır sergileyen genç bir adam ile karşılaşmak değildi. Hanne, Hafsa'yı sakinleştirmeye çalışıyor gibiydi fakat pek başarılı olamamıştı.
Seslerden ötürü birkaç garson da bulundukları masaya gelmişti.
"Ne oluyor burada?"
Hemen Hafsa'nın yanına geçtim. "Lütfen sakin ol," diyerek koluna girdim. "Fevri hareket etme."
Çok sinirlenmiş gibiydi, şu an beni bile kırıp geçirebilirdi. "Ben sakinim zaten!" dedi fakat ses tonu oldukça sinirli çıkıyordu. "İlk o tartışmayı başlattı!" diyerek karşısındaki adamı gösterdi.
Masada oturan masmavi gözlü genç adam, Hafsa'yla tartışan kişiden biraz daha uzun ve ağırbaşlı duruyordu. O da arkadaşının yanına gelmişti. Sonunda niçin bizimle aynı ekipteydi şimdi de... Çok şükür herhangi bir problem çıkmadan ya da tartışma uzamadan tarafları ayırmıştık.
Meryem söze girdi: "Tadınız kaçtıysa başka bir yere geçelim kızlar. Ben ne zamandır bu buluşmayı bekliyordum."
Hafsa kafeden çıkan iki adama baktı. "Huzur kaçıranlar gitti ya, oturalım, sorun yok."
Hanne ile birlikte onu elini yüzünü yıkaması için kafenin tuvaletine gönderdik. Ne olduysa Hafsa çok sinirlenmişti. Evet, biraz fevri çıkışları olurdu ama öyle sebepsiz yere de kimseyle ağız dalaşına girecek birisi değildi.
Kızlar geldikten sonra hepimiz menüye bakıp kahvelerimizi ve çaylarımızı söyledik. Tabii bolca tatlı da, çünkü şu an Hafsa'nın keyfini bir tek bol çikolatalı tatlılar yerine getirebilir gibiydi. Hızlı bir şekilde biraz önceki olayı anlattığında ben de şaşırdım. Meryem'le birbirimize bakıp bıyık altından güldük çünkü aynı zamanda çok komikti.
"İşte bu yüzden askeri kurgulardaki adamları okuyup gerçek askerler de onlar gibidir zannetmemek lazım. Bakın işte, yaşadığım canlı bir kanıt!" dedi Hafsa.
Onun askeri kurgu merakını en iyi ben bilirdim. Kaç teneffüs okuduğu kurguları dinledim bilmiyorum. Onun kadar kurgu okumamıştım, sağ olsun onun sayesinde bütün kurguları okumuş kadar biliyordum.
Ben de dün yaşadığım olayı ve tüylerimi ürperten askeri anlatınca tabii kızlar gülüştüler. Şakaya vuruyorduk işte canımızı sıkan şeyleri, bizim de terapi yöntemimiz böyleydi. Meryem de uykusuz kaldığı bir nöbeti anlattı; kendisi doktordu.
Buluşunca herkes ayrı kaldığımız süre boyunca yaşadıklarını, içinde biriktirdiklerini anlatır, masaya dökerdi. Fakat en güzeli de birbirimizi Allah için teselli eder, gerçek umutlar verirdik. "Aman boş ver," "kafana takma" gibi salak saçma, karşımızdaki insanın acısını hafifletmeyecek ya da ona yol göstermeyecek şekilde bitirmezdik bu konuşmaları.
Hanne söze girdi. Aramızda en az konuşan o olduğu için, konuşmaya başladığında sözünü kesmezdik.
"Geçen medreseye gittiğimde Sena abla çok güzel bir ders yaptı. Şöyle söyleyeyim yani, oturduğum kanepeden kalktığımda hafiflemiş bir şekilde ayrıldım oradan. Özellikle de Gazze hakkında konuştukları beni çok rahatlattı. Çünkü sizi bilmiyorum ama ben sosyal medya üzerinden ya da biliyorsunuz haberlerden Gazze'yi, Filistin'i her duyduğumda, oradaki çocukların, mazlumların çektiği acıları gördükçe içim parçalanıyor."
"En acısı da elinizden hiçbir şey gelmiyormuş gibi hissetmek," dedim.
"Kesinlikle," diye katıldı Meryem.
"O Netanyahu var ya... Benim elime bir verecekler!" Hafsa geçmemiş siniriyle İsrail'e saydırmaya başladı.
Hepimiz bu konuda aynı görüşteydik. O yüzden de bu kızları çok seviyordum. Bir kahve keyfinden bile ödün veremeyecek kadar vicdan yoksunu insanlardan değillerdi. Ya da diğer farklı bir versiyon olarak, "Çok üzülüyoruz ama elimizden hiçbir şey gelmiyor, ne yapalım," diyen ümitsiz insanlardan da değillerdi.
"Peki bizim hesap nasıl gidiyor?" dedi Meryem.
Gülümsedim. "Gayet güzel gidiyor, geçen gün çok hoş bir mesaj aldım," dedim.
Hanne, "Ben de yaptığım paylaşımdan güzel bir geri dönüş aldım," diye ekledi.
İşte tam da bundan bahsediyordum. Bizim Mescid-i Aksa için açtığımız çok güzel bir hesap vardı.
Bunun üzerinden en azından gençlere, hanımlara eğitim vermeye, onları bilinçlendirmeye, en azından Gazze'yi hatırlatmaya çalışıyorduk.
"Elimden bir şey gelmiyor," en tatlı yalan, en kolay bahane değil mi?
Ufacık bir boykotu bile beceremeyen ya da sırf daha ucuz olduğu için İsrail malı bir ürünü alıp, onu uyarmama rağmen "Aman kızım, ben bilmiyorum ki..." diyerek saf gibi davranan kişileri affedemiyorum. Anlamıyorum, anlamayacağım da. Bir canın harcanması bu kadar kolay mı? Hele en acısı, buna göz yummak...
Soğuyan çayımdan bir yudum daha aldım. Hanne, Meryem’e döndü:
— Sena abla seni cuma günü davet etti. Fatih abi ile Beytülmakdis’e gittiğinizde yaşadıklarından anlatman için seni çağırıyor.
Meryem içten bir şekilde tebessüm etti:
— Tabii tabii, gelirim Allah’ın izniyle. Fatih’i eve atarım, bulaşıkları o yıkasın!
Hepimiz güldük.
Hafsa, ona gelen aramadan ötürü birazcık uzaklaşarak telefonla konuşmuş, sonra masaya geri dönmüştü:
— Kızlar, yani şaka desem şaka değil. Abim söyledi, çünkü ama inanır mısınız bizim evde bulaşık makinesi ve çamaşır makinesi aynı anda bozulmuş! Beni çağırıyorlar.
— Abinler evde değil mi? dedim.
— Evdeler işte...
Masadaki eşyalarını çantasına tıkıştırıyordu. Evin kızının gelip yardım etmesi gerekiyormuş!
Meryem gözlerini devirdi:
— Kendileri yapabilirler, kazık kadar adam olmuşlar. Niye seni çağırıyorlar ki?
Hafsa başörtüsünü düzeltti:
— İşte bir de ben anlayabilsem... Anlayamadım ki!
Ben de çayımı bitirmiştim. Tatlıları çoktan silip süpürmüştük; karışık isteyip hepsinden yemiştik.
— O zaman birlikte kalkalım, dediğimde herkes ufaktan toparlanıp kalktı. Hesabı ödeyip ayrıldık.
— Evet, hadi bakalım herkes yerlerine!
Niye sınıfa girip ellerimi çırptım. Minnoşlarım beni takip ederek ellerini çırpmaya başladılar. Bu, birlikte derse başlayacağız hareketi gibi bir şey olmuştu. Tabii derse başlayacağız desem de hemen olmuyordu; gülüşmeye, konuşmaya devam ediyorlardı.
Beş dakikalık minik bir mücadelenin ardından herkes çiçek olmuştu. Tahtanın yanına gelip tahta kaleminin kapağını açtım. Tahtaya şunları yazdım:
Konumuz: 3 Mescit
— Öğretmenim, öğretmenim ben biliyorum!
Melek Ceyda hemen parmağını kaldırıp atılmaya başladı.
— Evet, bildiğinize eminim fakat ilk önce bilmeyen arkadaşlarımız söylesin.
Tahtaya sırtımı dayayıp çiçek taburelerine oturmuş öğrencilerime baktığımda hepsini tek tek süzdüm. Mücahit yine arka taburede oturuyordu fakat gözleri tahtadaydı. Artık derslerini daha dikkatli dinliyordu.
— Mücahit, sen biliyor musun? dedim.
Masasına biraz daha yaklaşarak boyumu onun boyuna yaklaştırdım. Herkesin ona bakmasıyla utanıp başını eğdi, ellerini arkasında birleştirdi.
— Hadi söyle, seni dinleyebiliriz hepimiz de...
Birkaç dakika daha geçti. Gerçekten onun konuşmasını ve derse katılmasını çok istiyordum, bunun için sabırlıydım da. Fakat konuşmadı.
— Peki o zaman, başka söylemek isteyen var mı?
Kızlar oldukça coşkulu bir şekilde derse katılırken, erkeklerimizin çoğu utangaç davranıyordu. O yüzden erkeklerden başka bir öğrenciyi kaldırdım.
— Öğretmenim Kabe! dedi. E başka bilmiyorum ki...
Ellerini havada sallarken çocukların masumiyeti o kadar tatlıydı ki! En son Melek Ceyda hepsini saydı. Ardından ben tahtaya gelip projeksiyondan çocuklara hazırladığım slaytı yansıtmaya başladım.
— Evet, doğru bildiniz. İlki Kabe, ardından Mescid-i Nebevi geliyor. Biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz burada defnedildi. Ve en sonuncusu...
Bir süre gerçekten bir yanıt almak için bekledim. Hepsini tek tek gözlerinin içine baktım fakat bir cevap gelmemesi beni üzdü.
— Mescid-i Aksa, dedim ve Aksa’nın, daha doğrusu Kubbet-üs Sahra’nın görselini ekrana yansıttım.
Evet, Kubbet-üs Sahra artık Mescid-i Aksa ve Kudüs için öyle simgeleşmişti ki, Aksa deyince ilk aklımıza orası geliyordu. Fakat Mescid-i Aksa sadece bu altın kaplamalı kubbeden ibaret değildi.
Çocuklara onların yaşına uygun bir şekilde anlatmaya çalıştım. Beytülmakdis'ten bahsettim. En çok da onların ilgisini çeken şey; Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. İsa gibi gerçekten kıssalarını bildiğimiz, daha önceki derslerde işlediğimiz peygamberlerin burada defnedilmiş olması, burada hayatlarının geçmiş olmasıydı.
Çocukları sıkmamak adına dersimizi uzatmadan bitirdim. Çıkış saatleri gelmişti. Öğretmenler odasına girip çarşafımı giydim, çantamı aldım.
Kapı çaldı. Hazır bir şekilde kapıyı açtığımda, daha öncesinden de minik bir sürtüşme yaşadığımız o veli ile tekrar karşılaştım. Yapmacık bir gülümseme sundu Pınar Hanım. Sonrasında ağzını büzerek ekledi:
— Cennet öğretmenim, biraz konuşabilir miyiz?
— Tabii, buyurun, diyerek öğretmenler odasına aldım.
Bir yandan Hafsa, yardımcı öğretmenleriyle birlikte diğer öğrencileri çıkışta velilerine teslim ediyorlardı. Kapıyı bilerek kapatmadım ve Pınar Hanım'ı içeri aldım.
Kolundaki bileziklerini sallayıp saçını kulağının arkasına aldı. Elini çenesinin altına yerleştirip bacak bacak üstüne attı:
— Cennet öğretmenim...
Allah’ım, bu kadın konuşurken sanki benim kemiklerim birbirine giriyor! O kadar yapmacık ve böyle kendini sıkarak konuşuyor ki, eminim bu kadın evde asla böyle değil.
— Buyurun, dedim.
Ben de yapmacık bir gülümsemeyle karşılık verdim çünkü samimi bir tebessümü hak etmiyordu bu kadın.
— Daha önceden de konuşmuştuk ama Yağız yine "Öğretmenim kırmızı kitapları okuyor bize, onları anlatıyor," diye bahsediyor.
Derin bir nefes alıp içimden kuvvetli bir "Yâ Sabır" çektim.
— Evet Pınar Hanım, okuyoruz.
— Hocam, müfredatta böyle bir şey var mı? Yani tamam, Kur’an öğreniyorlar, din dersiniz var fakat kırmızı kitap ne yani?
Şeytan diyor; al şu kadının saçını başını yol, o bileziklerini de büzdüğü ağzına tık! Neyse, tabii bunları yapmıyoruz diye geçirdim iç sesimden.
— Pınar Hanımcığım, burası bir sübyan mektebi. Çocuklara burada biz dini eğitim veriyoruz, aynı zamanda siz bunu bilerek buraya gönderiyorsunuz Yağız’ı.
— Evet öğretmenim, tabii ki din dersi de alsınlar ama yani biz Hanım Hanım'la konuşmuştuk bunu...
"Hanım" denilen kişi müdüremizdi. Ben burada öğretmendim, sonuçta o idareciydi. İsmi de Hanım’dı. "Hanım Hanım" deyince de aşırı komik oluyordu. Hafsa buraya ilk geldiğinde kadının ismini duyunca gülmemek için kendini çok zor tutmuştu. Hatta moralim çok bozuk olduğunda bana şey yapıyordu; gideceğim kadına diyeceğim ki: "Hanım Hanım, bunlar benim yavrularım!" Birlikte kahkahalarımızı serbest bırakıyorduk tabii.
— Anlıyorum sizi fakat okuduğum kitap Kur’an tefsiri hanımefendi. Biz burada din dersinde çocuklara dinimizi anlatıyoruz, bu da Kur’an tefsiri. Yani dinimizin haricinde bir şey anlatmıyorum, bozuk bir fikir de empoze etmiyorum.
Dişlerini sıkarak gülümsedi:
— Artık ben orasını bilemem...
Artık sabredecek halim kalmamıştı, sesimi sertleştirdim:
— Ne demek hanımefendi "ben orasını bilemem"? İsterseniz alıp okuyabilirsiniz. Müdürümüz de bu kitapların okunmasına, anlatılmasına izin veriyor. Aynı zamanda bu kitaplar devlet onaylı.
— Ben de tam okuduğunuz ve çocuklarımıza anlattıklarınız için size teşekkür etmeye gelmiştim Cennet öğretmenim...
Diye konuşan tok sesli, iri bir cüsse, açık olan öğretmenler odasının kapısından hafifçe eğilerek içeriye girdi.
Üzerine tam oturan siyah gömleği kollarını sıkıyordu. Önünde bağladığı kollarını kendinden emin bir şekilde tutarken, kehribar renkli çekik gözlerini biraz daha kıstı. Fakat bakışları bende değildi.
— Ben de o bahsettiğiniz kırmızı kitapları okuyorum bu arada. Adı kırmızı kitap değil, Risale-i Nur. Çok güzel eserler, okuyun...
Dudağının kenarı ukala bir şekilde kıvrıldı:
— Ufkunuz açılır.
İç sesimin ağzı bir karış açık kalmış, hatta çenesi düşmüştü. Fakat dış görünüş olarak oldukça normal, ifadesiz durmaya çalışıyordum.
Biraz önce gelen, Mücahit Eymen’in babasından başkası değildi!
"Birer çay içeriz ama," dedi Meryem, birlikte oturduğumuz hastane kafeteryasındaki masanın sandalyesine biraz daha yerleşirken.
Çantamı masanın üzerine koydum, sıcak bir tebessüm sundum güzel arkadaşıma. "Tabii, biliyorsun çayı reddedemiyorum."
"O zaman sen otur, ben alayım. Sen misafirsin." Beyaz önlüğünün kenarlarını düzeltip kalktı.
Oturduğumuz masanın hemen kenarı hastane bahçesine bakıyordu. Hava soğuktu; bahçedeki ağaçların hepsi yapraksız, kupkuru dallar halinde duruyordu. Umarım, dedim içimden, umarım Allah'ım korkularımın hiçbiri gerçekleşmez. Korkuyordum. Çünkü dersten çıktıktan sonra hastaneye gelmemin sebebi, uzun zamandır şüphelendiğim fakat bir türlü emin olamadığım, daha doğrusu kendime konduramadığım o hastalığın teşhisinin koyulacak olmasıydı. Yaşım biraz daha küçükken hep bir umut vardı içimde fakat yaşım ilerledikçe gittiğim doktorlar daha da umutsuz konuşmaya başlamıştı. Ve artık bu sonuç, kesin olarak hastalığımı belirleyecekti.
Yirmi beş yaşımı dolduruyordum bu yıl. Bilemiyorum... Ben bu yaşlarımı pek fazla böyle hayal etmemiştim. Bu yaşa kadar çoktan bir aile kurarım, çocuklarım olur, bir yuvam olur, kurulu bir düzenim olur diye düşünmüştüm hep. Fakat olmamıştı.
"Getirdim, getirdim! Sıcacık tarçınlı kek de aldım, seversin." Meryem çayımı önüme kibar bir şekilde bıraktı.
"Severim," dedim. Arkadaşımın beni yatıştırmak için çabaladığını görebiliyordum.
"Bugün de nöbetim var Cennet, dua et kolay geçsin."
"Tabii ederim canım. Fatih abin de evde, eve attım onu."
Çayımdan bir yudum alıp gülümsedim. "Hâlâ süründürüyor musun?"
Şen bir kahkaha attı. "Trip atmaya devam ediyorum, biraz daha gönlümü almaya çalışsın."
"Adamın tek suçu operasyona gitmek mi?"
Dudaklarını birbirine bastırdı. "Tabii ki, daha ne olacak!"
Ne kadar bunu daha önce konuşmuş olsak da ben her seferinde şaşırıyordum Meryem'in bu tutumuna. "Sen adamın asker olduğunu bilerek evlendin. Yine de her operasyona gittiğinde, uzun süre ayrı kaldığında ona küsüp trip atıyorsun."
Ortamıza koyduğu tarçınlı kekten bölüp ağzına attı. Gözünü kırpıp ekledi: "Sen evlen o zaman, seninle de göreceğiz şekerim! Evlilik işleri biraz böyle, adam kadının nazını çekmesi lazım. Evlendik diye peşimden koşmayacak mı sanki? Evlenmeden önce az koşturmadı peşimden!"
"Olsun, ölene kadar koşsun," dedim. Arkadaşım adına mutlu oluyordum, kıkırdadım. Çok tatlı bir evlilikleri vardı Meryem'in. Böyle konuştuğuna bakmıyordum, aslında Fatih abi için hep endişeleniyor, korkuyordu. Eve sağ salim gelince de ödül olarak onu süründürüyor, gönlünü almasını sağlıyordu. Araları çok iyiydi, bunu biliyordum.
Çaylarımızı bitirmiştik. "Benim molam bitti canım," dedi Meryem saatine bakarken. Yanıma gelip bana sarıldı. "Lütfen merak etme, inşallah bu sefer güzel bir sonuç alırız."
"İnşallah canım," dedim buruk bir gülümsemeyle.
Hastaneden eve dönüş yolunda dalgın dalgın yürüyordum. Bu yürüyüşte bana kulaklıklarımda açtığım playlistim eşlik ediyordu. Ruh halime göre açmıştım, bu sefer bir şiir dinliyordum. Seriday, bir Çerkez sevda şiiri. Bilemiyorum ama dinlediğim anda büyülemişti beni. Sanki benden bir parça taşıyordu ya da geleceğimden bir şeyler fısıldıyordu bana. Furkan Özdemir'in ruha dokunan sesinden tekrar tekrar aynı şiiri dinledim.
Evi kendi anahtarımla açıp içeriye girdim. Bugün buzluktan çıkardıklarımı fırına atıp hazır bir yemek yapacaktım, sabahtan bir de çorba hazırlamıştım. Salondan annemin "Hoş geldin," demesiyle içeriye geçtim. Favori dizisini izlerken el işi yapıyordu. İçimden, Ah anne keşke daha güzel şeyler ile ilgilensen, bu bomboş şeylerle ömrünü tüketmesen demek geçti fakat daha önce yaptığım binlerce başarısız konuşmadan sonra artık biraz pes etmiş hissediyordum.
Çarşafımı çıkardım, elimi yüzümü yıkadım. Bu sırada Pelin'den beklenmeyecek bir şekilde mutfakta yemek hazırlıklarına yardım ediyordu. Üzerime rahat bir pijama takımı giyip salonda kurulan sofraya geçtiğimde, masada gördüğüm o şişe adeta kanımı dondurdu.
Olduğum yerde öylece kaldım. "Anne," dedim sadece. Çaresiz, sitem dolu bir sesle. "Neden bunu aldınız?"
Bu, boykot edilen o malum içecek markasıydı.
"Aman kızım nereden bileyim ya, indirimdeydi işte."
Sanki kalbime zehirli bir hançer sokmuşlardı. İşte o hançer zehirliydi; çıkarsam da yüreğimi dağlamaya devam ediyordu. Ben dışarıdaki insanları bilinçlendirmeye çalışırken, onların yüreğine dokunmaya çalışırken kendi evimde öz annem dahi bu bilinçten uzaktı.
"Yeter ama," dedim. "Ne demek bilmiyorsun? Ben senin telefonuna uygulama kurdum, defalarca kez anlattım, söyledim!"
Bunları söylerken şişeyi elime almıştım. Pelin sadece sesten rahatsız olmuş gibi kulaklığının tekini çıkarmış, üstten üstten bana bakıyordu.
Annem ise kaşlarını çatmıştı. "Bağırma bakayım bana sen! Annene niye saygısızlık yapıyorsun ya?"
"Anne saygısızlıkla ne alakası var? Niye bunu aldınız? Bu insanlar, sizin ödediğiniz o parayla masum çocukları öldürüyor! Minicik minicik bebekleri katlediyorlar!"
"Biz bir tane aldık diye mi oluyor yani bunlar?"
"Evet!" dedim çaresiz bir şekilde. "Evet, tam da ondan ötürü!"
"Heee, yani biz bir tane almayınca bitecek! Kızım herkes alıyor zaten."
"İşte herkes böyle düşününce hiçbir şey değişmiyor! Herkes almasa biter bu firmalar, hepsi batar! Görmüyor musunuz, bir boykot çağrısıyla kaç yüz milyon dolar zarar etti bu zalimler!"
Sanki duvara konuşuyordum. Çırpınıyordum, haykırıyordum ama beni duymuyorlardı. Ya da duyuyor, anlamıyorlar, anlamak istemiyorlardı. Daha fazla dayanamadım. Bir hınçla şişeyi kaptığım gibi kapağını tek hamlede açtım ve içindekinin tamamını mutfak lavabosuna döktüm.
"Siz alın bakalım!" dedim içeriye doğru bağırarak. "Almaya devam edin! Ama ben size bunları yedirmeyeceğim!"
Ne iştahım kalmıştı ne de bir hevesim. Çaydanlıktan kendime soğuk bir çay doldurdum, onu ısıtmaya bile halim yoktu zaten. Yorgundum, bir de bu evde yaşanılanlar tuz biber oluyordu sıkıntılarımın üstüne. Odam geçip kapıyı kapattım ve kendimi dinlemek için Rabbimin huzuruna kaçtım.
Güzelce hazırlanıp kursa gittiğimde kapıda Mücahit beni karşıladı. Heyecanlıydı, gözlerinde ışıklar parlıyordu.
"Bir şey mi oldu?" diye sordum.
"Öğretmenim, öğretmenim bir şey soracağım ama lütfen evet deyin!"
O kadar tatlı soruyordu ki eğilip onunla aynı boy hizasına geldim. "Peki, söyle bakalım neymiş?"
"Çıkışta lütfen bize gelin!"
"Sizin eve mi geleyim?"
Başını hızlı hızlı salladı.
"Peki, gelirim."
Aslında kurstan sonra hastaneye sonuçlarımı almaya gidecektim fakat bu minik adamın da gönlünü kırmaya yüreğim razı gelmiyordu. Bilemiyorum, Mücahit'i kıramıyordum, ona hayır diyemiyordum. Çocukların yanına girmeden önce aynada kendime minik bir motivasyon konuşması yaptım. Hayatımda ne olursa olsun bu küçük çocukların yanına girdiğimde hepsini geride bırakıyordum. Sanki ben de onlarla çocuk oluyordum ya da içimdeki çocuğu ortaya çıkarıyordum.
Teneffüste Hafsa ile öğretmenler odasında oturuyorduk.
"Kız, inanır mısın bizim çamaşır makinesi Alzheimer olmuş!"
Kahkaha attım ama kendimi tutamıyordum. Bir süre güldüm ama Hafsa hiç de gülmüyordu.
"Şaka yapmıyor musun?" dedim gözlerimden gelen yaşları silerken.
Sinirli bir gülüş oturdu dudaklarına. "Keşke şaka yapsam! Mübarekler bizim makineyi yan çevirmişler, yok neymiş altı paslanmış. Sonra makineyi düz çevirdik, makine hiçbir programı hatırlamıyor! Yani ben de Alzheimer olan makine ilk defa görüyorum!"
Ben gülüşüme hâkim olamıyordum, kahkahalar art arda patlıyordu odada.
"Neyse," dedi Hafsa. "Sonra çok şükür kafası yerine geldi de kurtulduk."
Çıkış saati geldiğinde Mücahit gelip elimi tuttu. "Hadi öğretmenim!"
Birlikte dışarıya çıktığımızda, onun işaret ettiği lüks arabanın yanında, arabaya yaslanmış bir şekilde bekleyen adamı gördüm. Üzerinde ince bir palto, yine şık giysiler içerisinde Mücahit'in babası duruyordu. Bizi gördüğüne emindim fakat inatla sadece saatine bakıyor, hiç oralı değilmiş gibi davranıyordu.
Mücahit'in hatırı olmasaydı şu adamla gerçekten karşı karşıya gelmek istemezdim. Değişik bir şekilde beni geriyordu. Arabaya yerleştiğimizde o ön koltuğa, ben ve Mücahit ise arka koltuğa geçtik.
Gerçi, geçen gün beni Pelin'in o sinir bozucu sorularından kurtardığını hatırladığımda, fark etmeden gülümsemeye başladım. O an gerçekten beni şaşırtmıştı.
Araba trafiksiz bir yolda ilerlerken camdan dışarıyı seyrediyordum. Bir an bakışlarım bir çiçekçinin önündeki kan kırmızı renkteki anemonlara takıldı.
"Bir dakika, sağa çekebilir misiniz?"
Şoför, "Tabii ki," diyerek ricama uydu. Asker adam ise arkaya doğru kısa, belli belirsiz bir kontrol bakışı attı. Arabadan inerken, "Benimle gelmek ister misin?" diye Mücahit'e de sordum. O zaten çoktan benimle birlikte arabadan inmeye hazırlanmıştı. Kapının önündeki kırmızı anemonlardan bir saksıyı Mücahit ile seçip satın aldık.
Mücahit saksıyı taşımak istediği için gülümseyerek poşeti ona verdim. İkimiz neşe ile çiçekçiden çıktığımızda, karşımızda kollarını önünde bağlamış, kaşlarını belli belirsiz çatmış bir asker ile karşılaştık. Gerçekten, asker olduğunu söylemese bile hal ve tavırlarından o kadar belliydi ki... Hayır, sanki içtima alanına geç kalmışız gibi davranıyordu. Hiç oralı olmadım, yüzüne bile bakmadım. Çok gereksiz kasıyordu bence. Gülümsememi daha da genişleterek Mücahit ile arabaya geçtik.
Araba aynı malikanenin soğuk duvarlarından geçerek bahçesine girdiğinde, bir kez daha Mücahit'in kucağındaki kıpkırmızı anemon çiçeklerini neden seçtiğimi hatırladım. Burası o kadar ruhsuz, renksiz hissettirmişti ki bana, biraz renk katmak istemiştim. Araba durduğunda Mücahit ile birlikte evin girişine doğru adımlamaya başladım. Bay Somurtkan'ı beklemek istemiyordum, pek hoş sohbet biri gibi gelmemişti bana. Kapıda bizi Hatice teyze karşıladı.
"Oyy balam! Öğretmenim hoş gelmişsiniz."
Onun samimiyetine aynı şekilde karşılık vermeye çalıştım. "Mücahit bugün de sizi ziyaret etmemi çok istedi, ben de onu kıramadım."
"İyi yapmışsınız, evimize neşe getirdiniz." Hatice teyze Mücahit'in kucağındaki çiçeği fark etti. "O nedir oğlum?"
Mücahit, "Öğretmenim aldı," dedi.
"Yani eğer sorun olmazsa bahçeye birlikte ekebilir miyiz? Mücahit'le keyifli olur diye düşündüm," dedim ve Mücahit'e göz kırptım. Tatlı tatlı gülümsüyordu.
"Ay hiç sorun olur mu, çok da güzel olur! Rıdvan Bey, hemen görevli kızlardan birini gönderir misiniz? Cennet öğretmenime bahçedeki müsait bir kısmı göstersin."
Yanımıza gelen yardımcı kız çiçeği ekmemiz için minik bir kürek ve birkaç araç daha getirmişti. Mücahit'e küçük küreği verdim, kendim de büyük küreği alıp kazmaya başladım. "Hadi bakalım, birlikte kazıyoruz."
Bize gösterilen yere minik bir çukur açtık. Birlikte çiçeği saksısından çıkarıp açtığımız boşluğa yerleştirdik ve avuçlarımızla toprağı hissede hissede üzerini kapattık. "Peki can suyunu sen vermek ister misin?"
Yine hızlı hızlı başını salladı. Kahve tutamlı saçları alnına dökülüyordu. Saçlarını karıştırdım, yumuşacıktı. "Peki buyur." Su şişesini ona doğru uzattım. Birlikte 'Bismillah' diyerek bu güzel çiçeğe can suyu verdik.
Bir an izleniyormuş gibi hissettiğimde ani bir refleksle tam karşıya kafamı kaldırdım ve yine o bir çift kehribarla karşılaştım. Malikanenin duvarlarından birine yaslanmış, elleri cebinde dalmış gitmiş gibiydi.
Tekrardan ektiğimiz kan kırmızı çiçeğe baktım. Bu soğukluğun içine ne de güzel renk katmıştı. Rabbim nasıl da güzel yaratmış...
"Öğretmenim hadi içeri geçelim, oyun oynayalım!" Mücahit elimden tutup beni eve doğru çekiştiriyordu.
O an gözlerim telefonumdaki saate kaydı. Eyvah! Hastane sonuçlarımı almaya gidecektim, tamamen unutmuştum. Mücahit'e doğru dizlerimi kırıp eğildim, omuzlarını tuttum, gözlerinin içine baktım. "Üzgünüm canım, hastaneye gitmem lazım."
"Hasta mısın öğretmenim?" Endişelenmişti.
Gülümsemek için kendimi zorladım. "Biraz... Bana dua eder misin?"
Yine başını hızlı hızlı salladı.
"Peki o zaman, ben hemen gideyim." Mücahit'i Hatice teyzeye bırakmak için malikanenin kapısına doğru götürdüm.
Hatice teyze telaşımı görünce, "Kızım nereye, acelen var?" diye sordu.
"Hastaneye yetişmem lazım teyzeciğim," dedim bir yandan çantamı sıkı sıkıya tutarken. "Acilen gitmem lazım, maalesef kalamayacağım. Hastaneden sonuçlarımı almam gerekiyor."
"Tamam, hiç taksiyle falan uğraşma kızım, Musab seni bırakır."
Bu konuşmalar olurken Mücahit'in babası da ağır adımlarla bize doğru geliyordu. "Yok, yok ben hiç zahmet vermeyeyim. Şimdi yoldan taksi çeviririm ben."
Bize doğru gelirken parmağına taktığı arabanın anahtarlarını salladı. "Buraya kadar zahmet ettiniz, lütfen ısrar etmeyin, sizi ben bırakayım." Değişik bir şekilde, bu cümleyi kalın sesine ve ciddi tınısına rağmen kibar bir şekilde söylemişti.
"Peki," diyerek peşine takıldım. Şu an vakit kaybetmek istemiyordum.
Arabada arka sağ koltuğa oturduğumda, o da şoför koltuğunda yerini almıştı. Yol boyunca bir kere dikiz aynasına baktığımda belli belirsiz bakışlarımız kesişti. Hastanenin önüne geldiğimizde düz bir sesle teşekkür ettim ve koşar adım doktorun odasına doğru adımladım.
Bir yanım geri geri adımlamak, hatta hiç gitmemek istiyordu. Sonucu öğrenmek istemiyordum. Zaten tahmin ediyordum fakat büyük profesörün ağzından bunu duyduğumda bütün umutlarım yerle bir olacaktı. İşte onu kaldırabilir miyim bilemiyordum. Yine de mecburiyetle adımladım o odaya. İsmimin ekranda yazmasıyla kapıyı tıklatıp içeriye girdim.
Profesör gözlüklerinin üstünden bana bakarken ayağa kalkıp elindeki kağıtları uzattı. Yüzündeki ifadeden cevabı anlamıştım. Yine de... Yine de bana direkt söylemesini istedim. "Hiç umut yok mu?" dedim çaresizce.
Bakışlarını yere düşürdü. Sonra da elindeki kağıtlara bakıp başını iki yana salladı. Çaresiz gibiydi. "Maalesef Cennet Hanım... Hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacaksınız."
Doktorun söylediği cümleyi duydum. Duydum ama işitemedim sanki. Bana uzattığı kağıtları aldım. Uyuşmuştum. Başım dönüyordu. Gözlerimin önünde beyaz ışıklar yanıp sönüyordu. Kapıyı açıp dışarıya çıktım ve yine onunla karşılaştım. Bakışlarında bu sefer ilk defa farklı bir ifade gördüm. Şefkat...
Ve o an dizlerimin bağı çözüldü. Düştüm. Gözlerim kapandı. Düştüğümü sandım fakat belime dolanan kuvvetli bir kol yerle buluşmamı engelledi.
---
😍🔥🤌🏻
YANIYOR BURALAR
NASIL???
YORUMLARI YAĞDIRIN
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |