
Selamlar sevgili Kara Kedilerimmmm
Bugün upuzunnnnnn bir bölümle karşınızdayım. Bugünkü bölüm aslında iki bölümü birleştirerek attığım bir bölüm oldu. Normal kitap formatında 14. ve 15. bölümleri içeriyor bu bölüm. Birleştirmek istememin nedeni hem birbiriyle bağlantılı bölümler olması hem de 14. bölüm biraz daha olaysızdı bu yüzden sadece onu paylaşmak içime sinmedi. Böylece en uzun bölümümüzü yüklemiş bulunuyorum.
Ve ÇOK UZUN ZAMANDIR heyecanla beklediğiniz bir olay bu bölümde oluyor tepkilerinizi AŞIRI merak ediyorummmm. Cidden çok heyecanlıyım tepkileriniz için bu yüzden bölümü şimdiden atıyorum gündüz olmasını bekleyemedim vbdfbvjkbcdbjcbs
Ay daha fazla bekletmeden sizi bölüme alayım ballarım oy vermeyi eksik etmeyin, seviliyorsunuz <3
Keyifli okumalar.
***
Birkaç hafta boyunca neredeyse her günü mutfakta geçirince Demir’in neden ısrarla beni mutfağa sokmaya çalıştığını çok iyi anlamıştım. Aslında bunu mutfağa girişimin üçüncü gününde anlamıştım ama elbette bunu kabul edecek değildim. Kabul edebileceğim tek şey içimde yaşadığım tüm karmaşa ve duyguların arasından sıyrılmanın yolunu bulmuş olmaktan ne kadar mutlu olduğumdu. Oldukça… hafiflemiş hissediyordum. Ve bu his aylardan sonra ilk kez rahatladığımın kanıtıydı.
“Onur başımda bekleme artık sinirimi bozmaya başladın!” Yani Soylu ailesiyle bir arada yaşarken ne kadar rahatlayabilirse bir insan ben de o kadar rahatlamıştım.
Beni umursamadan kollarını önünde birleştirdi kalçasını tezgaha yasladı. “Bu defa görmem lazım nasıl yaptığını. Yoksa kesin bizi zehirleyeceksin.”
Kekimin sosunu karıştırmayı bırakıp ters bakışlarımla ona baktım. “Sana daha önce de söyledim sen zaten yemeyeceksin kekimden.”
Islak kek yapmayı denememin altıncı günüydü. Geçtiğimiz haftalar içinde tam altı kez kek yapmayı denemiştim. İlk denememde aslında ortaya çok güzel bir şey çıkmıştı. En azından ben öyle sanmıştım. Fakat herkes ilk çatalı aldığında ortaya çıkan görüntü pek iç açıcı değildi. Tam bir kaos ortamıydı. Kaan direkt çatalı tabağa fırlatmış Onur ise yutmadan peçeteye tükürmüştü. İkisini de o gün kara listeye almıştım tam o anda. Mert, son olanlardan sonra ona olan sinirimi yok edecek bir şekilde istifini bile bozmadan yemeye devam etmişti. Hatta yüzüme gülümseyip “Harika olmuş güzelim.” deme cüretini dahi göstermişti. O an orada erimiş olsam da belli etmemiştim. Gerçi aramız hala limoniydi ama artık ona ters ters baktırmamı gerektirecek kadar canımı sıkmıyordu varlığı.
Ve Demir… Demir neredeyse tüm tepsiyi yemişti ve yerken yüzünde beliren neşe o kadar sahiciydi ki ben de tadına bakmasam inanacaktım tatlımın güzel olduğuna. Fakat ne kekim pişmişti ne de çikolata sosumun tadı çikolata sosu gibiydi. Ben bile bir dilimi zor yemiştim.
Tepsinin çoğunu midesine löp diye gönderen Demir’in o gece karnına ağrılar girdi haliyle. Suratımı astım bunu hatırlayınca. Gerçekten kekim midesine dokunmuştu. Neyse ki Demir’den sonra evin büyüğü olma şerefine sahip olan Mert o gece evin sorumluluğuna da sahip olma onurunu büyük bir tevazuyla kabul ettiğinden tüm gece babasına bakıp ona nane limon içiren kişi olmuştu. Ben de benim yüzünden bu hale düştüğünü bildiğimden vicdan azabından tüm gece yanında oturmuştum. Ve dürüst olmak gerekirse biraz da üzüldüğümden. Çünkü Demir gerçek anlamda bana iyi davranan tek kişiydi. Beni tam olarak sevdiğinden hala emin değildim ama benimle bir şeyler yapmaktan keyif aldığını, sohbetlerimizden hoşlandığını biliyordum. Ve ben de bunlardan çok hoşlanıyordum. Her neyse, tüm gece onun yanında olduğumdan sabaha karşı bir ara yorgun düşüp yatağının kenarında uyuyakalmış olmalıyım ama sabah uyandığımda Demir’in kolları arasında bulmuştum kendimi. Geceye göre kesinlikle daha iyi göründüğünden memnun olsam da sırıtışından pek memnun olamamıştım.
“Neye gülüyorsun öyle?” diye homurdanırken hislerimi açıkça belli ettiğimi düşünsem de Demir beni pek sallamamıştı.
“Tüm gece yanımda mı durdun?”
“Hayır tabii ki.”
Elbette bana inanmamış beni kollarıyla sıkı sıkı sarmış ve “Seni bulmuş olmanın ne kadar güzel olduğunu sanırım şimdi anlıyorum.” diye mırıldanmıştı kendi kendine. “Bir kız çocuğu!” Sanırım onu ölümden döndürdüğüm gerçeği zihninden tamamen silinmişti. Ben de bunu hatırlatacak kadar aptal olmadığımdan kollarından kurtulup yanından kaçmıştım.
İkinci tatlı denemem bundan dört gün sonra olmuştu. Elbette mutfakta Demir’in dibinden ayrılmayıp her yemek yapışında ona yardımcı olmaya çalışmıştım hatta sürekli onu rahatsız etsem de beni mutfaktan kovmaması için yalvarmıştım çünkü mutfakta olmanın inanılmaz rahatlatıcı bir şey olduğunu keşfetmiştim. Her şeyden nefret eden bir ergenin teki olsam da mutfakta bir şeylerle uğraştığım zaman dünya gözüme o kadar da nefret edilesi gelmiyordu. Ama buna rağmen kendi başıma bir şeyler yapmak için cesaretimi toplamam dört gün sürmüştü. Hem o süre içinde Demir’in iyileştiğine de iyice emin olmuştum.
İkinci denememde keki yakmıştım. Bu ilkinden daha büyük bir fiyaskoydu çünkü bu defa direkt çöpe gitmişti. Bu ve bunun benzeri şeklinde devam eden hatalar silsilesinin sonunda bugün tam altıncı kez ıslak kek yapmayı deniyordum ve bu defa sanırım gerçekten başarmıştım.
Hayatımda ilk defa bir şey başarmışım gibi hissettiğimden kendimle oldukça gurur duyuyordum. Sosumu kekin üzerine dökmeye başladım yavaş yavaş.
“Ne demek sen yemeyeceksin, yılan?” Öfkeyle dirseğimi karnına geçirdim bana taktığı iğrenç lakabı duyunca. Beni bir sürüngen olarak kafasında kodlamıştı, yılan diyordu. Bazen solucan bazen tırtıl. Bir keresinde sümüklü böcek dediği bile olmuştu ama her zaman Kaan’a attığım meşhur tekmelerden nasibini alınca bir daha onu dememişti. Fakat geri kalanını da demeyi bırakması için yeterli olmamıştı tekmem. “En güzel yapmışsın gibi görünen bu ve sen günlerdir bizi zehirlemene rağmen hepsini yedim ama güzel yaptığını yiyemeyecek miyim?”
Hevesle yüzüne baktım. “En güzeli gibi mi gözüküyor cidden?”
Bir an önümde birazdan hazır olacak keke sonra da yüzüme bakıp gözlerini devirdi. “Hayır bok gibi görünüyor.”
Sinirden kudurarak bacağının yanını tekmeledim. Gıcık herif! Günlerdir yaptığı tek şey beni sinir etmekti.
“Demir!” diye bağırdım ses tellerim yırtılırcasına. “Onur yine bana küfür ediyor! Hem de çok kötü şeyler!”
Onur telaşla eliyle ağzımı kapatmaya çalışsa da Demir’in “Onur!” diye uyaran sesini duymamızı engellemedi bu. Haince sırıttım elinin altında. Homurdanarak geri çekildi.
“Şeytan.”
En sinir olduğu şey olduğunu bildiğimden yüzümü buruşturarak onu taklit ettim. Bunun yapılmasından gerçekten nefret ediyordu. Sinirden ağzından köpükler çıkıyordu ve ben de bunu bile bile sırf kudurması için yapıyordum.
Şimdi de aynısı olmuştu işte. Sinirle dişlerini birbirine geçirdi. Kıkırdadım. Bu onu daha da sinir ettiğinden tiksinerek saçımı çekti. Tam Demir’e Onur’un beni dövdüğünü bağırmak için yeniden ağzımı açıyordum ki hatalarından ders çıkaran gıcık kişi benden önce davranıp bu defa ağzımı erkenden kapatabildi. Daha çok güldüm.
Onur ile ilişkimiz çok ama çok garipti. Benden nefret ediyordu. Bu doğru. Benden gerçekten nefret ettiğini biliyordum. Bu yüzden sürekli birbirimize dalaşıyorduk ama bazen çok nadiren benim nefret edilesi biri olduğumu unutuyordu, o zamanlarda iyi anlaşıyorduk. Gülüp eğlenebiliyorduk. Ama sonra benden nefret ettiğini hatırlıyordu bu, yüzünün katılaşmasına ve bana alakasız kırıcı bir şeyler söyleyip yanımdan gitmesine neden oluyordu.
Benden neden nefret ettiğini anlamak zor değildi. Yanlarında geçirdiğim günlerden sonra Onur’un annesini en çok özleyen çocuk olduğunu çözmem zor olmamıştı. Bu yüzden annem onu geride bırakıp beni yanında götürdüğü için bana kızıyordu, ona benzediğim için benden nefret ediyordu. Ama annemin geride bırakabileceği durumda olsaydım beni de geride bırakacağı gerçeğini düşünmüyordu. O ailesini ardında bırakıp gittiğinde doğmamıştım bile, belki hamile olduğunu bile sonradan öğrenmişti. Ama sonuçta beni bırakamazdı, bu yüzden yanında büyüyen ben olmuştum.
Annemin hakkında bunları düşünmek garipti. Bu yüzden genellikle düşünmemeye çalışıyordum çünkü her seferinde kalbimin yerinden sökülürcesine ağrıdığını hissediyordum. Babamla yaşadıklarım kalbimi kırsa da annem kalbimi parçalamıştı. Bu yüzden ikisini de aklıma getirmeyi bırakmıştım. Ve bir gün ikisini de tamamen unutacağımı ummaktan başka bir şey düşünmüyordum.
Cebimdeki telefonun titrediğini hissedince anlık irkildim aynı zamanda mesaj bildirimi de duyulmuştu. Mesajın en yeni arkadaşlarım olan Meriç ya da Özgür’den olduğunu düşünerek umursamadım.
Evet sonunda bir telefonum vardı. Demir bana yeni bir numara ve yeni bir telefon almıştı. Rehberimde yalnızca altı kişi kayıtlıydı. Bunlardan dördü Soylu ailesinin malum üyeleriyken ikisi de Meriç ve Özgür’dü. Mesajlaştığım bir o ikisi vardı zaten. Demir genellikle yazmak yerine arıyordu. Ayrıca beni aile grubuna eklemişti ve arada oradan yazıyordu. Kaan ve Mert ile ben konuşmuyordum, Onur da benden nefret ettiği için benimle konuşmuyordu. Zaten kardeş grubuna da almamışlardı beni. Üçünün olduğu ve sürekli konuştukları bir grup olduğunu görmüştüm tesadüfen, alınmadığımı görmek şaşırtmamıştı neyse ki. Zaten onlarla konuşmayan bendim bu yüzden çok etkilenmemiştim.
Biz kocaman mutlu bir aileyiz.
Telefonum birkaç dakika içinde bir anda kafayı yemiş art arda bildirim sesiyle dolup taşmayı başlayınca Onur hayırdır der gibi yüzüme baktı, kaşları hafiften çatılmıştı. Ben de onun gibi neler olduğunu bilmediğimden elimdeki sos tenceresini ve kaşığı kenara bırakıp cebimdeki telefonumu çıkardım kaşlarımı çatarak.
Ekranı açtığımda ilk gördüğüm tanımadığım farklı numaralardan gelen garip mesajlardı. Ve birden fazlaydı. Ancak uygulamaya girdiğim zaman neler olduğunu anladım. Öfke tüm vücudumu sararken telefonuma çaktırmadan bakmaya çalışan Onur’u umursamadan ekranı kilitleyip hızla mutfaktan çıktım.
“Kaan!” diye evi inletirken merdivenlerden inen Mert şaşkınlıkla durdu.
“Ne oldu?”
Onu umursamadan yanından geçip akşam için hazırlandığını bildiğim çıyanın odasına daldım.
“Sana beni okul grubuna almamanı söylemiştim!”
Böyle bir baskını beklemediği için durduğu aynanın önünde irkilerek bana döndü.
Bir şey demesini beklemeden “Neden beni dinlemedin?!” diye bağırdım bir kez daha. Telefonum olduktan sonra ona asla ama asla beni okulun sohbet grubuna almaması için uyarmıştım. Telefonumu yangında kaybetmeden önce aldığım sinir bozucu mesajları düşünmek bile beni krize soktuğundan yeni numaramı kimse öğrenmesin istemiştim. Kaan’ı da bu yüzden özellikle uyarmıştım. Beni dinlemeyeceğini tahmin etmeliydim.
“Neden ki?” diye sordu masumca ama bu hali öfkemi geçirmedi. “Grupta çok muhabbet dönüyor sen de gör diye aldım.”
Yumruklarımı sıktım bağırmamak için “Ama sana beni gruba almanı istemediğimi söylemiştim.” dedim tane tane beni anlaması için.
Gözlerini devirip yeniden aynaya döndü saçlarını düzeltmek için. “Neden bu kadar abarttığını anlamıyorum cidden.”
Birileri okulda yüzüme söylemesinin yetmediğine kanaat getirip ne kadar ateşli olduğumu ya da evimi yaktığım gibi benim de alev alev yandığımı söylemesi ya da en sevdiklerimden biri olan annesinin bile bıraktığı kızıl şeytan gibi cümleleri bir de bu kız evde bizden uzakta ve rahatken söyleyelim deyip telefonumu taciz etmeye çalışmasını kesinlikle ben abartıyordum. Evet, bu benim suçumdu.
Ona bir şey dememin bir işe yaramayacağını anladığımdan sinirle odasından çıktım. Mutfağa girip Onur’u bıraktığım yerde bulurken de öfkem dinmemişti. Birkaç bildirim sesi daha duyunca çıldırmamaya çalışarak telefonumu sessize aldım. Onur kollarını göğsünde birleştirmiş sanırım ona bir açıklama yapmamı bekliyordu. Ama onu görmezden geldim.
***
Sakinleşmem için bir saat geçmesi gerekmişti. Bu bir saatte telefonu bir kez bile cebimden çıkarmamıştım. Bunun yerine Demir’in yanına oturmuş misafirlerinin gelmesini beklerken kekimin de soğumasını beklemiştim.
Bugün Arın ve ailesi geliyordu benimle tanışmak için. Babası Demir’in en yakın arkadaşı olduğundan Demir Arın’ın babası Yiğit amcanın da bir amcam olduğunu söylemişti ki gerçekten bir tane amcam vardı bu arada. Demir’in tek kardeşiydi. Kendisiyle birebir tanışma şansına erişmemiştim burada yaşamadığından ama onu Kaan’ı görmek için okula geldiği birkaç seferden hatırlıyordum. ÇOK yakışıklıydı ve MUHTEŞEM ötesi arabaları vardı. Sanırım Kaan ile kardeş çıkmamızın bana tek artısı amcası olmuştu. Yani amcam, benim de amcam. Sırf onun için bile bu aileye alışabileceğimi içimde saklıyordum.
Her neyse, Arın ailesiyle daha önceden gelecekti fakat Demir babamla yaşanan olayın ardından onlarla biraz daha vakit geçirip kendimi daha iyi hissedene kadar bunu ertelemişti. Akıllıca bir karardı. Kendime gerçekten gelmiştim. Okulda hala sorunlar yaşamaya devam ediyordum ama onlarla baş etmek zor değildi. Kaan henüz sana kendimi affettireceğim zırvalarını gerçekleştirmek için bir harekette bulunmasa da okulda artık bana karışmıyordu. Yani en azından yıkıcı bir şekilde. Hala birbirimize dalaşıyorduk, özellikle onunla konuşmadığım için bilerek üstüme geldiği oluyordu ama yalnızca bu kadardı. Kalbimi kırmak için söylenen sözler ya da başkalarının önünde rencide etmeler yoktu. Kendi sınıf arkadaşlarım bana saldırmakta hala çekinmeseler de en azından Kaan’dan kurtulduğum için rahattım. Ve ne yazık ki hala her sabah müdüre birbirimiz hakkında yazdığımız raporları da teslim ediyorduk. Ben buna devam etmekten ne kadar memnun değilsem Murat hoca benim aksime bir o kadar memnundu. Her sabah bizi görmekten ne kadar mutluluk duyduğunu söylemekten kaçınmıyordu.
“Enfes.” Hevesle Demir’in yüzüne baktım çipil çipil açarak gözlerimi. “Ciddiyim Rüya enfes olmuş.”
Çatalı tabaktaki keke batırdı tekrardan ve ağzına bir parça daha attı.
“Gerçekten beğendin mi? Beni kandırmıyorsun üzülmeyeyim diye değil mi?”
Kafasını iki yana salladı hızlıca. İlk yaptığım tepsiye de çok güzel dediği için Demir’in beğenisine çok güvenememiştim. Her ne kadar bunca zamandır bana neleri yanlış yaptığımı söyleyen ve işin püf noktaları hakkında beni bilgilendiren muhteşem bir aşçı da olsa bana güven vermiyordu. Bu yüzden babasının yanında elindeki çatalı tutarak hevesle yüzüme bakan çocuğa çevirdim gözlerimi.
“Kötüyse bunu dile getirmekten çekinmeyecek tek pislik sensin.” dedim gözlerimi kısarak. Ardından öteki dilimi koyduğum tabağı hevesli yüzüne kaldırdım. “Tat ve nasıl olduğunu söyle.”
Demir kafasını iki yana salladı esefle ama bizi umursamadan ıslak kekten yemeye devam etti. O muhteşem bir aşçıydı ve el lezzeti vardı kesinlikle e tabii mutfağa girmeyi de çok seviyordu ama çocuklarından hiçbiri yemek veya tatlı yapmak için kendisi kadar hevesli olmamış bu zamana kadar. Şimdi benim onun kocaman, üstünde sadece baba yazan önlüğünü giyip mutfakta bir şeylerle uğraşmam onu çok mutlu ediyordu ve ne yaparsam yapayım hep beğeniyordu.
Gerçi sanırım bu defa cidden beğenmişti. Gözlerimi ilk çatalını alan Onur’a çevirdim gerçekten güzel olup olmadığını öğrenmek için. Sanki yavaş çekimde gibi yutuyordu ağzındakini ya da ben heyecanlandığım için her şey bana çok yavaş geliyordu ama sonunda yuttuğunda gözlerindeki ifadeden anladım cidden beğendiğini.
“Bu defa zehirlemeyeceksin bizi.” dedi burun kıvırarak sanki beğenmemiş gibi. Gözlerimi devirsem de ondan onay aldığım için mutluydum.
Sevinçten hafiflemiş bir şekilde dolaptan orta boy saklama kabı çıkarıp tepsiden güzel birkaç dilimi ayırmaya başladım.
“Ne yapıyorsun?”
“Arkadaşlarım için birkaç dilim ayırıyorum.”
Demir’in duraksadığını fark ettim. Çatalını ağzına götürürken eli yarı yolda durmuştu.
“Öyle mi? Hangi arkadaşlar bunlar? Kaan ve Arın ikisi de birazdan yiyecek çünkü.”
Yüzümü buruşturarak kafamı kaldırdım.
“Kaan veya Arın benim arkadaşım değil bunlar yeni arkadaşlarım için.”
Meriç ve Özgür için ayırıyordum gerçekten de. Bu tatlı yapma yolunda beş kez benimle birlikte hüsrana uğramışlardı çünkü her seferinde nasıl yapamadığımı onlara anlatıyordum. Benimle dalga geçseler de beni destekliyorlardı. Madem bu defa bunu yapmayı başarmıştım onların da tadına bakmak haklarıydı. Hem nasıl olsa yarın buluşacaktık.
“Kim bu arkadaşlar?” diye soran Onur oldu ama onu takmadan saklama kabının kapağını kapatıp dolaba yerleştirdim.
O sırada kapı çalınca Demir elindeki tabağı bıraktı. “Bunu daha sonra konuşalım canım.” diyerek yüzüme manalı bir bakış atıp mutfaktan çıktı. Sırıttım arkasından. Benimle ilgilenmesi hoşuma gidiyordu.
Neşeli ruh halim vücudumu sararken arkamdan gözleri kısık bakan Onur’u bir yerime takmadan Demir’in peşine takıldım. Arınlar gelmişti. Demir onları salona alıyordu.
Kenarda Kaan’ı gördüm. Arın ile barışmışlardı sonunda da anlaşamayan çiftler gibi birbirlerine triplenmeleri bitmişti çok şükür. Okulda onları görmezden gelmek kolaydı da evdeyken biraz zor oluyordu çünkü Allah’ın her günü ya Arın buradaydı ya da Kaan onlara gidiyordu. Gına gelmişti artık.
“Sonunda sizinle tanışmak nasip oldu Rüya hanım.” dedi Yiğit amca gülümseyerek ardından Arın’a yandan imalı bir bakış attı. “Evde adınızı çok duyuyoruz.”
Arın’ın kız kardeşi sessizce kıkırdarken Arın hiç oralı olmadı. Tüm gün okulu nasıl burnumdan getirdiklerini tabii anlatırdı evde. O kadar çok şey yapıyorlardı ki anlat anlat bitmezdi de.
“Çok memnun oldum Yiğit amca.” dedim cici bir kız gibi. Kaan’ın arkamda bir yerlerde homurdandığını duydum. Son anda kaşlarımın çatılmaması için durdurdum kendimi. Zaten okul grubu meselesi yüzünden kıldım ona bir şey söylerse üstüne atlardım sinirden.
“Babana benzemiyorsun.” diye bir tespit yaptı kafasını yana eğerek. “Ama niyeyse tam babasının kızıymışsın gibi hissediyorum.”
Sırıttım. Haklı olabilirdi. Haklı olması hoşuma giderdi.
Hızlı bir tanışma merasiminin ardından herkes salona geçti. Arın’ın bizden iki yaş küçük kız kardeşi Ayça ile de tanışmış ve biraz sohbet etmiştim ama anneleri Doğa teyzenin hastanede nöbeti olduğundan onunla tanışamamıştım.
Yiğit amca kesinlikle çok komik adamdı. Geldiklerinden beri yanına oturmuş ve kendisine git gide artan hayranlığımla sadece konuşmasını dinlemeye başlamıştım. Çoğunlukla Demir ile çocukluk ve gençlik anılarını anlatıyordu. Kaan ve Arın gibi onlar da küçüklükten beri arkadaşlarmış. Bu yüzden çoktan daha çok anısı vardı anlatacak. Ben de o sırada herkese yaptığım ıslak kekten ikram etmiş ve kalmaması ihtimaline karşılık bu gece burada olmayan Mert için de birkaç dilim ayırmıştım. Kendisi şirketin bir toplantı yemeğine katılmıştı bu gece. Bunu aile grubunda babasına yazdığı sitemli mesajlarından anlamıştım.
Şirketin sahibi yatarken ben koca adamlarla yemeğe çıkıyorum.
Şirketin tamamını üzerime yap da tam olsun.
Baba Onur’un bir işe yaradığı yok onun hisselerini bana ver bari.
Baba çok sıkıldım.
Mesajların özü bunlardı. İtiraf etmem gerekirse eğlenmiştim.
Yiğit amca Demir’e kafasıyla bahçeyi işaret edip ayaklandı. “Herkes kendi yaşındakilerle takılsın artık.” dedi bize üstten bir bakış atarak. “Bu yaşlı adamların konuşacak şeyleri var.” Durdu ve yüzünü buruşturdu. “Ergenler.”
Kıkırdadım. Yiğit amca bana göz kırpıp kızının saçından öpmek için ona eğilince gözlerimi çektim garip hissederek. Ben önümdeki boş tabağa bakacakken çok garip bir şey oldu. Kafamın üstünde bir ağırlık ve boynumda da bir el hissettim. Elin kocamanlığından saçlarımı öpenin Demir olduğunu anlayınca istemsizce gülümsedim. Kafamı kaldırıp parlayan gözleriyle denk geldi gözlerim. Saçımı hafifçe okşayıp gülümsedi ve en yakın arkadaşının peşinden bahçeye çıktı.
Yüzümdeki gülümsemeyle karşımdaki ekibe döndüğümde göz göze geldiğim tek kişi Onur oldu. Kaan ve Arın, Ayça’yı ortalarına almış kızı bir şeylere ikna etmeye çalışıyorlar gibi görünüyorlardı.
“Kaan abi sizinle konuşmak istemiyorum diyorum ya sen ve abim niye anlamak istemiyorsunuz?”
“Bücür özlüyoruz ama seni hadi ne olur affet bizi.”
Kaan’ın sevgi dolu cümlesiyle istemsizce ona kaydı gözlerim. Ayça’yı kolunun altına almış yüzüne gülümsüyordu içten bir şekilde. Kaşlarımı çattım. Ayça onun kız kardeşi gibiydi anlaşılan. Gözlerim Onur’a kaydığında kesin onun için de öyledir diye düşündüm. Ne de olsa hepsi iç içe kardeş gibi büyümüşlerdi. Fakat onunla göz göze gelince kaşlarımı anında düzelttim. Kendilerini bir şey sanmasını istemiyordum.
Fakat o çoktan neler düşündüğümü biliyormuş gibi sırıttı gıcık bir şekilde. Bir elini kazıttığı kızıl saçlarından geçirirken gözlerimi kaçırdım. Onların yanında durmasam iyi olur diye düşünerek ayaklanıyordum ki neşeli sesini duydum.
“Etrafta bir grup ergen varsa ne yapılır biliyor musunuz çocuklar?” Hepimiz yüzüne baktık ne yumurtlayacak diye. “Oyun oynanır.”
Ayaklandı ve gözlerime bakarak Ayça’nın elinden tutup onu ayağa kaldırdı.
“Hadi doğruluk mu cesaretlik mi oynayalım.”
Eyvah.
***
Deja vu yaşıyordum.
Sanki bu anın ortasında daha önce de bulunmuş gibiydim. Ama aslında zaten bulunduğumu biliyorum. Başka bir zamanda, başka bir mekandaydı.
Yine yanımda Kaan vardı, yine doğruluk cesaretlik oynuyorduk. Ve ondan ilk kez orada nefret etmeye başlamıştım. Bundan birkaç sene öncesiydi, biz 9. sınıfa henüz geçmiştik. Okulun ilk haftasıydı ve Kaan ile aynı sınıftaydık. Onunla tanışıp düşman olmam o zamana dayanıyordu yani, okulun ilk haftasına. Ortaokuldan yeni çıkmış kendini bir şey zanneden ergenlerdik hepimiz. Kaba, acımasız ve düşüncesiz. Komikti aslında çünkü bu zamana kadar o günü hiç aklıma getirmemiştim. Adeta unutmuş gibiydim.
Ama dudaklarıma yerleşen bir gülümseme kadar yakındı halbuki. Ve Kaan’ın “Hiç kardeşinin olmaması iyi bir şey Kabus. Senin gibi gıcık bir kardeşim olmasını asla istemezdim.” diyen alaylı sesi sanki az önce duymuşum gibi kulaklarımdaydı.
Okulun ilk haftası kimse birbirini tanımıyorken elbette yapılacak tek şey oyun oynamak olduğundan doğruluk cesaretlik oynamaya karar vermiştik sınıftan birkaç kişiyle. Kaan rahattı gerçi çünkü ekürisi Arın zaten yanındaydı ama benim ve benim gibi bazılarının tanıdığı kimse yoktu. Bu yüzden toplanıp kantinde oyunu oynamaya karar verdik.
Gayet eğlenceli başlamıştı aslında. İlk duygusu herkesten nefret etmek olan ben bile keyif almış birilerini tanımaktan mutluluk duymuştum. Hem cesaret seçince birilerine aptalca bir şey yaptırmak kadar eğlenceli başka bir şey de yoktu.
Ama ne yazık ki hemen yanımda Kaan oturuyordu, tıpkı şimdi olduğu gibi. Sınıfta denk düştüğümüz günden beri bana olan ters bakışlarını görmüyor değildim ama bir şey söyleyip daha ilk haftadan babamı okula çağırmalarını istemediğimden görmemiş gibi yapıyordum. Fakat kesinlikle görmezden gelmemeliymişim çünkü karşımızdaki çocuk sorusunu yanındakine sorarken hafifçe kulağıma eğilip “Saçlarından nefret ettim çok çirkinsin.” diye mırıldanmıştı. Bu annesinin birebir kopyası olmaya çalışan benim gibi bir kız için bu çok büyük bir hakaretti çünkü saçlarımı çok seviyordum. Annemin saçlarını çok seviyordum. İlk kez ondan orada hoşlanmamaya başladım. Bu kaba çocuk hiç tanımadığı birine hakaret edip ardından bunu herkesin içinde alay konusu haline getirince o kişiden hoşlanmanız biraz zor oluyordu zaten. O günden itibaren bana cadı demeye başlamışlardı. Ama umurumda değildi çünkü ben saçlarımın ne kadar güzel olduğunu biliyordum. Babam annemin saçlarına aşıktı.
Benim bu söylemleri umursamayışım bir süre sonra konunun unutulup gitmesine neden olsa da Kaan asla unutmadı. Şimdi bu yaptığı şeyin nedenini anlayabiliyor olsam da o zamanlar annesinin benim gibi kızıl saçlı olduğunu ve onu terk etmiş olduğunu bilemezdim. Annesinin annem olduğunu bilemezdim. Bana sataşması çok yersizdi. Yine de bu onun için yersiz değil gerekli bir şeymiş gibi davranmaktan hiç çekinmedi. Sonraki sene sınıflarımız ayrıldığında bile birbirimize sataşmayı hiç bırakmadık. Ve zaman şimdiye doğru ilerlerken ona olan nefretimin artmış olması garip gelmiyordu.
Her zaman gıcığın tekiydi.
“Hepinizden utanıyorum.” Girdiğim transtan çıkıp hepimize tek tek ters bakışlar atan Onur’un bakışlarına karşılık verdim. “Bu kadar basit ve gereksiz sorular sorduğunuz için sizden utanıyorum.” Açıkça gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.
Onur beni zorla buraya, oyunlarına, sürüklememiş gibi bir de oyunu başında hepimize doğruyu söyleyeceğine dair yeminler ettirmişti. Kaan ve Onur babalarının üzerine yemin ederken Arın ve Ayça birbirleri üzerine yemin etmişlerdi. Ben hayatımda kendimden başka kimse olmadığından acınası bir şekilde kendi üzerime yemin etmiştim ama onlar benim bu acizliğimi görmesinler diye acımı kibrime boğmuştum. Kendimden çok değer verdiğim kimse yokmuş gibi.
Her neyse Onur yeminler yetmemiş gibi oyuna biraz heyecan katabilmek için her birimizin önüne küçük bardaklar koymuştu. Dört bardağın her birinde sirke, limon suyu, pekmez ve tuzlu su vardı. Cevaplamak istemediğimiz sorular olursa birini içmek zorunda olacağımızı söylemişti. Ama şimdiye kadar gerçekten sıkıcı sorular sorulduğundan kimse önündeki bardaklara dokunmamıştı.
“Ne olsun istiyorsun Allah aşkına?” diye çıkışınca ters bakışlarının hedefi oldum.
“Kaos çıksın istiyorum. Sırlar ortaya çıksın kimin eteğinde ne varsa buraya dökülsün istiyorum.”
Harareti karşısında hepimiz göz devirdik. “Tuhaf ve rahatsız edicisin.” Sırıttı bir an, sonra hızla ciddiyete büründü.
“Bu defa ben çeviriyorum ve herkes düzgünce oynamaya başlıyor, tamam mı?”
Hepimiz mecburen onaylayınca şişeyi çevirdi. Ayça’nın heyecanla şişeyi izlediğini görünce gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Herkes ona evin küçük prensesi gibi davranırken etrafındaki her bir harekete heyecanlanması ve mutlu olması normaldi tabii. Onur ve Kaan bile ona sanki onların küçük kardeşleriymiş gibi davranıyorlardı.
“Güzelim susadın mı?”
“Rüya yaptığı kekten sana bir dilim daha getirsin mi?”
“Ayağını masanın kenarına çarptığın için çok özür dilerim bücür.”
“Hepimiz önünde eğilip sana tapalım ister misin?”
Kıskandığımdan değildi elbette ama sonuçta her ne kadar iç içe büyümüş olsalar da Ayça onların kardeşi değildi. Öyleymiş gibi davranmalarına gerek yoktu.
Şişenin bir ucu Onur’a bir ucu Kaan’a geldiğinde Onur sırıttı. Soran kendisiydi ve sabahtan beri bir kere bile ona gelmemişti şişenin ucu ondandı şimdi yüzüne yerleşen keyifli gülüşün nedeni.
İki elini birbirine sürtüp pişmiş kelle gibi sırıttı. Normalde bu hoşuma gitmezdi ama Kaan’ın abisine bakarak yutkunduğunu görünce ben de sırıttım.
“Söyle bakalım yağız olan.” dedi alayla. “Doğruluk mu cesaretlik mi?”
“İki ucu boklu değnek. Doğruluk desem diyemem cesaret desem yaptıracağın şeye güvenmiyorum.” Güldüm.
Çaresizce önündeki bardaklara baktı. “Abicim seç birini sonra da limonlu su iç işte Onur abinin bir daha sana denk gelme olasılığı düşük.”
Ters ters Arın’a baktım. İlla çözüm bulmasa olmuyordu zaten. Ne güzel Kaan’ın acı çekişini izleyecektik hep beraber. Kaan, söylediklerini çok mantıklı bulmuşçasına kafasını sallayarak arkadaşını onayladı ve gözlerini yanımdaki gıcığa çevirdi.
“Yaptırmak istediğin haince şeyleri hayal bile edemediğimden doğruluk diyorum abi.”
“Güzel. İstediğim şey doğruluk demendi zaten.” Öne doğru eğildi ve gözlerini kıstı. “Abimden çaldığım mavi kazağı benden çalıp kenarını söken sonra da suçu bana atan sen miydin?”
Kaan çaresizce gülerken dehşetle Onur aptalına dönüp omzuna sert bir yumruk geçirdim. “Hey! Bana bunun için tam bir hafta boyunca bağırdın benim almadığımı söylememe rağmen ve Kaan’ın yaptığını biliyor muydun?”
Gerçekten ne alakaysa kazağı benim aldığımı ve zarar verdiğimi söyleyip günlerce burnumdan getirmişti. Mert ile konuşmuyor olmama rağmen defalarca kendimi açıklamak zorunda kalmıştım onu her gördüğüm yerde.
“Ne var kızım o zaman sen almış olabilirdin.”
İç çekip esefle kafamı salladım.
“Onur abi, Kaan abi çaktırmadığını sanarak limonlu suyu içti.”
“Çok sağ ol bücür.” diye homurdandı Kaan öfkeyle. “Küssün diye abini satmana gerek yok.”
Ay abi diyor çıldıracağım galiba.
“Kolay kurtuldum sanma oğlum Mert abime söyleyeceğim senin yaptığını.”
Onur’a kalmadan ben söylerdim aslında. Keyifle sırıtarak telefonumu cebimden çıkardım ve sinirlerimi alt üst eden mesajları görmezden gelerek aile grubuna girdim.
Soylular
Ben: @Mert mavi kazağını çalıp kazağın sökülmesine neden olup suçu Onur’a atan Kaan’mış.
Ben: Kendisi şimdi itiraf etti.
Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım huzurla geri çıktım.
“O mesajlar da ne öyle?”
Onur’un kulağımın dibinden gelen sesiyle yerimde sıçradım ve hemen uygulamadan çıkıp ekranı kilitledim.
“Telefonuma sinsice bakmayı bırak!”
Onur gözlerini kıstı tam ağzını açmışken araya giren Kaan’a ilk defa şükrettim. Aldığım mesajları açıklayamazdım.
“Hey! Hemen Mert abime ispiyonladığına inanamıyorum kabus!”
“Günlerdir kazağını almadığımı anlatmaya çalışan benim aptal çıyan gerçekten kimin yaptığını bilmesi lazımdı!”
Kaan sinirle uzanıp saçımın ucunu çekti. “Ben doğru zamanda söyleyecektim zaten.”
“Ne zaman doğru zaman olacaktı acaba? Ölüm döşeğindeyken mi?”
Sinirle bir kez daha üzerime atıldı ama bu defa Arın arkadaşının kolunu tutup geri çekti. “Yine başlamayın ne olur.” diye yakınıp şişeyi çevirdi.
“Hay ama ya!”
Kahkaha attım. Keyifle ağız dolusu bir kahkaha attım. Şişe yine Onur ve Kaan’da durmuştu ve yine Onur soruyordu.
“Doğruluk mu-”
“Doğruluk abi doğruluk. Sana cesaret diyecek kadar aklımı kaybetmedim ben.”
“Senin aklın var mıydı ya?” diye laf soktum hemen. Yüzünü buruşturdu kibirle gülümsemeden hemen önce.
“Sınav sonuçları açıklanınca göreceğiz kimin aklı var kimin yok.”
Somurttum.
Geçtiğimiz hafta ilk sınavlarımız olmuştu ve benim tüm sınavlarım gerçek anlamda rezalet geçmişti. Hem de her biri. Eski bilgilerimle bazılarını çözmeye çalışsam da bu dönem tüm derslerden çok geride kalmıştım ve nasıl toparlayabileceğim hakkında bir fikrim yoktu.
Arın ile göz göze geldim. Bir şey çözmeye çalışır gibi yüzüme bakıyordu. Gözlerimi çektim üzerinden hızlıca. “Arın ile niye küstüğünüzü bilmek istiyorum.” dedi Onur ben bir şey demeyince. “Ama gerçek nedenini istiyorum saçma sapan bahanelerinizi değil.”
Kaan bir bana bir Arın’a baktı üzgün bir ifadeyle. Arın’ın yüzünde hadi söyle ifadesi vardı ama ben kaşlarımı çatıp yüzüne diktim gözlerini. Söylemesini falan istemiyordum. Onur’un biricik kardeşinin beni zorbaladığını bilip okulda da huzurlu olamadığım için sevinmesini istemiyordum. Onun gözünde ezik bir kız konumuna düşemezdim.
“Maalesef tuzlu suyu içmeyi tercih ediyorum.” Onur homurdandı. “Elbet öğreneceğim ben neler olduğunu.”
Kaan bir bardağını daha oyun dışı bırakırken bu defa ben şişeyi çevirdim. Şişenin soru tarafı Arın’a gelirken diğer ucu da benim önümde durdu. Gözlerimi karşımdaki çocuğun kahvelerine diktim ve “Doğruluk.” dedim direkt. Oyuna başladığımızdan beri bunu bekliyormuş gibi bir parıltı belirdi gözlerinde.
“Meriç itine aşık mısın?”
Böyle bir soru beklemediğim için şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Aynı zamanda herkesin, gerçekten herkesin bakışları merakla bende toplanmıştı. Ayça’nın bile ki o niye merak ediyordu bu sorunun cevabını anlamamıştım.
“Cevap vermeyecek misin?”
“Hayır değilim.”
“Peki ileride aşık olacak mısın?” Bu ne biçim soru Allah aşkına.
“Herkesin tek bir soru hakkı var sanıyordum.” dedim cevaplamamı bekleyen dört çift göze. “Devam edelim.”
“Hmm öğrenmek istediğim şeylerin sayısı artıyor.”
Onur’u umursamadan şişeyi çevirdim yine. Bu defa Kaan ile Ayça arasında durdu şişe.
“Doğruluk mu cesaret mi?”
“Cesaret.” dedi Ayça kendinden emin bir bakışla. Sanki Kaan’ın ona saçma bir şey yaptırmayacağından eminmiş gibi. Fakat Kaan sırıtınca ona istemediği bir şey yaptıracağını anladım.
“Cesaretin varsa kalk da şu abine bir sarıl.”
‘Cidden mi?’ dercesine sarı çıyanın suratına baktım. Yani gerçekten bunu mu istemişti? Gerçekten inanılmaz.
Gözlerimi Kaan’a sarılmak için ayaklanacağını düşündüğüm Ayça’ya çevirdim ama gördüğüm şey bambaşkaydı. Ayça ters ters yanımdaki çocuğa bakıp limonlu suyunu içmişti. Ben şaşkınlık içinde ona bakarken Kaan homurdandı sessizce.
“Yaprak Dökümünde gibi hissediyorum anasını satayım. Herkes herkese küs. Meraktan kuduracağım şimdi.”
Açıkçası bu defa ben de Onur’a katılıyordum, prenses Ayça’nın neden Kaan abisine küstüğünü aşırı merak etmiştim.
Ayça bir şey demeden şişeyi çevirdi. Aslında tatlı bir kız gibi görünüyordu. Tıpkı Arın gibi kahverengi gözleri, koyu saçları vardı. Hatta yeterince sevimli değilmiş gibi bir de gülünce yanağında kocaman bir gamze beliriyordu. Herkesin neden onu sevdiğine şaşırmamak lazımdı aslında. Ben kızın yanında şeytan gibi görünüyordum. Herkesin nefret ettiği şeytan annemden bana miras kalan cehennem kızılı saçlarım. Ben daha doğarken şanssızmışım.
“Doğruluk mu cesaret mi Onur abi?” diye sordu Arın.
Onur bir havayla sanki üzerinde gömlek varmış gibi yakalarını silkti. “Abinizin ağzından cesaretten başka bir şey çıkmaz,” dedi ve sonra bir anda yüz seksen derece dönüp “sanmayın çünkü siz ergenlerin bana yaptıracağı hiçbir şeye güvenmiyorum. Doğruluk.”
Sessizce “Korkak.” diye mırıldandım ama beni duyabilecekleri yükseklikteydi sesim. Ayça kıkırdadı.
“Gülün siz gülün, sıra size de gelecek.”
Tehditvari sesiyle hemen gülmeyi bıraktım. Bendeki bu şanssızlıkla bana ne denk geleceği belli olmazdı sahiden.
“Onur abi sana takılan en garip lakap neydi?”
Kaan ve Arın birbirlerine bakarak kahkaha atmaya başladıklarında ve Ayça prensesi de gülmemek için kendini zor tutarken merakla gözlerimi Onur’a çevirdim. Anlaşılan ben hariç herkes ne olduğunu biliyordu.
Sessiz bir iç geçirerek yerimde rahatsızca kıpırdandım.
Onur bir bana bir de önündeki bardaklara bakarken uzun bir karar verme sürecinin sonunda ofladı. “Nasıl olsa bu sizin ağzınızda durmaz hemen yetiştirirsiniz şu solucana.” Gözlerimi devirdim. Yani başkasının kız kardeşi prensesti ama ben solucan mı oluyordum? “Sırf bu yüzden içecek hakkımı boşa harcayamam.” Gözlerini bana çevirdi diğerleri hala ona gülerken. “Dıydılı.”
Ne?
Kelimeyi anlamlandırmaya çalışırken istemsiz bir kahkaha boğazımdan yukarı yükseldi ve ben kendimi tutamadan yüksek sesli bir kahkaha kaçtı dudaklarımın arasından. O sırada Onur kendince kelimenin anlamını açıklamaya çalışıyordu.
“Ortaokuldan bir arkadaşımın babaannesi demişti. Onların memleketinde aşırı ince şeylere deniyormuş.”
Kaan ve Arın’ın kahkahaları dayanılmaz bir boyuta ulaşsa da kısa bir süre içinde gülüşümü durdurdum. Hemen dibimdeki çocuğu süzerken gözüme o kadar da ince gelmediğine karar verdim. “Göbeğin var senin.”
Acımasız yorumum yüreğine indirmiş gibi elini kalbine koydu. “Senden nefret ediyorum korkunçlu solucan. Ayrıca siz de gülmeyi bırakın üstünden yüz yıl geçti artık o kadar komik bile değil.”
Çocuklar susmayınca Ayça ile anlık göz göze geldik ve garip bir şekilde bakışlarımızla anlaşarak susmaları için aynı anda yanımızdaki aptalların ensesine geçirdik. İkisi de düğmeye basılmış gibi gülmeyi bırakırken karşımdaki prensesle göz göze geldim ve tuhaf bir şekilde birbirimize gülümsedik.
“Bunu evde çok fena ödeyeceksin.” Ayça abisine dil çıkardı zerre umursamadan. Kaan ise… eh, beni tehdit edemeyeceğine göre sadece ters bakışlar atmak zorunda kaldı.
Onur bizden midesi bulanıyormuş gibi bakıp şişeyi döndürdü. Bizden bu kadar rahatsızken neden hala bu aptal oyunu oynamaya devam ettiğini ve bizi de buna zorladığını anlamakta güçlük çekiyordum. Bizi salabilirdi mesela.
Şişe benimle Ayça arasında durduğunda açıkça ofladım. Bir kere bile mi soru soran kişi ben olmazdım ya?
“Doğruluk mu cesaretlik mi?”
Prenses Ayça’nın bana pek zor şeyler yaptırmayacağına güvenerek “Cesaret.” dedim. Ama sanki bunu bekliyormuş gibi hemen Ayça’nın kulağına eğilen Onur’u görünce ufaktan bir tırsmadım değil.
“Hadi ama bana ne yaptıracağını sen seçemezsin onun sırası!”
Beni umursamadan kulağına bir şeyler fısıldayıp geri yerine oturdu. Prensesin tedirgin bakışları Onur abisinden bana döndü.
“Eğer cesaretin varsa son mesajlarını okumamız için telefonunu ver.” Onur sahte bir şekilde öksürdü. “Yani Onur abiye ver.”
Ters ters ona baktım. Sırf mesajlarımın ne olduğunu öğrenmek için hile yapmıştı resmen. Ama onun oyununda onun kurallarıyla oynadığımızdan limon suyunu tekte mideme göndermeyi tercih ettim. Bu hareketim gözlerini kısmasına neden olsa da oyunu devam ettirmek adına önüne döndü. Ve oyun bir süre daha bu şekilde devam etti.
Açıkçası beynim gereksiz bir sürü bilgiyle dolmuş olsa bile eğlendiğimi inkar etmeyecektim. Arın ve Kaan’ı tanıdığımı düşünüyordum fakat onları bile bu gece daha iyi tanımış farklı yüzlerini görmüştüm. Her ne kadar gece bittiğinde ve onların yanından ayrılıp odama döndüğümde onlara karşı yine nefret duygusunu besleyecek olsam da şu anda onlarla gülmekten başka bir şey yapmıyordum.
Gerçi bir süre sonra Onur’un kendince bir strateji uyguladığını fark etmemle eğlenmelerim son bulmuştu çünkü Onur hepimize saçma sapan sorular sorup daha da saçma sapan şeyler yaptırmaya çalışarak önümüzdeki içecek haklarını tüketmemize neden oldu. Arın’ın her şeyi tükenmişti Ayça ise hala üç bardakla duruyordu. Onur ona denk gelmediği için şanslıydı. Ben ve Kaan’da ise sadece sirkeler kalmıştı. Onur hala nasıl başarmıştı bilmiyorum ama sirkesi ve pekmezi hala duruyordu.
Ben pekmezi içtikten sonra kusacak gibi olmuştum. Korkunç bir işkenceydi.
Yine Onur’a denk gelmiş olmanın sıkıntısıyla sirkeme acılı bir bakış atıp “Cesaret.” dedim. Ne yazık ki son üç seferde doğruluk dediğim için cesaret demek zorunda olduğum aptal bir kural koymuşlardı.
“Cesaretin varsa…” Etkili olmak için küçük bir es verdi. “Saçlarını kesmeni istiyorum.”
Bundan hoşlanmayarak kaşlarımı çattım. Kazıttığı kızıl saçlarını sevmediğini bilmeyen yoktu tabii ama benimkine de bulaşmış olması cidden hoşuma gitmedi.
“Azıcık keseceğiz. Sırf bunun için sirke içmeyeceksin herhalde?”
“Neden bunu yapmamı istiyorsun ki? Saçlarımı seviyorum.”
Yüzüme anlamsız bir bakış attı. “Neden?” Diğerlerinin ufaktan tedirgin olduğunu hissettim. “Seni bırakmış bir kadından miras kalan bir şeyi niye sevesin ki?”
Ağzımdan anlaşılmaz bir ses çıktı. Gerçekten bunu sorduğuna inanmıyordum ama o ciddiydi. Gerçekten bunu saçma buluyordu. Sanki umutsuz bir şekilde annesinin geri dönmesini bekleyen bir kız olduğum için saçlarıma tutunmak istediğimi sanıyordu.
“Çünkü benim.” dedim yeterli bir açıklama olduğunu düşünerek. Öyleydi. Annemden almış olabilirdim ama sonuçta benimdi. Ve saçlarımı seviyordum. “Kimden miras kalmış olduğu umurumda değil çünkü günün sonunda benim bir parçam ve onu seviyorum.”
“Öyleyse buyur sirkeni iç.” dedi soğuk bir sesle. Aptal olduğumu düşünüyor olmalıydı. Annesini özleyen küçük kırılgan bir kızmışım gibi bakıyordu. Fakat işin doğrusu annemi özlüyor olmamdı. Belki üst düzey bir anne değildi her zaman ama başından beri yanımdaydı. Kendimi bildim bileli benimleydi. Beni bırakıp gittiği için kızgındım ve büyük ihtimalle onu hiç affetmeyecektim am tüm bu nedenler onu özlememin önüne geçemiyordu. Her insan annesini özlerdi.
İğrenç sirkeyi yudumlamadan önce burnumu tuttum ve sirke mideme indikten sonra bile burnumu bırakmadım. Çünkü kokuyu aldığım an tadı da alıyordum ve sirke kesinlikle almak istediğim bir tat değildi.
Ben kendime gelirken Kaan bu halimden hoşnut olduğunu belli eden kocaman sırıtmasıyla şişeyi bu gece bir kez daha döndürdü. Ama karma diye bir şey kesinlikle var olduğundan şişe ikimiz arasında durdu. Hain bir şekilde dişlerimi gösterdim.
“Doğruluk mu cesaretlik mi korkak?”
Kaan bir saniye bile sorgulamadan tuzağıma düştü ve “Cesaret.” diye yanıtladı. Gülümsemem genişledi. Sirke asla içmezdi bu yüzden ne dersem diyeyim yapacağını biliyordum ama öteki içecek haklarını bu kadar çabuk harcadığı için kesinlikle pişman edecektim onu.
“Cesaretin varsa sirkeni içersin.” dediğimde yüzünde beliren ifade çok ama çok tatmin ediciydi. “Sen şeytansın.” dedi dehşete düşmüş bir sesle. “Adını Lucifer falan koymalılardı.” Sirkeden herkes nefret ederdi ama Kaan’ın nefreti apayrı bir boyuttaydı bu yüzden onu sirke içmeye mecbur bırakmış olmamdan nefret ettiğini görmek inanılmaz bir keyif veriyordu şu an. Diğerleri kıkırdadı. Onur açıkça keyif aldığından kahkaha atıyordu. İşte kardeşini zorbalamakta herkes Onur gibi olmalıydı.
“Sonunda birilerinin meleği olabildik.” diye alayla güldüm. Bu söylemimin ardından Arın bir an kaşlarını kaldırdı sonra gülümser gibi bir tavırla cebinden telefonunu çıkarıp bir şeyler yaptı. Bu hareketi kaşlarımı çatıp sorgulamama neden olsa da Kaan’ın çaresiz sesini duyunca dikkatim dağıldı.
“Lütfen başka bir şey iste.”
Omuz silktim ve kaşımla dolu kalan tek bardağını işaret ettim. Oflaya oflaya dünyanın en yavaş insanı kendisiymiş gibi korkunç bir yavaşlıkla bardağa uzandı. Bardağı içi tombik bir bebek tarafından doldurulmuş bir bebek beziymişçesine tutuyordu.
“Sonsuza kadar seni bekleyemeyiz oğlum iç şunu artık.”
Kaan arkadaşına yandan bozuk bir bakış attı. Fakat Arın haklıydı sabaha kadar onu bekleyemezdik. Neyse ki Kaan içimin yağlarını eriten bir işkenceyle bardağının dibini gördü.
Yaşadığım bu keyfi kesinlikle müdürümüz Murat hoca için hazırladığımız raporda yazacaktım. Günlerdir yazdığım tüm raporların arasında iyi bir şey yazdığım tek rapor olacaktı.
“Bunun intikamını çok fena alacağım.”
“Evet evet, alırsın.” diye geçiştirdim tehditkar bakışlarını umursamazca. Ardından şişeyi çevirdim.
“Sonunda.” dedi Onur soru soracağı kişi Ayça çıkınca. Gözlerimi devirdim. Prensesine neyi soracaktı acaba? Gece on ikiden önce döneceği bir balo için camdan ayakkabısının ne zaman gelmesini istediğini mi?
“Dökül.” dedi Onur hemen. “Bu küslükler niye? Sen bu iki gereksize niye küstün? Onlar neden küsmüştü? Dökül hepsini.”
“Onur abi daha doğruluk mu cesaretlik mi seçeceğimi söylememiştim ki.”
“Doğruluk seçtin güzelim anlat şimdi.”
Tüm gece boyunca oyuna hile karıştırdığı için onu boğazlama isteğiyle yanıp tutuşuyordum ama Ayça’nın ona istediği cevapları vermeyeceğini bilmenin rahatlığı içinde olduğumdan herhangi bir eylemde bulunmama kararı aldım. Bardaklarından üçü hala doluydu ve bu işten bir tuzlu suyla kurtulabilirdi.
“Şöyle ki-” Şaşkınlıkla abisi sözünü kesmese ciddi ciddi anlatmaya başlayacak olan kıza baktım. Sevgili abilerine neden küstüğünü aşırı merak etsem de bize anlatacak olmasına imkan yoktu. Özellikle Kaan ve Arın içinde benim olduğum bir olay yüzünden küsmüşken onun ortaya çıkmasını istememem de cabasıydı.
“İçecek hakkını kullansana kızım.” dedi Arın kardeşine rastgele bir bardağı ittirerek, şansına gelen pekmez dolu bardaktı. “Gerçekten anlatmayacaksın değil mi?”
Aniden masum, tatlı prenses öfkelendi. “Neden anlatmamayım abi? Bu aptal oyunu oynamasak da sorsa anlatırdım çünkü sizin aksinize benim saklamak istediğim bir şey yok.” Öfkeli gözleri beni teğet geçip yanımdaki çocukta durdu. “Neden abimlerle küsüm biliyor musun Onur abi? Çünkü bu dönem onların okuluna geldiğimden beri yaptıkları şeyleri benim midem almıyor. O ikisinin okulda Rüya’ya ne tür zorbalıklar yaptığından haberin var mı?”
“Ne?”
“Hey bu benim özelim!” dedim konunun gidişatını beğenmeyerek ama umursanmadım.
“Kaan abim Rüya’nın annesinin gidişini tüm okulda dalga konusu yaptı. Hatta bununla ilgili bir şarkısı bile var.”
Ayça malum ses kaydını açmak için telefonunu eline aldığında ona atıldım ama Onur’un büyük elleri beni tuttuğu gibi sarmaladı ve kolları arasına sıkıştırdı bedenimi küçük oyuncak bir ayıymışım gibi. Hareket edemiyordum. “Uslu dur Rüya.”
İlk defa adımı kullanmıştı. Bu neyi gösteriyordu bilmiyordum ama iyi bir şeyleri göstermediği kesindi. “Bu benim özelim. Bu şekilde açığa çıkmasını istemiyorum!” diye bağırdım sinirle yerimde debelenerek. İşe yaramayınca bakışlarımı tedirginlik içinde sadece olanları izleyen ikiliye çevirdim. “Bir şey yapsanıza.”
“Siz ikiniz yerinizden kalkmaya bile yeltenirseniz ikinizi birbirine bağlar eşek sudan gelinceye kadar döverim.” Onur’dan ilk defa duyduğum bu buz gibi ses karşımdaki çocuklar gibi benim bile yutkunmama sebep olmuştu. Debelenmeyi bıraktım bu yüzden. Onur canımı acıtacak bir şekilde tutmuyordu ama sesinden sinirli olduğu, aslında sanırım sinirden köpürdüğü belli olduğundan korkmuştum. Bu yüzden kurbanlık koyun gibi sessizce beklemeye başladım.
Midemi bulandıran, duymaktan tiksindiğim ses kaydım haftalar sonra yeniden kulaklarıma dolduğunda nefretle Kaan’a baktım. Kafasını eğmişti. En azından utanma nezaketinde bulunabiliyordu artık.
Onur daha fazla dayanamamış olacak ki “Bunu bana at ve telefonundan sil Ayça.” dedi sinirden kasılan vücuduyla.
“Abi-”
“Kes Kaan. Şu an sesin duymak istediğim son şey inan bana.”
Ayça, Onur’un istediği gibi ses kaydını ona atarken konuşmaya devam etti. Ben ise yenilmişlikle alnımı Onur’un bacağına yaslayıp her şeyi öğrenmesini dinlemeye başladım.
Onur beklediğim tepkiyi vermiyordu. Onun sinirleneceğini asla düşünmemiştim. Hatta Kaan ile birlik olup üstüme gelmesini bile bekliyordum çünkü o benden nefret ediyordu. Fakat onu yanlış değerlendirmiş olmalıyım çünkü gerçekten öfkelenmişti. Bu o kadar barizdi ki şaşkınlık içindeydim.
“Kaan abim bunu okul grubunda paylaştı. Okul grubu diyorum. O günden sonra tüm okulun konuştuğu tek şey buydu. Fakat sonra sizin kardeş çıkma muhabbetleriniz oldu. Düşündüm ki bu durum ortaya çıktığı devam etmezler. Ama hayır Kaan abim koridorlarda, insanların ortasında Rüya’yı terk edilmişliğiyle aşağılarken durmayacağını fark ettim. Kendi annesi üzerinden Rüya’yı olay haline getirmeye devam ediyordu.” Aniden yükseldi ve göremesem de bakışlarını abisine ve Kaan’a çevirmiş gibi hissediyordum. “Kızlar tuvaletinde her gidişimde yanıma bir kalem alıyorum çünkü her defasında Rüya hakkında kapı ve duvarlara yazdıkları şeyleri görmeye dayanamadığımdan tüm yazıları karalıyorum. Çünkü benim bile midem o yazılanları kaldırmıyorken Rüya gelip görürse ne hisseder diye düşünmeden edemiyorum.”
Gözlerimi sımsıkı yumdum dolmaya meyilli gözlerimden yaş akmasın diye. Ayça’nın bahsettiği yazıları hiç görmemiştim. Sanırım her bir yazıyı özenle diliyordu çünkü bir kere bile denk gelmemiştim.
Gün boyu Ayça hakkında düşündüğüm tüm şeylerin utancı yüzümü yaktı. O kadar kötü hissediyordum ki! Resmen kızı kıskanmış ve kıskançlığım yüzünden içimden ona demediğim kalmamıştı ama o bunca zamandır beni korumaya çalışmış. Ben de en az Kaan kadar berbat bir insandım.
“Abim ise hiçbir şey yapmadığı için içten içe kendini suçsuz kabul ediyor hatta Rüya’ya okulda karışmaya devam ettiği için Kaan abimle küsme cüretinde bile bulunuyor ama hiçbir şey yapmadan yaşananlara göz yummanın da bir suç olduğunu kabul etmiyor. En çok öfkelendiğim şey ise Demir amcanın geçenlerde abimin yanına gelip Rüya panik atak geçirirken onun yanında olduğu için teşekkür etmesiydi.” Onur’un vücudu daha ne kadar gerilebilirse o kadar gerildi. “İnanabiliyor musun? Rüya’ya panik atak geçirtip sonrasında yanında olduğu için abime minnetle baktı. Midem bunu kaldırmıyor benim.”
Onunkine benzer öfkeyle kafamı kaldırdım. “Panik atağımdan bahsetmeye hakkın yoktu!” diye bağırdım öfkeyle. “Benim özelimdi ve bunu bilerek saklıyordum!”
“Panik atağın mı var?” diye sordu Onur sessizce.
“Ve sen bunu bilmene rağmen bana söylemedin mi?” diye tiz bir öfkeyle yükselen de Kaan’dı.
“O zaman küstük ve Rüya’ya kimseye söylemeyeceğime dair söz vermiştim.”
Benim yanımda ben yokmuşum gibi konuşmalarından nefret ederek yine debelenmeye başladım. Tek istediğim Onur’un kolları arasından kurtulup kendimi odama kilitlemekti. Oyun oynuyorken bir anda bu noktaya nasıl geldiğimizi düşünmek bile istemiyordum.
“Öğrendin işte Onur bırak beni.”
“Bekle bir dakika.” derken hiçbir gücüm yokmuş gibi tek elinde bileklerimi birleştirip boşta kalan eliyle telefonumu kaptı. Nereden bildiğinden haberimin bile olmadığı şifremi girip mesajlarıma girdi.
“Onur bu kadarı saygısızlık! Telefonumu karıştıramazsın. Seni Demir’e söyleyeceğim.”
“Söyle tırtıl, söyle ki beni tüm bunları babama anlatma derdinden kurtar.”
Çaresizce okuldaki aptallardan gelen aptal mesajları okumasını izledim. Demir’e söyleyemezdim. Eğer öğrenirse büyük olay çıkardı. Üstelik bu olayların onun okula gelmesi herkesin Kaan ile kardeş olduğumuzun ortaya çıkmasıyla sonuçlanabilirdi. Böyle olmasını istemiyordum.
“Alevinle beni de yak mı?”
Sesindeki öfkeden kaynaklı titreşimi hissetmek yutkunmama sebep oldu. Sıkıntıyla gözlerimi kaçırdığımda pür dikkat beni izleyen Arın ile göz göze geldim. Abisinin sesli okuduğu mesajları tüyleri diken diken olarak dinleyen Kaan’ın aksine Onur’a bakmıyordu, öylece beni izliyordu. Sanki bir şey yapmamı bekliyor gibi bir hali vardı, tetikteydi.
Sonra anladım.
Panik olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu. Herhangi bir atak durumunda yardım edebilmek için tetikte bekliyordu.
İçim ısınırken yutkundum. Kaygılı hissetmiyordum aksine güvenli bir alandaymışım gibi rahattım. Ama beni düşünmesi kalbimi titrettiğinden hızla gözlerimi kaçırdım.
Onur hala okulda sürekli yüzüme söylenen mesajları okuyordu. Okudukça öfkesi harlanıyor, öfkelendikçe eli titriyordu.
“Şirret annen gibi ne zaman kaçacaksın seni-” Okumayı bırakıp alev alev yanan gözlerini babasından aldığım yeşil gözlerime dikti. Ağlamamak için kendimi o kadar sıkıyordum ki muhtemelen gözlerimin içi kızarmıştı. “Bunlar ne?”
Ne diyeceğimi bilemediğim için sustum. Ama sanırım o da benden bir cevap beklemiyordu.
Fark ettiği şeyle “Bu yüzden seni okul grubuna almama sinirlendin.” dedi Kaan üzgünce. “Çünkü seni rahatsız ediyorlardı.”
Gözlerini üzerime çevirdi. Hareleri ışığın altında titriyordu. “Rüya özür dilerim gerçekten bilmiyordum-”
“Özrünü kendine sakla Kaan.” diye kesti kardeşinin sözünü Onur. Arın ve Ayça sessizce bu aile dramımızı izliyordu. Daha ne kadar utanabilirim dedikçe her seferinde daha çok utanıyor olmam gerçeği sarsıcıydı.
Onur’un okul grubuna girdiğini görünce kıpırdandım. “Ne yapıyorsun?”
Beni “Sessiz ol.” diye azarlayıp ses kaydediciye tıkladı.
“Bana bakın aşırı hormonlu ergenler.” diye konuşmaya başladı ses kaydına. “Rüya’ya attığınız tüm o iğrenç mesajları gördüm. Eğer bu dakikadan sonra tek bir kişiden bile tek kelimelik bir mesaj geldiğini bile görürsem analarınızdan içtiğiniz sütü sizin ergen burunlarınızdan getiririm.”
Ses kaydını gruba yüklerken birkaç saniye içinde bir numaranın ‘Sen kimsin?’ yazdığını gördük.
“Ben Rüya’nın abisiyim.” derken sesindeki öfkeyi sanki ellerimin arasında tutuyordum. Fakat sonra fark ettim Rüya’nın abisiyim dediğini. Şaşkınlıkla dondum kaldım. Gerçekten de öyle demişti, abisiyim demişti.
‘Rüya’nın abisi yok sallama.’
“Pazartesi okula gelip her birinizin ağzını yüzünü dağıtınca görürsün abisi var mı yok mu.”
Herhangi bir karşılık gelmeyince Onur ağzının içinde bir şeyler homurdanıp ellerimi serbest bıraktı ve telefonumu geri verdi.
Ardından beni korkudan öldürebileceğine inandığım bakışları Kaan’a ve Arın’a döndü.
“Bana bakın.” derken saf öfkesi sesinden eksilmemişti. “İkinizden biri herhangi bir şekilde bu kızla tek kelime konuşmaya çalışırsa onu tutar balkondan aşağı sallandırırım.”
“Ama abi-”
“Onur abi olmaz-”
“Kesin sesinizi!” Olduğum yerde zıpladım bağırışıyla. Benim gibi bunu beklemeyen Ayça da benimle aynı durumdaydı. Onur bir an nefes alıp parmaklarını elimin üstüne yerleştirdi. “Babama ve babana anlatmıyorsam Rüya istemiyor diye. Onu rahatsız edecek fazlasıyla şey yapmışsınız bari bu konuda rahat olmasına izin vereceğim. Ama. Ama sakın onunla konuşmaya çalıştığınızı görmeyeyim. Uzak duracaksınız, selam vermeyeceksiniz, bakışmayacaksınız. Ayrıca bu evde bundan sonra ikinizin yan yana gelmesini de istemiyorum. Arın kalk git babanın yanına evine gidene kadar ayrılma yerinden. Kaan sen de def ol odana ve uzun çok uzun bir süre gözükme gözüme. Yüzünüze bakmak bile midemi bulandırıyor, utanıyorum ikinizden de.”
Kaan hayatındaki en ağır sözleri duymuş gibi bembeyaz oldu. Çocuğun ruhu çekilmişti sanki. Ama bir gram bile üzülemedim onun için. Onur’un benim tarafımda olması garipti ama birilerinin Kaan’a olanlar yüzünden tepki verdiğini görmek de iyi hissettirmiyor değildi. Oh, hem de nasıl iyi hissettirme.
“Özür dileriz lüt-”
“Oğlum kalkın gidin hemen gözümün önünden lan! Kalkıp suratlarınıza birer tane çakmamak için kendimi zor tutuyorum dellendirmeyin daha fazla.” Bir anda öfkeli kahveleri bana çevirilince yüzüne far tutulmuş tavşan gibi kalakaldım. “Eğer senin de bu ikisinden biriyle iletişime geçtiğini görürsem seni odana kilitlerim, duraksadı, hayır seni kendi odama kilitlerim.” Kafamı sallayarak onayladım öfkesinden tırsarak. Zaten onlarla konuşma gibi bir isteğim de yoktu. “Ayrıca o itlerden tek bir mesaj dahi gelirse gelip bana göstereceksin.”
“Ama-”
“Tek bir harf dahi olsa göstereceksin Rüya kendim alıp telefonunu karıştırarak öğrenmek istemiyorum. Eğer babam öğrenmesin istiyorsan mesaj gelirse bana söylemek zorundasın. Bitti.”
Bu dediğim dedik tavırlarına sinir ola ola kabul ettim söylediklerini. Ben de telefonumu karıştırmasını istemiyordum. Ayrıca en yakın zamanda da şifremi değiştirmeliydim.
Onur her şeyi açıklığa kavuşturmamış gibi bir anda Kaanlara bakıp seslice bağırdı.
“Oğlum siz hala ne bekliyorsunuz?! Def olun gidin yanımızdan lan! Suratınıza bakmaya dayanamıyorum kalkıp yapıştıracağım bir tane!”
Dehşetle Onur’a yandan bir bakış attım.
Eyvah ki ne eyvah. Galiba Onur ile başıma çok büyük bir sorun almıştım.
Yüzüme diktiği kahve harelerindeki parıltı da bunun kanıtıydı.
***
Arkadaşlar selam! Bölümü beğendiniz miiiii?
Sonunda Kaan'ın yaptıklarını biri öğrendi!
Onur'un tepkisine ne diyorsunuz?
Sizce Kaan bu kadar tepkiyi hak etti mi?
Çocuğum Arın'ın da başı yandı biraz -ağlayan emoji-
Ayça'nın Rüya'yı koruyuşuna ne diyorsunuz?
Çok uzun bir bölüm oldu gerçekten, keyif aldınız mı?
Instagram hesabımızdan sık sık aktif olup etkinlikler, spoilerlar, reelsler falan paylaşıyorum. Soru cevaplar yapıyoruz, gelecek bölümlerden sahneler atıyorum. Merak edenler ve kitaptan haberdar olmak isteyenler takip etmeyi unutmayın ( @kizilsaclikarakedi )
Böyle bir bölümün ardından cidden bir hafta soluklanmaya ihtiyacınızın olacağını hissediyorum. Bu yüzden cumaya dek kendinize iyi bakın ballarım. Kediniz bol olsun. Öpüldünüz bolca <3<3<3<3<3
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 193.83k Okunma |
24.56k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |