

Merhaba Kara Kedilerim <3
Bu hafta içi aşırı yoğunluğum olacağı için bölümü erkenden atıyorum. Upuzun bir bölüm oldu.
Oylarınızı ve yorumlarınızı eksik etmeyin.
Keyifli okumalar.
***
Yaşanan her şeyin üstünden geçen altı günün ardından her şey normal akışında devam ediyormuş gibi görünebilirdi dışarıdan. Ama gerçek asla göründüğü gibi değildi. Her şey, her şey derken cidden her bir şey değişmişti. Soylu ailesinin malikanesinde günlerdir herkes kafayı yemiş gibi davranıyordu. Ailenizdeki dört erkeğin de tüm ilgisinin, odağının sizde olması sürekli sizinle ilgilenmeleri, bir saniye bile birinin sizi yalnız bırakmayışı kulağa hoş gelebilir nitekim ilk iki gün öyleydi de. Hepsinin etrafımda pervane olması muhteşem bir histi. Ama sonra ta ki çok boğucu olmaya başlayana kadar.
Başta Demir olmak üzere tüm Soylu ailesi üzerime düşüyordu günlerdir. Dediğim gibi ilk iki gün hoşuma gitmiş olabilir fakat sonraki günler artık isyan etme noktasına gelmiştim. Üstelik hepsinin tavrı bambaşkaydı.
Mesela Onur çıldırmış gibiydi. Birisi bir saniye bile beni tek başıma bırakınca tüm gün boyunca söyleniyordu. Tüm gün. Ayrıca artık Kaan’ı yanıma koruma diye atamıştı ve okula dönünce eğer bir saniye bile yanımdan ayrılırsa bu defa yanımdan ayrıldığı için onu balkondan aşağı sallandıracağına dair tehdit ediyordu. Dahası yanımda olduğu her saniye tek kaldığımda ki asla tek kalmayacağımı, buna asla izin vermeyeceğini ama olur da tek kalırsam kimleri arayacağımı bilmem için hepsinin numarasını ezberletiyordu- ki öncelik verdiği numara kendisininkiydi. Ayrıca eve geldiğimizin ertesi günü bana dövüş dersleri vermeye çalışmıştı zorla ama neyse ki son anda Demir yetişmişti de kurtarmıştı beni oğlunun elinden.
Demir ise… onun ilgisi bambaşka şekildeydi ve sanırım utanarak da olsa ilgisinden sıkılmayacağım tek kişi olduğunu söyleyebilirim. O da diğerleri gibi biraz abartılı davranıyordu ama sanki o ne yaparsa yapsın olur diyecekmişim gibi hissettiriyordu bana. 3 çocuğunu anneleri olmadan büyüttüğünden o sert görünümünün altında anaç bir anne vardı. Sürekli yemekler hazırlıyor, elleriyle besliyor ve yanımda yatıyordu. Evet, geceleri ben uyuduktan sonra gelip yanıma yatıyordu. Bir de başlarda sırf ben rahatsız olmayayım diye o koca bedenini küçücük bir kenara sığdırmaya çalışması yok muydu? Eriyorum.
Kaan ise bir süre sonra babasını kıskanmış olacak ki onun benim yanımda uyuduğunu öğrendiğinden beri o da bizim yanımızda uyumaya başlamıştı. Günlerdir üçümüz benim tek kişi rahat rahat uyuduğum yatağımda sıkış tıkış uyuyorduk. Gerçi memnun değilim dersem yalan olurdu çünkü oldukça memnundum bu durumdan. Geceleri rahat uyumamı sağlıyorlardı. Demir, Kaan da bizimle uyumaya başladığından beri ikimizin ortasına geçip bizi kollarına alıp öyle uyuyordu.
Kaan’a ne oluyordu gerçi anlamış değilim hala. Sonuçta ilgi gösterilmesi gereken kişi benim ama o da ilgi çekmek için elinden geleni yapıyor. Gıcık çıyan.
Gerçi o da pek sağlıklı davranmıyordu günlerdir. Daha hırçın olmuştu. Eskisinden daha çok karışıp laf sokuyordu bana ama beni kırmak için yaptığı zamanlardaki gibi değildi tavırları. Daha çok en başlarda birbirimizi sinir etmeye çalıştığımız zamanlardaki gibiydi.
Ve Mert ise bambaşka bir konuydu. O da hırçın ve öfkeli olanların aksine çok üzgündü. Bazen yanımda oturuyor ve sadece üzgünce susuyordu. Demir gibi anaç ve Onur gibi korumacıydı ama içten içe de üzgündü. Bu da beni üzdüğünden ara ara ona sarılıyordum çünkü fark ettiğim üzere ben ona sarılınca mutlu oluyordu.
“Rüya nereye kaçtın gel buraya!”
Ses çıkarmadan iç çekerek gözlerimi Onur’un şaheseri olan tavana diktim. Bu şaheserin sahibi sabah kahvaltısından beri bana gına getirdiğinden en sonunda bu işkencelere dayanamamış ondan kaçıp odasına saklanmıştım. Tabii yokluğumu fark etmesi çok sürmemişti ki hemen deli danalar gibi evin içinde beni arıyordu. Aklına gelecek son yer de muhtemelen kendi odasıydı.
Herkes Kaan’ı zorla okula göndermişti yoksa kendisi yanımda kalmak için direten dört kişiden biriydi. Ben de Demir ile Mert’i zorla işe yollamıştım. Ama maalesef Onur için yapacak bir şeyim olmadığından o evde kalmıştı. Ne yazık ki kendisinin bugün dersi yoktu gerçi zaten dersi olsa da gideceğinden şüpheliydim. Evde yalnız kalmayayım diye gitmezdi. Sanki evde kim bana ne yapacaktı? Paranoyak ruh hastası.
Oflayarak bakıp bakıp ezberlediğim isimleri bir kez daha okudum tavandan gözlerimi ayırmadan.
Babam. İsminin yanına dünya çizmişti. Kardeşleriyle birlikte o dünyanın etrafındaki yıldızlardı.
Mert. En büyük çizilmiş yıldızdı.
Kaan. En parlağıydı. Uçlarından başka yıldızlar süzülüyordu.
Zeynep. Onur’un yıldızına yakın bir noktada çizilmiş yıldızlar kümesiydi. Sanki geri kalan yıldızlar gökyüzüne oradan düşüyormuş gibi çizilmişti.
Birkaç isim daha vardı ama sanki evcil hayvanına veya özel bir eşyasına verdiği gibi isimlerdi. Onlar da etrafa dağılmış yıldızlardan birkaçının ismiydi ama uzandığı gibi gördüğü yerde ailesinin isimleri vardı bir de aşık olduğu kızın. En azından ben Zeynep isimli kişinin o olduğunu düşünüyordum.
“Cidden burada mı saklandın?” homurtusuyla bakışlarımı yıldız patlamasından çektim. Onur ağzının içinde bir şeyler homurdana homurdana yanıma ilerledi ve yatağın sağındaki boşluğa kendini attı.
“Onur şiştim bırak artık peşimi ya!”
Sırıttı sinsi bir gülüşle. “Kızım sana eziyet etme fırsatım varken neden peşini bırakayım ki? Acı çektiğini görmek keyfimi yerine getiriyor.”
Dirseğimi karnına geçirdiğimde canı acısa da utanmadan güldü.
“Huysuzlanma solucan. Bugün en mükemmel abin seni dışarı çıkarıyor.”
Yerimde doğrulup gözlerimle odayı taramaya başladım. O beni boş bakışlarla izlerken eğilip yatağın altına bakmaya çalıştım ama ensemden tutup doğrulttu.
“Ne yapıyorsun deli?”
“Mükemmel abim varmış onu arıyorum.”
Gözlerini devirip enseme geçirdi bir tane. Sinirle tekme attım ben de bacağına.
“Boş yapma kendimden bahsediyorum.”
Şaşkınlıkla ağzım açıldı ve elimle vücudunu işaret ettim. “Vay canına!” diye alay ettiğimde ise yeniden dayak yedim. Bu defa koluma yumruk atmıştı.
“Ne kadar pis bir şey oldun sen ya?” dediğinde yüzünde tiksinti ifadesi oluşmuştu. “Kaan ile takıla takıla bu hale geldin sen.”
“Kaan ile 3 senedir tanıyoruz birbirimizi asıl bozulduysam seninle tanıştıktan sonra olmuştur.”
Doğru bir noktaya değindiğimden olsa gerek ters ters suratıma baktı ben de üç yaşındaki çocukmuşum gibi dil çıkardım.
“Babamı seni geri götürmemiz konusunda ikna etmeliyim.”
Bu defa ters ters bakan ben oldum.
“Neyse solucan kalk hazırlan. Akşam Mert abim bizi yemeğe götürecekmiş. Biz de seninle onlardan önce çıkıp alışveriş merkezinde takılacağız.”
Kendimi ona doğru yüzüstü yatağa attım. Günlerdir evden çıkmamıştım ve biraz daha öyle kalmasını istiyordum açıkçası. “Neden? Evde de yemek yiyebiliriz.”
Boğuk çıkan sesimden olsa gerek ensemden tuttuğu gibi kafamı kaldırdı yastıktan. “Çürüdün evde.”
Bu çocuğun iki üç kelimelik cevaplar verip tüm sorulara yanıt verdiğini zannetmesi beni benden alıyordu. Eee yani? Ne olmuş yani evde çürümüşsem?
“Peki niye seninle önceden çıkıyoruz ki? Seninle takılmak istiyor muyum diye bir sor sen önce. Kesin girmek istediğim her mağazaya bir kulp bulur bırakmazsın gezeyim.”
Ne kadar ayıp der gibi kafasını salladı iki yana.
“Ne kadar önyargılı çekilmez bir kızsın sen. İnanmıyorum.”
***
“Saçmalama Rüya ben oraya asla girmem! Sen de giremezsin gel buraya.”
Onu umursamadan sinirle mağazaya girdiğimde peşimden koşturdu beni engellemek için ama o kadar gıcık olmuştum ki ona resmen çocuğu ezdim geçtim.
“No kodor do onyorgolo çokolmoz bor kozson son.” diye taklit ettim onu iğrenç bir şekilde. Sonra bayılıyormuş gibi yaparken ekledim. “Ononmoyorom.”
“İğrençleşme solucan. Benim ağzımdan öyle bir laf çıkmadı.”
Şok olmuş bir şekilde yüzüne bakarken boşluğumdan faydalanıp beni mağazanın kapısından çıkardı hızla. Sonrasında da kolumdan çeke çeke yürüttü zorla.
“Ya biz buraya niye geldik acaba? Hiçbir yeri gezmeyeceksek neden ben hazırlandım böyle?”
Yandan kıyafetime somurtkan bir bakış attığında sırıttım. Dışarıda yemeğe gideceksek şık olayım bari demiş güzel güzel süslenmiştim evdeyken. Siyah kalın askılı mini etekli bir elbise giymiştim altına da fileli çoraplarımla kalın botumu çekmiş tüylü beyaz kabanımı da elime alıp çıkmıştım evden. Beni böyle gören ve kendisi kaba bir ayı olan Onur önce makyajıma sonra kıyafetime laf etmişti. Ki makyaj için ayrıca uğraşmıştım. Hem boynumdaki gittikçe solmaya başlayan çürükleri kapatmak için uğraşmış hem de kombinime uygun ama beni rock konserine gidiyormuş gibi göstermeyen cicili bicili bir makyaj yapmaya çalışmıştım.
Fakat neymiş düğüne mi gidiyormuşum? Yok bu havada böyle giyilir miymiş? Evden çıktığımızdan itibaren yol boyunca söylenmiş de söylenmişti. Bir de üstüne sanki bir şeyler arıyormuşuz gibi alışveriş merkezinde dolaşıyorduk ama hiçbir yere girmemize izin vermiyordu.
“Sana demiştim kızım fazla olmuş diye. Baksana o elbiseye ıy çirkin çirkin.”
Gözlerimi devirdim. Hiç de çirkin değildi bu arada elbisem. Günler sonra insan içine çıkmaya beni teşvik eden en güzel elbisemdi.
“Ay kıçıma bak hele.”
İnsan içinde enseme geçiremeyeceğinden kolumu cimcikledi ama ben onun gibi insanlar ne der diye düşünen biri olmadığım için dan diye geçirdim kalın botumu bacağına.
“Hayvan mısın kızım ya of!”
“E solucan diyen sensin.”
“Onur?”
Ben acıdan kendini yerlere atmak isteyen malum şahsa bakarken duyduğum yumuşak sesle dikkatim dağıldı ama Onur’un yüzündeki heyecanlı ifadeyi saniyelik de olsa yakaladım.
Gözlerim sesin sahibine döndüğünde karşımdaki kızı çoktan tanıyormuşum gibi hissettim. Bu o kızdı. Onur’un çizim defterinin her bir sayfasında yer edinen onun aşık olduğu kızdı. Kaşlarımı kaldırdım. Gerçekten birebir kızı çizmişti tüm sayfalara. O dalgalı saçlarının karamel rengi kahve tonunun bile aynısı çizmişti ve sanki kıza biraz daha yaklaşsam ela gözlerindeki yeşil halkaları bile görebilirdim.
“Zeynep?” dedi şaşkınlıkla doğrularak. Tabii kızı görünce acısını unutmuştu kerata. Ona yandan seni seni bakışları attım ama Mecnun Onur’un gözleri Leylasında olduğundan bunu görmedi. “Ne işin var senin burada?”
Sanki halka açık alan değil de Onur beyin özel mülkü. Sana mı soracak kız nerede olduğunu?
“Bizim ekiple bugün burada buluşma ayarlamıştık ya hatırlamıyor musun? Canlar da neden gelmedi Onur diye soruyorlardı.”
Bak hele sen bizim oğlana. Ben de diyorum tüm gün mal gibi etrafı niye dolaştık meğer bizim bıcırık, Zeynep burada diye gelmiş. Mal bu çocuk herhalde. Çağırmalarına rağmen gitmeyip bir de tesadüfen burada karşılaşmış gibi yapıyor.
“Tamamen aklımdan çıkmış ya. Biz de Rüya’yla alışveriş yapalım diye çıkmıştık.”
Bir anda gözler bana dönerken ters bakışlarımı düzelttim. Aynen o yüzden hiçbir mağazaya giremiyorduk. Hele bir yalnız kalalım bakışlarımı attım Onur’a.
“Yaaa.” Diye mırıldandı Zeynep. Sert, havalı bir tipi vardı aslında ama yaa derken çıkardığı ses tonu yıkılmışçaydı biraz. “Kız arkadaşın mı?”
“Iyy daha neler?” diye araya girdim anında. Demek kız arkadaşı olduğumu sandığından yıkılmıştı. Bu da bizim kerataya boş değildi anlaşılan. “Benim gibi güzeller güzeli kız bu maymuna bakar gibi mi duruyor sence?”
Sevgili abim çok sever ya beni bu yüzden çaktırmadan elimin üstünü cimcikledi. Ne olmuş yani onu sevdiği kıza rezil ediyorsam? Benim de bir kardeşlik görevim vardı sonuçta bence.
“Kız kardeşim.” diye araya girdi onu daha fazla gömme fırsatımı elimden alarak.
“Kız kardeş demeyelim de kan bağıyla bağlı birileri diyelim. Aynı ebeveynin çocukları falan diyelim. Kardeş çok samimi oluyor.”
“Rüya!”
Solucandan sonra Rüya’ya terfi etmek onurlandırıcıydı, gözlerim yaşardı.
“Erkek kardeşlerinin olduğunu biliyordum ama bir kız kardeşin olduğunu bilmiyordum.”
Onur kolunu aniden omzuma atıp beni kendine çekti. “Evimizin prensesi olduğundan gözümüz gibi sakınırız Rüya’yı ondan.”
Ters ters suratına bakıp çıktım kolunun altından. Yalancı köpek.
“Aman yalan söyleme kıza boşu boşuna. Birbirimizden haberimiz yoktu ben daha yeni ortaya çıktım ondan bilmiyorsundur beni.” Ayrıca evin prensesi falan değilim kendisi beni hiç sevmez diye de eklemek istedim ama akşam döndüğüm evde Onur da olacağından yememişti normal olarak.
“Uzun hikaye.” dedi Onur bu her şeyi açıklar gibi. Çok açıklayıcı oldu çok sağ ol. “Rüya belki rahatsız olur diye bahsetmek istemedim.”
Zeynep anlayışlı bir ifadeyle kafasını salladı. Bu Onur da az tilki değildi. Yalana bak, zerre beni düşündüyse şuracığa bayılayım vallahi.
“Belli ki konuşulacak mevzular var. Yakın bir zamanda bir masa kurarız o zaman? Bir şeyler içer dertleşiriz?”
Onur düz bir şekilde gülümseyip “Olur yapalım mutlaka.” dedi ama içinin kıpır kıpır olduğunu bilecek kadar tanımıştım artık onu. Kız gitse göbek atardı falan yani.
Zeynep gülümseyerek bana döndü. “Tanıştığıma çok memnun oldum Rüya. Bir şeye ihtiyacın olursa beni arayabilirsin. Sakın çekinme.”
“Teşekkürler.” diyerek gülümsedim samimice. “Bu arada söylemeden edemeyeceğim çok güzelsin. Onur’un çizimlerinde görünce güzel olduğunu anlamıştım ama gerçekte çok daha güzelmişsin.”
Kız şaşkınlıkla suratıma bakakalmışken Onur alelacele görüşürüz deyip sinirle beni müstakbel sevgilisinin yanından uzaklaştırdı.
“Ya senin derdin ne kızım? Niye beni rezil ediyorsun?”
Sırıtarak kolumu çekip omzumun üstünden hala olduğu yerde duran kıza baktım. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. “Senin belki de yıllardır yapamadığını yapıp kızı sana ayarlıyorum bıcırık ne sandın?” Uzanıp koluna alaylı bir yumruk geçirdim. “Sayemde kızla buluşma bile ayarladın.”
Gururla yakasını düzeltti. “Ayarladım değil mi?”
“Ben ayarladım canım.” diye düzelttim kibirle. “Ayrıca kız artık ona karşı boş olmadığını da biliyor. Bundan sonrasında da kızı kendine ayarlayamazsan bir şey diyemem artık. Gerçi beceriksizin tekisin ama neyse.”
Bana muhtemelen kızacağı cümleler dökülecekti dudaklarından ama telefonuna mesaj gelince dikkati dağıldı. Gelen mesajı okurken sırıttığında merakla telefonuna bakmaya çalıştım ama o ekranı kapatıp arkasını döndü.
Ben de onun gibi arkamı döndüğümde Zeynep’i hala bıraktığımız yerde gördüm. Onur eliyle tamam işareti yapıp önüne dönünce kız da sırıtarak arkasını dönüp gitti.
“Gel buraya solucan.” dedi Onur keyifle kolunu omzuma atarak. “Bugün istediğin ne varsa benden. Gel de yakında bekar olmayacak abinin parasını dilediğin gibi harca.”
“Bu sevgilin olunca paranı harcayamayacağım anlamına mı geliyor?”
Neşeyle elimden tutup beni kendi etrafımda döndürdü dans ediyormuşuz gibi.
“E tabii artık tüm param yengene gidecek.”
Onur’u ilk defa bu kadar keyifli görüyordum. Hatta hayatı boyunca ilk defa bu kadar keyifli olduğuna kalıbımı basabilirdim.
“O zaman harcayabileceğim kadar harcayayım.” deyip kolundan tuttuğum gibi ilk mağazaya soktum.
“Kuyumcu olmaz geri zekalı!”
***
Onur bana saçlarım kızıl olsaydı belki beni sevebileceğini söylediği gün bunun için üzülmüştüm. Onun sevgisinin nasıl bir his olduğunu bile bilmiyordum o gün üstelik. Ama bugün, tüm gün boyunca, Zeynep ile karşılaşması onu o kadar iyi etmişti ki bana yaptığı abiliğin haddi hesabı yoktu. O kadar samimi ve iyi davranıyordu ki bana karşı her ne kadar çok mutlu olsam da bir yandan içimde ağlama isteği de uyandırıyordu.
Beni aslında sevmiyordu hiç, sadece bugün aşık olduğu kız onu mutlu ettiği için dünyadaki herkese karşı sevgi dolmuştu. Ben de bu şekilde payımı almıştım sevgisinden. Yoksa geçiciydi işte ve bir kere sevilmenin tadını almışken bir daha sevilemeyeceğinin farkında olmak kırıcıydı. Oysa bugün bir an gerçekten Onur’u abimmiş gibi hissetmiştim, kardeşmişiz gibi.
Bana bir şeyler yedirmiş, espriler yapıp kahkahalar attırmış ve neredeyse gezdiğimiz her mağazadan bana bir şeyler satın almıştı. Yürürken koluma girmiş bazen de kolunu omzuma atıp bana kendisiyle ilgili bir şeyler anlatmıştı. Benim içinde bulunmadığım geçmişlerine dair keyfimi yerine getireceğini düşündüğü anılarını anlatmıştı. Zeynep’ten bahsetmeme hiç izin vermemişti ama onu ilk kez yıldızlı bir gecede bir deniz kenarında ay gibi parlarken gördüğünü itiraf etmişti. Bu şiir gibi tanımı yutkunmama sebep olmuştu ama o bunun farkına varmadan anlatmaya devam etmişti. O zamanlar henüz lisedeymiş ve bu bana odasının tavanına özenle çizdiği gökyüzünün neden onun için önemli olduğunu anlamama yardımcı olmuştu. O gökyüzünde benim de bir yerimin olmayacağını bilmek ne de üzücüydü halbuki.
“Bugün müdürünüz ile görüştüm Rüya, sınıfını abinin sınıfına geçirmesi için. O okulda kalmaya devam etmen hiç içime sinmese de en azından abinin yanında olacağını bilmek beni rahatlatıyor.”
“Kaan abim değil.” demek artık bir refleks olduğundan kimse bu cevabımı yadırgamadı. Sadece Kaan hemen masanın yanından kimseye çaktırmadan nah çekti. Ona dil çıkardım. Değildi işte ne var?
Demir tepkimi umursamadan konuşmasına devam etti. Aynı zamanda ben de Mert’in çaktırmadan tabağıma koyduğunu sandığı patatesleri keyifle mideme indiriyordum.
“Murat bey ile durumu konuştum ve bundan sonra seninle ilgili her şeyi abinde olduğu gibi doğrudan bana iletecek. Ki şimdiye kadar ikiniz hakkında duyduğum şeyler de pek iç açıcı değil.” Kınayan bakışları doğrudan ikimiz üzerinde gezinirken Kaan gereksiziyle göz göze geldik. “Okulu birbirine katıyormuşsunuz yıllardır.” Sesi hayırdır der gibi çıkmıştı.
Hemen parmağımı kaldırıp Kaan’a doğrulttum ve “Hep o başlatıyordu.” diyerek suçu ona attım. Fakat ispiyoncu Kaan da aynı benim gibi işaret parmağını kaldırmıştı ve benimle aynı anda “Hepsi onun suçu baba.” demişti bile.
Mert ile Onur hunharca gülerken ters ters onlara baktım.
“Al işte buradan bile belli okulda uslu durmadığınız.”
“Aman Mert sen kardeşini tanımıyor musun tam bir baş belası bu çocuk.”
Tabağıma koyduğu patatesler bittiğinden utanmadan eğilip onun tabağından çaldım birkaç tane. Zaten bin bir çabayla tabağıma koymaya çalışacaktı bari hiç yorulmasın zavallı çocuk.
“Aslında kardeşimi pek tanımıyorum ama izin verirse onunla yeniden tanışmayı çok isterim.” dedi sessiz bir mırıldanmayla. Ama onu duyabilmem için hafifçe bana doğru eğilmişti. Utandığımdan yanakları ısınır sandım ama neyse ki öyle bir şey yaşanmadı.
“Eğer yeterince istekli olsan bir kere tanışmak yeterdi.” diye laf soktuğumda suratı düşer gibi oldu. Bir şeyler demeye yeltendi ama Demir konuşmaya başlayınca mecburen cümlelerini yutmak zorunda kaldı. Fakat nedense bu konunun burada kapanmadığını hissettim.
“Neyse ki okulun birincileri olarak da birbirinizle yarıştığınız için notlarınız herkesinkinden yüksek de bunca zaman yaptıklarınızı bu yüzden tolere edebilmişler.” Aman yani ne kadar abartı bir cümleydi o. Sanki okulu yakmıştık yani arada birbirimize sataşıyorduk o kadar. Ne olmuş yani bir gün yemekhaneyi birbirine katıp ortalığı savaş alanına çevirmişsek? Zaten bizim başlattığımızı bile öğrenmemişlerdi hiç. “Fakat bu dönemki sınav notların oldukça düşükmüş Rüya.”
Kafamı tabağıma eğdim, bu defa yanaklarımın ısındığına neredeyse emindim. Çünkü notlarım gerçekten düşüktü. Her zaman başarılı olan bir öğrenci için bu utanç vericiydi fakat beni asıl utandıran şey aslında bunu Demir’in öğrenmiş olmasıydı. Kaan’ın neden babasını memnun etmek için çabaladığını sorguluyordum hep ama bu kadar zaman içinde ben bile ona o kadar alışmıştım, ona o kadar saygı duyuyordum ki nedense içimden hep benimle gururlanmasını istemek geliyordu.
“Müdürünüze de söylediğim gibi,” dedi yumuşak bir sesle ve ufak bir es vermesi kirpilerimin arasından ona bakış atmama neden oldu. Mert ve Onur sessizce yemeklerine devam etseler de Kaan’ın da ilgili gözleri benim üzerimdeydi. Sanırım en çok o rahatsızdı notlarımın düşük olmasından çünkü notlar açıklandığından beri sürekli peşimdeydi ve derslere odaklanmam için sürekli baskı yapıyordu. “Bu dönem derslerine odaklanamamış olman oldukça normal, kolay şeyler yaşamadın.” Gülümsedi yeşil gözlerinin kısılmasına neden olacak şekilde. “Ama birlikte üstesinden geliyoruz, değil mi papatyam?”
Demir böyleydi işte. O kadar sevgi dolu bir adamdı ki bana söylediği her söz kalbimi kuşatıyordu. Bu yüzden Kaan’ı çok iyi anlıyordum aslında. Demir’in sevgisinin biraz bile azaldığını hissetmek dünyanın sonu gibi hissettiriyor olmalıydı ve her ne kadar Demir’in çocuklarına karşı sevgisinin bir gram bile azalacağını düşünmesem de insanın içinden ona layık olmak için çabalamak gerekiyormuş hissi geçiyordu.
“Evet geliyoruz sanırım.” dedim hafifçe gülümseyerek. Sıcak bakışları yanaklarımı okşadı.
“Yavaş yavaş geri kaldığın derslerinde de arkadaşlarına yetişmek için çalışmalara başlamalısın. Kaan’ın sana yardımcı olmaya istekli olduğunu biliyorum eğer kabul edersen bir sonraki sınavlarınıza kadar seni çalıştıracak. Onun yetemediği yerlerde de gerekirse özel hoca tutarız.”
Dehşetle suratına bakakaldım.
“Asla olmaz.”
Kaan ayakkabısını dizime geçirse de kafamı iki yana sallamaya devam ettim hararetle. “Asla Kaan olmaz.” dedim tekrardan. “O benim burnumdan getirir. Ders konusunda tam bir manyak kafayı yerim ben.”
Gözlerini devirdi. “Abartma Kabus. Aynı dersleri görüyoruz farkındaysan, seni en iyi çalıştıracak kişi benim.”
Dik dik suratına baktım. Kesin bu öneri onun başının altından çıkmıştı. Zaten aşırı gözüne batmıştı notlarımın düşüklüğü. Son günlerde sürekli başımı şişiriyordu.
“Kaan çok iyi çalıştırır seni güzelim.” dediğinde ters bakışlarımın odağı bu defa Mert oldu. “Kaan beni çok fazla çalıştırır Mert. Tam bir ruh hastası o.” Bakışlarım keyifle yemeğini bitiren Demir’e döndü. “Demir.” derken sesimin şımarıkça uzamasıyla gözlerinde keyifli parıltılar oluştu.
“Güzelim?”
“Bu oğlun canıma okur benim. Baksana şu sırıtışa.”
Kaan bir anda ayaklanıp bileğime uzandı ve “Sen doymuşsun belli gel biz gidip tatlı alalım şuradan.” diyerek beni bir anda masadan kaldırdı. Beni kurtarın bakışlarımla Soylu ailesinin üç üyesine de tek tek baktım ama ikisi keyifle kendi aralarında konuşmaya başlarken Onur arkamızdan “Bizim için de paket yaptırın bir şeyleri. Evde yeriz.” diye seslendi.
Aramızda mesafe olduğuna güvendiğimden “Aç köpek.” dedim dil çıkararak ama o sinirle masadan kalkmak için hamle yapınca Kaan’ın kolundan tuttuğum gibi koşturdum. “Ay kaç kaç!”
Biz -yani ben- ayaklarımızı kıçımıza vura vura kaçarken Onur adisi arkasına yaslanıp kahkaha attı. Peşimizden gelmediğini fark edince Kaan’ı durdurdum ve alayla yüzüne baktım. “Of sen de ne korkak çıktın Kaan ya.”
Yandan bir bakış attığında omzuna geçirdim sinirle. Anlık duygu durumumun değişimi onu şaşkına çevirdi. “Kızım ne vuruyorsun be! Onur abime laf atıp kaçan sensin.”
“Ondan mı vuruyorum sana salak? Ne diye ısrar ediyorsun beni çalıştırmak için? İstiyor muyum ben senin çalıştırmanı sor bakayım önce.”
Ellerini ceketinin cebine yerleştirdi umursamazca. “Benden iyi hoca mı bulacaksın acaba?” diye homurdandı egolu egolu. “2 haftada eski haline getiririm beni.”
Korkuyla yutkundum. “Ben de ondan korkuyorum ya.”
Tatlıcıya girdik ve Kaan herkes için seçtiği tatlıları paket yaptırırken ben de huysuz bir şekilde kollarımı önümde bağlayıp işinin bitmesini beklerken onu incelemeye başladım. Bugün senelerdir üstünden hiç çıkardığını görmediğim siyah deri ceketini çekmişti yine üstüne. Her zamanki gibi kumral saçları dağınıktı ve duruşunda amansız bir özgüven akıyordu. O görmese de dil çıkardım. Hiç istemiyordum bana ders çalıştıracak kişi olmasını. Aslında… ders çalışmayı istiyor muydum ondan bile emin değilim desem yalan olmazdı.
Tamam notlarımın düşük olması beni rahatsız ediyordu ama o kadar. Sadece rahatsız oluyordum işte. Mesela oturup Kaan’ın burnumdan getirmesini istemek gibi çılgınca bir hayalim yoktu. Ya da zalimce.
“Al.”
Kaan’ın yersiz ve sinirlerimi bozan kaba sesi beni daldığım yerden koparırken umursamazca uzattığı poşete baktım. Öteki elinde aldığı tatlı poşeti vardı bana uzattığı görece diğerinden küçüktü. Uzanıp poşeti aldığımda merakla içine baktım.
“Bu ne?”
“Yolda yersin diye makaron aldım sana.”
Umursamaz sesine tezat hareketi sırıtarak yüzüne bakakalmama neden oldu. Hevesle poşetin içindeki kutuya uzandım
“Ya sen bana makaron mu aldın?”
Çok da önemli değilmiş gibi kafasını salladı ve çenesiyle kapıyı işaret etti çıkmamız için. Bu fazla ‘umursamaz’ tavrının nedeninin utanmak olduğunu bildiğimden keyifle koluna girdim. “Teşekkürler.” Kaşlarımı çattım aklıma gelen düşünceyle. “Mutlu oldum ama sakın bana ders çalıştırmana izin vereceğimi sanma bu tatlı hareketinden dolayı.”
“Güzelim senden izin alacağımı sanman bile komik.”
Gözlerimi devirdim ama yine kutudan bir makaron çıkarıp ona uzattım bir tanesini de kendime aldım. Hala kolundan çıkmamıştım o da çıkmam için bir hareket yapmamıştı. Gerçi aksine sanki her an kolundan çıkacakmışım gibi kaskatı kesilmişti vücudu. Biraz hareket ederse geri çekilirim diye korkuyordu.
Demirlerin yanına dönerken adımlarımız yavaştı. Kutudan birer tane daha tatlı çıkarıp ağzımıza atmıştık konuşmadan. Rahatlatıcıydı.
“Meriçlerin aramalarını neden açmıyorsun? Sana ulaşamadığı için beni rahatsız ediyor durmadan.” diye sessizliği böldü bir anda. Duraksar gibi olup belli etmeden omuz silktim.
“Telefonumu tamamen kapattım okuldaki olaydan sonra.”
O gün eve dönüşümüzün ardından yaptığım ilk şey telefonumum kökten kapatmak olmuştu. Birileriyle konuşmayı geç okul grubundaki mesajları bile görmek istemiyordum. Çünkü uğradığım saldırıdan çok Kaan ile kardeş olmamızın konuşulacağını biliyordum. Üstelik iki konunun da insanların dedikodu malzemesi olmasını istemiyordum ama Kaan ile yaşadığımız onca şeyden sonra herkesin ilgisini çekecek konu baştan belliydi.
“Hayır istesen onlarla konuşabileceğini biliyorum. Ama istemiyorsun bilerek kendini uzak tutuyorsun. Neden?” Huysuzlanarak kolumu çektim.
“Hayır yapmıyorum bir yerlerinden uydurma.”
Birden durup önüme geçti. Yüzünde bilgiç bir ifade vardı. Bu sinirimi bozduğundan kaşlarımı çattım.
“Beni babamlarla karıştırma Rüya. Biz seninle yeni tanışmadık, senelerdir tanıyoruz birbirimizi. En ufak hareketinin bile ne anlama geldiğini öğrenecek kadar birlikte vakit geçirdik. Okuldaki olaydan önce kendini geri çektin biliyorum. Meriç iti sana bir şey mi yaptı? Ondan mı görüşmek istemiyorsun?”
Ofladım ısrarına karşı. Haklıydı, birbirimizi iyi tanıyorduk. Mesela o benim makaronu çok sevdiğimi bilecek kadar tanıyordu beni üstelik ama bunu daha önce hiç fark etmemiştim.
“Hayır sadece… yakın olmanın ne önemi var ki?”
“Ne demek istiyorsun?”
Gözlerim gözlerine tutundu bir anlığına. Dikkatle cevap vermemi bekliyordu. “Demek istediğim herkes eninde sonunda gidiyor. Bunu bile bile birileriyle konuşmanın ne anlamı var?”
“Neden öyle diyorsun kimsenin bir yere gittiği yok. Biz varız.”
“Anlamıyorsun.” dedim sessizce. Çünkü anlamıyordu. Onlar da yoktu, şimdi varlardı evet ama sonrasında onlar da olmayacaktı.
“Anlat o zaman. Anlamak istiyorum.”
Yolun ortasında olmamızı umursamıyordu belli ki. Kenarda duruyorduk gerçi ama herkesin yürüyüp geçtiği köşede durmak rahatsız ediciydi. Yine de Kaan ne demek istediğimi gerçekten merak ediyor olmalı ki cevap vermemi sabırla bekliyordu.
“İnsanlar her zaman gider.” dedim bastırarak anlasın diye. “İnsanın annesi babası bile gidiyor. Eninde sonunda kimse kalmayacaksa yanımda birileriyle bağ kurmanın ne anlamı var?”
“Benim babam gitmiyor ama.” dediğinde kaşları çatıktı. “Abilerim gitmiyor. Biliyorsun onlar senin de abilerin, senin baban. Ben senin abinim. Hiçbir yere gitmiyorum.”
Gözlerimi devirdim. “Sana bir gerçekten bahsediyorum Kaan acınası hayatımdan değil. Bu sadece benimle alakalı değil. Baban ve abilerin senelerdir baban ve abi oldular. Tabii ki senden gitmezler. Siz çoktan birbirinizin hayatının içindesiniz isteseniz de ayrılamazsınız zaten. Biz tanışalı sadece birkaç ay oldu. Anlamıyor musun kan bağının olmasının bir önemi yok. Onlar da gider. Onlar gitmese bile belki de ben giderim. Dünyanın düzeni bu. Bunu bile bile neden kendimi üzeyim?”
“Sen nereye gidiyorsun çok pardon?”
Kurduğum tüm cümlelerin içinden seçip aldığı tek şey cidden bu muydu? İnanmazca yüzüne bakakaldım.
“Of Kaan konumuz cidden bu mu?”
Kaşlarını çatışı bile konumuzun buna evrildiğini gösteriyorken benimki de soruydu yani.
“Hayır sen nereye gitmeyi planlıyorsun önce onu söyle.”
“Hiçbir yere gitmeyi planlamıyorum nerenle dinledin beni?” derken sinirle dişlerimi birbirine bastırdım. Neden konuyu Kaan’a açmıştım ki zaten? Tamamen benim aptallığımdı. “Öylesine söyledim. Ne bileyim üniversiteye falan gideceğiz yani sonuçta…”
Ben ne dediğimden pek emin olamazken sevgili gıcık çattığı kaşlarını düzeltmeden elindeki poşeti ayağının dibine koydu ve yanaklarımı iki yandan avcuna aldı.
“Kabus.”
“Hı?”
“Üniversite için başka şehre de gitsen dünyanın öbür ucuna da gitsen ben yine de seni bırakmam. Ya seni göndermem ya da peşinden gelirim ama bırakmam. Niye biliyor musun?”
“Niye?”
“Çünkü biz kardeşiz.”
Sessizce yutkundum. Bana bakışı o kadar duyguluydu ki kalbim sıkıştı.
“Seni senelerdir tanıyorum ve daha biz kardeş çıkmadan önce bile hep seni kolladım ama şimdi senin benim kız kardeşim olduğunu bilirken ve zaman geçtikçe bunu iliklerime kadar hissederken seni bir saniye bile olsa terk edeceğimi düşünme. Yapmam. Dünya yansa ne ben seni bırakırım ne de babamız ve abilerimiz seni bırakır. Anladın mı? Biz aileyiz. Kan bağının önemi olmadığı gibi zamanın da önemi yok. Ne kadardır yanımızda kaldığının bir değeri yok. Seni seviyoruz. Bitti. O yüzden sakın ama sakın bir an bile bizi bırakıp gitmeyi düşünme.” Avuçladığı yanaklarımı sıktı hafifçe. “Tamam mı küçük kardeşim?”
Kafamı sallayarak onayladığımda eğildi ve alnıma derin bir öpücük koydu.
“Yine de hala senden nefret ediyorum.” dedim huysuzlanarak. Gülerek geri çekilse de istediğim karşılığı vermedi. Onun yerine “Ben de seni seviyorum abiciğim diyeceksin.” dedi. Dehşetle kendimi geri çektim.
“Sana asla ama asla abi demem.”
Eğilip poşeti yeniden eline alırken oldukça neşeliydi. “Ne dersen de senin abinim. Elbet etrafımda abim abim diyerek pır pır koşturacağın günler gelecek.”
“Aynen canım. Anca rüyanda.”
Bana cevap vermek yerine yeniden koluma girdi ve yürüyüşümüze devam ettik.
“Her ne kadar Meriç şerefsiziyle görüşmüyor olman işime gelse de seni merak ediyorlar. Okuldayken sürekli seni soruyorlar ve yetmezmiş gibi evdeyken de sürekli seninle konuşmak için benim telefonumu taciz ediyorlar.”
“Gerçekten mi?”
Yandan ters bir bakış attı umut dolu sesime. “Heyecanlanma öyle salak. Gözlerini nasıl belertti bak. Merak etmişler sadece dünyaları vermediler abartma.”
“Of sen de kır hemen hevesimi. Neyse. İyi olduğumu söyle okulda görüşürüz zaten.”
“Ara bence.” derken sesi isteksiz çıkmıştı. Gülümsedim hafifçe. “En azından iyiyim diye mesaj at. Onlar seni bırakır mı bilmem kimsenin adına konuşamam ama eğer seni üzerlerse ikisini de yumruklarım için rahat olsun.”
Sırıttım.
“Beni bahane etme ikisini zaten dövmek için normalde de can atıyorsun.”
Cevap vermedi ama yüzüne yerleşen hain sırıtıştan bile belliydi bana katıldığı. Kafamı iki yana sallayarak girdiğim koluna iyice yaslandım. Gıcıktı falan ama yeniden sanki eski hallerimize dönüyor gibiydik. Birbirimize kan kusturduğumuz ama eğlendiğimiz günler bizi yeniden sarmalıyordu sanki. Bunun verdiği keyifle girdiğim koluna daha sıkı sarıldım ve Demirlerin yanına varana kadar da ayrılmadım.
***
Eve döndüğümüzde herkes çil yavrusu gibi bir köşeye dağılmıştı. Biraz soluklandıktan sonra salonda toplanıp tatlılarımızı yerken çay içme planı yapmıştık. Ben de kendimi odama attığım gibi üstümdeki elbiseyi çıkarıp Onur’a aldırdığım kıyafetlerimi denemeye başlamıştım.
Her biri muhteşemdi. Yangında her şeyimi kaybettiğimden bu yana sadece Mertlerin bana aldıkları kıyafetlerle yetiniyordum ki onlar da tüm dolabımı ağzına kadar doldurmuşlardı. O zamandan beri ilk kez kendim için tam da kendi tarzımda kıyafetler almıştım. Ve şimdi de her birini deneyip üzerimde nasıl olduklarını bir kez daha görmek için ölüyordum.
Onur tüm gün sevgi pıtırcığı olsa da öküz her daim öküz olduğundan hem kıyafetlerime hem de onları sürekli deneyip çıkarmama bir ton laf etmeden duramamıştı. Bu yüzden ağız tadıyla defile yapma şansım olmamıştı. Yine de onca laf etmesine rağmen elimi attığım her şeyi alması Onur’u gözümde bir adım ileri taşımıştı.
Vişne çürüğü kazağımla kombinlediğim siyah kumaş şortumun nasıl durduğunu ayna şovu yaparak incelerken odamın kapısı açıldı. Kapıyı çalmadan dan diye odaya girecek tek kişi bu evde Kaan’dı. Onur bile kapıyı çalmadan odaya adımını atmıyordu.
Gözlerimi aynadan bir anlığına Kaan’a çevirip sonra yeniden kendime odaklandım.
“Nasıl olmuşum?”
“Çürümüş balığa benziyorsun.” diyerek yatağıma zıpladığında ters ters suratına baktım.
“Sen ne anlarsın zevksiz köpek.”
Sırıtışını görememek mümkün olmadığından kenarda duran kazaklarımdan birini buruşturup yüzüne fırlattım.
“Ne var niye geldin?”
“Mert abim çağırıyor seni. Tatlıları koymasına yardım edecekmişsin.”
“Sen niye yardım etmiyorsun?” Bir yandan darmadağın ettiğim dolabımın içinden pijamalarımı ararken bir yandan da ayağıma takılan kıyafetlerimi tekmeledim. Bu oda ne ara bu kadar dağılmıştı ya?
Kaan adeta düşüncelerimi okumuş gibi “Kızım geleli on dakika olmamıştır ne ara dağıttın bu odayı böyle?” dediğinde pis bakışlarımı yüzüne diksem de ona hak vermeden edemedim.
“Aman sana ne ya istediğim kadar dağıtırım odamı.”
Sonunda çiçekli pijamalarımı bulduğumda onları kolumun altına sıkıştırıp yere fırlattığım kıyafetlerimin hepsini dolaba sıkıştırmaya başladım rastgele.
Oda gereksiz Kaan’dan beklenmeyecek şekilde sessizleşince işkillenerek kafamı arkaya çevirdim dolabı zar zor kapattıktan hemen sonra.
Elindeki telefonu pişmiş kelle gibi sırıtıp bana doğru tutmuş ya fotoğrafımı ya da videomu çekiyordu ki hangisinin daha kötü olduğuna asla karar veremedim.
“Ne yapıyorsun sen?”
Üstüne doğru bir hamle yaptığımda çevik bir hareketle yataktan zıplayıp kapıya koştu. Kahkahalarının arasından “Böyle rezil ev hallerini göreceğimi bilseydim babamdan daha önce isterdim seni evlatlık almasını.” diye bağırdı.
“Ya aptal mısın?!” Koşarak odasına girip hızla kapıyı yüzüme kapattığında sinirle kapısını tekmeledim. “Evlatlık değilim ben geri zekalı!”
“Evlatlıksın işte. Babam seni evlatlık aldı kudur ha ha!”
Boğuk gelen sesinden keyif akıyordu. Sinirle bir tekme daha attım kapısına. Kilitlediği için ağız tadıyla yanına gidip saçını başını yolamıyordum.
“Ya Demir!” diye mızmızlandım Kaan beni kudurtmayı kesmeyince. Fakat Demir’den ne yazık ki bir karşılık bulamadım. Muhtemelen aşağıdaydı yoksa duyardı.
Kafamı yaklaştırıp kapının girişine dayadım ve utanmadan küfür ettim. Kaan’dan “E oha ama!” bağırışı gelince ise istediğimi almış olmanın verdiği keyifle sırıtarak kapısını tekmelemeyi bırakıp kendi odama geçtim.
Hızlıca üstümü değiştirdim Mert’i daha fazla bekletmek istemediğimden. Gerçi gereksiz Kaan varken beni ne diye çağırıyorduysa o da? Haklıydı bir yandan da tabii. Benim varlığım bile yeterdi ama var oluşsal olarak tuhaf ve rahatsız edici olan Kaan yaratığının etrafında olması onu rahatsız ederdi.
İçimden Kaan’a sövmüş olmanın verdiği keyifle odamdan çıkıp mutfağa indim. İçeride sadece Mert vardı ve sakince tabakları hazırlıyordu.
“Efendim Mert?”
Aniden sesimi duyunca irkildi ama boş boş yüzüme baktı.
“Kaan’ı göndermişsin ya beni çağırması için.”
Gözlerini devirip elindeki spatulayı bıraktı. “Hoş geldin güzelim. Yardım etmesi için aslında Kaan’ı çağırmıştım ama ne kadar tembel bir çocuk olduğu aklımdan çıkmış. Her neyse sorun değil gelmişken abine bir el at.”
İçimden Kaan’a tekme attığımı düşünüp kısa bir anlığına kendimi rahatlattım. Tam bir gıcıktı. Şu an hala odamda yeni aldığım kıyafetlerimi deniyor olabilirdim fakat ne yazık ki onun yüzünden kendi yapacağı iş bana kalmıştı. Üstelik Mert vardı yanımda. Onun yerine Onur’un yanında olmayı tercih ederdim mesela. En azından eğlenceliydi. Mert ile küs olduğumuz için muhtemelen her şey sıkıcı bir sessizlik içinde geçecekti.
Ne düşündüğümü belli etmeden yanına adımladım.
“Ne yapabilirim?”
“Peçete ve çatalları ayarlayabilirsin güzelim.”
Az kalsın bana güzelim dememesi için ona terslenecektim fakat kendimi son anda tuttum. Genelde hiç yalnız kalmadığımız için konuşmalarımız diğerlerinin yanında ve nadiren oluyordu. O yüzden bazenleri ona kıl olmadan konuşabiliyordum ama geri kalan zamanlar içimden ona sinirlenerek geçiyordu.
“Aslında Kaan’ın seni yollaması iyi oldu.” diye mırıldandı sessizce kendi kendine. Kafamı hafifçe sola çevirip eğdiği kafasına baktım. Tatlıları tabağa koyarken işine odaklanmış görünüyordu ama dikkatinin bende olduğunun farkındaydım. Benimkinden farklı olan düzgünce taranmış sarı saçlarından birkaç tutam alnına dökülmüştü. Onu ilk kez hastanede gördüğümden bu yana saçları uzamış parlak kirpiklerine değiyordu. Kaşının kenarında küçük bir ben vardı. Yüzü her zaman ciddiyetini korusa da -ki bu konuda kesinlikle babasına çekmişti.- gülümsediğinde onu apaçık sevimli bir insana dönüştüren bir gamzesi vardı. “Seninle yalnız kalıp konuşmak istiyordum ama evdeki herkes illaki bir şekilde peşindeydi.” Cümlesi bir homurtu gibi dökülmüştü dudaklarından.
“Ne konuşmak istiyordun?”
“Ben aslında uzun bir süredir senden nasıl özür dileyebileceğimi düşünüyordum.” Elindekileri bırakıp vücudunu bana çevirince aynısını yapmalıymışım gibi hissettiğimden ben de her şeyi bırakıp ona döndüm. “Bana kızgın olduğunu biliyorum,” e yani der gibi gözlerimi baydım. Kızgın olduğumu belli etmek için elimden geleni yapmıştım. “Ve kesinlikle seni haklı buluyorum. Geldiğin günden itibaren her zaman yanındaydım, öyle ki aslında buraya gelmesen bile ne yapar eder yanında olurdum varlığını öğrendiğim gibi. Fakat Kaan ile ufak bir atışmanızda benim taraf tutmam yanlıştı. Seni hayal kırıklığına uğrattım ve bundan çok pişmanım.”
Yutkunarak sessizliğimi korudum ne diyeceğimi bilemediğimden. Gerçekten üzgün görünüyordu. Okulda saldırıya uğradıktan sonra yüzünde sıklıkla belirdiğini gördüğüm bir ifadeydi. Ve onun gibi her zaman dimdik duruşlu görünen bir adam için bu kadar üzgün görünmek insanın içini acıtıyordu. Bu yüzden bu birkaç gündür onu böyle gördüğümde kendimi ona sarılmış buluyordum. Her ne kadar ona kızgın daha doğrusu kırgın olsam da üzgün olmasına içim hiç elvermiyordu. Şimdi de iki adımda ona uzanıp kollarımı beline sarmamak için kendimi zor tutuyordum açıkçası. Ama konuşmasını bölmemek için kendimi tuttum.
“Gerçekten hatamı anladım. Seninle böyle uzak düşmüş olmak beni çok üzüyor. Lütfen beni affet.”
Doğruyu söylemeliyim ki Kaan’dan çok daha iyi özür dilemişti. Aslına bakarsan Kaan özür bile dilememişti. Dudaklarımı büktüm. İçten içe Kaan’ı bile affetmiştim aslında ve Mert’in hareketi onun yaptıkları kadar kötü bile değildi. Sadece benden özür dilemek için çok uzun süre beklemişti. Eğer daha önce yanıma gelse onu çok daha öncesinde affederdim.
“Bir daha herhangi bir olayda sırf kardeşin diye onun tarafını tutmayacağını bilmem gerekiyor Mert. Bana tavır almanın sebebi Kaan’ın haklı olması değil onun senin kardeşin olmasıydı. Bir daha böyle bir şeyle baş etmek istemiyorum.”
Gözleri telaşla açıldı. “Sen de benim kardeşimsin Rüya. Sana söz veriyorum bir daha öyle bir şey yaşanmayacak. Yemin ederim.”
Uzun bir süre yeşil gözlerine baktım tartar gibi. Aynı zamanda kafam da hafifçe omzuma doğru eğilmişti. Mert gerginlikle cevabımı bekliyordu. Bir eli tezgaha yaslanmıştı ve işaret parmağıyla gergin bir ritim tutmuştu. Bu hali beni neşelendirdiğinden değerlendirme süremi bilerek uzun tuttum. Ama sonunda dayanamadım daha fazla endişelenmesine o yüzden neşeyle kocaman bir gülümseme kondurdum dudaklarıma.
“Tamam seni affediyorum. Ama artık bu evdeki favorim sen değilsin haberin olsun.”
Rahatlamayla omuzlarını düşürdü ve sıcacık bir gülümsemeyle yanıma yaklaşıp kollarını etrafıma sardı.
“Merak etme güzelim çok yakında yeniden o kategoriye yükseleceğim.”
“Açıkçası Demir varken o çok zor ama yine de deneyebilirsin.”
Geri çekildiğinde kıskançlıkla saçlarımı karıştırdı. “Zaten Onur’la da bugün yalnız vakit geçirmişsiniz en acilinden bunu telafi etmem lazım.”
“Benim muhteşem varlığımın yerini asla dolduramazsın abi kendini kandırma.”
Hiç beklemediğim bir anda kapıdan duyduğumuz sesle ikimiz de aynı anda irkildik. Mert’in kolları arasında sıyrılıp kollarını önünde bağlayıp kapıya yaslanan Onur’a baktım. Sabahtan beri bizi dinlediğini belli edercesine bir utanmazlıkla sırıtıyordu.
“Sen misin muhteşem? Oğlum ben senin boklu bezlerini temizlemiş adamım ya bana bari yapma.”
Gürültülü bir kahkaha attım.
Onur sinirle yaslandığı yerden doğrulup yanıma geldi ve kıkır kıkır gülen beni kolumdan cimcikledi. “Salak salak gülme çocukken herkes, herkes diyorum, altına yapardı.”
Acıyan kolumu kendime çeksem de gülmeyi bırakmadım. “Ay Onur gözümde azıcık karizman vardı o da kendiliğinden kayboldu.”
“Bir keresinde Onur ilkokul üçteyken gülmekten altına kaçırmıştı okulda. Okuluna pantolon götüren babamla ben olmuştuk.” Mert’in sırf gıcıklığına anlattığına emin olduğum bu anıya karnımı tutarak güldüm.
“Abi ne yapıyorsun ya? Anlatmasana!”
“Abine artistlik yaparsan böyle rezil olursun işte oğlum.”
Gülmeye devam ederek çatalları çıkarma işime devam ettiğimde Onur huysuz huysuz yanıma gelip kollarını önünde birleştirdi. “Böyle kahkahalar atıyorsun da senin hiç böyle rezilliklerin olmadı mı solucan?”
“Eminim olmuştur.” derken pis pis sırıtıyordum. “Ama asla öğrenemeyeceksin.”
Onur kendi kendine bir şeyler söylendiğinde Mert’in diğer yanına geçip çatalları tabakların kenarına yerleştirmeye başladım. Aslında sanırım bu seneden önceki hayatım somut olarak silinmişti. Tüm küçüklük fotoğraflarım yangınla yok olmuşken tüm anılarım da sadece annem ve babamda kalmıştı. Yani ikisine de ulaşmak bu saatten sonra imkansızdı. Üzücüydü ama üzülmemek için bunu düşünmeyi bıraktım. Yeni fotoğraflar çekebilir yeni anılar yaratabilirdim. Kim bilir belki bu defa fotoğraflarım yanmaz anılarım birilerinin hafızasında solmaya mahkum olmazdı.
“Elbette öğrenirim ulan.”
Yandan yandan baksam da cevap vermedim. Nasıl olsa bulamayacaktı.
Sonunda mutfakta işimiz bittiğinde tabakaları aldığımız gibi içeri geçtik. Çoktan Demir’in yanına geçmiş olan Kaan babasının kolunun altına yatmış telefonuyla uğraşıyordu. Yüzünde sinirli bir ifade vardı.
Herkese tabakalarını dağıttıktan sonra Mert de çaylarımızı getirdi.
“Deniz’le konuştum.” dedi birden Demir. Deniz’in kim olduğundan habersiz olduğumdan merakla yüzüne baktım. “Bu sabah geri dönmüş. Bizi Bursa’ya çağırıyor bir süreliğine.”
Kaan’ın yüzündeki sinirli ifade o kadar ani bir şekilde sevince döndü ki daha da meraklandım. “Deniz kim?”
“Amcan papatyam. Uzun bir süredir yurt dışındaydı.”
Amca mı? Heyecanla yerimde doğruldum. “Ben biliyorum onu!” diye bağırdım hevesle. “Okula gelmişti geçen sene birkaç defa Kaan’ı görmeye!” Elimi kalbime yerleştirip eriyormuş gibi yaptım bir anlığına nerede olduğumu unutup. “Çok yakışıklı biri. Ve muhteşem ötesi dehşet arabaları var. Ve aşırı ama aşırı havalı bir adam. İsmi de çok güzelmiş.”
Kimse tiradıma bir yorum yapmadığında ne zaman kapattığımı bilmediğim gözlerimi açtım. Derin bir sessizlik dört Soylu bireyini de sarmalamıştı ve dördünün de dik bakışları üzerime dikilmişti. Utanarak kendimi toparladım. “Ne var ya?”
“Gitmekten vazgeçtim.” diye homurdandı Demir. “Kızım amcanı babandan daha çok seveceksen söyle onu aileden aforoz edeyim.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Ne alakası var canım?” diyen sesim soluk çıkmıştı.
“Al işte. Amcamı tanımadan bu kadar sevdiysen tanıyınca dibinden ayrılmazsın herhalde.”
Şirin bir gülümseme yerleştirdim dudaklarıma. Ne vardı yani çok yakışıklı bir adamsa. Gerçi şimdi fark ediyordum ki Demir ile bayağı benziyorlarmış. O zamanlar tabii Demir’i tanımadığımdan bilemezdim bunu.
“Normalde yarın işlerimizi halledip ertesi sabah yola çıkalım diyecektim bir haftalığına Deniz’in yanında kalırdık kendimize gelirdik ama papatyam babasının yüreğine indirmeyi tercih etti.”
Şirin gülümsemem etki etmemişti demek. “Bir şey demedim ki canım. Arabaları hoştu yani.” Yeniden dört çift gözden ters bakışlar alınca sustum. Aman canım bunlar da ne kıskançtı. Çalışın sizin de olsundu yani.
“Kapanmış mı dava baba? Ne dedi amcam?”
“Hallettim dedi ama detay vermedi. Gidince öğreniriz.”
Neşeyle sırıttım. Amcamı, evet bu eve geldiğim ilk an o benim de amcam olmuştu, görüp onunla tanışacağım için çok mutluydum. Zamanında okulda Eylem ile birlikte az dibimiz düşmemişti adama.
“Kızım sen niye öyle pişmiş kelle gibi sırıtıyorsun?” Hemen yüzümdeki gülümsemeyi yok edip öfkeli ponçik Demir’e baktım. Çok çok uzun süredir bana karşı tavrı sadece sevimlilikle sınırlandığından ilk hallerdeki o ciddi, gergin tavrını görmemiştim ama şimdi kaşlarını çatmışken yine huysuz bir adama dönmüştü. “Şey araba-”
Sözüm Onur tarafından kafama atılan yastıkla kesilirken Demir sesli bir sabır çekti.
Neyse ki Kaan gereksizi bana acımış olacak ki “Baba ne olur gidelim. Hem Umutları falan da çok özledim. Vakit geçiririz.” diyerek babasına döndü ve dikkatleri üzerimden aldı.
Yine de Demir cevap vermeden önce bana huysuz bir bakış atmaktan geri durmadı. “Kardeşin sinirlerimi hoplatmasa gideceğiz oğlum.”
Kıkırdadım. Kıskanması çok sevimliydi. Huysuzluğu da aşırı tatlıydı. Üstelik kıskandığı kişi de şeydi, kardeşi.
“Bak nasıl gülüyor kikir kikir.” dediğinde hafif doğrulmuş bedenini fark ettiğimden yanıma geleceğini hissedip koltuktan fırladım aynı zamanda daha çok gülmeye başlamıştım. Muhtemelen yanıma gelirse gıdıklamaktan nefesimi kesecekti. Bu yüzden koşarak koltukların arasından sıyrılıp odama gitmek için merdivenlere koşturdum. Homurdanan sesiyle neşeyle güldüğümde onun da gülme sesi geldi kulaklarıma. Yine de bağırışını eksik bırakmadı.
“Seni eve kilitleyeceğim papatya!”
****
Merhaba ballarım upuzun bir bölüm yazdım sizler için.
Bölümü beğendiniz mi?
Onur ve Rüya ilişiksine ne diyorsunuz?
Kaan'ın düzelmeye başlaması peki
Demir ya <3
Bizimkilerin kıskançlığı peki vbdfjgvdsdc
Bir sonraki bölüm ne zaman gelir bilmiyorum, en kısa zamanda görüşmek üzere diyelim ballar yorum yapmayı unutmayınnnn
Instagramda dün gece karakterlere soru cevap yaptık. Aşırı eğlendik, bunun gibi etkinliklere katılmak isterseniz hesabı takip etmeyi unutmayınn @kizilsaclikarakedi
Öpüldünüz <3
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 193.86k Okunma |
24.56k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |