

Selümmm hepinize iyi tatiller ballarım güzel bir hafta geçirin <3
Oy vermeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayın
Bugün okurlarımdan Ecrin'in doğum günüymüş o yüzden bu bölümü ona ithaf edip çok mutlu yıllar diliyorum <3<3
Keyifli okumalar. <3
***
İnsanın hayatının akışını bir anlığına durduran anları vardır. Zaman durur, etrafında dönen dünya yavaşlar ve var olan en canlı şey hızla atan kalbindir. Var oluşun ya en dehşet verici ya da en muhteşem anıdır. Ya dünyanın renkleri zamanla birlikte donar ya da tüm dünya kalbine pompalanan kanın akış hızı kadar renklerle hayat bulur. Demir Soylu hayatının akışını durduran ilk anının hangisi olduğunu hatırlamıyordu ama en uzun anın hangisi olduğunu hiç unutamamıştı.
Bir yaz gecesiydi.
“Abi bu öfkeyle olmuyor bak en sonunda ya sen ya da babam patlayacaksınız.”
Demir ters bir bakış attı kardeşine. Kendisinin aksine neşeli bir çocuktu, haylazdı ve o cezbedici gülümsemesiyle insanların aklını alan bir dolandırıcıydı. Boyu, sarımsı kumral saçları ve yeşil gözleriyle tip olarak kendisine benzese de benzer başka hiçbir yanları yoktu.
Deniz herkesle iyi anlaşırdı, başka insanların rahatsız edici tavırlarının önüne geçmek için en kısa yolun insanlara bağırmak olduğunu anlayan Demir’in aksine. Demir insanları sözleriyle yaralardı, Deniz ise kurnaz gülümsemesinin altındaki türlü oyunlarla.
Demir her zaman sinirliydi, Deniz her şeye gülerdi.
Demir öfkelendiğinde bağırırdı Deniz ise sessizce dağıtırdı insanı.
Deniz aşkı bulduğunda da kaybettiğinde de 17 yaşındaydı. Demir hiç aşık olmamıştı.
O geceye kadar.
“Bana o adamı savunma Deniz. Neye öfkeli olduğumu da haklılığımı da en iyi sen biliyorsun.”
“Hayda!” Deniz durup abisinin önüne geçti. “Ben onu mu savunuyorum oğlum ya? Ben mi savunacağım o adamı saçmalama. Sadece sana yeterince zarar verdi bir de bu dinmez öfkenin seni yaralamasına izin verme diyorum.”
Demir bir şey demeden yürümeye devam etse de kardeşinin haklı olduğunu biliyordu. Yalnızca dayanamıyordu işte. Katlanamıyordu artık hiçbir şeye. Üstelik zarar verdiği sadece kendisi de değildi, belki de Deniz kendisinden daha çok zarar görmüştü o adamdan. Her ne kadar Demir her zaman bunun önüne geçmeye çalışsa da yapamadığı bazı anlar vardı, bedelini kanla ödedikleri.
“Abi…” Demir öfkeli bir nefes verdi burnundan. Aslında eskiden bu kadar öfkeli değildi her şeye. Zaman ona iyi davranmıyordu sadece. “Benim için babamla kapışıyorsun biliyorum.” Yandan bir bakış attı kardeşine. Canından çok seviyordu onu. Dünya yanacak olsa bile izin vermezdi kardeşinin tırnağının ucunun bile ateşe değmesine. “Ama yapma. Bambaşka konular üzerinden sinirini çıkarma. O da anlıyor senin böyle yaptığını inadına damarına basıyor.”
Demir sessiz kaldı. Bundan birkaç sene önce olsa umurunda olmazdı. Ama işte dayanamıyordu.
“Tamam oğlum sakinleştim boş ver.” Uzanıp kardeşinin kafasını kolunun arasına sıkıştırdı. Deniz nefret ederdi onun böyle yapmasından. Ama küçüklüklerinden beri imza hareketiydi bu onların.
“Abi of ya 20 yaşında adam olduk ne yapıyorsun hala sen?”
Demir gerçekten neşelenerek içten bir şekilde güldü. “Oğlum sen hala bıcırık bir şeysin gözümde. Annem derdi hep ne kadar büyürseniz de benim gözümde hep çocuk kalacaksınız diye. Haklıymış kadın. Etrafta donunla koşturduğun halindesin hala benim için.”
Deniz sinirle abisinin karnına sert bir yumruk geçirip kollarının baskısından kurtuldu. Demir bazen kardeşinin ne kadar güçlendiğini unutuyordu. Büyüdüğünden değildi de işte yaşadıklarındandı kendini güçlendirmeye çalışması. Bu aklına gelince yeniden keyfi kaçtı, kaşları çatıldı.
Deniz yanında söylene söylene yürüyordu ama Demir onu dinlemeyi bırakalı çok olmuştu. Aklı yine bir sürü saçmalıkla dolmuştu, arkadaşlarının yanına varana kadar düşünmeyi bırakamadı.
“Gençler sonunda be!”
Demir kafasındaki düşünceleri uzaklaştırıp en yakın arkadaşına sırıttı yarım ağız. Yiğit’in de onlardan birkaç saniye önce geldiğine kalıbını basabilirdi.
“Hayırdır oğlum çok mu bekledin?” Elini tutup kendine çekti ve omzuna vurarak selamladı arkadaşını. Deniz’den sonra hayatındaki en önemli insandı. “Yeni geldiğini biliyoruz boşa sallama.”
Yiğit sırıtarak Deniz ile de selamlaştı ve sahilin dibindeki tanıdık balıkçıya girdiler birlikte. “Yine de sizden önce buradaydım.”
Demir yandan bir bakış attığında omzundan itekledi arkadaşını. “Oğlum Edalar arkadaşlarını getirmişler çok kalabalığız, fıstık gibi kızlar da var…”
Demir’in gözüne kızıl saçlar takıldığında Yiğit’i duymayı bırakmıştı bir anlığına. Bir kız kumsalın dibine kadar ilerlemiş ellerini önünde birleştirmiş arkadaşıyla konuşuyordu. Yanındaki kızı göremedi bile Demir, sadece kızıl saçlara bakıyordu. Kız bir anda kafasını geriye atıp bir kahkaha attı. Bu… hayatında duyduğu en büyüleyici sesti. Kız gülmeye devam ederek yüzünü döndüğünde Demir yürümeyi bıraktı. Denizkızı gibi kızıl saçları, duru güzelliği ve günışığına benzeyen gülüşüyle kız bir kez daha kahkahasıyla tüm geceyi aydınlattığında Demir mahvolduğunu anlamıştı.
Artık dünyası o an sadece bir kişinin etrafında durmuştu. Demir hayatının akışını durduran en uzun anın bu olduğunu seneler sonra denizkızı onu bırakıp gittiğinde fark etti. Bu defa gece yaz değildi, Mudanya’nın sahilindeki balık kokusunu alabilecekleri şehirde değillerdi ve bir gülüş bir ömre bedeldi. Demir bu bedeli ağır ödedi.
***
“Ya Birce deli misin divane misin kızım? Daha yeni balık ekmek yedik süt helvası yenir mi hemen öyle? Mideni bozacaksın.”
“Bana ne ya benim midem sizinkiler gibi bebek midesi değil her şeyden rahatsız olsun. Süt helvası istiyorum ben.”
“Olmaz saçmalama.”
Denizkızı bir anda arkadaşının etrafında dönüp dururken ağzından melodik bir Sezen Aksu şarkısı dökülmeye başladı. “Seyret perişan halimi bende akşam olmakta.” derken sırıtıyordu. Kıkırdayarak kızın belini gıdıkladı. “Dostlar seyrelmiş beyhude lafla vakit dolmakta- Hadi Ece ne olur ya gidelim.”
Demir denizkızına uzun uzun gözlerini dikti. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigaranın dumanını kafasını hafifçe kaldırıp geceye üflerken bile kızdan alamadı gözlerini. Alev gibi yanan saçlarının aksine kız çok yumuşaktı, çok tatlıydı. Çocuksu bir şımarıklığı vardı. Geçen bir saatte Demir’in aklını alacak kadar ilahi olan bir sesi vardı. O konuştukça sanki kafasının içindeki karmaşa kendi kendini toparlıyordu. Kızın neşesi yeterdi aslında. Bir kere daha neşeli bir kahkaha atıverse dünya güzelleşecekti sanki, Demir’in kafasının içi neydi ki?
“Zalim senin Allah’ın yok mu?”
Kızıl saçlarını tek elinde toplayıp ensesini havalandırdı terlemiş gibi. Sıcak bir ağustos gecesiydi ama Demir gece güne dönmüş gibi hissediyordu.
“Birce annene kızın midesini bozdu eve getiremiyorum bu gece dersem beni şu suda boğar.” Arkadaşı eliyle ilerideki sahili göstermişti. Kızın tatlılığına gülse de inatçıydı. Birce sırıttı ve bir şeyler söyledi ama Demir yüzündeki gülüşe daldığından ne dediğini kaçırdı. “Hem eve dönmem lazım babam huysuzlanıyor onu yalnız bırakıyorum diye bu aralar.”
Birce. Biricik gibi. Eşsiz.
“Ben götürürüm seni.” dediğinde etrafındaki tüm gözlerin kendisine döndüğünü fark etse de kendisi gözlerini denizkızından ayırmadı. Kızın kahverengi, parlak gözlerinin kendisine dönmesini izliyordu sadece. “Ben de çok severim süt helvasını, beraber gidelim.” Süt helvasından nefret ederdi.
Deniz ile Yiğit’in hemen yanından kendisiyle dalga geçen bir şeyler fısıldadıklarını duydu, grubun geri kalanı da ufaktan sırıtmaya başlamıştı. Yine de gözlerini biricikten alamadı ve kızın bal ve günışığı karışımıyla parlayan tatlı gülümsemesini izledi. Sonunda parlak kahveler kendisine döndüğünde rahatladı. Tüm gece boyunca bu gözleri kaçamak attığı bakışlarla görmüştü Demir. Kız doğrudan bir kez bile bakamamıştı kendi yeşillerine. Şimdiye kadar.
“Zalim.” diye mırıldandı denizkızı melodik bir sesle kendisini baştan ayağa süzerken. “Senin Allah’ın yok mu?”
***
Rüya Soylu
İçim dışıma çıkana kadar çığlık atmak istiyordum. Allah’ım neden ama neden benim abilerim vardı ki? Mesela küçük bir tane kız kardeş bana yetmez miydi? Ya da mesela hiç kardeşim olmaması daha güzel değil miydi? Üç abi ne demekti Allah aşkına? Bunlardan biri Kaan biri de Onur’du yani. İnsan kılıklı iki şeytan.
“Demir ne olur beni al şunların arasından.” diye mızmızlandım dudaklarımı bükerek. Bir yanımda Kaan öbüründe Onur arabanın arka koltuğunda üçümüz sıkışmıştık. Önde ise arabayı süren Demir ile yanındaki yolcu koltuğunda rahat rahat oturan Mert vardı. Bursa yolculuğuna başlayalı bir buçuk saat olacaktı neredeyse. Benim için işkence gibi geçen bir, bir buçuk saat ve daha ancak yolun yarısı tamamlanmıştı.
“Yedik sanki ya ne kadar şımarık bir veletsin sen.”
Sert tekmemi hızla Onur gıcığının dizine gömdüm. İkisinin arasında yastık olarak mı kullanılmamıştım, aralarında kalıp ikisi kavga ederken dayak mı yememiştim, ikisi bir olup beni mi dövmemişlerdi yani neler neler yaşanmıştı bu arka koltukta. Hepsine de rahat yerlerden kahkaha atan öndeki baba oğul olmuştu. Burada prenses beni düşünen kimse yoktu mesela.
“Ya daha az önce ayağını ağzıma sokmaya çalıştın utanmaz!” diye cırladım.
“Bir şey deniyordum bir kere ben.” derken dişlerini sıkıyordu ve aynı zamanda kolumu cimciklemişti. Hissettiğimden bin kat acıyla çığlık attım. Kaan kulaklarını kapattı hızla. Pis bakışlar atmayı da ihmal etmemişti. Telefonunu zorla alıp oyun oynarken şarjını bitirdiğim için benimle küsmüştü. Ne olmuş yani şarjı bitmişse? Hani abimdi benim, hani istediğim her şeyi yapardı? İşte yalan dolan bunların hepsi.
“Ya baba valla bir şey yapmadım!”
Onur’un kendini aklamaya çalışması karşısında sinsi sinsi sırıttım. Gerçi Demir ne demişti duymamıştım ama olsun.
“Demir.” dedim iki koltuğun arasından kendimi öne itip. Büzdüğüm dudaklarımla masumane bakışlar atmaya çalışıyordum. “Ne olur benimle Mert’in yerini değiştirelim.”
Mert kızgın bakışlar atmaya çalışarak bana döndüğünde pek umursayamadım çünkü gülmemek için kendini tuttuğu apaçık belliydi. “Güzelim beni niye sattın sen?”
“Sen hala favorim değilsin kusura bakma.” derken hiç utanmıyordum. Bu iki hayvan beni hayattan soğutmuşken Mert’in rahatını düşünecek değildim maalesef.
“Oğlum sen Demir diye birini tanıyor musun?” Demir gözlerini yoldan çok kısa bir an ayırıp etrafına baktı. “Ben Demir diye birini görmüyorum.”
Gözlerimi devirmemek için kendimi çok ama çok zor tuttum. Tüm bu Onur-Kaan ikilisinin zorbalığı yüzünden Demir’in bana tripli olduğu aklımdan çıkmıştı. Tripli demek doğru olmazdı gerçi koskoca adam bayağı bana küsmüştü. Üstelik amcama amca dediğim için. Adam babam olmasa “Regl mı oldun yavrum?” diye falan soracağım öyle bir gerginlik.
“Ya Allah aşkına Deniz’e ne diyeceğim amcam değil mi adam?” Onur’a döndüm tek kaşımı kaldırıp. “Sen söyle bu adam benim amcam değil mi?”
Onur bana gözlerini devirip telefonunu aldı eline ve onunla ilgilenmeye başladı. Aman. Sanki canını çıkarmıştık yahu bu çocuğun. Onu umursamadım. “Amca diyeceğim tabii ki.” diye onayladım kendi kendimi diğerlerinden umduğum desteği bulamayınca.
“Bana niye demiyorsun?” diye sordu huysuz huysuz. Alık alık suratına baktım.
“Amca mı diyeyim sana da?”
Mert kahkaha attığında sırıtır gibi oldum ama Demir’in kızgın bakışları gülüşümü bastırmama neden oldu.
“Baba diyeceksin kızım baba!”
“Haa.” derken Demir’in söylediğini mantıklı bulmuştum da yani nasıl denirdi ki şimdi ona baba falan. Şimdi ilkinden de çok hayır görememiştim sonuçta.
“Haa ne demek kızım? Desene babacım olur tabii ki derim sana baba diye, babamsın sonuçta diye.”
“Derim ya.” dedim güven vermeyen kırık bir sesle. Gözlerimi önümde akan yola dikmiş nasıl diyebilirim diye düşünüyordum. Durup bir Demir’in suratına baktım. “Aslında tam babalık bir tip var sende he.” diye mırıldanırken aslında kendi kendime konuşuyordum ama herkes bu dediğimi duydu tabii normal olarak ve sevgili abilerim kahkaha atarken şey Demir… onlar kadar eğlenceli bulmadı bu dediğimi.
“HasbinAllah!”
“Çok gerginsin Demircim bak erkenden kırışacaksın.”
Demir uzun bir süre kaşları çatık sessiz sessiz arabayı sürmeye devam etti. Sabah ‘Deniz amcama ne zaman gidiyoruz?’ diye sorduğumdan beri bu haldeydi aslında. Deniz’i daha görmeden tanımadan sevmiş olmama aşırı bozulmuştu bir de üstüne ona amcam falan deyince kendi kendine kurulmuştu. Halbuki o bilmiyordu ki benim bu dünya üzerinde en sevdiğim kişinin kendisi olduğunu. Ondan çok sevdiğim biri mevcut değildi henüz dünyamızda ve bence bu kıskançlığı boşunaydı. Yine de sanırım bir yerde onu anlıyordum. Sonuçta onun kızıydım ama ona daha baba bile demiyordum. Fakat Demir benim için bir babadan daha öteydi. Bunu bilmeyişi biraz benim suçumdu galiba.
Onun adına biraz üzülerek arkama yaslandım düşünceli bir şekilde. Arada gözü dikiz aynasından bana düşüyordu biraz beklentiyle. Ama sırf o üzülmesin diye ona baba dediğimi sanmasını istemediğimden sessiz kaldım.
Yaklaşık yarım saat sonra bir tane daha Onur- Kaan kaosunun ortasında kalakaldığımda baba demek konusunda içimden düşünüp karar verdiğim her şeyi geri aldım ve canhıraş bir şekilde bağırıp kendimi ortadaki boşluktan öne çıkarmaya çalıştım.
“Babam! Babacığım! Babamın dibi! En babam! Babişkocum ne olur lütfen yalvarıyorum kurtar beni bu iki deliden!”
Arabanın sağa sinyal verip kenara çekilmesi iki saniye bile sürmedi. Demir büyük -ama cidden koskocaman- bir gülüşle arabayı durdurdu. Sonrasını kısaca betimlemek gerekirse neşeli bir prenses olarak ben Mert’in ısıttığı yolcu koltuğuna geçmiştim, sevgili abilerim de fazlasıyla mutlu(!) bir şekilde arkaya sıkışmışlardı. Sonuç olarak ben ve Demir mutluyduk.
“Bir daha de bakayım.” dedi Demir mutlu mutlu sırıtarak.
Ağız dolusu bir şekilde “Babam!” diye bağırdım. Ben öne geçince en küçük olarak cam kenarlarını abilerine bırakıp ortaya geçen Kaan “Görmemişin bir babası ötekinin de kızı olmuş.” diye homurdandı. Onu sallamadık tabii ki. Ben ona dil çıkarıp keyifle önüme dönecek kadar rahattım Demir ise onu duyamayacak kadar mutluydu.
“Kıskanma patates diyeceğim de sen de haklısın Kaan. Herkes benim gibi muhteşem olamıyor.”
Uzanıp kolumu cimcikledi sinirle. “Konuş kardeşim konuş. Bursa’dan döndükten sonra seni ders çalıştırmaya başladığımda da anlatırsın ne kadar muhteşem olduğunu.”
Dehşetle arkamı döndüm. “Ya Kaan!” Yüzünde hain bir sırıtış oluştu. Ne kadar ruh hastası olduğunu kendisi de bildiğinden ne kadar korktuğumu görüyordu tabii. “Ya baba!” diye bağırdım korkuyla bu defa.
“Efendim papatyam?”
“Eve dönünce Kaan beni çalıştırmasa olur mu?” Gözlerimi kırpıştırarak direksiyona doğru kafamı yaklaştırdım. “Lütfen babacığım!”
Sağ elini direksiyondan çekip işaret parmağıyla alnımı ittirdi. “Kızım sana oradan saf gibi mi duruyorum?” Kafamı iki yana salladım hevesle. Bence kandırılabilirdi halbuki. “Bana her şeyi yaptırabilirsin o bakışlarınla ama tabii ki senin yararına olabilecek her şeyi.”
Arkama yaslanıp kollarımı önümde birleştirdim. “Kaan malının bana ne yararı olacaksa sanki.”
“Bunu duydum Kabus.”
Yüzümü buruşturup taklidini yaptım. Bu hareketim koluma yediğim bir yumruk kazandırdığında Mert Kaan’ı yanına çekip kolunun altına aldı.
Bir an gözüm arkadakilerin bu kadar uslu uslu oturmasına takıldı. Ya ben varken niye orası öyle savaş alanı gibi oluyordu? Bana inat mı yapıyorlardı bunlar? Gerçi kaosu çıkaran ben de olabilirdim şimdi doğruyu konuşmak gerekirse.
Yaklaşık bir saat daha yolda geçtikten sonra Bursa’ya varmış sayılırdık. Oradan Mudanya’ya geçecektik çünkü Deniz’in evi oradaymış. Aslında öğrendiğim kadarıyla orası Demir- aman yani babamın ve Deniz amcamın çocukluk evleriymiş. Deniz amcam orada yaşamaya devam etmiş ama babam oradan uzun zaman önce ayrılmış.
Onur uykuya dalıp da Kaan ile Mert sessiz sessiz kendi aralarında sohbet etmeye başladıklarında ben de yavaşça Demir’e eğildim. Bir şey söyleyeceğimi fark ettiğinden “Efendim papatyam?” diye sordu tatlı tatlı. Öne geçtiğimden beri çatık kaşları düzelmiş yeşil gözlerine neşeli parıltılar dolmuştu.
“Sadece…” Bir an tereddütle duraksadım. “Bilmeni istediğim bir şey vardı.”
Elini direksiyondan çekip saçlarıma dokundu. “Söyle güzel bebeğim.”
“Sana daha önce baba demiyordum çünkü bu babam gibi hissettirmediğinden değildi. Bilmeni isterim ki sen bu dünyada en sevdiğim kişisin ve daha önce baba dediğim kişinin yaptıklarına bakınca senin sadece babam olduğunu hissetmiyorum. Benim için babadan daha değerlisin ve önemlisin.” Kaskatı duruşuna bakıp gülümsedim dolan gözlerimle. “Ama lügatımızda bunu karşılayacak başka bir kelime olmadığı için sana sadece baba diyebilirim, yine de sen sana her baba dediğimde aslında benim için bir babanın olması gerektiğinden daha önemli olduğunu bil.” Kendi cümlelerim yanaklarımın kızarmasına neden olduğundan utançla kendimi geri çektim. “Öyle işte.”
Birkaç dakika sessiz kaldı. Herhangi bir şey demeyeceğini düşündüm ama en azından yüzüme bakıp gülümsesin isterdim. Neden yüzüme bakmadığını çaktırmadan ona yandan bir bakış atarken gördüm. O… ağlıyordu. Kalbim çarptı. Yanağından aşağı birkaç damla yaş süzüldü. Hiç ses çıkarmıyordu ama ağlıyordu. Ne yapacağımı bilemeyerek yutkunduğumda koca eli kafama uzandı ve koltuğun üzerinden beni kendine çekip dudaklarını saçlarıma bastırdı uzun uzun. Derin bir nefes çekti kafamın üstünden. “Söylediklerin benim için dünyaya bedel canımın içi. Ben de seni çok seviyorum.”
Daha fazla bir şeyler söylemek istediğini fark ettim fakat sanırım o kadar duygu doluydu ki sadece yutkunabildiğini hissettim. Ben de bir şey demedim ve huzurla kolunun altında kaldım sırtım ağrıyana kadar. Söylediğim her şeyde ciddiydim ve gerçekten de öyle hissediyordum. Bu yüzden onu ağlattığıma üzülsem de söylediklerimden pişman olmadım.
Sonrasında geçen süreden pek emin değilim ama sonunda Deniz amcanın evine vardığımızda arabada olmaktan sıkılmaya başladığım noktaya gelmiştik. Sadece ben böyle değildim de üstelik. Mert bile Onur ve Kaan gibi mızmızlanmaya başlamıştı.
“Oha!” dedim hayranlıkla arabadan iner inmez. Kocaman bahçenin içine park edilmiş tam beş tane birbirinden güzel araba vardı. Ve her biri, her bir tanesi diyorum, muhteşemdi. Kırmızı bir yarış arabasına benzeyen araba hariç hepsi siyahtı. Hiçbirinin adını, markasını falan bilmiyordum ama bildiğim tek şey benim bir değil tam beş tane arabaya aşık olduğumdu. “Ay şaka mı?” diye bağırdım kimsenin beklemediği bir anda neşeyle. Bir tane de motosiklet vardı. “Allahım resmen motorun karizması var. Şu duruş şu endam…” Hemen dibimde duran Onur’un koluna yumruk attım. “Senden daha iyi duruşu var motorun Onur.”
“Kızım sen birkaç hurda parçasına bu kadar yükseldiysen birilerine aşık olduğunda ne yapacağız?”
Onur dehşetle Kaan’a baktı ve öfkeyle onu azarlamaya başladı. “Ne aşık olması? Kime? Saçmalamasana oğlum! Kızın aklına hiç olmayacak şeyler sokma.”
Onlara gözlerimi devirip arabalara aşk dolu gözlerle bakmaya devam ettim. Ben zaten aşk hayatıma bir erkek yerine birkaç arabayla devam edebilirdim. Bir tane de yetmezdi bu arada, birkaç tane olması şart.
“Vay canına.” dedim bir kez daha yanıma babam gelince. Gözleri neşeyle parlamaya devam etse de huysuzluk belirtisi olan çatık kaşları kendini göstermeye başlamıştı.
“Çok beğendiysen bir tur attırayım sana.”
Tanımadığım güçlü bir sesi duymamla kafamı öteye çevirdim, kocaman evin girişine.
“Vay canına.” dedim bu defa daha hülyalı bir sesle. Adam sırıtarak yanımıza doğru ilerlemeye başladığında kafamı hafifçe eğerek onu izlemeye başladım. Ben Mert için babamın kopyası diyordum ama aslında Deniz amcam babamın kopyasıydı. Sanki anneleri doğururken kopyala yapıştır yapmıştı. “Vay anasını be!”
Koca bir el gözlerimi kapattı. “Papatya şu herife böyle aşk dolu bakıp benim sinirlerimi hoplatma kızım!”
“Baba o senin kardeşin.”
Cırlamamı umursamadan gözlerimi kapatmaya devam ettiğinde kendimi ellerinden zor kurtardım. O sırada Kaan Denizciğimin yanına varmış, onunla ilk sarılan o olmuştu. Burnumu kırıştırdım. Kaan’ın ardından Onur ve Mert de sırayla rüyalarımın amcasına sarılınca somurtmamak hepten zorlaşmaya başlamıştı.
Sonunda gıcık abilerim Deniz amcacığımdan ayrılınca abisinin kopyası gözleri bana döndü. Haylaz yüzünde memnuniyetsiz bir gülümseme oluştu beni süzerken. “Şeytan kılıklı anana benziyorsun.”
Bir anda etraf sessizleşti. Kaan’ın ağzından kesik bir nefes kaçmıştı ve kimse bir şey demiyordu. Sanırım benim üzüleceğimi düşündüklerinden bir anda dehşet bir sessizliğe bürünmüşlerdi. Fakat sandıklarının aksine üzülmeyi geç aksine keyiflenmiştim. Deniz amcanın yüzünde kötü niyetli bir bakış yoktu, sanki ne yapacağımı görmek istemiş gibi kurmuştu cümlesini. Bu yüzden utangaç bir şekilde kıkırdadım. “Sanırım şeytanın anneme benzediğini söylesek daha doğru olur.” dedim gülüşlerimin arasından. Bunun ardından hemen dibimde duran babamın vücudu rahatladı ve onun yanındaki Mert sesli bir nefes verdi. Deniz amcanın yüzündeki memnuniyetsiz bakış ise yerini kocaman bir sırıtmaya bıraktı.
“Ulan ben bunu demiş olsam bir yıl küserdi bu solucan bana.”
Deniz amca onları umursamadan yanıma geldi ve bir kolunu omzuma atarken bizi diğerlerinden ayırıp eve doğru ilerletmeye başladı.
“Gel bakalım abimin kızı evimde tıpkı sana benzeyen bir sincap var. Kesin çok iyi anlaşacaksınız.”
Sırıtarak arkamızda bıraktığımız Soylu ailesinin geri kalan somurtkan üyelerine baktım neşeyle. Gün geçtikçe bu aileden keyif almamak elde değildi.
***
Merhaba kara kedilerimmmm
Bölümü beğendiniz mi?
Demir ile Birce'nin ilk tanışması?
Gerçekten o kadın ballı Demirimizi hak etmiyor yahu!
Amca geldi agaggaga çok seviyorum ben Deniz'i bakalım sevecek misiniz siz de.
Demir ve Deniz Soylu <3<3333333
Rüya sonunda baba dedi ağlıyommmm
Demir çok sevimli yine herkes eriyip bitti mi?
Önümüzdeki birkaç bölüm Bursa'da Deniz Soylu'nun yanında geçecek çok güzel şeyler olacak <3 aşırı heyecanlıyım
Bu akşamki etkinliği yine hatırlatayım, instagram hesabı @kizilsaclikarakedi takip etmeyi ve etkinliklere katılmayı unutmayınnnn
Pazartesi görüşene dek ballarım oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin
Öpüldünüz bolca <3<3<3
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 193.86k Okunma |
24.56k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |