27. Bölüm

Bölüm 24

Büşra Soyalp
bkuzgun

İyi geceler Kara Kediler.

Umarım güzel bir hafta geçirmişsinizdir.

Kısaca bir iki şeyden bahsedip bölüme geçmek istiyorum. Öncelikle kitabı birkaç bölüm sonra bitirmeyeceğim. Bazılarının travması var herhalde gerçek ailem hikayelerinde işin içine aşk girince kitap bitiyor sanıyorlar fbdjknzsldbvdvç Hayır kitap bitmiyor ve kesinlikle aile hikayesi de bitmedi. Soylu ailemizin yaşayacağı bir sürü olayın yanına artık Arın ile Rüya aşkını ekledik. Fakat aile hikayesi hiç azalma olmadan devam edecek. Artık fazladan Arın Rüya sahnesi okuyacağız yavaştan.

Bu da beni değinmek istediğim öteki konuya getiriyor. Bu kitapta aşk yaşayacak iki ana karakterimiz Arın ve Rüya. En baştan beri böyle ve bitene kadar da böyle olacak. Bazılarınızın Rüya'yı Meriç ile shiplediğini görüyorum bu gayet güzel bu arada sonuçta yakıştırılıyor ama sırf bu yüzden bazı "okuyucular" Arın'a aşırı nefret yorumları yazıyor. Hem yorumlardan hem de özelden. Bunu oldukça rahatsız edici buluyorum. Sonuçta bu bir kurgu. Eğer sevmiyorsanız okumayı bırakmakta özgürsünüz küfürler yağdırmanıza gerek yok, sizi zorla tutan da yok. Ayrıca Kaan ile ilgili olayda Arın'ın suçlu olduğunu düşünenler var. Hayır arkadaşlar Arın suçlu değil her şeyi Kaan yaptı. Onunla arkadaş olması Arın'ı hatalı yapmayacağı gibi Kaan'ı engellemeye çalıştığını da gördük. Bu konu zaten hikayede kapanmış değil, daha Demirler Kaan'ın yaptıklarını öğrenecekler. Tabii ki bunun cezası olacağı gibi Arın'a yansıyan kısmı da olacak ama bu Arın suçlu olduğu için DEĞİL. Tüm her şeyi Kaan yapmışken onun affedilmesine rağmen Arın'ın suçlanmaya devam etmesini anlamsız buluyorum. Arın ile Rüya'yı değil de Meriç ile Rüya'yı shipleyenlere bir lafım yok bu arada. Onların shiplenmesini okumak bana keyif veriyor fakat unutmayın ki Meriç Rüya'yı kardeş gibi görüyor ayrıca son bölümde gördüğümüz üzere Arın'ın kardeşi Ayça'ya karşı hisleri var. Hikaye bu şekilde ilerleyecek yani.

Bir de lütfen yorumlarınızı sansürsüz küfürlü yazmayın arkadaşlar, kitappad bu yüzden kitapları yayımdan kaldırabiliyormuş. Kızıl Saçlı Kara Kedi yayımdan kalkmasın sırf bu yüzden. Eğer küfürlü yorum görürsem yorumu sileceğim haberiniz olsun.

Ay çok uzun yazdım ama biraz dolmuştum içimi döktüm.

Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin bebekler.

Keyifli okumalar <3<3<3

 

 

 

 

***

 

Şu andan yaklaşık olarak üç sene önce, henüz daha tazecik bir lise öğrenci olan Arın Ölmez liseli oluşunun ilk gününde gerginlikle yeni sırasında oturuyordu. Sırası gibi forması da sınıfı da öğretmenleri de okulu da yepyeniydi. En yakın arkadaşı ise her zamanki yine geç kalmıştı. Kendilerini bildi bileli her zaman böyleydi. Çocukluklarından beri onunla bu yüzden hep kavga ederlerdi ama Kaan hiç akıllanmazdı. Bu kadar düzenli bir çocuğun bu kadar dakik olamaması inanılmaz bir durumdu.

Gözlerini yavaş yavaş sınıfa dolmaya başlayan yabancı sınıf arkadaşlarına çevirdi. Her bir yüz birbirine çok da yabancı sayılmazdı aslında. Bulundukları bölgede herkes bir şekilde birini tanırdı. Tanımayanlar da şimdiden tanışıp kaynaşmak için harekete geçmişti bile. Arın gözlerini telefonuna çevirip sesli bir nefes verdi. Yeni birileriyle tanışmaya hevesli bir çocuk değildi. Doğduğundan beri en yakın arkadaşı Kaan’dı ve hayatının sonuna kadar da yalnızca o olursa bunu sorun etmez aksine memnuniyet duyardı. Fazlasıyla sosyal bir çocuk olan Kaan’ın aksine Arın insanlarla kurduğu iletişimi en aza indirmek isterdi.

Ağzının içinden homurdanıp gözlerini yeniden telefonuna çevirdi. Normalde Kaan’ın gecikmiş olmasını ya da bir yerde tek başına oturup beklemeyi umursamazdı fakat yeni bir ortamdaydı ve okulun ilk günü herkesle tanışma hevesiyle bir sıradan ötekine koşan sınıf arkadaşlarının radarına girmesine çok az kalmıştı, sıra ona geliyordu hissediyordu. Bunun olmasını kesinlikle istemiyordu.

O sırada sınıfın kapısı açıldığında içinden ‘Sonunda.’ diye söylendi. En sona kalan arkadaşının neyse ki geldiğini sanmıştı. Ama hayır gelen o değildi.

Arın gözlerini sınıfın içine adeta süzülerek giren kıza dikti. Çenesi yukarıda olsa da yeşil gözlerini etrafa değdirmeden yalnızca önüne odaklamıştı. Özgüvenli görünüyordu fakat Arın onun da bir tık gergin olduğunu düşündü. Kızıl saçları kız yürüdükçe omuzlarından aşağı sallanıyordu. Peri kızı gibi görünüyordu. Hayır, bir denizkızı gibiydi. Kız yürüdü, yürüdü ve tam kendisinin oturduğu sıranın önüne geçip oraya oturdu narin hareketlerle.

Arın yutkundu. Görüş açısında yalnızca kızın saçları vardı. Güneş ışığı pencereden yansıyıp kafasına değdikçe kızılları parlıyordu. Kız aniden kafasını arkaya çevirip ormanın içine dalmış gibi hissettiren gözleriyle kendi kahvelerine baktı. Saçları bu hareketiyle havada uçuşmuştu. Yüzüne rahat bir tavır yerleştirmiş olsa da gözlerinden başka hiçbir yere bakmaması Arın’ın kızın gergin olduğundan emin olmasını sağlamıştı.

“Herhangi bir hoca gelip bir duyuru yaptı mı?” diye sordu ipek gibi sesiyle. Yanakları çok hafif tombuldu ve sağ gözünün kenarında çok küçük bir ben vardı. Çok sevimliydi.

Arın gülümsedi. Gülümseyişi biraz alaycı biraz da etkilenmiş gibiydi. İşin doğrusu aslında çok etkilenmişti. “Merhaba.” dedi gıcık bir sesle. “Ben Arın. Seninle tanıştığıma çok memnun oldum.”

Kız kaşlarını çattı ama elmacık kemiklerinin üstü kıpkırmızı olmuştu. “Birine bir şey sormadan önce kendini tanıtman gerekir.” dedi Arın sırf kızı sinir etmek için. “Nezaket kuralları.”

Kız kendisine sadece baktı. Kızaran yanakları utandığını belli etse de kısılmış gözleriyle sinirlendiği de anlaşılıyordu. Ağzından ‘Hah!’ gibi bir ses çıkarıp öfkeyle önüne döndü. Adını söylememişti. Keşke adını söyleseydi.

Arın yavaşça eğilip kızın kulağının dibinde “Herhangi bir hoca henüz sınıfa gelmedi.” Diyerek kızın sorusunu yanıtladı. Kızın kuru bir sesle “Sağ ol.” diye homurdanması kulağıma geldi.

“Senin adın ne?”

“Rüya.”

Rüya.

Arın içinin sıcacık olduğunu hissetti. Adı gibi görünüyordu zaten, bir rüya gibi değil de muhteşem bir rüyadan çıkıp gelmiş gibi.

“İsmini sevdim.”

“Teşekkürler.”

Kız hala kendisine bakmamıştı. Arın bir kez daha yeşil gözleriyle kendisine baksın istemişti, dudaklarını araladı sırf konuşsun ve kendine baksın diye alakasız bir şey sormak üzere. O sırada sabahtan beri gelmesi gereken ama niyeyse şu anda gelmesine hiç de gerek olmayan arkadaşı sınıfın içine dalarak “Arın!” diye bağırdı. Arın arkadaşına ters bakışlar atarak sırasına yaslandı. Kız ile olan iletişimi ne yazık ki sonlanmıştı.

Kaan Soylu muhtemelen koştuğu için kızarmış yüzü ve dağılmış sarı saçlarıyla, yüzünde hep var olan haylaz gülümsemesiyle yanına geldi. Gürültülü nefesler vererek kendisini arkadaşının yanındaki sıraya atarken bir eli kalbine yerleşmişti. Arın’ın korkusundan koşturduğu belli oluyordu.

“Günaydın balım.” dedi sırnaşık bir şekilde. Dudaklarını büzmüş Arın’ın gıcık olacağını bilerek yanağını öpmeye çalışıyordu.

“Çekil şuradan.” diye homurdandı Arın. Tek parmağını alnına yaslayıp kafasını geri ittirdi. “Neredesin oğlum sen?”

“Ya kanka babam yoktu bugün Mert abim de erkenden şirkete gitmiş sözde Onur abim uyandıracaktı beni ama o da uyuyakalmış. Ondan yetişemedim sana.”

Arın yandan huysuz bir bakış attı. Sabah hazırlanıp Kaan ile her zamanki buluşma noktalarına gitmişti. Evleri birbirine çok yakın olduğundan bir yerlere giderken evlerinin oradaki kavşakta buluşup öyle giderlerdi. Arın bu sabah Kaan’ı çok ama çok beklemişti.

“Haber verebilirdin salak!”

“Uyuyordum abicim uyurken nasıl haber verebilirim?”

Haklıydı, yine de homurdandı. Hem geç kaldığı için hem de önündeki denizkızıyla konuşmasını böldüğü için, ne kadar konuşma denebilirse tabii, huysuzdu.

Rüya isimli, kızıl saçlarıyla denizkızı Ariel’e benzeyen kız çantasının içinden bir şey almak için yavaşça yeniden arkasına döndüğünde Arın kızın gözlerini bir kez daha görebilmek için kafasını eğdi hafifçe. Sadece bir kerecik daha baksa keşke.

“Aaa sınıfımızda bir havuç var.”

Arın o an biliyordu ki bu kızla herhangi bir şansı bile olacaksa Kaan tam olarak bunu şu anda mahvetmişti. Gözlerini sıkıntıyla yumup geri açtı. Kız yeşillerini ağır ağır kaldırıp kaşlarını çatarken Arın hüsranla iç çekti. Mesela neden Kaan en yakın arkadaşı olmak zorundaydı ki? Tüm laflarını geri alıyordu. Hayatı boyunca tek arkadaşının Kaan olmasına şu andan itibaren resmi olarak katlanamazdı.

“Onun adı Rüya.” dedi Arın dişlerini birbirine bastırarak. Aynı zamanda ayağından birini uzatıp arkadaşının bacaklarını tekmeledi. Sırf Rüya ile iletişimini herhangi bir şekilde onarılmayacak kadar mahvetmemesi için arkadaşının üstüne atlayıp onu boğabilirdi. Kaan’dı bu çünkü. Kimi radarına aldığı kimi sinir edeceği kaşlarının heyecanla oynamasından belliydi.

“Rüya mı?” Kaan sırıtarak kendisine dik dik bakan kıza çevirdi gözlerini.

“Evet. Rüya. Bir daha bana havuç dersen senin o sarı çıyan saçlarını tek tek cımbızla koparırım.”

Arın sırıttı. Dişli bir kızdı. Bu hoşuna gitti. Hem de fazlasıyla hoşuna gitti.

Aynı saniyelerde ise Kaan Soylu karşısındaki kıza pişmiş kelle gibi sırıtıyordu ama bir an saçlarına yapacağını söylediği hain işkenceyi düşününce içi ürpermemiş değildi.

Kızın kendini öfkeli sanması çok komik duruyordu. Küçük bir şeydi zaten. Gözlerine bakınca anlık sıcak bir his kalbine doldu. Tanıdık bir bakış var gibiydi o gözlerde, muhtemelen bir yerlerde daha önce görmüştü. Gerçi daha önce görmüş olsa göz alıcı saçlarını fark etmiş olur ve kızı unutmazdı. Kızı daha önce gördüğünü pek sanmıyordu, hayır.

Gözleri kızın kızıl saçlarına düştü sakince. Kızıl saçların her zaman kötü bir şeyler çağrıştırdığını düşünerek büyümüştü. Onur abisinin saçları kızıldı ama Kaan bir kere bile abisinin saçlarını uzun görmemişti. Onur Soylu her zaman saçlarını kazıtır sanki kızıllığı görmek bile midesini bulandırıyormuş gibi hayatına devam ederdi. Kaan hiç görmemiş olsa da bu durumun onları seneler önce terk edip giden annesi yüzünden olduğunu biliyordu. Onur abisi kendisi ve Mert abisi gibi babasının genlerinden geçen sarı saçlar yerine annelerinden aldığı kızıllığa sahipti. Bundan annesinden nefret ettiği kadar nefret ediyordu. Doğal olarak Kaan da kızılları sevmezdi ama bu kızın sevimli olduğunu düşündü, sevimli şeyleri de sevmezdi.

“Kâbus desek daha doğru olur sanırım.” diye mırıldandı kalbine yerleşen sıcak hissi kovup yerine kızıllığıyla canını sıkan kıza hissettiği siniri yerleştirirken. Kızın çatılmış kaşlarına bakarken derin bir sırıtış yerleşti dudaklarına. Bu kızla eğleneceğini hissetti zamanın ne getireceğinin farkında olmadan.

“Evet evet. Kesinlikle Kâbus.”

***

Günümüz

Rüya Soylu

Arın. Beni. Öpmüştü.

Bunun gerçekliği saatler geçtikçe yüzüme yüzüme vuruyordu. Çünkü yani bu olmasını beklediğim bir şey değildi. Olacağını düşündüğüm bir şey bile değildi!

Dizlerimin üstünde oturup salatalık parçasını kemiren Sinco dikkatimi dağıttı bir an. Küçük eliyle bacağıma vuruyordu.

“Ne oldu kız?”

Bana tabii ki cevap vermedi ve küçük eliyle bir kez daha vurdu. Benden almayı umduğu tepki her ne ise alamamış olacak ki benden vazgeçip salatalığı kemirme işine devam etti. Ona umutsuz bir bakış attım. Mesela Arın’ın beni öptüğünü bilse acaba hala güzel güzel o salatalığı yemeye devam eder miydi? Evet, muhtemelen ederdi. Ama bu çok olası bir durum olduğundan değil de büyük ihtimalle ne olduğunu anlamadığı için olurdu.

“Of Sinco anlasan ne olurdu sanki ya?”

Zavallı hayvana kızmam yanlıştı. Zavallının tek yaptığı perdelere tırmanıp bir şeyler tıkınmaktı. Ama beni seviyordu benim için konuşmayı öğrense, bana akıl verse kötü mü olurdu?

“Özür dilerim Sinco.” dedim içimden ona kızdığım için. Bunu da anlamamıştı ama olsun. Uzanıp tüylerini sevdim affedilmek için.

Saçmalıyordum. O kadar dengem şaşmıştı ki aslında düşüncelerim bile saçmalıyordu. Biraz sakinleşmem lazımdı.

Birkaç saat önce, malum olay yaşandıktan sonra yani, Arın ile yağmurdan sırılsıklam ıslanmış bir şekilde içeri girmiştik. Kendisinin yüzünde inanılmaz keyifli bir gülümseme varken ben tabiri caiz ise tamamen mallaşmıştım. Beynim sanki pelteye dönmüştü de etrafımdaki her şeyden habersizdim.

Umut bana ve Arın’a kurunmamız için birer havlu ve kendi kıyafetlerinden ödünç vermişti. Böylece bizim kıyafetlerimiz kurutma makinesinde kururken eve gidene kadar soğuktan donmamıştık. Daha sonra ise pizzalarımız gelmişti ve herkes fazlasıyla eğlenerek önündekileri yerken ben hala buğulu ruh halinden kurtulamamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse Kaan ile Meriç’in arasına oturmuş ve eve geri dönene kadar da yerimden kıpırdamamıştım.

Neyse ki bizi dışarıda kimse görmemişti de kimseye bir şeyler açıklamak gibi bir derdim olmamıştı. Bu yüzden sadece Kaan’ın suratıma hayırdır der gibi bakmasının dışında kimse ruh halimin değiştiğinin farkında değildi. E tabii bir de Arın farkındaydı ama onun keyfine diyecek olmadığından elimden geldiğince ondan uzak durmuştum. Çünkü yanında olduğum müddetçe yanaklarım kırmızı birer domatese dönmeden nasıl konuşabilirim pek emin değildim. Bu yüzden en mantıklısı uzak durmaktı.

Kenarına iliştiğim koltukta biraz daha yayıldığımda Sinco benden sıkılmış olacak ki kucağımdan atladı ve salon kapısından içeri adımlayan Meriç’in yanından koşturarak dışarı çıktı.

Meriç sincabın arkasından korkulu bir bakış atınca kıkırdadım. “O bakış da ne öyle? Merak etme Kaan’dan başkasını ısırmıyor. En azından bana kötü davranan biri olmazsa ısırmıyor.”

Meriç yüzündeki ifadeyi silerek yanıma oturdu. “Buz Devri’nde palamuda sahip olmak için her şeyi karıştırıp evrenin içine eden sincaba benziyor.”

Güldüm. “Benzemiyor bir kere! Sinco’nun bir palamut peşinde koştuğunu hiç gördün mü?”

Uzun uzun beni süzdü. “Sanırım sen onun palamudusun Rüya.”

Sinirle koluna bir tane geçirsem de gülüyordum. Buraya ilk geldiği gergin halinden sıyrılmıştı. Ve her ne kadar havası bozulmasın diye yüzünden silmediği düz ifadesi hala varlığını korusa da onun bugün bizimle ve Kaanların arkadaşlarıyla eğlendiğini biliyordum. Ne yazık ki Sıla yılanıyla alakasız bir şekilde iyi anlaşmıştı. Bu aklıma gelince kötü kötü yüzüne baktım.

“Ne oldu?” diye sordu şaşkınlıkla kaşlarını kaldırarak. Bir anda neden sinirlendiğimi anlamamıştı normal olarak.

“O yılanın yeni kankan olduğu aklıma geldi.”

Söylemime gözlerini devirdi. “Tabii ki yeni kankam falan olmadı. Sadece ortak izlediğimiz dizi hakkında sadece on dakika konuştuk.”

Olabilirdi. Sonuçta Özgür’ün yaptığı gibi onu görünce “Ay yılan!” diye bağırıp kaçmamıştı. Sıla’nın yüz ifadesi aklıma gelince keyifle sırıttım. Çok bozulmuş sonrasında da bana yeniden laf atmıştı. Ama söylediği hiçbir şey canım arkadaşım Özgür’ün yaptığı kadar etkili olmamıştı.

“Hem senin neyin var? Bir garipsin.”

“Yoo değilim.”

“Bunu söylerken bile belli bir garip olduğun. Dökül.”

Dökülmeyi fazlasıyla isterdim aslında. Çünkü bunu biriyle konuşmasam sanırım düşünmekten ya kafayı yiyecektim ya da beynim patlayacaktı sonunda. Ama konuşacağım kişinin Meriç olup olmaması gerektiğinden pek emin olamamıştım.

Meriç’in nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum. Mesela Özgür olsa anında heyecanla bağıra çağıra etrafta koşturacağından onunla birlikte herkes öğrenirdi. Bu yüzden asla Özgür’e söylemek bir seçenek değildi. Ama Meriç’e söylesem öylece yüzüme bakıp “Eee ne olmuş yani?” diye de sorabilirdi gidip Arın’ı da dövebilirdi. Asla güven veren bir çocuk değildi. Ki iki arkadaşımda da görüldüğü üzere ne yazık ki ikisi de akıl danışılacak insanlar değillerdi.

Ama yine de Meriç’e söyleyecektim çünkü ben de pek akıllı biri sayılmazdım ve bunu içimde tutmaya devam edersem en sonunda gider heyecanla babama falan anlatırdım. Ürperdim. Allah korusun.

“Şey.” dedim dudağımı büzerek. “Şey oldu…”

“Ne oldu?”

Avuç içlerimi yanaklarıma yasladım ve kimse duymasın Meriç’e doğru eğilip fısıldadım. “Arın beni öptü.”

“Ne yaptı?”

“Öptü.”

Kaşlarını kaldırıp duraksadı. Ben ise hala ona eğilmiş bir şekilde ellerimle yanaklarımı sıkıştırarak durup cevap vermesini bekliyordum. “Gidip döveyim mi?”

Al işte.

Sinirli bir nefis verip kaşlarımı çatarak geri çekildim.

“Ya Meriç ben sana ne diyorum sen ne diyorsun ya? Niye gidip dövesin çocuğu?”

“Kızım ne bileyim benim sistemde sadece dövmek ve sövmek var. Sövmemden hoşlanmayacağını biliyorum o yüzden geriye sadece dövmek kalıyor.”

“Of Meriç of!”

Bana hiçbir faydası olmayan canım arkadaşım gözlerini devirmekle yetindiğinde somurtarak kollarımı önümde birleştirdim. Neden Eylem bana kazık atmak zorundaydı ki? Mesela şu an bir kız arkadaşla bu olayın inciğinden ciciğine her şeyi analiz eder çığlıklar atabilirdik. Ama benim payıma iki erkek arkadaş ve eskiden düşmanım ama şimdi abim olan biri düşmüştü. Gerçi buna da şükretmem lazımdı sanırım bir dönem de çok yalnızdım çünkü.

Onur’un elinde telefonumu sallayarak sinirli bir şekilde salondan içeri adımını attığını gördüğümde gözlerimi devirerek ofladım.

“Telefonun yine niye yanında değil senin?” diye bağırarak dibime geldi. Ağlamaklı bir ses çıkardım.

“Ya Onur beni sal artık ya!”

Ters bir bakış atıp telefonumu elime tutuşturdu. “Seni aradığım zaman aç şu telefonu.”

“Ya aynı evdeyiz aynı evde!” diye çemkirdim bıkkınlıkla. Umutların evinden döndüğümüzden beri burnumdan getirmişti. Kaan’a abi deme gibi bir hataya düştüğümden bu yana meğer sürekli Kaan’ı aramış benimle konuşabilmek için çünkü ben telefonuma günlerdir elimi bile sürmemiştim ve normal olarak yanıma da almamıştım zaten Kaan yanımda diye. Onur da beni arayamadığı için Kaan’ı aramış ve süper akıllı kardeşim de sırf gıcık olsun diye bile bile açmamıştı telefonlarını. Ne yazık ki bu benim başımda patlamış ve Onur telefonumu neden yanıma almadığımla ilgili bin bir türlü farklı azarlama tekniğiyle bana bağırmış durmuştu ama asıl derdinin Kaan’a abi demiş olmam olduğunun farkındaydım. Sonra da doğruca beni odama itekleyip telefonumu açtırmıştı.

Bir de abi triplerine girmiş ya telefonum açılınca yanımda durmuş kimse bana mesaj falan atmış mı diye tek tek kontrol ettirmişti. Günler sonra ilk defa telefonumu açmama rağmen neyse ki okuldakilerden çok fazla mesaj almamıştım. Özelden yazan birkaç kişi vardı ama eskiden aldığım rahatsız edici mesajlardan değildi, sadece birkaç kişi nasıl olduğumu merak etmişti. Geri kalanı grup mesajlarıydı ve grup mesajlarında öteki mesajların aksine bolca konuşma vardı. Özellikle okul grubuyla aile gurubunda bayağı konuşulmuştu. Her ikisinde de Kaan olduğundan şaşırtıcı değildi. Sosyal gevezenin tekiydi.

Ah, bu arada ben telefonumu kapatıp bir yerlere fırlatmışken Soylu kardeşleri beni sanırım artık buna layık gördüklerine karar verdiklerinden beni de kardeş gruplarına almışlardı. Grubun adı da çok yaratıcıydı bu arada: Soysuzlar Çetesi.

Evet ne yazık ki ben bu insanlarla kardeş çıkmıştım.

“Olabilir. Telefonun her daim yanında olacak.” Sonunda dik dik bakmayı bırakıp kendisini Meriç ile aramızdaki küçücük boşluğa sıkıştırdı. Sanki bomboş salonda oturacak başka yer yoktu. Beni gıcık etmek için bilerek yaptığı o kadar belliydi ki! “Az önce bin defa seni aradım niye ulaşamadım?”

Telefonun ekranını açtığımda gerçekten de bir sürü defa aradığını gördüm. “Ruh hastası deli. Yukarıdan bağırsan aşağıdan seni duyardım. Manyak mısın niye aradın o kadar?”

Rahat bir tavırla çenesinin kenarını kaşıyıp gülümsedi. Acaba fark etmemiş miydi emin değildim ama sürekli kazıttığı saçları bu defa normalden fazla uzamıştı. Onlarla yaşamaya başladığımdan beri saçları hep aynı boydaydı ve bir kere bile normalden fazla uzamamıştı. Ama şimdi her zamankinden biraz daha uzun olduğunu fark ettim. Bu konu hakkında bir yorum yapıp saçlarını uzatırsa aslında daha yakışıklı olabileceğini söylemek isterdim ama bu Onur’un kırmızı çizgisiydi ve sanırım böyle bir şeyi ben söyleyecek olursam tam olarak iyi olmamış aramız yeniden daha kötüye gidebilirdi. Bunun olmasını istemediğimden saçlarına odaklandığımı fark etmesin diye gözlerimi kaçırdım hızla.

“Canım çikolatalı süt çekmişti.” dedi pişkin pişkin. “Ondan getirsene bir tane diyecektim.”

“Az ye de uşak tut!” diye bağırdığımda gözünde haylaz bir parıltı belirdi. Her zaman beni sinir edecek olduğunda oluşan o parıltı. Uzanıp kafamı kolunun altına sıkıştırdı ve saçlarımı hunharca karıştırmaya başladı. Nefret ediyordum bunu yapmasından!

“İnsan abisine öyle der mi hiç canım kardeşim?”

“Ya bırak kafamı! Çalı süpürgesine döndü saçlarım bırak! Ayrıca sen abim misin ya benim?” Gıcık olsun diye bilerek ekledim. “Benim Kaan abim tek abim.”

Sinir olmuş kahkahalar atarak saçlarımı karıştırmayı bıraktı. Ama kafam hala kolunun altına sıkışmıştı.

“Kaan abiymiş.” diye homurdandı öfkeyle.

Bükülmüş bir şekilde durduğumdan belime ağrı girmeye başlamıştı. Kıpırdanıp bu esaretten kurtulmaya çalıştım ama resmi olarak evin en az sevdiğim üyesi izin vermedi.

“Senin kardeşin var mı Meriç?”

Her şey çok normalmiş gibi beni kolunun altına kıstıran ve arkadaşıma, ki belirtmeliyim ki aramıza girdiğinde benimle birlikte onu da kenara sıkıştıran Meriç’e, soru soran Onur’un karnını cimcikledim. Umursamadı. Daha sert cimcikledim ama bu defa da elimi kendi elinin arasında kıstırdı.

“2 tane abim var Onur abi.”

“Allah aşkına şuna abi falan deme!” diye araya girdim boğuk çıkan sesimle. “Bunun neresi abi?”

“Sen sus kız. Sen Kaan’a abi dediğin zaman konuşma hakkını kaybettin”

Çocuk azarlar gibi beni susturan Onur’a en sonunda mecbur kalırsam yapacağım şeyi yaptım ve uzanıp dişlerimi koluna geçirdim. Sertçe. Acı vererek. Uzun uzun.

“Lan!” diye acı içinde bağırıp kafamı bıraktı aceleyle ama ben kolunu bırakmadım. “Lan kunduz musun sen? Bıraksana kolumu cani varlık! Kız solucan!”

Keyifle kıkırdayarak kendimi geri çektim ve ağrılar girmiş belimi doğrulttum. “Sonunu görmeden bir işe kalkışma yiğidim.” diye alay etmeyi es geçmedim. Onur kısılmış gözleriyle bana bakıp kolunda ısırdığım yeri tutuyordu.

Adım sesleri duyunca gözlerimi girişe çevirdim. Mert elinde küçük bir kutu tutarak yanımıza geliyordu.

“Kızım şurada iki saniye içinde tutar seni gıdıklamaya başlarım yalvarırsın abim dur ne olur artık diye.”

Mert selam vererek karşımıza otururken Onur’a baktım. Kaşlarım alayla büküldü söyledikleriyle. “Hah! Dünya dönmeyi bıraksa sana abi demem ben be. Bir de yalvaracağım demek he? Aynen oldu canım.”

Üzerime atılmak için hareketlendiğini fark ettiğim an çığlık atarak ayaklandım ve kendimi Mert’in kucağına attım. Bu hareketim Mert’i memnun ederken Onur’un somurtmasına neden oldu.

“Selam Mert.” dedim şımarık bir gülümsemeyle. Dönüp Onur’a utanmadan beni kolunun altına alıp sarmalayan Mert’i işaret ettim. Sinirle dişlerini sıktı.

“Elime düşeceksin solucan. İşte o gün kork benden.”

“Ya Mert!” Gözlerimi korkuyla kırpıştırarak haylazlığıma gülümseyen Mert’e baktım. “Bu beni tehdit ediyor bir şey de şuna.”

Mert gözlerini Onur’a çevirmeden “Bir gece ansızın odasına girer onu balkondan aşağı sallandırırsam benim küçük kardeşimi tehdit etmemesi gerektiğini anlar sanırım güzelim.” dediğinde memnuniyet dolu bir gülümseme dudaklarıma yerleşti. Onur’a kudur bakışları attım.

“Elindeki ne?”

Mert küçük tatlı kutuyu sorumla bana uzattığında bunu beklemediğimden şaşkınlıkla kutuya baktım.

“Bana mı?”

“Evet güzelim. Sana ufak bir hediye aldım. Niyeyse bunu görünce aklıma sen geldin.”

Merak ve heyecan karışımı bir duyguyla kutuyu elinden alıp açtığımda neden aklına benim geldiğimi anlamam çok sürmedi. Sırıtarak mutlu olmuş bir şekilde gözlerimi Mert’e çevirdim. Bu sevinmiş halim onun da kocaman gülümsemesine neden olmuştu.

“Ne almış abim?”

Gülümseyen yüzümü merakla elimdeki kutuya bakan Onur ile Meriç’e çevirdim. “Papatya kolyesi almış!” diye sevinçle yükseldim ve çok zarif duran papatya kolyesini elime aldım. Beyaz papatya yapraklarının kenarları ve ortası altın rengindeydi ve çok ince yine altın rengi bir zinciri vardı. Babam bana hep papatya diyordu! Mert’in aklına bunu görünce benim gelmiş olmam çok mantıklıydı ama düşünüp bana almış olması beni çok ama çok mutlu etti. Bu yüzden uzanıp Mert’in yanağına bir öpücük kondurdum. “Bayıldım cidden. Çok teşekkür ederim.”

Mert uzanıp elmacık kemiğimin üstünü okşadı.

“Çok güzelmiş.” dedi Meriç heyecanlı bakışlarıma gülümseyerek. Kıskanç Onur ise ağzının içinden bir şeyler homurdanıp ısırdığım kolunu tutarak kendine çekmişti. Onu umursamadım.

Hevesle kolyeyi Mert’e uzattım ve “Boynuma takabilir misin?” diye sordum. Sanki zaten bunu sormamı bekliyormuş gibi anında kolyeyi kaptı. Saçlarımı toplayıp ona arkamı dönerken kalbim mutluluktan pır pır çarpıyordu. Hiç beklemediğim anda böyle anlamlı bir hediye almak beni çok mutlu etmişti.

“Sen kızımın boynuna ne takıyorsun böyle oğlum?”

Mert’in kolyeyi takmasını beklerken küçük bir çocuk neşesiyle dolu gözlerimi yere dikmiştim, babamın sesini duyunca kaldırdığımda ev ahalisinin cümbür cemaat içeri girdiğini gördüm. Mert’in geri çekildiğini hissedince saçlarımı bırakıp boynumu kaldırdım babama doğru.

“Baba bak!” Babam yanıma geldiğinde gözleri kısıldı. “Mert bana ne olmuş!”

Buna benim gibi sevinmesini beklediğim babam içi sinirle dolan gözlerini arkamdaki oğluna çevirdi. O sırada herkes boş koltuklardan kendine bir yer seçiyordu.

“Sen.” derken birkaç adım daha attı yanımıza. “Sen benim papatyama papatya kolyesi mi aldın?”

Gözlerimi kocaman açtım. Buna kızacağını hiç düşünmemiştim. Ben Mert yerine bile gerilirken Mert rahat bir tavırla “E sen almayınca ben alayım dedim baba. Ne oldu ki?” diye sordu masum bir sesle.

Babam yüzünü buruşturarak kolumdan çekip beni ayağa kaldırdı ve kafamı göğsüne yasladı.

“Seni evlatlıktan reddediyorum Mert Soylu.” Durdu ama aklına başka bir şey daha gelmiş gibi sesli bir nefes aldı. “Ayrıca şirketteki tüm hisselerini de Onur ile Sinco arasında bölüştüreceğim.”

Kıkırdadım.

“Baba beni bir sincapla bir mi tutuyorsun ya?!”

“Kara elit bir sincap soyundan geliyor. Onu aşağılamaya kalkma vallahi yeğen falan demem alırım ayağımın altına.” Amcamın omzuna tünemiş olan Sinco da sanki anlamış gibi ciyakladı.

Babam da benim gibi gülerken omuzları titredi. Kollarımı beline daha sıkı sardım sevgiyle.

“Bak ya.” dedi babam kulağımın dibinden içli bir sesle. “Ne güzel gülüyor benim mis kokulu bebek kızım.”

Utangaç bir gülümsemeyle kirpiklerimin altından babamın gözlerine baktığımda eğilip kafamın üstünü öptü.

“Baba yeter ya bırak şu Kabusu! Bir tek o mu senin çocuğun? Kıskanıyorum valla.”

Babamdan ayrılıp sarı çıyana dil çıkardım. O da aynı şekilde bana karşılık verdi kuduruk bir halde.

“Tamam dalaşmayın yine birbirinize.” Babam beni bırakıp elini belime koydu ve oturmamız için yönlendirdi. “Deniz ve Mert ile birazdan çıkacağız sizi birbirinize girmiş bir şekilde bırakmak istemiyorum.”

“Ya biz ne zaman birbirimize girdik ki bu Kabusla?”

Kafamı salladım onaylar gibi.

“Kaan abim ve ben hep iyi anlaşırız.” dedim Onur’a gıcık bir gülümsemeyle. Sinirle yüzüme karşı kaşlarını çatıp ‘Sen babama dua et.’ bakışları attı. Onu umursamadan yüzünde kocaman bir sırıtışı olan malum abiye döndüğümde göz kırptı.

Çok uslu duran insanlardık gayet, iftira atmalarına hiç gerek yoktu.

“Okulun geçen seneki kış balosunda çizgi film temalı olduğu için Tom ve Jerry gibi giyinip balo salonunda koşturduğunuz için bir ay kütüphane temizliği cezası almıştınız.”

“Hey!” diye bağırarak ifşacı Arın’a döndüm. Eve döndüğümüzden beri ilk kez gözlerine bakışımdı bu. Yan yana olduğumuz her vakit benimle iletişime geçmeye çalışmıştı ama her seferinde ondan kaçmıştım. Bana gülümseyerek baktı sanki sırlarımızı ortaya dökmeye başlamamış gibi. Ona dil çıkardım çocuk gibi. Ama aklıma bu öğlen yağmurun altında beraber geçirdiğimiz vakit gelince utanarak dilimi geri çektim hızla. Göz kırptı sırıtarak.

Bir kere Kaan ile amacımız asla insanların arasından koşarken onların içeceklerini üstlerine döküp çizgi film karakterleriyle dolu karton stantları yıkmak değildi. Ben tamamen yanlışlıkla Tom’un yani Kaan’ın kuyruğunu kesmiştim o da bu yüzden beni kovalamaya başlamıştı. Her şey çok ani gelişmişti yani. Biz baştan sona suçsuzduk.

“Ayrıca dokuzuncu sınıfın ilk basketbol turnuvasında basketbol topunu maçın ortasında birbirlerine fırlattıkları için diskalifiye olmuştuk.”

Gözlerimi kısarak hain arkadaşım Meriç’e baktım. Beni bu kadar çabuk sattığına inanmıyordum.

“Bir kere ben orada hiçbir şey yapmamıştım!” diye çemkirdim. Babam, amcam, abilerim ve arkadaşlarım gülüyordu. Somurtan sadece Kaan ile ikimizdik. “Ben gayet masum bir şekilde yerimde oturuyordum-”

Kaan sinirle “Rakip takımın tribününde.” diye araya girdi. Gözlerimi kıstım.

“Sırf o yüzden kafama o ağır basketbol topunu geçirmiştin!”

“Kafana değil omzuna atmak istemiştim ve ben hiçbir atışı kaçırmam.”

“Senin yüzünden omzum çıkmıştı aptal!”

“Sırf beni gıcık etmek için karşı takımı destekleyen sloganlar atmasaydın sen de!”

Sinirle Kaan’ın üstüne atlamak için hamle yaptığımda babam kahkahalara boğulmuş olsa da belimden tutup beni geri çekti.

“Evet.” dedi Özgür sırıtarak. “Bu arkadaşlar hiç birbirlerine girmiyorlar görüldüğü üzere.”

Herkese ters bakışlar atıp somurtarak kollarımı önümde birleştirdim ve sırtımı babamın sert göğsüne yasladım. Dalga geçsinlerdi onlar tabii. Hiçbirinin Kaan gibi bir abisi yoktu ki. “Hainsiniz hepiniz.”

“Ya şu sıfata bak.” Kirpiklerimin altından amcama baktım. Aklımı alan şahane gülümsemesiyle gözlerini yüzüme dikmişti. “Ne kadar sevimli. Tamam karışmayın abimin papatyasına, üzülmesin.”

Modum anında yükseldi ve kollarımı çözüp hayran dolu bir gülümsemeyle amcama baktım.

“Ohoo baba biz ne zaman eve dönüyoruz? Çünkü bu solucan amcamı gördükçe bizi unutuyor.”

“Yeğenim senin gibi suratsıza mı bakacak lan? Tabii unutur sizi benim abimin güzel papatyası.”

Babam saçlarımı öptü uzanıp. “Kızımdan uzak dur Deniz. Senin kızın olunca çalar evime getiririm yeğenimi görürsün o zaman.”

Bizimkiler neşeli sohbetlerine devam ederken biraz sonra Mert ve babam ayaklandığı için dikkatim dağıldı ve konuşmaları kaçırdım. Dudaklarımı büzdüm neden kalktıklarını anlayınca.

“Gidiyor musunuz hemen?”

“Hazırlanıp çıkalım papatyam.”

Bugün amcam, babam ve Mert akşam takılmak için bir yerlere gideceklerdi. Tahminimce konuşulacak konu annemin bugün Mert’i araması üzerine olacaktı. Biz ise Onur’un gözetimi altında evde kalıyorduk. Evet kulağa inanılmaz geliyordu. Onur daha kendini gözetemiyordu yani bir de bize mi bakacaktı?

Babam ve Mert hazırlanmak için yukarı çıktığında Deniz amcam tüm karizmasıyla kendini gösterip “Ben zaten hazırım.” deyip babamlar gelene kadar bizimle oturmaya devam etmişti.

Gözlerim Arın’a değdi geçti bir an. Bana bakıyordu. Gözlerimi tekrardan ona çevirdim. Parlak gözleri kıpır kıpırdı. Tüm öğleden sonrayı benimle konuşmak için çabalayarak geçirmişti ama sürekli onu geri püskürtmüştüm. Tamamen beynim pelteye döndüğündendi. Bir de şey içimde bir sürü Sinco tepişiyormuş gibi hissettiğimdendi. Zaten birilerinin yanında olunca konuşmak için zorlayamıyordu. E malum amcamın evi de insan dolu olduğundan ben de hiç yalnız kalmamıştım.

İki parmağı arasında tuttuğu telefonunu işaret etti. O sırada amcama ne deyip sinirlendirdiğini kaçırdığım Onur kahkaha atıyordu.

“Onur seni balkondan aşağı sallandırırım.” Soylu erkekleri ve birilerini balkondan aşağı sallandırma sevdası.

Arın telefonun gösterdi yeniden ve ekranını açıp parmaklarının hareket şeklinden anladığım üzere mesaj yazmaya başladı. Birkaç saniye sonra dank etti. Bana mesaj atıyordu.

“Sinco bana silahımı getir!” Amcam parmağını sinirle Onur’a doğrulttu. Ben de kaşlarımı çatarak cebimi kontrol ettim telefonum nerede diye. Sinco sanki amcamı anlamış gibi hızla Onur’a doğru koşarken telefonumu Onur yanındaki boşlukta gördüm. Onur’dan kaçmaya çalışırken oraya düşürmüş olmalıydım.

Ben telefonumu almak için doğrulmuşken Sinco bir anda telefonuma doğru hamle yaptı. Ben kaşlarımı çatarken küçücük sincap kendinden bin kat falan daha ağır telefonumu kucakladığı gibi amcama koşturdu.

“Oha!” dedim şok içinde. “Sinco bu kadar ağırlığı nasıl taşıdı?”

Amcam Onur’a olan sinirini unutmuş gibi gülümsedi aniden. “Ben alıştırdım.” dedi gururla. Eğilip Sinco’nun yere bıraktığı telefonumu alırken telefonumun ekranı aydınlandı. Hatırladığım şeyle gözlerimi Arın’a çevirdim. Fakat onun dehşetle açılmış kocaman gözleri bende veya kendi telefonunda değil amcamın eline alırken açılan ekranına baktığı telefonumdaydı. Kaşlarımı çattım.

Kimse ondaki bu tutuşmayı fark etmemişti ama ben doğrudan ona baktığım için anlamıştım. Ne yazmıştı bu kadar korkacağı?

Amcam kaşlarını kaldırarak önce Arın’a sonra bana baktı. Kalbim farkındalıkla tekledi. Umarım Arın bu öğleden sonra olanlarla ilgili bir mesaj atmamıştı bana. Eğer atmışsa bu Deniz amcamın, mafya olduğunu düşündüğüm ve Demir Soylu adlı sert duruşlu şahısın deli kardeşi olan Deniz amcamın, Arın’ın beni öptüğünü öğrendiği anlamına gelirdi. Muhtemelen bunu öğrendikten sonra bu sabah Enes abiye sorarken yakalandığım “Birinin ben ağladığımda içi acıyorsa bu ne anlama gelir?” sorusundaki birinin de Arın olduğunu anlardı. Ve kesinlikle, tamamen, dibine kadar yanlış olan düşünceler geçerdi kafasından. O yüzden umarım ki Arın bana bununla ilgili bir mesaj atacak kadar aklını kaçırmamış olsundu!

Fakat amcamın Arın’a dikilmiş kısık gözlerinden yola çıkacak olursam kesinlikle onunla ilgili mesaj atmıştı. Gerginlikle dudağımın altını dişledim.

“Sinco.” dedi amcam sert bir sesle Arın yutkunarak ona bakarken. “Bu defa cidden silahımı getir.”

 

 

**** 

Selammmlarrrr

Bölümü beğendiniz miiii?

Kaan, Arın ve Rüya'nın tanışmalarına ne diyorsunuz?

Sinco çok tatlı değil miii?????

Meriç ile Rüya'nın arkadaşlığı?

Onur'un kıskançlıklarından keyif aldığınızı düşünüyorummmmm

Peki ya Mert'in Rüya'ya papatya kolyesi alması ve Demir'in bunu kıskanması???

Kaan ile Rüya kardeşliği nasıl gidiyor?

Sonda Deniz amcanın tepkisiiii agagagaggaaa

 

Oy vermeyi ve yorumlarınızı eklemeyi unutmayın bal bebekler.

Ayrıca instagramdan etkinlik yapıp spoilerlar paylaşıyorum gelin derim. @kizilsaclikarakedi

Haftaya benden sürpriz bölüm bekleyebilirsiniz ansızın bölümle çıkıp gelebilirim -dans eden kadın emojisi-

O zamana da kediniz bol olsun, bolca öpüldünüzzzz - kırmızı kalp, kara kedi-

 

Bölüm : 05.12.2025 00:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...