

Helüüü ballarımmm
Haftanız güzel geçmiştir umarım. Bölüme boool boool yorum yapıp oy vermeyi unutmayın <3<3<3<3
Keyifli okumalar.
***
“Çok ayıp ettiniz çocuğum çok ayıp ettiniz.” Cık cıkladı hüsran içinde. “Ben ki sizin senelerdir yaptığınız her şeyi görmezden geleyim, sizi velilerinize şikayet etmek isteyen öğretmenlerinizi sakinleştireyim. İyi anlaşın artık diye size ödevler vereyim ama siz benden hayatınızdaki en önemli şeyi saklayın!” Sevgili müdürümüz, adı Murat olan ama Feriha gibi davranan hocamız bizi bu sabah okulun giriş kapısında elleri belinde karşılamıştı. Ben, Kaan ve Arın birlikte evin orada buluşup birlikte okula doğru yürümüştük. Bursa’dan döneli bir gün olmuştu ve bizim iznimiz bittiği için Kaan ile okula geri dönmüştük.
Kardeş olduğumuz ortaya çıktığından bu yana okula ilk gelişimizdi. Henüz okuldan arkadaşlarımızla karşılaşma fırsatımız olmamıştı müdür Murat hoca ikimizi doğruca odasına sürüklediği için ama Murat hocanın odasına gidene kadar bizi gören herkes yüzümüze baka baka hakkımızda konuşmaya başlamıştı. Gerçi bize çaktırmadan konuşmaya çalışan birkaç nezaketli insan olsa da ben diğerlerinin attığı nefret dolu bakışlardan nasibimi almaya devam etmiştim. Elbette bana olan tavırların değişeceğini düşünmek benim hayalperestliğimdi. Hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyordu.
“Hocam bizim için de alışılmadık bir durumdu.” diye açıklamaya çalıştı Kaan nazik bir sesle. “Herkesten bilerek saklıyorduk. Biliyorsunuz biz Rüya ile pek anlaşamazdık.”
Cümlesindeki yanlış ‘anlaşamazdık’ kısmındaydı. İşin doğrusu hala anlaşamıyorduk. Sadece artık… kötü bir anlaşmazlık değildi bizimkisi.
“Bilmez miyim evladım bilmez miyim?” Önündeki masanın üzerinde duran kağıtları karıştırdı. Aradığını bulduğunda ise ağzının içinde söylenerek gözlüklerini gözüne taktı ve kağıdı okumaya başladı. “Kaan hayatımda gördüğüm en sıkıcı insan. Hayattan zevk aldığı tek şey ders çalışmak!” Durdu ve elindeki kağıdı yana bırakıp diğerini eline aldı. Kaan anlamamış bir şekilde baksa da ben kendi cümlelerimi tanımıştım. “Resmen evrenin en korkunç yaratığına maruz kalıyorum.” Yanaklarım kızardı. Bunlar benim Murat hocaya her gün yazdığımız raporlarımda geçen bazı cümlelerdi.
Kaan da sonunda bunu fark edince sinirle yüzüme çevirdi yüzünü. “Kabus! İnanamıyorum sana!”
Uzanıp saçımı çektiğinde çemkirerek elini ısırdım.
“Evladım durun çocuğum durun!”
“Aptal Kabus bırak elimi!”
Dişlerimi geri çekip sevimli bir şekilde gülümsedim. “Hak ediyordu ama hocam.”
Murat hoca gözlerini devirdi ve bu defa solunda duran kağıt yığınına uzandı. Bu defa sanırım Kaan’ın cümlelerini duyacaktık. Hadi bakalım der gibi Kaan’a çevirdim bakışlarımı.
“Hocam okumasanız mı ya?” diye sordu korkuyla yutkunarak ama Murat hoca umursamadan dudaklarını araladı.
“Bu kabus var ya hocam dünyanın en şımarık insanı.” Gözlerini kağıtta gezdirdi. “O kırmızı kafasındaki her teli cımbızla çeksem içim soğumaz.”
Kaan’a onun yaptığı gibi saldırmak yerine dudaklarımı bükerek kollarımı önümde birleştirdim ve “Küstüm.” dedim üzgünce.
Kaan ne yapacağını bilemiyor bir şekilde bocalayarak bir bana bir karşımızdaki hocaya baktı. Yeniden bana döndüğünde gözleri kocaman açılmıştı. “Küsme bana tatlı rüyam.”
Şımarık bir sesle “Küstüm işte.” dedim omuzlarımı silkip. “Bana şımarık demişsin.”
“Abim, güzelim kabus kardeşim özür dilerim ya eşeklik etmişim.” Uzanıp kollarımı açtı ve serçe parmağını parmağıma geçirdi. “Yanlışlıkla olmuş, hata yapmışım affet.”
Kirpiklerimin altından huysuz bir bakış atsam da “Sadece bu seferlik.” demeyi ihmal etmedim. Gülümsedi sıcacık ve yanağımı öptü.
İkimiz de gözlerimizi unuttuğumuz müdüre çevirdiğimizde Murat hoca gözlüklerinin üstünden bize ters bir bakış atıyordu. “Yani siz gelin senelerce benim burnumdan getirin ama gel gör ki aslında dünyanın en iyi anlaşan iki insanı olun.”
Şirince sırıttım. “Ama hocam bakar mısınız şu tatlılığa.” derken uzanıp sarı çıyanın çenesinden tuttum ve kafasını öne çıkardım. “Bakın lütfen bakın ne kadar sevimli bir çocuk.” Kaan bu dediklerim onu gerçekten mutlu etmiş gibi neşeyle gülümsedi. “Evet hocam bakın ne kadar tatlıyım ben.”
Murat hoca sesli bir sabır çekse de onun da yüzünde gülümseme oluşmuştu. “Artık okulumda bana huzur verecek misiniz yani?”
“Asla!”
“Asla!”
“Allah’ım neyin cezasını ödetiyorsun bana bu çocuklarla?” Sinirli gözlerini bize çevirdi. “Kalkın gidin çocuğum gözüm görmesin sizi. Zaten hala kırgınım size.”
Hocanın huysuz suratı gülümsememe neden oldu. Gerçekten de bu durumu ondan saklamamız onu çok üzmüştü. Belliydi. Murat hoca her zaman ikimizi de severdi zaten. Okulda tüm haylazlıklarımızın tolere edilmesinin en büyük sebebi onun bizi sevmesinden kaynaklanıyordu.
Gülümsemeye devam ederek çantama uzandım ve orta göze yerleştirdiğim kaplardan birini çıkarıp masanın üzerinden uzanarak hocaya verdim.
“Ama hocam size patatesli börek yaptım kendi ellerimle.” dedim masum bir sesle. “Kırgın olmayın lütfen.”
Murat hocanın hevesli gözleri kabı buldu. Aslında bu böreği ona yapmamıştım. İki ayrı kaba koyduğum böreklerden birini Meriç için birini de Özgür için hazırlamıştım. Bursa’ya ziyarete gelmeleri beni çok mutlu ettiğinden onlara teşekkür etmek istemiştim. Gerçekten kendimi çok özel hissetmeme ve arkadaşlıklarına daha değer vermeme neden olmuştu bu hareketleri.
Gerçi bu Kaan kıskancının hiç hoşuna gitmemişti ve evde huysuzca gezinip gevezelik ederek başımı şişirdiğinden sadece ona özel, babamın bile yemesine izin vermemişti, kıymalı börek hazırlamıştım bir tepsi. Bu defa da Onur ile Mert küsmüştü gerçi. Neden hem Kaan’a hem de arkadaşlarıma özel bir şeyler hazırlıyormuşum da onları hiç düşünmüyormuşum?
Bu akşam eve dönünce ikisi için de ayrı ayrı bir şeyler hazırlayacağımın sözünü vererek gönüllerini almıştım neyse ki.
“Hanım yüzünden bitki diyetine girmiştim ama…” Gözleri uzun uzun kapağı kapalı kabın üstünde kaldı. Kaan ile birbirimize bakıp sırıttık. “Benim için o kadar uğraşmış hazırlamışsın kızım şimdi yemesem ayıp olur.”
Ciddiyetle kafamı salladım. “Tabii hocam sizin için emek verdim o kadar.”
Kaan parmağımı hafifçe sıkıp sessizce “Yağcı.” diye mırıldandı. Çaktırmadan ayağına bastım. Ben en azından affedilelim diye sarf ediyordum.
Kaan’ın acıyla dişlerini birbirine bastırdığını görünce sırıtarak kaptan hızlıca bir börek çıkaran Murat hocaya döndüm. Kaan ile kardeş olmamızın en güzel yanı ben ona istediğim gibi acı verecek şeyler yapabiliyordum ama o bana yapamıyordu. Çünkü tek bağırışımla kendisini azarlayan iki abim bir de baldan tatlı bir babam vardı.
“Ellerine sağlık evladım maşallah pek lezzetli olmuş.”
“Afiyet olsun hocam, her şey sizin için.”
Bana “Hadi oradan kerata!” dedi sırıtarak. Sonra başıyla kapıyı işaret ederek bizi kovdu. “Dersleriniz başlamadan sınıfınıza gidin bakalım, affedildiniz keratalar sizi.”
Kaan ile yeniden bakışıp sırıtarak çantalarımızı sırtladığımız gibi kendimizi odadan dışarı attık.
“Bir kedi olalı fare tuttun vallahi Kabus.” dedi Kaan neşeyle. Ona yandan ters bir bakış attım. “Nasıl akıl ettin börekleri vermeyi?”
“Sen beyinsiz bir mal olduğun için anlamazsın.”
“Abine saygılı ol biraz terbiyesiz.”
Yine saçımı çektiği için bu defa ben de saçını çekeyim diye kafasına uzanmaya çalıştım ama sırık gibi olduğu için elim yetişmedi. Sinir bozucu bir kahkaha attı. Koridordan birkaç garipseyen bakış aldık.
“Gel buraya benim minnak Kabusum ya.” diyerek beni kolunun altına çekti. Gözlerimi devirmeden edemedim. Ne de güzel eğleniyordu benimle. Evdeyken gidip şampuanına boya falan katmayı kafamın bir kenarına not ettim. Gıcık olmuştum işte.
“Aaa Meriçler gelmiş hadi yanlarına gidelim.” Kaan’ın kolunun altından çıkmaya çalıştım ama üzerimde orantısız bir güç kullanarak gitmeme engel oldu. “Ya bıraksana beni.”
Havalı olduğunu sanarak burnunu çekti. “Bırak onlar sana gelsin.”
Yani Kaan’ın yanında olduğum her an ona gözlerimi devirmeme neden olacak bir şey yaptığı için yine ve yeniden gözlerimi devirip kolundan tuttuğum gibi her zamanki kalorifere yaslanmış olan arkadaşlarımın yanına çektim.
“Günaydın!” diye cıvıldadım neşeyle.
“Ooo günaydın gün ışığım.” Özgür her zamanki çapkın tavırlarıyla uzandı ve bana sarılmak için Kaan’ın kolunu üzerimden ittirdi. “Her zaman yeniden aşık oluyorum sanki sana.”
Sırıtarak kollarımı beline sarmamla geri çekilmem bir olduğunda az kalsın yere yapışacaktım ama Kaan arkamda durup kolunu belime sararak bunu engelledi.
“Höst ulan!” diye bağırdı. Önünde ben olmasam Özgür’ün üstüne yürüyecek gibi bir adım atmaya çalışmıştı. Özgür ise onun kudurduğunu bilerek keyifle sırıtıyordu. Zaten sırf Kaan yanımızda diye yaptığına emindim. İlk zamanlardaki bu tavırlarını arkadaşlığımız ilerlemeye başladıkça kesmişti. Bir zamanlar beni gerçekten beğenmişse de artık aynı şeyleri hissettiğini düşünmüyordum. “Ne demek gün ışığım? Kimin gün ışığı lan? O gün sadece bana, abilerimize ve babamıza ışıyabilir!”
Sırıttım neşeyle. Meriç de dudağının kenarını kaşıyarak gülümsemesini gizlemeye çalışıyordu.
“Ama Rüya benim gün ışığım.”
“Lan! Seni gebertirim bak!” Kaan’ın ağzından histerik bir ses çıktığında Özgür’e abartmaması için bir bakış attım. Haince sırıtsa da neyse ki Kaan’a kalp krizi geçirtmeden durdu.
“Tamam tamam ne tepki vereceksin diye seni denemiştim.”
Kaan’ın omuzları gevşedi bunu duyunca sonra da belimdeki elini çekip serçe parmağıma uzandı. “İyi. Akıllı ol. Rüya’ya fazla yanaşma.”
Özgür muhtemelen yeniden Kaan’ı kızdıracak bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ki Meriç konunun uzamaması için hemen araya girdi. Özgür’ün kötü bir niyeti olmadığını görebiliyordum. Hem Kaan çok sinirlendiği için ona karışmak hoşuna gidiyordu hem de bence bana yaptıklarının hıncını abimden böyle çıkarıyordu. Ben Kaan’ı affetmiş olsam da arkadaşlarım o kadar hızlı affedeceğe benzemiyordu.
“Okul grubundaki konuşmaları yetmemiş gibi şimdi de yüzünüze bakarak dedikodunuz yapılıyor ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında?”
Etrafıma ters bir bakış attım. “Ben telefonumu açar açmaz okul grubundan çıkıp mesajlara göz ucuyla bile bakmadan hepsini sildim biliyorsunuz. Şimdiyse onlara bakmıyorum bile.”
Benim aksime Kaan fazlasıyla neşeli bir şekilde omuz silkti ve gözleriyle uzun uzun etrafımızda durup bizim hakkımızda konuşan insanları taradı. “Biliyorsunuz.” derken sesi güler gibi çıkmıştı. “Gözlerin üzerimde olmasına alışığım ben.”
“Evet çünkü ilgi bağımlısı aptalın tekisin.” diye homurdandım. Meriç bana hak verircesine kafasını salladı.
“Kesinlikle katılıyorum. Özellikle aptal kısmına.”
“Kes sesini Meriç sinirimi bozma sabah sabah. Zerre sevmiyorum seni zaten.”
Arkadaşım gıcık etmek için uzanıp Kaan’ın yanağını sıkmaya çalıştı.
“Ama ben sana aşığım Kaan bilmiyor musun?” dedi düz bir sesle. Kıkırdadım. Eğer bu dünyada Kaan’ı benden başka bu kadar sinir edebilen birileri varsa o da arkadaşlarımdı. Arkadaşlarımı da kendim gibi seçmem muhteşem olaydı cidden.
Kaan ters bakışlarıyla ağzının içinde bir şeyler geveledi. O sırada zil çalınca ben de neredeyse unutacak olmamın telaşıyla hemen çantama yöneldim.
“Ay çocuklar az kalsın unutuyordum.” dedim hüsranla. Yine patatesli böreklerle dolu büyük kabı çantamdan çıkarıp Meriç’e uzattım. O sırada Arın’ın yanımıza geldiğini fark etmem bir anlığına duraksamama neden olsa da kendimi hızla toparladım. “İkinize yaptım dün. Aslında iki ayrı kaplara koymuştum bol bol yiyin diye ama Murat hoca Feriha modunu açınca bayılmasın diye ona vermek zorunda kaldım.”
Özgür anında Meriç’in elindeki kaba atladığında Meriç de aynı hızla kendine geri çekmişti. Ben sırıtıp onları keyifle izlerken bir adet kızgın surat görüş açıma girdi. “Hani bana?”
Şaşkınlıkla Arın’a çevirdim gözlerimi. “Ne?”
“Onlara börek yapıp getirmişsin. Hani bana?”
Ne diyeceğimi bilemeyerek sustum. Açıkçası Arın hiç aklıma gelmemiş değildi. Ama o benimle açık açık flörtleşmeye başlamışken ona bir şeyler hazırlasam karşılık veriyormuşum gibi gözükecekti. Ve ben bence karşılık vermiyordum. En azından şimdilik.
“Sana da yaparım.” dedim içime kaçmış bir sesle. Bu kadar bozulacağını akıl edememiştim gerçekten ama küskün bakışları benden uzaklaşmış, bal gözlerini neşeyle böreklerime gömülmüş ikiliye çevirmişti.
“Yavrum bu Kabus bana da yapmamıştı.” dedi Kaan arkadaşını teselli etmek istercesine. “Ama kardeşin zorla yaptırdı hem de bunlarınki gibi patatesli değil.” Gururla çenesini kaldırdı. “Kıymalı. Çıkışta bize gel de beraber yiyelim.”
“Sağ ol balım.” diye karşılık verdi Arın. Sesi hala küskün çıkıyordu. “Bir tek sen düşünüyorsun zaten beni.”
Dudağımı büzdüm sitemine. Ya ben bu kadar üzüleceğini nereden bilebilirdim ki ama? Gerçekten sadece yanlış anlaşılma olmasın diye ona da getirmemiştim.
“Ya Arın!” dedim üzgünce ve Kaan’dan uzaklaşıp Arın’ın önüne geldim. “Ya sana başka bir şey yaparım.” Küsmüş bal gözlerini yeşillerime çevirmedi. O da Kaan gibi sırık herifin teki olduğundan kafasını böyle dikleştirip havaya kaldırınca saçına uzanıp çekemiyordum ki! Senelerce basketbol oynayınca böyle orantısız uzuyorlardı işte.
“İstemez melek.” diye mırıldandı sessizce. “Beni en başta düşünmemişsin ki zaten.” Ağlamaklı bir ses çıkardım.
“Ya Arın!”
Kaan ikimizi de bir yerine takmayarak yanağımdan bir makas aldı ve “Siz takılın ben bir Ecelerin yanına gidip geliyorum.” dedi.
“Koş koş eksik kalma.” diye homurdandım. “Sosyal kelebek seni.”
“Homurdanma Kabus.” Kafamın üstünü öptü. “Sana emanet.” diyerek Arın’a işaret etti ve yanımızdan ayrıldı.
Kaan uzaklaşınca ağzı börekle dolu olan Meriç “Kuzuyu kurda emanet etti haberi yok.” dedi sırıta sırıta.
Özgür anlamayan bakışlarını üzerimizde gezdirirken Meriç’e kaşlarımla sus işareti yaptım ama arkadaşım illa birilerini kudurtacak ya susmadı tabii.
“Yalan mı fıstık? Kuzu sen oluyorsun normal olarak.” Gözlerini Arın’a dikti. “Kurt da burnunun dibinde işte.”
Özgür mevzuyu çözmüş olacak ki gözlerini kocaman açtı. “Şaka yapıyorsun!”
Sinirle koluna vurdum. “Ağzın dolu konuşma sen.” Kaptan bir börek alıp ağzına tıkıştırdım. Sonra bir tanesini de nazikçe parmaklarımın arasına alıp sevimli bir gülümsemeyle Arın’a uzattım affedilmek için. Ciddi ve kızgın durmaya çalışsa da dudakları iki yana kıvrıldı. Neşeyle ağzına götürmeye çalıştığımda ise açıkça gülerek ısırdı böreği.
İçim rahatlamış bir şekilde önüme döndüğümde arkadaşlarımın anlamlı bakışlarıyla denk düştüm.
“Görüyorsun.” dedi Meriç Özgür’e kafasıyla bizi işaret ederek. Anında kızardım.
“Bana bak Meriç zaten bu sabahki meseleden kılım sana. Şansını zorlama.”
“Ne oldu ki bu sabah?” diye sordum merakla ve konu değiştirme çabasıyla. Meriç kafasını diğer tarafa çevirip sırıttı.
“Bu herif bu sabah okula Ayça’yla birlikte gelmiş.” diye yanıt verdi Arın hırsla. “Ben de Ayça hanım geç hazırlandığı için benimle erkenden gelmek istemiyor sanıyordum. Meğer planlarında başkası varmış.”
“Ya Meriç!” diye çığırdım neşeyle. “Çok tatlısınız sabah birlikte mi geldiniz?”
“Rüya!”
“Şşşt Arın araya girme bir saniye.”
“Yok gelemedik.” Meriç aklına gelenler her neyse gülmeyi kesip Özgür’e kin dolu bir bakış attı. “Bu arkadaş salça oldu gitmedi yanımızdan.”
“İyi yapmış. Aferin Özgür. Yalnız bırakma bunları. Ne zaman arkamı dönsem bu iti kardeşimin dibinde buluyorum.”
Meriç gözlerini devirdi. “Yemiyorum kardeşini. Hem küçük mü o kız?”
“Bana bak tepemin tasını attırma yine.”
Arın’ın kolundan tutup rahat bir tavırla kalorifere yaslanmaya devam eden arkadaşımın üstüne atlamasını engelledim.
“Bırak melek ya geberteceğim şu herifi.”
Özgür’den derin bir hmlama sesi çıktığında ikimizin de dikkati dağıldı bir an. “Demek kurt ve kuzu ha?”
Uzanıp kolunu cimcikledim. “Sus Özgür yok öyle bir şey!”
“Yoo gayet de var öyle bir şey.”
Ters bakışlarımı Arın’a çevirdim. “Ya ne diyorsun sen?”
“Var gayet yalan mı melek?”
“Hmm melek de deniyor gözümden kaçmadı. Görüyor musun Meriç?”
“Görüyorum kardeşim. Çok uzun zamandır görüyorum.”
Arkadaşlarıma öfke dolu bakışlarımı attım. Gerçekten ortalığı karıştırmada ikisinden iyisi yoktu. Belki Onur onlardan bir tık iyi olabilirdi ama onun da kanında vardı zaten.
“Ya ne var Allah aşkına Arın?”
“Kızım ben seni öpmedim mi!”
Gözlerimi kocaman açtım dehşetle.
“Ne?!” diye bağırdı Özgür. Ama Meriç’in şaşırmadığını görünce dikkati bizden uzaklaştı anlık. “Sen biliyor muydun lan?”
Arın da az önce seni öptüm ya derkenki neşesi kalmamış gibi “Ona söyledin mi?” diye sordu parmağıyla Meriç’i işaret ederek.
“Ya aptal mısınız sessiz olun biri duyacak!” Telaşla etrafımı kolaçan ettim. Kaan neyse ki bizden uzaktaydı. O duysa çok fena olurdu gibime geliyordu. Üstelik o duyarsa muhtemelen Onur da duyardı. Ay! Bir de Mert duyardı. Hangisinin daha kötü tepki vereceğini kestiremiyordum. Gerçi üçü bir arada en kötü tepkiyi verirlerdi büyük ihtimalle.
“Duysun ya yalan mı melek?”
“Aynen biricik Kaan’ın da duysun görelim bakalım yalan mı gerçek mi?”
Meriç’in alay eder gibi çıkan cümlesi karşısında somurttu Arın gözlerini en yakın arkadaşına çevirerek. O sırada Özgür Meriç’e tripleniyordu. Sıranın bana da geleceğini bildiğimden “Aaa!” dedim yalandan bir korkuyla. “Öğretmen zili de çalacak şimdi. Hadi sınıflara gidelim.”
“Kaç tabii kaç sen.” dedi Özgür trip kokan sesiyle. “Sıra sana da gelecek dedikoduluktan men ettiğim hain arkadaş.”
Öpücük atarak onlardan uzaklaştım. Ne kadar hızlı kaçsam canımı o kadar çabuk kurtarırdım.
***
Sessizce ofladım.
Dersimiz biyolojiydi. Her şeyden o kadar uzak kalmıştım ki hoca tahtada ne yapıyordu zerre kafam almıyordu.
Kaan halimi fark edince kafasını yaklaştırdı. “Rüya bu yeni konu. Eskisiyle bağlantılı değil dinlersen anlarsın.”
Yüzüne acılı bir bakış attım. “Kaan anlamıyorum ne yapabilirim? İki derstir anlatıyor beynim jöleye döndü.”
Kaan’ın, aslında artık benim de sınıfımdı, sınıfındaydık. Bugünün dördüncü dersini bitirmek üzereydik. İlk iki ders fizikti. O dersin ardından biyolojiye girmek beynimi patlatıyordu cidden. Ki iki dersten de zerre bir şey anlamamıştım. Ama neyse ki Kaanların fizik dersine gıcık Defne hoca girmiyordu da onu çekmek zorunda kalmamıştım.
“Bugün başlıyoruz derslere.” diye homurdandı kardeşim sinirle. Bu halde olmama en çok o sinirleniyordu. “Bir an önce hocalara yetişmen lazım senin.”
“Ama Kaan-”
“Kızım sen hem dersi dinlemiyorsun hem de Kaan evladımı da engellemeye mi çalışıyorsun?”
Yine bir hoca. Yine sinirli bir ses. Ve yine azar yiyen ben. Örnek öğrenci olmaktan buralara nasıl gelmiştim aklım almıyordu.
Sesli bir nefes vererek kafamı kaldırdım.
“Kimseyi engellemiyorum hocam.” dedim sakin çıkmasına özen gösterdiğim bir sesle.
“Yalan mı söylüyorum ben kızım? Hem dersle zerre alakan yok hem de ders dinleyeni engelliyorsun.”
“Hocam ben soru sordum Rüya’ya.” diyerek araya girmeye çalıştı safım Kaan ama anlamıyordu ki bu okulun hocaları bana takmıştı. Önce Defne hoca şimdi de bu adam. Resmen bilerek üstüme geliyorlardı artık.
“Kardeşin diye savunma çocuğum bunu. Rüya iyice kendini kaybetti. Derslere ilgisi sıfır, notları yerlerde. Okula gelip gelmediği belli değil.”
Az kalsın gülecektim. Gerçekten az kalsın sinirden kahkaha atacaktım çünkü benim okula gelmediğim kadar Kaan da gelmemişti. Babam müdürden ikimiz için izin almıştı. Ama nedense sadece benim okula gelmemem sorun oluyordu.
“Kardeşim diye savunmuyorum hocam.” Kaan’ın sesi de artık kendini zor tutuyormuş gibi geliyordu. Elindeki kalemi işaret ve baş parmağı arasında tutmuş gerginlikle defterine vuruyordu. “Konuşan bendim.”
Hoca onu duymazlıktan geldi. “Ne yaşadığın beni ilgilendirmiyor kızım. Herkes kötü şeyler yaşıyor ama kimse gelip sınıfın huzurunu kaçırmıyor senin gibi.”
“Hocam sınıfın huzurunu kaçıracak ne yapmışım ya?” diye yükseldim sonunda bu tavırlara daha fazla dayanamayarak. “Sadece ders dinliyorum.”
“Sus bana cevap verme terbiyesiz.”
Kaan bir anda elindeki kalemi sertçe defterinin üstüne koydu. “Hocam Rüya’ya terbiyesiz diyeceğiniz bir şey demedi size, kardeşime bu şekilde davranamazsınız siz!”
Sınıftan birkaç şaşkın nida çıktığında sinirli gözlerimi etrafta gezdirdim. Özellikle beni sevmediğini daha önceden bildiğim birkaç kişi nefretle bana bakıyordu. Diğerlerinin yüzünde de Kaan’ın bana kardeşim demesinin şaşkınlığı vardı. Bunu kabul etmesini beklemiyorlardı. Çünkü daha kendileri kabul etmemişti ama gerçek buydu. İstedikleri kadar şaşırıp laf edebilirlerdi.
Biz Kaan ile kavgalı olduğumuz zamanda da mesela sürekli kavga ettiğimiz için laf ediyorlardı. Nedense her zaman okulun kötüsü ben oluyordum çünkü Kaan gibi sosyal kelebek değildim. Sadece belli kişilerle takılıyordum. Ama her ne yapıyorsak Kaan ile birbirimize ikimiz de yapıyorduk. Sadece kötü olarak işaretlenin ben olması çok saçmaydı. Şimdi yine aynısı oluyordu. Hoca bile sırf notlarım düştü diye bana yükleniyordu.
“Al birini vur ötekine.” dedi hoca sinirle. Arın’ın da önümüzde gerildiğini ve birazdan dayanamayıp lafa karışacakmış gibi durduğunu fark ettim. Hocanın gözleri doğrudan benim üzerimde olmasa onu uyarırdım karışmaması için ama ne yazık ki göz hapsindeydim. “Çıkın ikiniz de sınıfımdan. Dersimi bölmenize izin vermem def olun!”
Kaan öfkeyle ayaklanıp elimden tuttuğu gibi beni de ayağa kaldırdı. “Bunu babamı çağırıp sizi okula şikayet ettiğimizde bir daha söylersiniz. Gel güzelim.”
Seri bir şekilde sınıftan dışarı çıktığımızda son gördüğüm hocanın endişeli yüzüydü. Burası özel bir okul olduğundan velilerin şikayetleri aşırı dikkate alınırdı her zaman. Öğrenciler de seviyesi yüksek öğrenciler olunca genelde bir sorun çıkmazdı ama çıktığı zaman da her zaman veliler haklı olurdu. Bu yaşananları babama anlattığımızda okulu basacağından neredeyse emindim. Niyeyse kuracağı cümleler “Siz benim papatyama nasıl böyle davranırsınız?!” diye başlardı gibime geliyor. Şapşik ve tatlı bir babam vardı.
Kaan bizi apar topar kantine indirdiğinde hala sinirden köpürüyordu. Bir masaya geçip oturduğumuzda parmağına parmağımı doladım.
“Tamam Kaan sakin ol.”
“Nasıl sakin olayım Rüya duymadın mı herifi sana neler diyor ya?”
“Tamam duydum da çıktık işte sınıftan. Boş versene.”
Öfkeli yeşillerini benimkine diktiğinde ufak bir irkildim. “Kimse benim kardeşime böyle davranamaz Rüya! Haksız olsan dahi kimsenin sana sesini yükseltmesine izin vermem ne boş vermesi?”
Gülümsedim. Sarı çıyan Kaan’dan alışık olmadığım korumacı hareketler. Ama sanırım alışmaya başlasam iyi ederdim. Hayatımızın sonuna kadar böyle olacakmış gibi hissettiriyordu.
“Teşekkürler beni koruduğun için ama gerek yoktu Kaan bak seni de attı sınıftan.” Sıkıntılı bir iç çektim. “Dersi kaçırdın boş yere.”
Kaan nefret ederdi tek bir dersten dahi geri kalmaktan. Bu yüzden genellikle mecbur kalmadığı sürece devamsızlıklarını kullanmazdı. Basketbol turnuvaları için birkaç günlüğüne bir yerlere gittiklerinde bile mutlaka o günlerin dersini öncesinde çalışmış olurdu ki geri döndüğünde hocayla aynı konudan devam edebilsin.
“Kızım sen de ayrı çıldırtma beni.” dedi ters bir sesle. “Sence şu an dersler umurumda mı? O kim ki sana öyle bağırıyor? Hayır bir de diyor ki herkes kötü şeyler yaşıyor. Ya sen kötüyü nereden bilesin mal herif?!”
Kaan’ın kolay kolay sakinleşmeyeceğini fark ettim. Gerçekten kızmıştı. Yiyecektim ama bu çocuğu. Tatlı tatlı homurdanıyordu benim için.
Kafamı omzuna koyup kollarının etrafından kollarımı doladım sakinleşsin diye. Bu hareketimle anında sessizleşti ve ben sarılmaya devam ettikçe de gerilmiş vücudu rahatladı.
“Teşekkür ederim.” diye mırıldandım sessizce.
Çenesini kafamın üstüne yasladı. “Sen benim kardeşimsin tatlı rüyam. Ne şimdi ne de sonra kimsenin sana kötü davranmasına izin vermem.”
Gülümseyerek kendimi geri çektim. “Ya bir de derste kitabın üstüne burayı Rüya için daha iyi çalış falan yazıyordun gördüm.” dedim neşeyle gülerek. Gerçekten de öyle yapıyordu. Bana anlatacağı yerler için küçük küçük notlar alıyordu. Rüya şu şekilde daha iyi anlar, Rüya’ya anlatırken şuradan örnek ver gibi küçük karalamalar yapıyordu kitabının, defterinin üzerine.
Yüzü kızardı. Kendini geri çekti ve gerçekten kızaran yüzünü saklamaya çalıştı.
“Utandın sen!”
“Ne utanacağım be saçmalama!”
Neşeli bir ses çıkardım. “Basbayağı yüzün kızardı senin.” Yüzünü tutup kendime çevirdiğimde huysuzca kaşlarını çattığını ama yanaklarının kıpkırmızı olduğunu gördüm. “Ya sen kız kardeşin için düşünceli mi davranırsın sen? Sen tatlı tatlı notlar mı alırsın? Yüzün mü kızarır senin?”
Ellerimi ittikledi öfkeyle. “Of Kabus boş yapma!”
Sırıttım. “Ama abime boş yapamayacaksam kime yapacağım Kaan?”
“Ya bak şimdi.” Yüzü güldü sonunda. Serçe parmağıma tutundu yine. “Tabii ki abine boş yapacaksın güzelim benim.”
Kaan ile bir süre daha kantinde oturduk. O sırada bize fındıklı kahve aldım zaten on dakika kadar sonra da dersin bitiş zili çaldı. Kantin anında tıklım tıklım dolmaya başlarken biz hala sıcak kahvemizi yudumluyorduk.
“Benim Salih hocanın yanına gitmem lazım.” dedi Kaan kahve bardağının dibini kafasına dikerek.
“Ağzını yakacaksın manyak dikkat et.”
Ağzı yanmış gibi duraksayınca bıkkın bir bakış attım. “Al işte. Ne acelen var? Yavaş yavaş içsene gidersin zaten.”
“Olmaz, hoca turnuvaları konuşmak için mutlaka dersten önceki teneffüs yanıma gel dedi.” Uzanıp yanağımı öptü ve ayaklandı. “Yanına Arın’ı gönderiyorum.”
“Of saçmalama Kaan farkındaysan 3 senedir bu okulda okuyorum ben, yeni gelmedim.”
Ters bir bakış attı. “Sana söyledim bir daha seni yalnız bırakmayacağım. Ben yoksam Arın olacak yanında. Çok istiyorsan o gereksiz arkadaşlarını da çağır yanına.”
Benim bir şey dememe izin vermeden hızla yanımdan ayrıldığında arkasından uzun süre dik dik baktım. Tabii ki başımda durmaları için kimseyi çağırmayacaktım. Ben kendi başımın çaresine gayet de bakabilirdim.
Elim iki yandan örgülü saçımın ucuna gittiğinde gülümsedim. Bu sabah kahvaltıdan önce Mert elinde tuttuğu tarağımla odamda belirmişti ve saçlarımı örmek istediğini söylemişti. Uzun zamandır yapmak istediği bir şey olduğu için Ece hanımdan, sevgilisi yani sanki öğrenmedik, nasıl saç örüleceğini öğrenmiş. Bunu bana dediği an adeta önünde eriyip bitmiştim. Resmen benim için gitmiş saç örmeyi öğrenmişti.
Ben de hevesle kafamı ona uzatmıştım ve biraz uzun sürse de saçlarım harika bir şekilde örmüştü. Canımı acıtmamak için çok nazik davrandığından uzun sürmüştü ama sesimi çıkarmamıştım tabii ki. O yatağıma ben de yatağın önüne oturmuşken ona gevezelik etmiştim bolca ve kafasını eskiden yaşadığım anılarla doldurmuştum. Keyif alıyor gibi göründüğünden de hiç susmamıştım.
“Okulun prensesi geri dönmüş bakıyorum.”
Düz suratımı masamın yanına beliren Eylem’e çevirdim. Ne kadar utanmaz bir kızdı bu ya. Yaşanan onca şeye rağmen karşıma geçip alayla bana bakıyordu.
“Ortalığı soytarılara bırakmamak lazım.” dedim sevimli bir gülümsemeyle. Suratı bozuldu.
“Senin yüzünden Yakup’u okuldan attılar.”
“Ya Eylem bir git işine.” diye homurdandım kendimi tutamadım. “Ne midesiz bir kızsın sen. O çocuk beni öldürmeye çalıştı sen onu koruma derdinde misin hala?”
Ağzını yayarak “Of abartma ya.” dediğinde ayağa kalkıp suratına yapıştırasım geldi. “Sen zaten hep böyle ilgi bağımlısıydın. Çocuğa iftira attın.”
Ben ağzımı açıp laf etmeden önce başka biri araya girdiğinde laflarım boğazımda kaldı. Gerçi ağzımdan küfür falan bile çıkabileceği için açıkçası iyi olmuştu. Gözlerim aynı Eylem gibi oturduğum masanın önüne gelip duran Savaş’a kaydı.
“Kamera kayıtlarında her şey açık bir şekilde görünüyordu Eylem sen hala o şerefsizi mi savunma derdindesin?”
Eylem’in sinsi bakışlarını yerini masumane bir göz kırpışına bıraktı ve dudaklarını bükerek eski sevgilime baktı. Geçen yılın sonlarına doğru Savaş ile çıkmaya başladığımızda sürekli Savaş için kötü yorumlar yapardı. O zamanlar gerçekten Savaş’ı sevmediğini düşünürdüm ama artık anlıyordum sevmediği kişinin Savaş değil de ben olduğumu.
“Savaş tabii ki kimseyi savunmuyorum ben ama kamera kayıtlarını biz görmedik sonuçta değil mi?”
Oturduğum sandalyeye biraz daha yayılıp kollarımı önümde birleştirdim. Kendince beni yalancı çıkarmaya çalışıyordu. Ama bu iş onun ergence triplerinden daha ciddiydi. Biri gerçekten beni öldürme teşebbüsünde bulunmuştu. Bunun savunulacak tek bir yanı yoktu.
“Okula polisler çağırıldı, çocuk polis arabasına bindirilip götürüldü ne diyorsun sen?”
“Aman Savaş.” diye araya girdim Eylem’in sesini duymaya daha fazla tahammülümün kalmadığını fark edince. “Boşuna kendini yoruyorsun bunun kafasının içi boş dediklerin öteki kulağından çıkıyor.”
“Sen bana beyinsiz mi diyorsun?!”
Düz bakan gözlerimi gıcık yüzüne diktim. “Bunu bile anlamadığına göre her şey ortada zaten.”
Bir anda üzerime atıldığında yerimden bile kıpırdamadım ve yalnızca Savaş’ın onu kolundan tutup geriye doğru ittirmesini izledim. O sırada diğerlerinin gözlerinin üzerimizde olduğunu fark etmiştim ama şaşırtıcı bir şekilde nefret dolu bakışlar bu defa benim üzerimde değildi. Kantindeki öğrenciler Eylem’e kınayıcı bakışları atıyordu. E tabii onlar işin ciddiyetini Eylem’den daha iyi anlıyorlardı.
“Bas git Eylem. Belanı bizden bulma.”
Eylem kolunu sert bir şekilde kendine çekip yüzümüze tehditkar bir bakış atsa da bir şey söylemeden kantini terk etti. Arkasından ters bir bakış atmaktan kendimi alamadım. Bu okula katlanmam git gide daha da zor olmaya başlamıştı cidden.
“Sen yokken de insanların aklına girmeye çalışıyordu.” dedi Savaş sanki aylar önce konuşmayı bırakmamışız gibi bir samimiyetle Kaan’ın kalktığı sandalyeye kurulurken. Kaan onu dövdükten sonra sanki yaşananlar benim suçummuş gibi sert sözler sarf ederek benden ayrılmıştı. Oysa o zamanlar benim Kaan’ın onu dövdüğünden bile haberim yoktu. “Neymiş sen iftira atıyormuşsun. Kimse bir yerine takmadı tabii ama işte konuşmaya devam ediyor hala utanmadan.” Gülümseyerek yüzüme baktı. “Naber?”
Tek kaşımı kaldırdım. “İyi. Senden?”
“Seni gördüm çok iyi oldum. Uzun zamandır buralarda yoksun. Özlettin.”
“Savaş biz görüşmeyeli 6 ayı falan geçti biliyorsun değil mi?”
“O kadar oldu mu ya?” Bir elini ensesine attı. “Hiç fark etmemişim.”
Esefle kafamı iki yana salladım. “Ne istiyorsun Savaş?”
Savaş’a aşık olmamıştım, henüz kimseye aşık olamamıştım zaten. Ama ondan gerçekten hoşlanmıştım o zamanlar. Ve iyi arkadaşlık da ediyorduk aslında. Benden bir sınıf üstteydi ama bir şekilde aynı sınıfta olduğum insanlardan daha çok görüşüyorduk. Beraber aşırı eğlendiğimiz zamanlar olsa da benden birdenbire ayrılmış, gerçek yüzünü yeni gösteriyormuş gibi bana bağırıp çağırmıştı. Zaten benim de bana böyle kötü davranan bir insanla işim olmazdı. Arkasından bir iki hafta üzülsem de onu çabuk atlatmıştım.
“Kaan ile kardeşmişsiniz.” dedi ama sesi sorar gibiydi.
“Yani?”
Hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya çalışması sinirimi bozuyordu.
“Ben senden onun yüzünden ayrıldım Rüya.” diye itiraf etti. Tepki vermedim. Bunu Kaan’dan öğrenmemiş olsaydım çok şaşırırdım ve şimdiki gibi ona karşı hissiz olmak yerine öfkelenirdim. Ama benim hayatımda korkak insanlara yer yoktu zaten. “Geldi sıkıştırdı okuldan sonra. Aranızda bir şey var zannettim.”
Alayla güldüm. “Bana gelip sorsan olmadığını söylerdim.”
Yüzünde mahcup bir ifade belirdi. “Haklısın ama o zaman öfkeme yenik düştüm.” Elime uzanıp parmaklarını tuttu. Kaşlarımı kaldırdım. “Lütfen beni affet. Yeniden deneyelim. Ben seni unutamadım Rüya.”
Bir gölge ikimizin üzerine düştüğünde elimi çekmeyi bile akıl edemeden kafamı kaldırdım. İkimizin sandalyeleri arasındaki boşluğa giren Arın yüzüne yerleştirdiği boş bir ifadeyle Savaş’ın tuttuğu elime bakıyordu.
“Unutursun koçum.” dedi Arın onun elini sertçe benimkinden ayırırken. Parmakları arasına aldığı elimi nazikçe tuttu. “Bir kere unutan bir daha unutur.”
Savaş’ın ağzından öfkeli bir ses çıktı. Ben de Savaş’tan böyle açıkça bana geri dön demesini beklemediğim için şaşkınlıkla kalakalmıştım.
“Sana ne oğlum? Özel bir şey konuşuyoruz git buradan.”
“Sizin Rüya’yla özel bir şeyiniz olamaz.” dedi Arın dişlerinin arasından. “Sen o hakkını kaybettin. Bundan sonra da öyle bir hakkın olur sanma hatasına düşme.” Omzundan ittirdi. “Hadi yaylan.”
Savaş diyecek bir şey bulamadığından topu bana atmak ister gibi öfkesini bana yöneltti.
“Bir şey demeyecek misin Rüya?”
Şaşkınlığımı bir kenara bırakarak “Arın söylenmesi gereken her şeyi söyledi.” dediğimde yüzündeki ifade hızla hayal kırıklığına büründü. “Benim korkaklarla işim olmaz.”
Hüzünle yüzüme baktı ama ona üzülemedim. Anlamsız bir bağırışla beni terk eden oydu sonuçta. Ona sırf Kaan ile kardeş çıktık diye hiçbir şey olmamış gibi geri döneceğimi zannediyor olması komikti.
“Öyle olsun.”
“Hadi hadi öyle oldu. Yürü git şuradan. Bir daha da seni Rüya’nın yanında görmeyeyim. Yoksa bir tur da ben döveceğim seni.”
Savaş hala yanımda durup elimi tutmaya devam eden Arın’a baktı öfkeyle. Ama neyse ki zorluk çıkmadan bizi ardında bırakıp arkadaşlarının yanına ilerledi. Arkasından gidişini izlerken arkadaşlarının onunla dalga geçişlerinin sesi kulağıma geliyordu. Birileri ona “Sana söylemiştim.” gibi laflar ediyordu ama hala başımda duran Arın’ın dik bakışlarını üzerimde hissedince onları izlemeyi bırakıp gözlerimi öfkeli bal gözlere çevirdim.
“Neden arkamı her döndüğümde bir eski sevgilini dibinde buluyorum melek?”
Huysuz cümlesine gülümseyerek omuz silktim. “Sen de arkanı dönme o zaman.”
Söylediğim hoşuna gitmiş gibi gülümsedi. “Sana artık arkamı dönebileceğimi pek sanmıyorum zaten.” Tuttuğu elimi çekiştirdi. “Hadi kalk spor salonuna gidelim. Salih hoca Kaan ile turnuvaları planladığı için beden dersi boş geçecek. Seninle basket atarız.”
Hevesle ayaklandım. “Seni sahaya gömeyim de üstümüzden şu ölü toprağı atalım.”
Elimi bırakıp burnumu sıktı. “Kim kimi gömecek göreceğiz melek.”
Eline vurup yüzümü buruşturarak taklidini yaptım kantinden çıkarken. “Son maçta hile yapmasaydın seni yeniyordum ben.”
“Aynen Rüya aramızda 10 sayı fark vardı.”
Doğru söylüyordu. Benden bayağı öndeydi ama olsun. Kesin hile yapmıştı bence yine de. Sinirle omzundan ittirdiğimde gülerek benden kaçtı ama çok geçmeden yüz ifadesi hızla ciddiyete büründü.
“Bir daha o itle konuşma melek.”
Kaşlarımı kaldırdım sorarcasına. “Kiminle konuşup konuşmayacağımı sana sormuyorum ama fikrini belirttiğin için sağ ol.”
Sözlerim onu sinir etmiş gibi homurdandı. Ben de zaten sinir olsun diye yapmıştım. Onun homurdanmalarına kulak asmadan spor salonunun olduğu kata inerken cebimdeki telefonum titreyince yandan bir bakış atan Arın’ı görmezden gelip telefonun ekranını açtım. Onur’dan anlamsız mesajlar geliyordu seri bir şekilde.
Onur: Çabuk
Onur: Mutfakta
Onur: Unuttuğum
Onur: Şarj
Onur: Aletini
Onur: Yukarı
Onur: Getir
Onur: Şarjım 4
Onur: Biterse
Onur: Kendini ölmüş bil
Onur: Solucan
Onur: Uç
Gözlerimi devirerek saate baktım. Öğlen olmak üzereydi ama bu çocuk hala uyanmamıştı belli ki. Zaten sabah kahvaltıya da inmemişti. Normalde babam herkesi kahvaltıda birlikte görmek istiyordu ama derslerine gidip gitmediği bile belli olmayan Onur’un vize haftası gelmişti. Bu yüzden Bursa’dan döndüğümüz geceden itibaren sabaha kadar ders çalışmıştı. Kaan’ın dediğine göre bir süre Onur’un gerginliklerini ve huysuzluklarını çekmek zorunda kalacaktık. Ama Onur her zaman gergin ve her zaman huysuz olduğu için herhangi bir farkı olacak mıydı emin değildim.
Ben: Onur ben okuldayım farkında mısın?
Anında cevap verdi.
Onur: Bana ne eve geri gel. Kaan malına abi diyebilen eve de gelebilir.
Ona düşünen adam stickerını atıp telefonu geri cebime yerleştirdim.
“Bazen bu çocuğun ne yaşadığını çok merak ediyorum.” diye homurdandım mesajlarımı okuduğunu gördüğüm Arın’a. “Ayrıca ya özel bir şey konuşuyor olsaydım Arın? Niye sinsi sinsi mesajlarımı okuyorsun sen?”
Serseri bir sırıtış dudaklarına yerleşti ama bana bir yanıt vermeden spor salonunun kapısını iteleyerek açtı.
“Buyurun sayın melek.” diyerek geçmem için elini uzattı.
Kapıdan içeri girerken “Bana niye melek diyorsun?” diye sordum merakla. Gözlerimi büyük spor salonumuzda gezdirdim. Aslında basketbol sahası desek daha doğru olurdu. Kocaman bir sahaydı. Okulumuzun uzun senelerden günümüze gelen önemli bir basketbol tarihi vardı ve bu spora çok önem verirlerdi. Oyuncularının bazılarının milli takımlara girecek kadar iyi olduğunu duymuştum. Gerçi biz liseye başlamadan önceki birkaç sene boyunca turnuvalarda pek aktif olamamışız. İyi bir takım kurulmamış. Ama bizim okula başladığımız sene işler değişmişti.
Kaan oldukça iyi bir basketbol oyuncusuydu. O ve Arın küçüklükten beri basketbolun içindelermiş, basketbolla büyümüşler. Bu yüzden ikisinin aynı sene içinde takıma girmesi takımda oldukça büyük bir fark yaratmıştı. Kısa sürede turnuvalarda üst liglere oradan bölge yarışmalarına katılmaya başlamıştık. Geçtiğimiz sene Kaan’ın takım kaptanlığıyla bölge yarışmalarında birinci olmuştuk.
Her ne kadar ben sırf Kaan’ı gıcık etme uğruna sürekli rakip takımın sloganlarını bağırsam da maçlarda elbette bizim okulun kazanmasına çok seviniyordum.
“Sizin evde şişe çevirmece oynadığımızda Kaan sana şeytan demişti.” dedi Arın. Bir an düşüncelere daldığım için sorduğum soruyu unutmuştum ama hemen hatırladım. “Sen de ona ‘Sonunda birilerinin meleği olduk.’ diye alay etmiştin.”
Duraksayıp bir anda önüme geçti yavaşça. Ben de bu hareketiyle sahanın ortasında durdum. Neyse ki ders zili henüz çalmadığı için saha birkaç kişi dışında dolu değildi.
Bal gözlerinin içi parlıyordu Arın’ın. Ve o tam önümde bana böyle bakarken nefes alamıyordum. Yüzünü yüzüme doğru biraz eğince gözlerimi açtım kocaman.
“Ben de birilerinin değil de benim meleğim ol istedim.”
Sanırım sahanın zeminine doğru sıvılaşarak yok oldum.
Arın anında kıpkırmızı olan yüzüme güldü. Yutkundum. Çok güzel gülüyordu. Bana meleğim ol dedikten sonra gülüşü daha da güzelleşmişti sanki.
Çabasız bir gülümsemeye döndü dudaklarındaki gülüş ve elini yavaşça kaldırıp işaret parmağının tersini elmacık kemiğimin üstünde gezdirdi.
“Melek.” diye mırıldandı çok sessiz bir şekilde.
“Hm?” Sesim sanki içime kaçmıştı. Kendimden biraz daha utandım bu kadar etkilendiğim için.
“Hiç.” dedi Arın çapkın bir gülümsemeyle. “Sadece benim meleğim misin diye kontrol etmek istemiştim.”
Allah’ım sana geliyorum!
***
“Ya basbayağı hile yaptın ya! Kaan hile yaptı sen de gördün!”
Kaan bana gözlerini devirip duraksamadan sürdüğüm topu elimden çaldı.
“Ya Kaan!” Arkasından koşup çelme takmaya çalıştım ama benden ustaca kaçtı.
“Kâbus bunun adı hile değil oyunu oynamak. Kuralları bilmiyorsan çık.”
Ardından koşmayı bırakıp benim koruduğum potaya basket atışını izledim. Bir kez daha.
“Benim takım arkadaşım güçsüz bir kere.” diye homurdandım. O sırada bunu duyan Alper cidden mi der gibi kaşlarını kaldırdı. Tamam takımın en iyi oyuncularından biri olabilirdi ama bu Kaan ile Arın’ı yenmemize yardımcı olmuyordu değil mi?
“Mızmızlanma melek. Kaybettiniz işte kabul et.” diye fısıldadı Arın yanıma yaklaşarak.
Suratımı buruşturdum. Kaan hocayla işini bitirene kadar Arın ile teke tek maç yapmıştık. Bu defa gerçekten onu yeniyordum. Hayatımın en iyi oyununu oynuyordum sanki. Ama Arın aptalı kafamı karıştırmıştı!
Durup durup o serseri gülümsemesini atıyor, yanımdan geçerken iç çekiyor ve sürekli melek deyip duruyordu. Neredeyse bir yerden sonra bilerek yaptığını düşünmeye başlamıştım. Her neyse. Sonunda maç bittiğinde kazanan o olmuştu elbette. Üstelik karşıma geçip böbürlenerek kahkahalar atmıştı.
Sonrasında da Kaan işi bittiği için bize katılmıştı ve Alper’i de çağırarak ikili maç yapalım demişti. Ama hain abim ve hain sözde meleği olduğum çocuk benimle takım olmak istememişlerdi! Neymiş onlar için fazla kötü oynuyormuşum. Adiler.
Alper “Adil bir maçtı.” diyerek Kaan ve Arın ile el sıkışıp omuzlarını birbirlerine vurdular.
“Neresi adildi be?!” diye çemkirdim. “Bu ikisi ne hileler yaptı senin haberin yok. Safım benim.”
Kaan sırıtarak yanıma geldi. “Hile yapmadık bücür. Sen bu oyunu oynamak için çok kısasın.”
Sinirle dizine tekmemi geçirdim. “Aramızda birkaç santim var be!”
Uzanıp saçımı çekti.
“Seni babama söyleyeceğim!”
“Papatyasını sahaya nasıl gömdüğümü önce ben söylerim merak etme.”
“Ah! Çok gıcıksın!”
Kaan kafamı kendine çekip en nefret ettiğim şeyi yaptı. Saçımı başımı birbirine karıştırmak pahasına elini kafamın içinde dolaştırdı kötü kahkahalar atarak.
“Bunlarda anlaşılan bir şey değişmemiş.” diyen Alper’in sesi geldi kulağıma.
“Hiç değişmedi. Sadece artık aynı evde kavga ediyorlar.”
“Biz kavga etmiyoruz!” diye bağırdık aynı anda Kaan ile. İkisi de bize tabii tabii der gibi bir alaycılıkla kafa salladı.
Kaan beni bırakırken hepsine tek tek kötü bakışlarımı attım. Ardından gözüm yerde duran basketbol topuna ilişince haince sırıtarak topa uzandım.
“Onu sakın bana atmaya kalkma Kabus!” diye bağırdı Kaan tam olarak ne yapacağımın bilincinde. Arın ile Alper dehşetle bizden uzaklaştıklarında yüzümde joker gülüşü vardı. Kaan topu ona fırlatacağımı anlayınca koşturmaya başladı. Ben de peşinden tabii.
“Hatırlıyor musun bir ara bana basketbol topu attığın için omzum çıkmıştı sarı çıyan!”
“Hayır hatırlamıyorum hiç öyle bir şey baldan tatlı rüyam. Canım kardeşim benim.”
Sinirle bağırdım. Hatırlamazdı tabii. Ben de onun elinde bana doğru fırlatmayı planladığı topu görsem hatırlamazdım. Kaan yüzünü bana dönerek geri geri koşmaya başladı. Yüzü hem oyun oynadığımızdan hem de şimdi onu koşturduğumdan kıpkırmızı olmuştu.
“Bak Kabus yeni dönemin turnuvaları başlıyor zaten! Sakın sakatlanmama neden olacak bir şey yapma!”
Hırsla topu yüzüne doğru fırlattım.
“Lan!” diye bağırarak geri çekilmeye çalışırken ayakları birbirine dolandı ve dan diye kıç üstü yere yapıştı. Ama kaçmasa da olurdu çünkü top ondan çok uzaklara gitmişti zaten. Hiç gitmemesi gereken bir yere isabet etmişti.
Çalan yangın alarmının sesi kulaklarıma dolduğunda pişmanlıkla yüzümü buruşturdum. Yangın alarmı düğmesine çarpmıştı top.
“Ulan Kabus!” diye bağırdı Kaan neşeyle. O sırada üst katlardan telaşlı koşuşturma sesleri gelmeye başladı. “O kadar kötü bir nişancısın ki ölsen isabet ettiremeyeceğin yere yanlışlıkla topu attın!”
Alay edişini umursayamadım. Ya da kenarda kahkahalar atan Arınların gülüşünü. Muhtemelen yangın alarmını boşa çalıştırıp insanlara gereksiz telaş yaşattığım için yiyeceğim azarı düşünüyordum.
“Kaan ve Rüya! Doğruca müdürün odasına gidiyorsunuz!”
Yenilmişlikle omuzlarımı düşürdüm. Şimdiden Murat hocanın “Okula geldiğiniz ilk günde bile olay çıkardığınıza inanamıyorum!” diyen bağırışlarını duyuyordum sanki.
“Hemen!”
***
Selamlar ballarım nasılsınız?
Bölümü beğendiniz miiiii?
Müdürün tepkisiii dfbkxbdvkjdc
Kaan ve Rüya kardeşliği nasıl gidiyor? Seviyor musunuz bu ikiliyi?
Meriç ile Özgür'ün Rüya''la olan arkadaşlığıııııı?
Meriç'in Ayça'dan hoşlanmasıııııı
Arın kuduruyor Meriç'e nbdfnlkvnsdbvbnd
Arın ve Rüya'nın feelings geçirten sahneleri nasıl????
Yazarken aşırı yükseliyorum Arın ile Rüya'ya? Siz de okurken yükseliyor musunuz?
Arın'ın Rüya'nın eski sevgilisine posta koyması?
Hocanın Rüya'ya bağırışı ve Kaan'ın korumacı abi modunu açması?
Eylem hakkında ne düşünüyorsunuz?
Onur???
Bölümün sonunda bizimkilerin yine okulu birbirine katması????
Bölümde en sevdiğiniz sahne hangisi oldu?
Sizce Kaan, Arın'ın Rüya'ya olan hislerini öğrenince Arın'la arası bozulur mu?
Şuraya da gelecek bölümlerden tahminleri olanları alalım. Sizce neler olur ilerleyen bölümlerde???
Umarım bölümden keyif almışsınızdır ballı bebekler.
Bir sonraki bölümde dek kediniz bol olsun.
Çokça öpüldünüz. - Kırmızı kalp, siyah kedi emojisi-
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 193.86k Okunma |
24.56k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |