
Selamlar canlarımmm umarım haftanız güzel başlamıştır.
Bugün ucundan bir sürpriz bölümle geldim. Boooooooolll boooooll yorum bekliyorum sizdennnnn
Öpüldünüz çokça <3<3<3
Keyifli okumalar.
***
“Kaan’ım. Abim. Balım. Sarı çıyanım.” dedim çaresiz bir sesle. Ağlamak üzereydim. “Ne olur bitirelim ya. Ne olur! Zaten hepsini doğru yaptım bu testin. Çok yoruldum yemin ederim artık kafam almıyor.”
Kaan bariton gibi bir suratla yüzüme baktığında ağlayarak kafamın masanın kenarına koydum. “Seni babama söyleyeceğim.” diye ağladım boğuk bir sesle. “Baba diyeceğim senin bu oğlun benim yapraklarımı cımbızla çekti kopardı diyeceğim. Abimdi sözde diyeceğim. Ama yapraklarım yeterli gelmemiş gibi sapımı da kopardı beni ağlattı diyeceğim.”
Kulağımın dibinden gülüş sesi geldi.
Okul çıkışında ders çalışmak için evin ve okulun oralara yakın bir kafeye gelmiştik. Alt katı çok işlek olsa da üst katı oldukça sakindi. Genelde bizim gibi öğrenciler buraya doluştuğundan üst katta rahatça ders çalışabiliyorduk. Kaan bizi günlerdir her okul çıkışında buraya sürüklüyordu. Beni çikolatalı pastayla kandırırken zorla beynime bilgiler yüklüyordu.
Korkunç bir öğretmendi. Umarım gelecekteki meslek seçimlerinden biri öğretmenlik olmazdı çünkü öğrencilerinden yiyeceği beddualarla hayatta kalır mıydı pek emin olamıyordum.
“Ya Rüya gerçekten abartıyorsun. Hem daha yeni bir konuya daha geçeceğiz.”
Dehşetle kafamı kaldırdığımda şakacı bir şekilde sırıttığını gördüm. “Ya yüzünün aldığı hal!” diye kahkaha atınca gözlerimi devirdim. Alay ediyordu bir de utanmadan benimle.
“Canisin Kaan.”
Günlerimiz bir süredir bu şekilde geçiyordu. Ben ve Kaan her okul çıkışında buraya gelip bir şeyler atıştırdıktan sonra derse başlıyorduk. Akşamları eve geçince de neyse ki Kaan dinlenmeme izin veriyordu. Hafta sonları ise deneme sınavı çözdüreceği zamanlar kütüphaneye götürüyor onun dışında evde çalıştırıyordu beni. Çok aşırı zorlayıcı bir öğretmen olsa da şimdiden ilerleme kaydettiğimi görebiliyordum. Henüz hala hocaların çok gerisindeydim ama ikinci sınavlara kadar Kaan tüm konulara yetişmeme yardımcı olacaktı.
Evde durumlar ise bizimki gibi yoğun bir tempoda ilerliyordu. Babam ile Mert sürekli şirkette sabahlıyorlardı son birkaç gündür. Öğrendiğime göre babamın oldukça prestijli ve adı duyulmuş bir güvenlik şirketi vardı. Ve Mert ile birlikte orayı çekip çeviriyorlardı. Hatta Deniz amcam da Bursa’da kendi güvenlik şirketini açmış zamanında ve yıllardır birbirlerine rakipmiş gibi kendi şirketlerini büyütüyorlardı. Şirketlerinin arasındaki fark neydi bilemiyordum ama ikisinin hiç de rakip olmadığını biliyordum. Yine de internetten araştırdığım haberler doğrultusunda yorum yapacak olursam insanlar Demir ile Deniz Soylu’nun ezeli rakip olduğunu zannediyorlardı. Saçmalık.
Babamlar gerçekten çok yoğun çalışıyorlardı öyle ki babamla birlikte günlerdir mutfağa girip bir şeyler pişirememiştik. Bunun biraz içimi bunalttığı bir gerçekti ama babama bunu söyleyerek onu üzmek istemiyordum. Kafası yeterince kalabalıktı zaten. Son aldıkları müşterinin başı bir tür belaya girmişti anladığım kadarıyla bu yüzden birkaç gündür harıl harıl şirkette çalışıyorlardı. Bazen Kaan ile dersimizi bitirdikten sonra onlara kısa bir ziyarette bulunmak için eve gitmeden önce onların yanına gidiyorduk. İkisi de bizi gördüklerinde aşırı mutlu oluyorlardı. Ama kısa sürede işlerine geri dönüyorlardı. Bu süreçte Mert’in çok sevgili aşkı Ece hanımı da uzaktan görmüş bulunmuştum.
Ne yalan söyleyeyim çok güzel bir kadındı. Mert’in aşık olmamasına imkan bırakmamıştı kadın güzelliğiyle, zarafetiyle. Ama ne yazık ki onunla tanışma şansı bulamamıştım yoğunluktan dolayı.
Onur ise daha dün vize haftasını kapattığı için hepimiz kocaman ve derin bir nefes almıştık sonunda. Gerçekten sınav haftasındaki bir Onur Soylu, normal bir Onur Soylu’dan kat be kat daha huysuz, daha kavgacı ve daha çekilmezdi. Herkesin yeterince derdi yokmuş gibi günlerce burnumuzdan getirmişti.
Ama çok şükür ki artık o acılı günleri ardımızda bırakmıştık çünkü Onur’un sınavları bitmişti. O kutlu günde yani son sınavının olduğu günde Kaan ile birbirimize sarılıp ağlaşmıştık. Öylesine rahatlatıcı bir haberdi bu.
“Cani falan ayıp oluyor Kabus. Hani az önce abindim, balındım ne oldu?”
Sinirle ağzımı açmış cevap verecektim ki tanıdık bir ses kulaklarıma doldu ve burnuma yağmur sonrası toprak gibi gelen bir koku geldi. Kaskatı kesildim.
“Rüya.”
Yutkundum şok içinde. Kaan ise yüzündeki gülümsemeyle adımı söyleyen kadına çevirmişti bakışlarını ama gözleri onu gördüğü gibi yüzündeki gülümseme donmuştu.
Aylardır bir kere bile sesini canlı duymadığım annem “Rüya.” dedi yeniden düz bir sesle. Robotik hareketlere arkamı döndüm ve masanın ucunda durmuş yalnızca benim yüzüme bakan annemi gördüm.
Onu görmeyeli geçen zamanda o… hala aynı görünüyordu. Uzun saçlarını kısacık kesmişti. Ama o kadardı. Üstündeki kıyafetten yüzündeki sert ifadeye kadar hala aynı kadındı, zerre değişmemişti.
“Anne?” diyen sesim şaşkınlık doluydu. Tüm vücudum kasılmış kalmıştı. Sanki nefes alamıyordum. Yutkunarak Kaan’a baktım. Öylece durmuş annemi inceliyordu. Annesini inceliyordu. Hayatında ilk defa gördüğü annesini. Nefesim boğazımda tıkandı.
“Konuşmamız lazım kalk.”
Annemin sesi beni yeniden ona çevirdiğinde kendimi aptallaşmış hissediyordum. Annem aylar sonra birdenbire yanımızda beliriyordu ve sanki bu normalmiş gibi yanıma gelip konuşmamız gerektiğini mi söylüyordu?
“Anne.” dedim dişlerimi sıkarak. Gözlerini bir kere bile benden başka tarafa çevirmemişti. Oğluna mesela. Gözlerinin ucu bile düşmemişti senelerdir görmediği oğluna. “Bak yanımda kim var.”
Yine dönmedi. Kaan’ın ise sesi bile çıkmıyordu. O da benim gibi şok olmuştu. Kaan için kalbim acıyla kasıldı.
“Umurumda değil.” dedi annem acımasız bir sesle. “Kalk. Seninle konuşmam lazım.”
Dehşetle gözlerim kocaman açıldı. Nasıl bu kadar böyle bir şey söylerdi? Hem de Kaan’ın yanında. Annesi onu görmeden gitti diye en büyük düşmanının omuzlarında hıçkırarak ağlayan çocuğun yanında.
“Anne Kaan senin oğlun-”
“Rüya.” diyerek sertçe sözümü kesti. Ardından iki eliyle önünde tuttuğu kırmızı rugan çantasını tek eline alıp koluma uzandı. “Kalk dedim kızım.”
Ben yine oturmaya devam ederken kolumu sıkarak beni kaldırdı ve Kaan ile oturduğumuz masadan uzak, duvar kenarındaki bir masaya götürdü.
“Ya sen ne yapıyorsun?!” diye bağırdım şaşkınlıkla. “Kaan nasıl gözünün içine bakıyordu görmüyor musun?”
“Boş işlerle uğraşamam Rüya uzatma otur.”
Bu kadın nasıl benim annem olabilir diye düşünerek karşısına oturdum. Tamam annemin çokça sevmediğim huyu vardı ve hiçbir zaman yeterli düzeyde anlaşamamıştık onunla ama benim annem hiçbir zaman bu kadın olmamıştı. Yoksa her zaman bu kadındı da ben mi bunu göremeyecek kadar aptaldım?
“Anlamıyorum. Aylardır bir kere bile arayıp sormadın ama şimdi karşıma geçip konuşma hakkı mı buluyorsun kendinde?”
Gözlerini devirdi annem onda görmeye alıştığım klasik hareketiyle.
“Yalnız değildin sonuçta değil mi?”
Histerik bir gülüş ben kendimi engelleyemeden dudaklarımdan fırladı. Yalnız değil miydim? Neredeyse aylarca tek başımaydım ve ondan sonra da babamlar hayatıma girene kadar Allah’ın her günü yalnızdım. Az kalsın ölecekken bile yalnızdım ben.
“Neyse.” dedi annem kırmızı ojeli parmaklarıyla saçının önünü düzeltip. “Buraya daha önemli bir şey konuşmaya geldim.”
Alayla suratına baktım. “Kızını ve oğullarını terk edip gitmenden, kocanı aldatmandan daha mı önemli?”
“Sözümü bir daha kesme Rüya!” diye azarladı beni. Vay canına. Yanında geçirdiğim her saniye daha da şok oluyordum.
“Anne sen kendinin farkında mısın?” diye sordum sahici bir merakla. “Şu an bulunduğumuz anın bu ana nasıl geldiğimizin farkında mısın? Sen aylar sonra karşıma geçip ne diyorsun Allah aşkına? Arka masamızda senin seneler önce terk edip bıraktığın çocuğun var farkında mısın? Ya karşında başka birinin babası olduğuna inandırdığın kızın var farkında mısın anne?”
Annem dümdüz suratıma baktı. Sanki yaşadığımız şeyler, bize yaşattıkları, bulunduğumuz durum, Kaan’ın arkamızda kim bilir ne halde olması asla umurunda değil gibi duruyordu. Gerçekten umursamıyordu.
“Babanla konuşmam lazım.” dedi benim söylediğim her bir kelimeyi itinayla görmezden gelerek.
“Hangi babam?” Dik dik suratına baktım. “Malum sen bir tanesiyle yetinemediğin için birden fazla var.”
Ona ettiğim hakaret onu derinden yaralamış gibi dehşet içinde bir nefes aldı. “Terbiyesiz!”
Onu umursamadım. “Eee hangisinden bahsediyorsun?”
Önce cevap vermedi. Bana kızmıştı. Bu surat ifadesini biliyordum. Eğer hala aynı evde yaşıyor olsaydık bir hafta boyunca okul dışında odamdan çıkmama cezası alırdım. Beni terbiye etmek için yalnız bırakırdı. Sanırım eskiden beri pek bir şey değişmemişti. Eskiden de etrafındaki insanları terk ederek yalnızlaştırıyordu. Şimdi de.
“Demir.” diye cevap verdi sonunda. Gerçekten yüzü bile kızarmıyordu. Kıpkırmızı rujunu öne çıkarmış olduğu makyajıyla karşımda dimdik, belki de dışarıdan biri görse imrenilesi görünürken hepimize yaşattığı herhangi bir şey için bir an bile yüzü kızarmıyordu.
“Eğer seninle konuşmak istese konuşur. Kocaman adam.”
“Konuşmuyor. Benim onunla konuşmam lazım. Sen ayarlarsan olur. Bizi bir araya getir Rüya. Onun haberinin olmasına gerek yok ben tesadüfmüş gibi karşısına çıkarım.”
Bunu o kadar inanarak söylemişti ki sanırım gerçekten babama böyle bir kötülüğü yaparım zannediyordu. Hala sanki karşısında terk edip gittiği o saf kız varmış gibi.
“Yapamam. Konuşmak istemiyorsa ondan uzak dur.”
“Bana bak Rüya.” diye yüzünü yaklaştırdı bana sinirle. Normalde hiç çizgisinden çıkacak kadın değildi ama gerçekten sinirlenince çıngar birine dönüyordu. “Onların yanında üç gün kaldın diye seni ailelerinin içine aldılar sanma.” Kalbim dehşet içinde büzüştü. “Sen hala benim kızımsın, seni ben büyüttüm. Demir bunu biliyor, bunu bile bile seni kanadının altına almaz içten bir şekilde.”
Öyle değildi bir kere! Dolan gözlerimi kırpıştırmadım yaşlar yanaklarımdan aşağı akmasın diye. Ben babamın papatyasıydım. Beni çok seviyordu.
“Seni sevmez.”
Gözlerimden birer damla yaş aktı ama ben durduramadan. Annem bundan keyif alıyormuş gibi gülümsedi bir an ve uzanıp yaşlarımı temizledi yanağımdan tırnağının ucuyla. “Ben olmazsam seni kabul etmelerine imkan yok. Sen onların yanında her zaman benim yerime var olmuş olacaksın. Sende beni görecekler, affetmeyecekler.”
Çok uzun bir zamandan sonra ilk defa atağın izleri yeniden ensemde gezinmeye başladı. Kalbim gümbür gümbür atarken boğazım düğümlenmişti, nefes alamıyordum. Oracıkta kendimi kaybedebilirmişim gibi bir his çevreliyordu zihnimin içini.
Babam ile mutfakta vakit geçirmeye başladığımızdan bu yana bir kere bile panik olmamıştım. Gittikçe daha iyi olmuştum. Sırf bu yüzden babamı psikologla görüşmemeye ikna edebilmiştim çünkü iyiydim. Her şey yolundaydı.
Ama şu an iyi değildim. Hiçbir şey yolunda değildi. Nefes alamıyorum.
“Bu yüzden benim Demir ile görüşmemi sağla. Tamam mı kızım? Kendini onlara kabul ettirmek istiyorsan önce beni kabullendir. Yoksa senden her zaman nefret edecekler.”
İçinde bulunduğum kötü halin farkında değilmiş gibi ya da farkındaymış da umursamıyormuş gibi ayağa kalktı, bana son bir bakış attı ve yanımdan ayrıldı. Hareket edemedim. Kendimi hala nefes alabildiğime ikna etmeye çalışırken gözlerimi bile kırpamadım.
Nasıl olurdu da bana böyle zalimce şeyler söylemeye çalışırdı? Nasıl olurdu beni bu şekilde manipüle etmeye çalışırdı? Ne kadar kahrolabileceğimi düşünmüyor muydu?
Kalbimin amansız bir hızla çarpışını durdurmak için ellerimi göğsüme yasladım. Oturduğum yerde gittikçe küçülmek sonra da yok olmak istiyordum.
Ama sonra zihnime Kaan’ın anneme bakarken şok olmuş o yüz ifadesi düştü bir anda. Onun arkamda olduğunu hatırladım. Ne halde olduğunu tahmin bile edemezken onun için hissettiğim acıyla aldığım nefesi yuttum ve hızla ayaklanıp yanına gittim.
Gözlerini masaya dikmiş öylece oturuyordu.
“Kaan?” dedim titreyen bir sesle. Tepki vermedi. Yanına gidemedim çekindiğimden. Öylece masanın ucunda ayakta durmaya devam ettim ve titreyen ellerimi yumruk yaptım.
“Kaan.” dedim bir kez daha acı çekiyormuşum gibi. Omuzları çökmüştü. Yıkılmış görünüyordu.
Kaan duyamayacağım kadar kısık bir sesle bir cümle kurdu kafasını kaldırmadan ama anlamadım.
“Ne?”
Birden kafasını kaldırdı ve alev alev yanan öfkeli gözlerini gözlerime dikti.
“Diyorum ki niye her zaman seni seçiyor?!” diye yüksek sesle bağırdığında korkuyla irkildim. Hırsla ayağa kalkıp eşyalarını çantasına fırlatmaya başladı. “Hiçbir zaman niye ilk tercihi ben olamıyorum?!”
Uzanıp kolunu tutmaya çalıştım. “Kaan lütfen.”
Beni duymadı bile.
“Kaan öyle değil lütfen!”
Masa ile sandalyenin arasından çıkarken ona uzanmaya çalışan beni sertçe itekledi. Kalçamı arkamdaki masanın kenarına çarptım sertçe.
Yeniden “Kaan lütfen!” diye arkasından seslenirken ağlıyordum ama beni ardında bırakıp hızla merdivenlerin aşağısına inmeye başladı.
Titreyen dizlerimi daha fazla ayakta tutamayacağımı fark ederek önümdeki sandalyeye çöktüm ve yüzümü ellerimin içine gömüp titreyerek ağlamaya başladım.
Annem nasıl bu kadar iğrenç bir insan olabilirdi? Yine gelip her şeyi mahvettikten sonra geri gitmişti. Ve utanmadan babamla görüşmek mi istiyordu? Akıl alır gibi değildi!
Kafamı kaldırıp içli bir nefes verdiğimde önüme düşmüş saçlarım havalandı hafifçe. Gözlerim hayatımı mahvetmekten başka bir işe yaramayan kızıllığıma takıldı.
Kaşlarımı çattım farkına vardığım şey ile. Kafamı omzuma doğru eğdim. Midem bulandı.
Annemle ilgili her şey midemi bulandırmaya başladı o an. Kendimle ilgili en sevdiğim şey bile.
Saçımın ucuna parmaklarımın uçlarıyla tutunup yüzümü buruşturdum. Kızıl saçlarımdan nefret ediyordum. Bunu annemden aldığım için nefret ediyordum. Çok sevdiğim saçlarımdan nefret etmeme neden olduğu için ondan nefret ediyordum. Abimin ondan aldığım saçlar yüzünden beni sevmemesinden nefret ediyordum!
Hissiz bir şekilde yanaklarımı kuruladım ve masanın üstüne bıraktığım telefonumu elime aldım. Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Ama öncesinde Kaan’ın yalnız olmadığından emin olmam lazımdı. Bu yüzden mesaj uygulamasına tıkladım ve Kaan’ın şu an yanında olmasını isteyeceği tek insana, Arın’a mesaj attım.
Ben: Kaan kötü bir durumda. Yanına git.
Ben: Onu yalnız bırakma.
Anında yazıyor olduğunu görsem de ne yazacağını beklemeden uygulamadan çıktım ve telefonumu kökten kapattım.
Geri kalan her şey çok hızlı yaşandı. Ya da ben zaman algımı yitirdiğimden her şeyin çok hızlı geçtiğini sandım, bilmiyorum.
Ama bulunduğum mekândan ayrılmadan önce eşyalarımı hızla toplayıp kasaya inmiş ve yediklerimizi ödemiştim. Ardından doğruca bir kozmetik mağazasına ilerlerken aklımda sadece annemin sesi dönüp duruyordu.
Onların yanında üç gün kaldın diye seni ailelerinin içine aldılar sanma.
Yüzümü buruşturdum. Almışlardı işte! Ben de onların ailesi olmuştum.
Sen hala benim kızımsın, seni ben büyüttüm. Demir bunu biliyor, bunu bile bile seni kanadının altına almaz içten bir şekilde.
Mağazadan içeri girdim ve doğruca saç boyalarının olduğu bölmeye ilerledim.
Babam beni kanadının altına almıştı çoktan. Beni seviyordu. Biliyordum.
Ben olmazsam seni kabul etmelerine imkân yok.
Bu dünyada sevgisine koşulsuz şartsız inanıp güveneceğim tek insan babamdı. Başka kimse değil.
Sen onların yanında her zaman benim yerime var olmuş olacaksın. Sende beni görecekler, affetmeyecekler.
Kendimi kabul ettirecektim işte. Raftaki siyah boyalardan iki tanesini kaptım.
Kendini onlara kabul ettirmek istiyorsan önce beni kabullendir. Yoksa senden her zaman nefret edecekler.
Onur bile kabul edecekti beni. Artık kızıl saçlı olmayacağım için beni sevecekti işte. Sevmemesi için gerekli tek bir nedeni bile olmayacaktı.
Boyaların parasını ödeyip mağazadan çıktım ve en yakın arkadaşımın evine doğru ilerlemeye başladım.
Annem görecekti işte. Benim ailem beni olduğum gibi kabul edip sevecekti, onun kızı olduğum için değil.
Dakikalar sonra ruhsuz bir şekilde önümdeki kapının açılmasını beklerken durduğum yerde ayağımın ucunu yere vuruyordum sabit bir ritimle. Buraya Meriç’e haber vermeden geldiğim için evde olup olmadığını bilmiyordum ya da müsait mi değil mi haberim yoktu ama şansımı deneyecektim işte.
O olmazsa bir başkası bugün bu saçlardan kurtulmama yardım edecekti.
Sonunda kapı beni çok bekletmeden açıldığında şansıma kapıyı açan arkadaşım olmuştu. Üstünde basit koyu yeşil bir tişört ile siyah bir eşofman vardı.
“Rüya?” Şaşkınlıkla yüzümü incelemesinin ardından gözlerinin içi endişeyle parladı. “Ne bu halin ne oldu sana?”
“Meriç.” dedim düz bir sesle. “Saçlarımı boyamama yardım eder misin?”
***
İçime yerleşen kocaman boşlukla uzun zamandır benimmiş gibi hissettiren evin kapı kilidine anahtarımı takarak koca kapıyı açıp içeriye adımladıktan sonra kapıyı kapatmaya yeltenemeden girişteki aynaya takıldı aynı boşluğa sahip gözlerim. Artık kızıl saçlarımın yerini alan siyah saçlarımı gördüm önce. Karşımdaki kızı tanımadım. Artık anneme benzemiyordum. Bu kızı tanımamak hoşuma gitti. Sanki ben değildim ama aslında benim işte. Ruhsuz bir şekilde kendime gülümsedim.
“Rüya sen misin?”
Kapıyı sertçe kapatmak dışında bir cevap vermedim Onur’a. Sesi uzaktan geliyordu. Büyük ihtimalle mutfaktaydı.
“Neredesin kaç saattir sen? Telefonunu kapatmışsın ulaşamıyoruz da! Meraktan öldük!”
Sesi gittikçe yaklaşırken olduğum yerde durmaya devam ederek sırt çantamı ayağımın dibine koydum ve montumu üstümden çıkardım. Ben vestiyere montumu asarken bu defa merdivenlerin yukarısından babamın sesi geldi kulağıma. “Rüya mı geldi? Kaan da yanında mı?”
İkisine de cevap vermedim. Zaten birkaç saniye içinde yanıma varacaktı adımları.
“Rüya sen-”
Beni ilk gören Onur oldu. Gözleri şok içinde açıldı. Saçlarımı uzun uzun inceledi kocaman gözlerle. Gördün mü, diye geçirdim içimden. Artık nefret ettiğin birine benzemiyorum.
Onur’un arkasından kaşları çatılı Mert ortaya çıkarken merdivenlerin son bir iki basamağına gelen babamın adımı havada kaldı.
“Papatyam?” diye sordu şaşkınlıkla. “Saçlarına ne yaptın bal kızım?”
İçleri acıyan, muhtemelen kızarmış gözlerimi babama diktim ve parmağımın ucuna saçımdan bir tutam dolayarak “Siyaha boyadım.” dedim ruhsuz bir sesle. “Güzel olmuş mu? Artık o kadına benzemiyorum bak.”
Kalan merdivenleri hızla inip yanıma geldi. Avuçlarını yüzüme yerleştirmeye çalıştığında istemsizce kendimi geri çektim.
Sen hala benim kızımsın, seni ben büyüttüm. Demir bunu biliyor, bunu bile bile seni kanadının altına almaz içten bir şekilde.
“Bir tanem? Ne oldu sana babacım?”
Eğilip ayaklarımın dibine bıraktığım çantamı aldım. Yanlarından geçip gidecekken “Hiçbir şey.” diye mırıldandım ama Onur merdivenlere ulaşamadan kolumu nazikçe kavramaya çalışıp gidişimi engelleyince aniden tüm hissizliğim yerini öfkeye bırakmış gibi ellerini itip “Dokunma bana!” diye çığlık attım.
Korkuyla ellerini üzerimden çekip arkamda duran babama çevirdi gözlerini.
“Abim bizi korkutuyorsun.”
Bu defa nazik sesiyle konuşan Mert’ti. Yüzünde en acılı ifade olan oydu. Elbette annesini o kadar çok seviyordu ki ondan aldığım kızıl saçları boyatmış olmama üzülecekti. Çünkü o da bende annemi görüyordu. Ne kadar kabul etmek istemese de gerçek buydu.
“Neden korkuyorsun?” derken yeniden hissizleşmiştim. Sanki az önce bir anlığına yükselmiş sonra yeniden sönmüştüm. “Ben hala Rüya’yım.”
Babam önüme geçti. Yüzü sertleşmişti ama gözlerinin kenarında biriken kırışıklıklardan endişe dolu olduğunu biliyordum.
“Babacım anlat bana. Ne oldu peri kızım? Ne oldu canımın içi? Kim üzdü seni böyle?”
“Anlat abim korkma.”
Onur yeniden bana uzanmaya çalıştığında bu defa yeniden öfkeden delirmişim gibi çığlık atarak ellerini ittirdim. Dehşet üçünün de suratına yerleşmişken ben kendimi geri çekmeye çalışıyordum ama o telaştan ayaklarım birbirine dolandı ve kendimi yerde buldum.
Bugün Kaan beni ittirince masanın sivri köşesine çarpan kalçam şimdi de yere yapıştığım için sızlayınca dünya dönmeyi bırakmış gibi ağlamaya başladım. Ama aslında sadece dönmeyi bırakan benim dünyamdı. Ya da belki de dönmeyi bırakmamıştı sadece… başıma yıkılmıştı.
Omuzlarımda biriken tüm günün yükü bir bir gözyaşlarımdan çıkarken ben sarsılarak ağlıyordum. Saçlarımdan vazgeçmeye karar verdiğim andan itibaren ağlamayı bırakmıştım. Hissetmeyi bırakmıştım.
Sen onların yanında her zaman benim yerime var olmuş olacaksın. Sende beni görecekler, affetmeyecekler.
Hıçkırarak ağladım. Babam benim yanımda diz çöküp ardından yanıma oturunca bile ağlamayı kesmedim. Beni kollarının arasına aldı ve kafamı göğsüne yasladı.
Dış kapının önünde yere oturmuş nedenini bilmediği bir şeyden ötürü ağlamamı umursamadan saçlarımın üstünü öptü, okşadı. Artık kızıl olmayan saçlarım. Artık benim olmayan saçlarım.
Kendini onlara kabul ettirmek istiyorsan önce beni kabullendir. Yoksa senden her zaman nefret edecekler.
“Babacım.” Dedim en sonunda hıçkırıklardan kesilen nefesimin arasından. “Babacım ben çok üzülüyorum.”
Onur ile Mert önümüzde diz çöktüler.
“Ne oldu abim?” diye sordu Onur bir kez daha. Sesi çok kısık çıkmıştı. Uzanıp bana dokunmadı, o çekindi ama Mert ellerimden birini avuçlarının arasına aldı.
Ağlamaya devam ettim. Annemin her cümlesi kafamın içinde süzülüp beni allak bullak ederken sesli bir şekilde ağladım.
“Annem geldi bugün.” dedim ağlayarak. “Babacım ben çok üzülüyorum.” Hıçkırdım. “Kaan’ı çok üzdü.”
Nefesim kesildiğinde duraksadım. Babamın saçlarımı okşayan eli olduğu yerde kalakalmıştı. Onur’u veya Mert’i yaşlarla dolu kısılmış gözlerimden dolayı göremiyordum ama onların da babam gibi donup kaldığını hissedebiliyordum.
“Kaan’ı görmezlikten geldi.” dedim nefesimi geri bulduğumda. O kadar çok ağlıyordum ki midem bulandı. “Sanki o yokmuş gibi benim yanıma geldi.”
Babam yeniden yatıştırıcı hareketlerle saçlarımı okşamaya devam etti.
“Kaan çok üzüldü. O annesi onu görmeyince çok üzülüyor babacım.” İçli nefes aldım. “Bir keresinde benim omzumda ağlamıştı daha biz kardeş bile değildik. Ama şimdi kardeşiz annem yine onu üzüyor.”
Onur’un da diğer elimi tutmak için bana uzandığını fark ettim. Ama bu defa çığlık atmadım. O sinir boşalmasını yaşamıştım zaten bir kere. Şimdi sadece ağlıyordum.
“Ağlama benim güzel bebeğim.” dedi babam saçlarımın üstünü öperek. “Akıttığın her gözyaşına kurban olurum ben. Değmez güzel kızım o kadın için ağlamana. Değmez bal kızım değerli nefeslerini, ağlayışlarını onun için akıtmana.”
“Ama baba ben ona ağlamıyorum ki ben Kaan’a ağlıyorum! O annem için çok üzülüyor onun için ağlıyor ama annem onun yüzüne bile bakmadı.”
“Bakmasın babam. Abinin ona ihtiyacı mı var? Dağ gibi babası burada, her zaman onu koruyacak abileri, hep onu sevecek biricik kız kardeşi burada. Üzüldüyse biz onun yüzünü yeniden güldürürüz güzelim kızım sen yeter ki böyle içli içli ağlama.”
Ağlamayı kesemedim. Nasıl susacağımı unutmuş gibiydim. Kalbim o kadar acıyordu ki ağlamaktan başka ne yapabilirim bilmiyordum.
“Biz senin yanındayız ömrüm benim. O kadın sana neler deyip seni bu kadar üzdüyse akıttığın her bir gözyaşının acısını çıkaracağım ondan.”
Titrek bir nefes çektim içime. Aklıma yine annemin söyledikleri gelmişti. “Bana dedi ki seni ben büyüttüm Demir bunun farkındayken seni sevmez.”
Onur ağır bir küfür ettiğinde onun varlığını hatırlayıp irkildim. Abilerimin ikisinin de ellerimden tuttuğunu unutmuştum bir an. Babamın bir elinin saçlarımda bir elinin belimde olduğunu unutmuştum. Onur küfredince kendime geldim.
“Hiç öyle şey olur mu benim mis kokulu papatyam?” dedi babam oldukça nazik bir sesle. Vücudunun kasılmış olmasından öfkesini fark edebiliyordum ama sesi o kadar naif, o kadar yumuşak çıkıyordu ki! Kolları arasında rahatladığımı hissettim. “İnsan hiç canını sevmez olur mu? Ben seni çok seviyorum. Mert de Onur da seni çok seviyor.”
“Yok.” dedim yutkunarak. Ağlamalarım ben farkında olmadan yerini sadece içli iç çekişlere bıraktı. “Bir tek sen beni seviyorsun biliyorum ben.”
Mert nefes alamamış gibi boğuk bir sesle konuştu.
“O ne biçim söz abim? Çok seviyoruz ya biz seni.”
“Küçük tırtılım her şeyden çok seviyoruz hem de biz seni.”
Omuz silkip yeniden “Yok.” dedim. “Onur annem yüzümden benden nefret ediyor. Mert de annemi özlediğinden beni seviyor. İkisi de beni sevmiyor ben biliyorum. Bir tek sen beni seviyorsun baba.”
“Baban sana kurban olsun.” diyerek kollarını sıkıca sardı etrafıma.
Acıyan gözlerimi kırpıştırdım.
“Rüya biz seni çok seviyoruz. Ne ben o kadın yüzünden senden nefret ediyorum ne de abim seni onun için seviyor. Biz seni sen olduğun için çok seviyoruz.”
“Rüya sen bizim küçük kız kardeşimizsin. Canımdan can gidiyor sen böyle ağlayıp böyle düşündükçe abim.”
Gözlerimi yumdum yeniden ağlamaya başlarken. “Biliyorum ben.” dedim gözlerimi sımsıkı kapatırken. “Annem dedi zaten bana, onu affetmezseniz beni de sevmezsiniz. Demir’le görüştür beni kabullensinler seni de kabullenirler dedi bana. Ama ben gidip saçlarımı boyadım. Çünkü Onur bana demişti ki saçların kızıl olmasaydı belki seni sevebilirim demişti.”
Bir anda yumduğum gözlerimi açıp kafamı kaldırarak Onur’un yüzüne baktım. Yüzünün rengi solmuştu. Kahrolmuş bir ifadeyle gözlerime bakakaldı.
“Bak ben artık kızıl değilim Onur, beni sevebilirsin.” Bir an onun donakalmış gözlerine baktıktan sonra yorgun düşerek kafamı yeniden babamın göğsüne yasladım.
“Hem ben de artık saçlarımı sevmiyorum.” dedim sönük bir sesle ama hepimizin yere çömeldiği bu koridor o kadar sessizdi ki beni duyduklarına emindim. Esneyerek gözlerimi sımsıkı yumdum. “Zaten hiç benim değillerdi, hep annemindi onlar. Artık istemiyorum.” Sesim gittikçe soldu, bilincim gittikçe karanlığa büründü. “Artık benimler…”
***
Aman amannnn neler oldu öyle arkadaşlaaaaarrrr
Bölümü beğendiniz mi?
Birce Kara diyorum ama sansürsüz küfür etmeyin lütfen fdbnvdanndv
Birce'nin Kaan'a olan tavırları?
Birce'nin Rüya'ya olan tavırları?
Rüya'nın saçlarını siyaha boyatması???? Ağlarım çok fena
Rüya'nın saçlarını boyaması için Meriç'e gitmesi
Kaan bebeğimin annesi tarafından hiç sevilmemiş bir çocuk olarak yıkılması?
Soyluların son sahnesii???
Onur Soylu?
Mert Soylu?
Demir Soylu?
Kaan ile Rüya iyi olur mu sizce
Peki Rüya'nın bu bölümde mahvoluşu?
Soylu ailesi iyi olacak mı sizce?
Kaçırdığım bir şey varsa siz buraya yazınnnn
Cuma günü yeni bölümde görüşmek üzere kara kedilerim. O zamana dek booolca yorum salın bu bölüme lütfen. Oy vermeyi de unutmayın <3
Seviliyorsunuz. - kırmızı kalp, siyah kedi emojisi-
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 193.86k Okunma |
24.56k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |