

Helüüüü bebekler <3
Sürpriz bölüm normalde hafta içi gelecekti ama bu hafta aşırı yoğunluğum olacağı için şimdiden paylaşıyorum.
Lütfen ama lütfen oy verip yorumlar yapmayı çok görmeyin.
Bu bölüm Mert'in anlatımından. Çoğunuzun hevesle bunu beklediğini biliyorum, sonunda Mertimize de kavuştuk.
Medyada da Onur'un bebekliği var -ağlarmışız-
Keyifli okumalar bolca canlarım <3
***
Mert Soylu
Aynı günün sabahından devam
Bundan seneler önce annemin gidişinin ardından tüm sorumluluğun babam ile bana kaldığını fark etmem yalnızca bir günümü almıştı. Kaan deli gibi huysuzlanıp ağlarken babamın onu sakinleştirmeye çalışmasını dolu gözlerimle kapının eşiğinden izliyordum o zaman. Babam omuzları öne çökmüş, yüzündeki çaresiz bir ifadeyle küçük kardeşimi kolları arasına almış sakinleştirmeye çalışıyordu. “Aslanım benim.” diyordu titrek bir sesle. “Ağlama aslan oğlum, ben buradayım.”
Annemin gittiğinin kavrayacak yaştayım da dönmeyecek oluşunu bazen hala bu yaşımda bile kabullenmekte güçlük çekiyordum. Komik aslında, dönmeyeceğini Rüya’yı da bırakıp gittiğini öğrenince anlamıştım. Ama işte anlamak ile kabullenmek aynı şey değildi.
Babamın ne kadar üzgün olduğunu fark edişimle öteki odadan gelen sesleri duyuşum aynı zamanda gerçekleşmişti. Babamın kapıya dönen gözleri oradaki varlığımı yakalandığında “Ben bakarım Onur’a.” demiştim. Kaan susacağa benzemiyordu ve babam hem ağlamaktan helak olan hem de öfke dolu iki çocuğu aynı anda susturmayı başaramaz gibi geliyordu. Bu yüzden öteki odaya hızlı adımlarla koşup tüm oyuncaklarını bir bir oyuncak kutusundan çıkarıp yatağının yanındaki duvara atan Onur’u durdurmaya çalışan ben oldum. Küçük kardeşim “Ben annemi istiyorum!” diye bağırdı elindeki oyuncak arabayı duvara fırlatmasını engelleyince.
O noktada babam bir odada Kaan’ı ben de öteki odada Onur’u sakinleştirirken üzerimizdeki sorumluluğun yükünü anladım. Babam tek başına belki idare edebilirdi ama olduğundan daha çok zorlanırdı. Ben ise ona yardım edecek kadar büyüktüm. En azından öyle olduğuma inanıyordum. Bu yüzden bir şekilde babamla aramızdaki bağ babamın diğer kardeşlerimle olan bağından bir tık daha farklıdır her zaman. Elbette hepimizi eşit sever ve asla sevgisini hiçbirimizden esirgemez. Ama bu yolda babamla birlikte yürüyünce bağımız bir noktada daha da kuvvetlenmişti.
Ben ondan asla bir şey saklamazdım, o da bilmem gerektiğini düşündüğü her şeyi bana anlatırdı. Anlatmadığı bir şeyler varsa ona darılmaz, sorgulamazdım. Aramızda büyük bir güven ilişkisi vardı. Annemin gittiği andan itibaren kurulmuştu bu ilişki.
Şimdi ise en küçük iki kardeşimi kollarına almış kapıdan çıktığını izlerken dün gece konuştuklarımız geliyordu aklıma. Rüya’nın eve simsiyah yaptığı saçlarıyla ve o ruhsuz haliyle geldiği an ve sonrasında geçirdiği sinir krizi ardından da Kaan’ın gözleri ağlamaktan şişmiş halde eve gelip kendini odasına kapatması babamı yine o güne döndürmüş gibiydi. Sanki yine bir odada Onur öfke krizleri geçirip annesini haykırırken Kaan bağırmaktan bitap düşmüş şekilde ağlıyordu. Aynı omuz çöküşü, aynı çaresiz ifade yine aynı problem. Sanki seneler geçmişti de o an bir şey değişmemişti.
Fakat yine de ikimiz de o ilk çaresizlik anına göre daha inançlıydık. Babam Rüya’yı da Kaan’ı da toparlayacak Onur ile beni de yine güvenli kolları arasına alacaktı. Bizleri koruyup kollamaktan hiç vazgeçmezdi zaten. Biz de artık küçük çocuklar değildik. Onur öfkesini artık gürültü içinde duvara oyuncaklar atarak değil de saçını kazıtarak içinde sessiz sedasız yaşıyordu. Benimse zaten hiç öfkeli olmaya vaktim olmamıştı.
Kapının zili çaldığında kendimi daldığım derin düşüncelerden kurtardım. Babam daha yeni Kaan ile birlikte Rüya’yı okula bırakıp beraber vakit geçirebilmek için evden çıkmıştı. Bir şey unutmuş olmalıydılar.
Sakince tek başıma oturduğum mutfak masasından kalkıp kapıya doğru adımladım. Fakat Onur nedense benden önce kapıya uçmuş ellerinde sıkıca kavradığı birkaç poşeti içeri alıyordu.
“Ne yapıyorsun?” diye sordum kaşlarımı çatarak. “Onlar ne?”
Yüzünde hevesli bir bakışla poşetleri merdivenin dibine koyup kapıyı kapattı. “Boya.” dedi dünün ardından ondan görmeyi beklemediğim neşeli parıltılarla dolu gözlerini bana çevirerek. “Dün gece sipariş etmiştim bu sabah gelmiş ama Emir abilere Rüyalar evden çıkana kadar içeri almamalarını söylemiştim.” Merdivene ilerleyip poşetlerden birini eline aldı. “Yardım etsene yukarı taşıyalım.”
“Boyayı ne yapacaksın?” diye sorgulasam da istediği gibi kalan poşeti kaldırıp onun Rüya’nın odasını önüne giden adımlarını takip ederek yukarıya taşıdım.
Onur çok nadiren yanımızda büründüğü sanatçı kişiliğiyle satın aldığı boyaları tek tek poşetten çıkarıp kutusunu kontrol etmeye başlarken ağzının içinde anlamadığım bir şeyler mırıldanıyordu. Bana vereceği cevabın gecikmeli geleceğini fark edince iç çekerek babamın odasının olduğu kata çıkan merdivenlerin dibinde oturdum. Onur bizim yanımızda çizmezdi asla resimlerini. Ancak bittiğinde gösterir bazen de bitirdiği eserlerini göstermezdi bile. Ama çok nadir de olsa yanımızda resim yaptığı olurdu o zamanlarda ise hepimiz bilirdik Onur’a o istemezse ulaşamayacağımızı. Kendini kapatır tamamen işine odaklanırdı. Bazen bana bizim bilmediğimiz var olan başka dünyalara gidiyormuş gibi geliyordu bu halleri.
“Rüya’nın kapısını boyayacağım.” dedi sonunda tüm incelemelerini bitirip kapının önünde bağdaş kurarak oturduğunda. Kaşlarımı kaldırdım sorgularcasına. “Evin küçük tırtılına bir sürprizim var.”
Bakışları bana döndü. “Bana bir keresinde en sevdiği rengin mor olduğunu söylemişti, eskiden babasıyla yani Sezgin denen adamla odasının kapısını mora boyayıp üstüne siyah kediler çizdirmişler. Çok sevmiş.” Yüzünü tanıdık bir öfke bürüdü. “Ama o kadın kapıyı beyaza boyatmış.”
Sessiz bir iç geçirdim. Annem istediği bir şey olsun istiyorsa her zaman olurdu. Başkalarının ne istediğini çoğunlukla pek umursamazdı. Bu yüzden bırakıp gidebilmek onun için bu kadar kolaydı.
“Sen de o kapının aynısını mı yapacaksın?” diye sordum mor boya kutusunun kapağını kaldırırken.
“Şey… kendimce birkaç ekleme yapacağım tabii.”
Onur’un yüzünü inceledim yavaşça. O da evdeki herkes gibi annemizin kardeşlerimizi mahvetmesine aşırı sinirlenmişti. Belliydi. Ama o kadar. Hiçbir öfke belirtisi, sinir nöbeti veya kızgınlıktan motora binip deli gibi hız yapma isteği yoktu. Dün defalarca kontrol etmiştim ama hep evdeydi, gizlice çıkmaya yeltenmemişti bile. Bu, Onur için şüphe verici bir durumdu.
“Ben öyle dediğimi hatırlamıyordum.” dediğinde anlam veremedim.
“Ne?”
Fırçayı boyaya batırıp karıştırırken gözlerini boyanın üstünden kaldırmadı. “Bir anlık bir şeyle söylemiş olmalıyım çünkü ben hatırlamıyordum öyle dediğimi.”
“Oğlum ne diyorsun anlamıyorum.”
“Rüya’ya kızıl olmasan seni severmişim demişim abi.” Gözlerini sonunda gözlerime kaldırdığında yüzünde gördüğüm tek şey utançtı. “Bunun ne kadar ağır bir cümle olduğunu ben anlamamıştım ama dün… o öyle ağlarken benim içim gitti abi.”
Yorgunlukla sırtımı duvara verip bir dizimi kendime çekerek merdiven basamağına yayıldım. Dün geceyi geçirmek çok zordu. Rüya o yürek parçalayan krizinden sonra uyumuştu ama ben bir kere bile gözümü kırpamamıştım. Ne yapmam gerektiğini düşünmekten yatağa bile girememiştim. Bir Rüya’nın odasını kontrol etmiştim bir Onur’un. Kaan kapısını kilitlediğinden onu sadece kapının önünden dinlemeye çalışmıştım fakat hiç ses bile alamamıştım.
“Oğlum bazen ne konuştuğunu bilmiyorsun.” dedim kardeşime öfkeyle. “Öfkeni kontrol etmeyi öğrendin ama bir şey söylemeden önce zihninde bir süzgeçten geçirmeyi öğrenemedin bir türlü. Salak mısın sen? O kız daha küçük, hem seni yeni yeni tanıyor. Neyi ne amaçla söylediğini nasıl anlasın? Baksana sen unutmuşsun ne dediğini ama o kızın belki de kaç zamandır içine dert olmuş.”
Onur büyüdükçe öfkesi de büyüdüğünde bir noktada bunu kontrol altına almamız gerektiğini babam da ben de biliyorduk. Bu yüzden resim çizmeye ilgisi ve yeteneği olduğunu fark edince babam doğrudan onu resim kursuna yazdırmıştı. Görüştüğümüz pedagog bunun yardımcı olacağını söylemişti. Ve gerçekten uzun zaman boyunca işe yaramıştı, resim çizmek onu sakinleştiriyordu. Ta ki bir gün annem yine gelip yine hayatımızı alt üst edene kadar. O günden sonra Onur’u sakinleştiren pek bir şey yoktu. Onur’u geri döneceğine dair kandırıp geri dönmeyince kardeşim annemize olan öfkesini sadece saçlarından çıkarmaya başlamıştı. O günün akşamında babamın tıraş makinesini almış ve bizden habersiz tüm saçlarını kazıtmıştı. Ondan sonra geçen yıllarda Onur’un saçlarını uzattığını bir kere bile görmedim.
“Haklısın abi ben salaklık ettim. Rüya’yı çok seviyorum biliyorsun. O gerçekten benim kardeşim.”
Gülümsedim kendime engel olamadan. Rüya üçümüzün de kız kardeşiydi. Ve üçümüz de onun için düşünmeden canımızı verirdik. Küçük, sevimli ve haylaz bir kızdı. Zaten birinin onu sevmemesine imkân yoktu. Onu ilk gördüğüm an kalbim sevgiyle dolmuştu.
Rüya’nın kardeşim olduğunu -hem annemin hem de babamın kızı olduğunu- öğrendikten sonra yarattığım karışıklık Sezgin Kara ile Birce Kara’nın evliliğini etkilemişti. Bunun olacağını tahmin etmiştim zaten. Sezgin Kara’ya gidip Rüya’nın kardeşim olduğunu, karısının annem olduğunu söylerken içimde hissettiğim tek şey öfkeydi. Ama dayımın evinde Rüya’nın bebeklik fotoğraflarını bulduğumda üç kardeşte de olan doğum lekesini görünce gözümü öfkeden başka bir şey bürümemişti.
Dayım iki aileye de birbirlerinin evdeki fotoğraflarını göstermeme konusunda çok dikkatliydi. Evine gideceğimiz her zaman annemle karşılaşmamak için mutlaka önceden haber ederdik, zaten çok sık da gitmezdik. Ama o gün şirketle ilgili acil dayıma danışmam gereken bir konu olunca arabamı onun evine sürmüştüm. Şansıma o gün arkadaşları evindeydi. Dayım o telaşla beni içeri alsa da misafirleriyle ilgilendiğinden bir süre kendim takılmıştım. Kimseyi tanımadığımdan en mantıklısının dayımın çalışma odasına gitmek olduğunu biliyordum. Bu yüzden odaya girmiştim.
Ama dayım o gün geleceğimi bilmediğinden çalışma masasının üstündeki fotoğraflarını kaldırmamıştı. Hepimizin fotoğrafları çerçevelenmiş masada duruyordu. Benim, babamın ve kardeşlerimin fotoğrafları bir yanda annemin, kocasının ve bebek Rüya’nın fotoğrafları bir taraftaydı.
Rüya’yı ilk kez o fotoğrafta görmüştüm. Sevimli, minik bir kız çocuğuydu. Üstündeki beyaz çiçekli elbisesiyle bir gül bahçesinin ortasında gülümseyerek duruyordu. Çok güzeldi.
Annemin bir çocuğu olduğunu duymuştuk. Ama başkasına tercih edilme acısını yaşadığımızdan yok sayıyorduk. Bu yüzden kız kardeşimi ilk defa gördüğümde ne kaçırdığımın ağırlığıyla sandalyeye çökmüştüm. Kendime geldiğimde ise geri kalan fotoğrafları bulmak için etrafı karıştırmıştım. Masanın yanındaki küçük çekmecede duran albümü bulmam pek zor olmamıştı. Sonra işte fotoğraflarda tanıdık doğum lekesine denk gelmiştim.
Rüya’nın omzunun üstünde üçgene benzeyen dağınık bir doğum lekesi vardı. Benimki ve Onur’unki sırtlarımızda Kaan’ın ise ayak bileğindeydi. Birebir aynısı.
Bunu fark etmem içime şüphe düşürmüştü. Hem de ne şüphe.
Böylece fotoğrafları hiç bulmamışım gibi izlerimi silmiş o gün dayıma görünmeden evinden çıkmıştım. Kendimi dışarıya attığım gibi yaptığım ilk şey nefes bile almadan annemi aramak olmuştu. Telefonu açtığı gibi ağzımdan çıkan tek bir soru vardı.
“Babamın kızı mı?”
Annemin telaşlı sessizliği bana gereken cevabı vermişti. Öyleydi. Annem bunu biliyor ama saklıyordu.
Belki de hayatımda ilk defa o kadar öfkelenmiştim. Sakin bir yapım vardı ama o an evrenin tüm öfkesi her zerreme yerleşmişti sanki. Böylece Sezgin Kara’ya gitmiş her şeyi anlatmıştım. Aslında daha önceden evli olduğunu, benim üç çocuğundan biri olduğumu ve aslında Rüya’nın benim babamın kızı olduğunu. Birce hanım gibi onun ailesini de ben parçalamıştım. Gerçi Rüya’yı bu şekilde yapayalnız bırakacaklarını bilsem asla öfkeme yenik düşmez önce babamın yanına giderdim. O ne yapacağını bilirdi. Ama yapmamıştım. Babamdan hayatım boyunca sakladığım tek şey buydu. O hastanede her şey ortaya çıkana kadar babamdan saklamıştım ne yapacağımı, nasıl söyleyeceğimi bilmediğimden. Çünkü benim bunu öğrenmem bile çok büyük tesadüftü aslında. Ama iyi ki olmuştu. Yöntemimden pişman olsam da yaptığımdan hiçbir şekilde pişman değildim.
Onur konuşmasına devam ettiğinde irkilerek kendime geldim.
“Ama Rüya’nın ona olan sevgimi bilmediğini fark ettim. Ve ona ne kadar samimi davransam da bana inanmıyor haklı olarak.” Ağzının içinde anlamsız mırıltılarla söylendi. “Elbette bu benim suçum. Baksana ne demişim kardeşime. Ama bunu telafi edeceğim.” Kendine güvenen bakışlarını henüz boya sürmediği kapıya dikti. “Onu sevdiğime inandıracağım ve eşek gibi davranmaya son vereceğim.”
Kardeşim sözlerini sonlandırmasının ardından ayağa kalkıp kapının kenarlarından boyama başladığında dalgınca onu izlemeye başladım. Üstüne giydiği pijamaları çıkarmış yerine eski bir eşofman takımı çekmişti üstüne. Muhtemelen boya yapacağı için babamlar çıkar çıkmaz odasına koşturmasının sebebi buydu. Uzun parmakları işini ustaca yapıyordu. Saçlarına takıldı gözlerim. İlk defa, gerçekten senelerdir ilk defa saçlarının bu kadar uzamasına izin vermişti. Şimdi hala bile uzun sayılmazdı ama Onur her daim asker tıraşı kullanırdı saçlarını. Bir süredir kesmediğini fark etmiştim. Bunu babama söylediğimde kendisinin de farkında olduğunu ama ses çıkarmamamız gerektiğini söylemişti. Eğer bir laf söylersek yine keseceğinden korkuyordu. Babam onun Rüya’dan dolayı saçlarını uzatıyor olabileceğini söylemişti. Rüya onun anneme karşı olan öfkesini içinde yavaş yavaş soğumasına neden olmuştu sanki.
Kardeşim bir süre kendi homurdanmalarını saymazsak konuşmadı. Ben de sessizce onun işini yapmasını izledim. Kapıya yapmak istediği her neyse bunu yapmak için koskocaman kapıyı iki yönden de mora boyarken oldukça hevesli görünüyordu.
Kapının iç kısmını da boyamayı bitirdiğinde mor boyayla lekelenmiş elleriyle işinden memnun bir gülümsemeyle odadan çıktı.
“Biz gelene kadar bu boya kurur.” dedi neşeyle. “Geri kalanını da Rüya okuldan dönmeden hallederim.”
“Nereden gelene kadar acaba?”
Kardeşimin kahverengi gözleri bana döndü. Az önceki neşesi ve heyecanı yerini sert bir surata bırakmıştı.
“O kadının yanına elbette. Gideceğini biliyorum, beni de yanında götür.”
Gözlerim dehşetle açılırken merdivenlerde toparlanıp ayağa kalktım.
“Onur…” Kardeşimin karşısına dikildim. Annemle yanlışlıkla bile yüz yüze gelmemişti senelerdir. Özenle kaçınıyordu onunla denk gelmekten. Şimdi kendi isteğiyle yanına gitmeyi düşünmesi beni çok endişelendirdi. “Bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum kardeşim.”
“Abi.” dedi sinirle diklenerek. “O kadın benim kardeşlerimin ikisini de hüngür hüngür ağlattı. Benim de onu ağlatmam gereken bir mesele var. Beni de götür.”
Yutkundum. Elbette yanına gidecektim. Benim de sormam gereken bir hesap vardı. Ben ona beklediği yüzü vermeyince nasıl Rüya’nın yanına gittiğinin hesabını soracaktım. Bu kadar kurnaz, çıkarcı ve manipülatif oluşunun hesabını soracaktım. Ve en önemlisi kardeşlerimi üzmesinin hesabını soracaktım. Abileri olarak bunu yapmak zorundaydım.
Sıkıntılı bir iç çektim kabullenmeyle.
Ve tabii ki Onur benim küçük kardeşim olsa da tıpkı benim gibi o da onların abisiydi. O da bunları yapmak istiyordu.
“Tamam.” dedim kabullenmişlikle. “Ben mutfağı toparlayana kadar git hazırlan.”
Şüpheci bir bakışla gözlerini kıstı. “Beni burada bırakıp gizlice gitmeyeceksin değil mi?”
Gözlerimi devirdim. “Sen beni kendinle karıştırdın herhalde hıyar. Sen Kaan’ı böyle az kandırmamış olsan da ben kardeşlerimi asla kandırmam.”
Sinirime her zamanki gıcık tavırlarıyla gülümsedi omzumdaki tozu silkeliyormuş gibi yaparak. “Aman Mert abiliğin şanındandır.”
Sinirle nefes verdim. Ben onu tekmeleyemeden odasına kaçtı. “Abi diyeceksin aptal herif seni balkondan aşağı sallandırırım!”
Kahkahalar atarak beni umursamadı. Kafamı sallasam da gülümsemeden edemedim ve cebimden telefonumu çıkardım. Mutfağa doğru adımlarken annemin yerini anında bulabilecek tek kişiyi aradım.
“Enes abi, merhaba abi senden birini bulmanı isteyecektim. Ama amcamın haberi olmasın.”
***
2 saat sonra daha önce hiç gelmediğimiz bir evin kapısının önünde Onur ile yan yana duruyor, çaldığımız kapının açılmasını bekliyorduk. Vakit henüz öğleyi bulmamıştı, annemin evden çıkmış olduğundan şüpheliydim.
Gergin bakışlarımı kardeşime diktim. Benim gergince yerinde duramayan bedeninim aksine kaskatı duruyordu. Şu an yapacağı şey hakkında nasıl hissettiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Normalde bana her şeyini paylaşan bir çocuk olsa da konu annem veya onunla ilgili bir şey olduğunda bana bile ağzını açmıyordu.
Kapı bizi pek fazla bekletmeden annem tarafından açıldığında karşısında iki oğlunu görmenin şaşkınlığı anında yüzüne yansıdı. Zaman anneme iyi davranmıştı anlaşılan, annem bize iyi davranmasa da. Hala çok güzeldi. Tıpkı babamın eskiden ona söylediği gibi tam bir deniz kızı gibiydi bunca sene geçmiş olmasına rağmen. O naifliği, yumuşaklığı.
“O-onur?” diye sordu sesi kesilerek. “Oğlum?”
Fısıltı gibi çıkan sesi şokunu yansıtıyordu. Onur kendi isteğiyle ölse annemin ayağına gitmezdi, o bunu biliyordu. Bundandı şaşkınlığı.
“Kes!” dedi Onur sert bir sesle. “Senin oğlun falan değilim ben.”
Annemin dolu gözleri bana döndü. Tüm o zarafetine uygun bir şekilde titriyordu dudakları. “Mert?”
Sesimi çıkarmadım ve zamanla yüzüme yapışan o sarsılmaz maskemi taktım.
“Buraya hasret gidermeye gelmedik.” dedim bariton gibi bir sesle.
Annem Onur’un koluna uzanmaya yeltenince Onur tiksinerek elini ittirdi. Ardından omzuna omuz atarak evin içine girdi. Annemin sahte gözyaşlarına bakmayı reddederek kardeşimi takip ettim.
Annem kapıyı kapatıp aceleyle yanımıza geldi.
“Onur, Mert beni çok mutlu ettiniz-”
“Of sus ya! Senin cehennemlik yüzünü görmeye gelmedik.”
Kendi öfkemi içimde parçalara ayırarak derinlere gömdüm ve kardeşimin senelerdir içinde biriken kini, nefreti, pisliği dışarı atmasını kenardan sessizce izlemeye başladım.
“Oğlum lütf-”
“Konuşma.” dedi Onur korkutucu bir sakinlikle. “Senin konuşma hakkın yok. Senin bize bakıp ağlamaya hakkın yok.” Adım adım annemin üstüne adımladı. “Senin benim kardeşlerimin yanına gitmeye hakkın yok.” Öfkeyle dibine vardıkları koltuğun kenarına tekmesini geçirdi. “Senin benim kardeşlerimi ağlatmaya hakkın yok!”
Tüm evi inleten bağırışı annemin irkilmesine neden oldu. Korkulu yüzüne boş bir bakış attım. İçimde ona karşı bir zerre bile üzüntü yoktu.
“Annecim ben böyle olsun istemedim.”
“Ya sus sus sus!”
Kardeşim sinirle ellerini kafasına yasladığında tetikte beklemeye başladım. Öfkesini kusmasını, içini rahatlatmasını istiyordum evet ama işin sonu kendine zarar vermeye gidecek olursa onu engellemek için buradaydım.
“Sesini duymaya tahammülüm yok sus artık! Ya sen ne hakla Rüya’nın karşısına geçip beni kabul etmezlerse seni de etmezler deme cüretinde bulunabilirsin?!”
Öfkem tekrardan gün yüzüne çıkmak için çırpınmaya başladığında ellerimi yumruk yaptım. Gözlerim komodinin üzerindeki fotoğraf çerçevelerine takıldı. Öfkemi vücudumdaki her bir sinire pay ederek sakin adımlarımı oraya yönlendirdim.
“Sen ne hakla Kaan’ı görmezden gelebilirsin?”
Ben ve Onur’un küçükken çekindiğimiz bir fotoğraf vardı. O terk etmeden önceki son hallerimizdi. İlerisi onda olamazdı zaten. Uzanıp sakince parmağımla yere ittirdim ve yerde parçalanıp cam kırıklarının etrafa saçılmasına neden oldum.
“Sen ne hakla Rüya’ya baban seni sevmez dersin?”
Öteki fotoğrafı attım yere. Kocası ve kendisi vardı fotoğrafta.
“Hemen size mi anlattı?” diye sordu annem sinirle. İşte. İşte onun gerçek yüzü buydu. Ne dediğini fark edince yine ağlama moduna aldı kendini. Bu defa Kaan’ın ilk doğduğunda çekilmiş fotoğrafının parçalara ayrılmasına neden oldum. “Yani öyle değil, yanlış anlamış beni.”
“Sen cidden seni tanımıyorum falan mı zannediyorsun?” diye histerik bir gülüş attı Onur. “Senin ne kadar manipülatif, pislik, çıkarcı bir insan olduğunu bilmiyorum mu sanıyorsun?”
Sıradaki fotoğrafın Rüya olduğunu fark edince fırlatmak için uzanan elim ona kıyamadığından durdum, çerçevenin arkasını açtım ve ilkokula yeni başlamış okul formalı tatlı, dişlek kız kardeşimin fotoğrafını çerçeveden çıkardım. Bizim buradaki fotoğraflarımızın aynısı evde de vardı ama bizde hiç Rüya’nın küçüklük fotoğrafı yoktu. Çünkü annemiz onu bizden saklamaya karar vermişti. Öfkeyle boş çerçeveyi televizyon ekranına fırlattım.
Annem çığlık attı. Ekran paramparça olmuştu. Onu umursamadım ve fotoğrafı dikkatlice ceketimin cebine yerleştirdim. Evimizde ona yeni bir çerçeve bulurdum ben.
“Seni senelerdir görmezden geliyorum diye seni gerçekten görmüyor muyum sanıyorsun?” Bakışlarım kardeşime döndü. Alaylı bir gülüş sakin yüzüne yerleşti “Yıllardır nefesim ensende geziyorum senin. Tek bir hata yap da seni hapse tıktırayım diye birilerine sürekli seni izletiyorum.”
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Bundan haberim yoktu. Evet, Onur’un onu görmeye tahammülü yoktu ama bir usulsüzlük yapmasına karşın gerçekten tetikte beklesinler diye birini mi tutmuştu?
“Onur saçmalama! Baban zaten dün gece ne yaptırdıysa tüm hesaplarım bloke olmuş!” Annemin gözyaşları niyeyse bu defa sahici geldi, paranın arkasından ağlamayı severdi o. “Her ne yaptıysa şirketimden içeri bile giremiyorum.”
Gülümsedim. Elbette dün gece kardeşlerimi ağlatmanın bir bedeli olarak babam anında birkaç yere telefon etmişti. Babam belki onunla tek kelime konuşmak istemiyor olabilirdi ama çocuklarının zarar görüşünü de uzaktan hiçbir şey yapmadan izleyecek değildi.
Onur kahkaha attı. “İyi yapmış canım babam benim. o çok sevdiğin şirketinde arka planda bir haltlar çevirdiğini biliyorum.” Gülmeyi kesip annemin kolundan tuttu ve yüzünü sertçe yüzüne yaklaştırdı. “Bana bak. Seni bir kere daha kardeşlerimin yanında, yakınında görürsem ne yapar eder seni hapse tıktırırım anladın mı? Çocuk kaçırmaya teşebbüsten tut tacize kadar her türden davayla uğraşmak zorunda kalırsın. Şirketinde yaptığın para aklamalardan bahsetmiyorum bile.” Elinin altındaki vücudu korkuyla titredi Onur’un ciddiyeti karşısında. “Seni senelerce içerde tutmak için elimden geleni yaparım.”
Kolunu sertçe ittirdi ve sessiz hıçkırıklara boğulan annemin yüzüne son bir kez tiksinç bir bakış atıp arkasını döndü. Onur kendini evin dışına atarken sessiz adımlarla annemin önüne geldim. Takım elbisemin ceketinin iliğini sakince açıp annemin gözlerine eğildim.
Buz gibi çıkan sesimle “Ben öyle hukuki zırvalıkları bilmem, uğraşmam.” dedim dik dik yüzüne bakarak. “Eğer bir daha ailemden birinin yanına yaklaşırsan bu evi yakar senin de içinde olduğuna emin olurum.”
Beni anladığından iyice emin olana kadar gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Yeterince etkili olduğuna kanaat getirdiğimde ise tıpkı kardeşim gibi ona arkamı dönüp evi terk ettim.
Ben arabaya bindiğimde Onur çoktan kendi yerini almıştı. Emniyet kemerimi takıp arabayı çalıştırırken kardeşime yandan bir bakış attım. “İyi gitti ne dersin?”
“Boya şimdiye üstünde çizim yapabileceğim kadar kurumuştur. Bir an önce gidelim, solucan eve dönmeden tamamlamak istiyorum.”
Sesli bir nefes verdim. Anlaşılan yeniden konuşmayacağımız konu olmasına geri dönmüştük. “Bence iyi gitti.” diye mırıldandım kendi kendime ve arabayı çevirdiğim gibi bahçeden çıktım.
Eve gidene kadar bir kere bile konuşmadık. Ama evin önüne gelip de arabayı durduğumda “Teşekkürler abi.” dedi Onur kendini arabadan dışarı atmadan hemen önce mahcup bir sesle. “Hem yanımda olduğun için hem de yine bana öncelik verdiğin için.”
Arkasından gidişini izlerken gülümsedim. Duymadı ama “Her zaman kardeşim benim.” diye mırıldandım ardından.
***
Akşamüstü olduğunda yani Rüya’nın eve gelmesine yakın Onur’un içi kıpır kıpırdı. İstediği çizimi tamamlamıştı. Ve gerçekten de çok güzel olmuştu, anlamlı. Bu yüzden Rüya’nın görmesini beklerken yerinde duramıyordu. Binlerce defa yanıma gelip abi nasıl olmuş diye sormuştu. Ben artık onu balkondan aşağı sallandıracağımı söyleyene kadar da sormayı bırakmamıştı.
Aşağıdan kardeşimin tatlı sesini duyduğumda babamın çalışma odasından ses çıkarmadan çıktım. İlk gördüğü anda Onur ile yalnız kalsın istiyordum, Onur’un ben varken rahat bir şekilde özür dileyebileceğini pek sanmıyordum.
Rüya tam “Bir şey mi oldu?” diye sorarken merdivenlerin başına geldim ve beni göremeyecekleri bir yerde durdum.
Onur’un yüzünde kocaman bir gülümseme vardı, gülümsedim ben de. Rüya çantasını yere bırakıp kapıyı incelerken sırtını bana döndüğünden kardeşimin yüzünü göremiyordum ama titrek bir şekilde “Onur?” diyen sesi kulağıma geldi.
“Sana kızıl olsaydın seni sevebilirdim dediğimi biliyorum.” diye başladı konuşmasına Onur. Bazen kalın kafalı herifin teki olsa da özünde çok tatlı küçük bir çocuktu hala. “Ve bu dememin çok büyük eşeklik olduğunun da farkına vardım. Çünkü Rüya ben seni olduğun halinle çok seviyorum. Saçlarını çok sevmeni çok seviyorum. Benimle kavga etmeni ama yine benimle birlikte haylazlıklar yapmanı çok seviyorum.” Bir an gülmek için durdu. Ama gözleri doluydu. “Kaan’ı zorbalamanı çok seviyorum.”
Rüya’dan da tatlı bir kıkırtı çıktı. Olduğu yerde duruyordu hala. Siyah saçları sabah ördüğüm gibiydi ama kenardan köşeden birkaç tutam saç çıkmıştı.
“Yalan yok ilk başlarda o kadına benzediğin için sana öfkeli ve kırıcı davranıyordum, bunun için çok ama çok pişmanım. Çok özür dilerim solucan. Aslında öfkem hep ona benzediğim için kendimeydi ama insan aynalara bakmayınca ne olduğunu unutuyor işte. Ama sen geldiğinde sana bakmamak elde değildi. Sen çok güzel, çok akıllı, çok güçlü bir kızsın ve böyle bir kardeşe sahip olduğum için gerçekten çok şanslıyım. En başlarda aptallık ettiğim için çok özür dilerim.”
Rüya yerinde kıpırdandı hafifçe. Sağ elini sol koluna atmıştı. Hala yüzünü göremiyordum ama kardeşimin o güzel gözlerinden yanaklarına yaşlar aktığına bir şekilde emindim.
“Seni sevmediğimi düşünmen beni kahrediyor çünkü solucan ben seni canımdan çok seviyorum yemin ederim. Bazı yanlışlarım, hatalarım oldu biliyorum ama sen istersen kendimi affettirmeye hazırım.”
Rüya’ya birkaç adım yaklaştı. Onları merdivenin başında gizli gizli izlemek biraz rahatsız etse de bu sahneyi kaçıramayacağımı biliyordum. Onur bana ölse anlatmazdı, Rüya ise anlatırdı ama muhtemelen anlatırken yine ağlayacağından ona ben kıyamazdım.
“Ben sende artık annemi görmüyorum Rüya. Sana, kızıl saçlarına, sevimli burnuna bakınca sadece sen varsın, benim huysuz küçük solucanım. Kızıl saçlı kara kedim.”
Gerginlikle duraksadığında kaşlarımı kaldırdım. Onur’un bu yüz ifadesini bilirdim. Genelde hiç olmayacak bir şey yaptığını dile getirirken takınırdı bu yüzü.
“Eğer… eğer sen de kabul edersen, yani eğer saçlarını tekrar kızıl yaparsan ben de saçlarımı uzatmaya başlarım. Senin için. O kadının saçlarına değil de birbirimizin saçlarına sahip olalım diye.”
Şaşkınlıkla durduğum yerde kalakaldım. Her şeyi beklerdim ama bunu demesini ölsem beklemezdim. Biz babamla Onur’un saçlarını yeniden uzatmasını rüyamızda bile göremeyeceğimizi kabullenmiştik. Ama şimdi… Gözlerim doldu. Bu Onur’un iyileşmeye başladığını işaret ediyordu. Rüya da iyileşsin diye, beraber iyileşsinler diye bir adımdı. Annemizin açtığı yaralar artık kanamasın diye kocaman bir adım.
Rüya “Ya Onur!” diye ağlayarak Onur’un boynuna atladı. “İnanmıyorum ben…”
Onur kollarını kardeşimize sardığında ve kafasını onun omzuna yasladığında artık gitme zamanımın geldiğini anladım.
“Kendimi affettirmem için çabalamama izin verecek misin kedi?”
Onlara arkamı dönüp babamın odasına girerken Rüya’nın “Evet.” diyen ağlamaklı sesini duymam yetti ve kapıyı yine sessizce arkamdan kapattım.
Bu defa birbirini kırıp dökmeyen, yaralarının hüznünü taşımayan mutlu bir aile olacaktık. Her daim birbirine destek olan belki biraz kaoslu ama sevgi dolu bir aile. Hak ediyorduk.
***
Sonunda babamla Kaan eve geri döndüklerinde ikisi de gittiklerinden daha iyi olarak dönmüşlerdi. Kaan ile Rüya hemen birbirine sarılmış, kız kardeşim heyecanla ikisini yukarı götürüp Onur’un kendisi için hazırladığı sürprizi göstermişti. Bayılmışlardı.
Onur ile Rüya arasında herhangi bir değişiklik oldu mu peki? Elbette hayır, hala birbirlerini yiyorlardı. Artık Kaan da eve geldiğine göre artık üçü birbirini yemeye başlamıştı. Gürültüleri aşağıdan ta babamla onun çalışma odasında otururken buraya kadar geliyordu.
Babama bugün Onur ile nasıl annemin yanına gittiğimizi, neler konuştuğumuzu, Onur’un Rüya’dan nasıl özür dilediğini anlatmıştım. Onur’un saçlarını uzatmaya karar verdiğini.
“İnanamıyorum.” dedi babam, ağlıyordu. Yılların yükü olarak taşıyordu bunu omuzlarında. Onur’un saçını uzatmaması içinde biriken öfkenin küçük bir yansımasıydı ve babam yıllardır oğlunun o parçasını iyileştiremediği için bu yükün altında ezilip duruyordu. Ama şimdi o yük kalkmıştı omuzlarından bunun farkındalığıyla ağlıyordu. “Bugünleri göreceğimizi hiç düşünmemiştim.”
“İyileşiyoruz babam.” dedim gülümseyerek. “Daha da iyi olacağız. Görmüyor musun Rüya hayatımıza girdiğinden beri daha güzel her şey, daha iyiyiz.”
Babam kocaman avucuyla yüzündeki yaşları temizlerken kafasını salladı onaylar gibi.
“Kaan’ı da daha iyi gördüm siz eve geldiğinizden beri. Bugünü beraber geçirmek ona yaramış.”
“Kaan iyi.” dedi babam kızarık gözlerini yüzüme çevirerek. “O iyi ama bugün bana neyi itiraf ettiğini duysan aklın durur Mert.”
Kaşlarımı çatarak sandalyemde doğruldum. “Ne itiraf etti? Kötü bir şey mi?”
Babam cümlelerini dillendiremiyormuş gibi ağzını açıp kapadı. Durdu ama sonunda kelimeler dudaklarından döküldü. “Kaan okulda Rüya’ya zorbalık yapıyormuş dönemin başında. Annesi tarafından terk edildiği için.”
Dehşet suratıma oturduğunda kanım dondu sanki.
“Yok canım?” dedim inanmazca. “Yapmamıştır.”
Babam kafasını sallayarak Kaan’ın kendisine anlattığı her şeyi bana anlattı. Öfke ve hayal kırıklığı zihnimin içini darmaduman etti. Böyle bir şey yaptığına inanamıyordum. Aklımın ucundan bile geçmeyecek kadar korkunç ve gerçek dışı şeylerdi babamın anlattıkları.
“Hüsrana uğradım.” dedi babam bahsettiği hüsran dolu suratıyla. “Benim suçum mu Mert? Ben evladımı iyi yetiştiremedim mi?”
Kaşlarımı çattım. Aksine babamız var olup olabilecek en iyi babaydı. Tüm her şeyimizdi bizim.
“Öyle düşünme baba. Sen hepimizi harika yetiştirdin. Kaan’ın böyle bir zalimliğe nasıl ulaştığını bilmiyorum ama kesinlikle senin suçun değil ve kesinlikle bir cezası olmalı.” Sert sesim her kelimemde daha da sertleşiyordu. “Bir cezası olacak değil mi?”
Babamın ağzından yorgun bir gülüş fırladı. “Bir mi? O kadar çok kızdım, o kadar fazla ceza verdim ve o kadar çok şeyi kısıtladım ki bazılarının ne olduğunu şu an unutmuş bile olabilirim. Ama en önemlisi çok ama çok uzun bir süre Rüya’ya fark ettirmeden o her ne istiyorsa eksiksiz ve ses çıkarmadan yerine getirecek. Ta ki yaptığının karşılığını ödeyene kadar.” Bu defa daha gerçekçi ama daha buruk bir gülümseme yerleşti dudaklarına. “Gerçi Kaan o kadar pişman ki sanırım hayatının sonuna kadar bu karşılığı ödemeye çalışacak.”
“Yapsa iyi olur.” dedim buz gibi bir sesle.
Bir başkasının bunu yapmasına tahammülüm bile olmayacakken üstüne bunu yapanın öz be öz kardeşim olması çok daha fazla sinirlenmeme sebep oluyordu. Benim babam ne beni ne Onur’u ne de Kaan’ı böyle zalim yetiştirmişti. Hiçbirimiz tek bir karıncanın incitilmemesi gerektiğini öğrenerek büyümüştük ama Kaan? Bunu nasıl yapabilmişti aklım almıyordu.
Babam “Çocukların sesi kesildi.” dedi şüpheyle. “Birbirlerini öldürmüş olmasınlar?”
Güldüm. “İnanırım. Sen Rüya’nın yanına inip onunla birlikte mutfağa girmeden önce biraz dinlen ben gidip onları kontrol ederim.”
Gerçi gidip biraz da uyumasını isterdim çünkü onun da tüm gece gözüne gram uyku girmemişti ama muhtemelen benim ardımdan on dakika sessizlikte kafasını dinleyip yanımıza inecekti.
“Sağ ol oğlum.” Uzanıp elimi tuttu üstünü öptü sertçe. “Aslanım.”
“Sen sağ ol babam.”
Elimi geri çekip odadan çıktım. Kapıyı ardımdan kapatırken gerçekten de aşağıdakilerin sesini duyamadığım için babamın birbirlerini öldürdükleri teorisine inanacaktım. Ama Kaan merdivenlerden yukarı çıkıyordu, odasına gidiyordu galiba. Beni görünce durdu. Yüzümdeki sertlikten babamın bana her şeyi anlattığını anlamış olmalıydı. Bu yüzden olsa gerek yanakları kızardı yüzünü önüne eğdi.
Kendimi tutamadan merdivenlerden seri bir şekilde aşağı inip bunca zaman boyunca tek bir fiske dahi atmadığım kardeşimin yüzüne yumruk geçirdim. Kapıya doğru sendelediğinde ise başının arkasına elimi koydum kafasını duvara çarpmasın diye.
“Bu zamana kadar kardeşlerime bir kere bile elimi kaldırmadım.” dedim o kendini toparlayınca geri çekilerek. “Ama bunu yaptırdın ya sana yazıklar olsun Kaan.”
Suçunu bilen kardeşimin gözleri doldu. Dudağının kenarından akan kana acılı bir şekilde bakıp kolundan tuttum ve kardeşimi banyoya sürükledim. Kanatıyorsak iyileştirirdik de ama hiçbir şey kardeşime vurduğumun yükünü almayacaktı ne yazık ki üzerimden.
“Abi özür dilerim.” dedi Kaan onu klozetin üstüne oturtup ecza dolabından pansuman malzemelerini çıkarırken. “Gerçekten çok pişmanım ve telafi etmeye çalışıyorum yemin ederim.”
Babama da yukarıda söylediğim gibi kaskatı bir sesle “Etsen iyi olur Kaan.” dedim. “Beni hayal kırıklığına uğrattın. Bir daha bu veya bunun gibi bir şey yapmaya yeltendiğini duyarsam yemin ederim seni kendine getirene kadar döverim Kaan.”
“Asla yapmam abi yemin ederim.” Tentürdiyot damlattığım pamuğu suratına ters ters bakarak dudağına bastırdım. Anında acıyla inledi.
“Aferin. Akıllı ol. Ve babam sana ne ceza vermeyi unuttuysa hepsini sana ben veriyorum. Kendini ömür boyu cezalı say.”
Başını salladı kabullenmişlikle. Sesli bir nefes verdim. Çok ama çok yoğun bir gün geçirmiştim hatta dünü de sayarsam iki gün bile diyebilirdim ve şu an beni neyin toparlayacağını bilmiyordum.
“Mert!” diye çığırdı o sırada ince bir ses. Gülümsedim. Canını yediğim. Gerçekten bu iki günün yorgunluğunu alabilecek tek kişi yine benim baldan tatlı kız kardeşimdi.
“Mert, Onur gıcığı yine ağzıma çoraplarını sokmaya çalışıyor! Kaan abicim kurtar beni!”
***
Agagagaga selammmmmm
Bölümü beğendiniz mi?
Mert'i çok bekliyordunuz nasıldı?
Hikayeyi ilk kez Mert'in gözünden tüm gerçekliğiyle gördük
Mert'in Onur ile olan kardeşliği?
Mert'in bizim çocuklara abiliği?
Onur ile birlikte Birce'nin evine gitmeleri
Mert'in Birce'yle kavgası?
Onur'un Birce'yle olan yüzleşmesi?
Onur'un kapımıza kızıl saçlı kara kediler çizmesi?
Onur'un kardeşi için saçlarını uzatmaya karar vermesi?
Mert'in her şeyin ortaya çıkmasına sebebp olması? Aslında Rüya'nın kardeşi olduğunu ilk o öğreniyor
Sonda Onur ile Rüya'nın konuşması?
Kaan'ın pişmanlık içinde olmasından dolayı yaptığı her şeyi itiraf etmesiiiii???
Mert'in ve Demir'in Kaan'ın yaptıklarını öğrenmeleri?
Mert'in Kaan'a yumruk atmasııııııı ofofooff ağlarım yaaaaaa
Soylu ailesi hakkında genel düşünceleriniz?
Sürpriz bölümün sonuna geldik bebekler umarım keyif almışsınızdır.
Cuma günü yeni bölümde görüşene dek kızıl saçlı kara kedileriniz size umut olsun <3<3
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 193.86k Okunma |
24.56k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |