3. Bölüm

Bölüm 3

Büşra Soyalp
bkuzgun

Merhaba Kediciklerim, umarım iyisinizdir ve bölümü beğenirsiniz.

Keyifli okumalaaar

***

Tüm belalar üstünde de olsa bir öğrencinin yapamayacağı tek şey ders çalışmayı bırakmaktı sanırım. Yakında dönemin ilk sınavları olacaktı ve ben hiçbirine hazırlıksız olmak istemiyordum. Bu yüzden sabahın köründe kalkmış ve kütüphaneye gitmiştim. Öğlene kadar boş boş test kitaplarına ve defterlere baksam da en azından çalışmayı denemiştim. Her ne kadar resmen evsiz, yetim ve öksüz de olsam ders çalışmak ve okula gitmekten başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Dayım günlük hayatıma devam etmemi söylemişti.

“Annen ya da baban için yapabileceğin bir şey yok şu an beklemekten başka.” Demişti dün gece açık açık. “Bunu söyleyeceğim için üzgünüm ama ablamı tanıdığım için söylüyorum ki anneni beklemekten vazgeçmen senin yararına olacak. Babanı bilemem ama annenin gelmeyeceğini ne kadar çabuk kabul edip hayatına kaldığın yerden devam edersen senin için o kadar iyi olacak.”

Sanırım dayımın 17 yaşındaki bir kız için bunları duymanın ne hissettireceğini bilmesi gerekirdi. Belki de kendisi de bir ebeveyn olsa çocuğunun böyle şeyler duymayı istemeyeceğini bilirdi ve bana annemden umudu kesmem gerektiğini söylemezdi. Ama o bir ebeveyn değildi ve bana acımasızca annen geri gelmeyecek demişti.

Sanırım içten içe bir şekilde bunu ben de biliyordum ama kabullenmek istemiyordum.

Her neyse, ben de sanki tüm gece içim dışıma çıkana kadar ağlayıp gözyaşı dökmemişim gibi sabah kalkmış, güzelce hazırlanmış ve kütüphanenin yolunu tutmuştum. Kendimce her şey yolunda imajı çizmeye çalışmıştım ama kandırdığım dayım mıydı yoksa yalnızca kendimi mi kandırma derdindeydim bilmiyorum.

Kandırmalarım işe yaramamıştı elbette. Saatler boyunca boş boş masada oturup yaşadığım her şeyi en başından sonuna kadar düşünürken saat öğleni bulmuştu. Ben de bu şekilde olmayacağını anladığımdan eşyalarımı toplayıp doğruca yola koyulmuştum.

Dayımın çoktan şirketine gittiğine emindim o yüzden iyiyim pozları kesmeme gerek kalmadan evde rahatça zaman öldürebileceğimi düşünüyordum. Hafta sonları zaten bunun için değil miydi?

Oflayarak zerre iştahım olmadan yediğim elimdeki kekin son parçasını ağzıma atıp paketini hemen binanın önündeki çöp kutusuna attım ve binaya girdim. Hiçbir şey yemek istemiyordum ama karnım acıkmıştı yoldayken. O yüzden en yakın marketlerin birine girip kendime kek ve su almıştım açlığımı bastırması için.

Tek koluma taktığım çantayı düzeltip asansörün düğmesine bastım. 7. Kattaydı. Gelene kadar sıkıntıdan ölürdüm herhalde. Asansör beklemek kadar sıkıcı bir şey yoktu galiba dünya üzerinde.

Kat numarasının bir bir azalmasını gözlerimle takip ederken kafamda çalan Pera’nın Affet şarkısına eşlik ediyordum. Uyandığımdan beri kafamda bu çalıyordu. Sonunda asansör geldiğinde şarkıyı tekrar ederek bindim ve yukarı çıktım.

Dayımın kaldığı site acayip zenginlerin kaldığı bir yerdi. Çok lükstü. Her ev dubleksti. Binanın koridoru bile bizim evin odaları kadar falandı. Yani bizimkilerin de durumu gerçekten iyi olsa da buradakilerin yanında biz bile fakir kalıyorduk.

Sanki tüm bina altından yapılmış gibi her köşesi parlıyordu. Gerçi gerçek altından kaplama yapıldı binanın süslemelerinde deseler hiç şaşırmazdım.

Dayım ile çok görüşüyor olsaydık sanırım onun evinden hiç çıkmazdım ama böyle bir arsızlık yapacak kadar çok görüşmediğimizden utanıyordum.

Evet, ben. Kesinlikle utanma duygum vardı. Sadece çok kullanmayı sevmezdim.

Kendi kendime onaylamazca kafa sallayarak asansörden indim ve montumun cebinden çıkardığım evin yedek anahtarını kapıya taktım.

Kapı direkt açılınca kaşlarımı kaldırdım. Hiç kilitlenmemişti.

Suratımı düşürerek sessizce kapıyı açtım. Dayım hala çıkmamış olmalıydı. Eğer yapabilirsem ona çaktırmadan odaya kaçardım ve o gidene kadar ölü taklidi yapabilirdim.

Bu fikre tutunarak kapıyı hafifçe ittirdim ve ayakkabılarımı çıkarmaya koyuldum. Bir kulağım da içerideydi. Konuşma seslerinin geldiğini duydum. Dayımın telefonla konuştuğunu sandım ilk önce ama hayır yanında biri vardı.

Bu çaktırmadan yukarı çıkabilmem için muhteşem fırsattı. O yüzden zaferle sırıtarak eğildim ve ayakkabılarımı elime alıp içeriye adım attım.

“Dayı özür dilerim! Anlık öfkeyle oldu her şey.”

Şaşkınlıkla olduğum yerde durdum.

Dayı mı?

Daha neler yanlış duydum herhalde. Dayıma başkası dayı diyemezdi çünkü annemle dayımın başka kardeşi yoktu ki. Onun tek yeğeni bendim.

“Mert, dayıcım benimle kafa mı buluyorsun lan sen?!”

Dayımın bağırmasını hiç beklemediğim için irkildim. Az kalsın elimdeki ayakkabılarımı yere düşürecektim. Ama parmaklarımı sımsıkı kapatarak ayakkabıyı tuttum. Yakalanmadan ne konuştuklarını anlamak istiyordum.

Dayıcım derken dayıcım?

“Ablam gitti yine! Eniştem nerede belli değil o da kızını bıraktı gitti. Küçücük kız günlerdir tek başına neler çekmiş belli değil. Ve sen şimdi bunların hepsinin senin suçun olduğunu mu söylüyorsun?”

Yutkundum. Mert denen adamla annemlerin ne alakası vardı da onun yüzünden beni bırakıp gitmişlerdi?

İçeride derin bir sessizlik oldu.

“Neden bana haber vermeden yaptın böyle bir şeyi?” diye sordu daha sonra dayım daha yumuşak bir sesle. “Anneni bilmiyor musun sen en ufak zorlukta kaçıp gidiyor-“

“Annem değil o kadın benim!”

Elimi hızla ağzıma kapattım dehşet içinde. Eğer kapatmasaydım sanırım çığlık atacaktım.

Annen mi demişti o? Benim annemden mi bahsediyordu? Yok canım, daha neler? Annemin benden başka çocuğu olsa haberim olurdu yani herhalde, değil mi?

Dayımdan çıktığını düşündüğüm öfkeli bir nefes verme sesi geldi.

“Merak etme dayıcım sayende Rüya’nın da annesi değil artık. Onu da bıraktı gitti size yaptığı gibi.” Şok içinde geriye doğru bir adım attım. “Bu defa kaçıp gitmez bırakmaz ailesini diyordum. 17-18 sene geçirdi ailesiyle artık akıllanmıştır ardında küçük çocuk bırakıp gitmez diyordum da işte yaptı yine yapacağını. Geçen defa geride 3 çocuk bırakmamış gibi şimdi de başka çocuk bıraktı. Delireceğim!”

Kıpırdayamadım.

Dehşet içindeydim. Vücudumun her bir zerresi şoktan titriyordu.

Annemin benden ve babamdan önce başka bir ailesi vardı ve onları da terk etmişti öyle mi? Yani dayım dün gece annenden ümidi kes derken bundan bahsediyordu. Çünkü geri gelmeyeceğini biliyordu. Çünkü öteki ailesine hiç geri dönmemişti.

Midem bulanmaya başladı.

“Adı Rüya mı?” diyen sesini duydum Mert denen kişinin. Neredeyse fısıldamıştı. “Çok güzel bir isim. Ona çok yakışıyor.”

Titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım ve annemin kızı olduğumu belli edecek tek hareketi yaptım: o evden ve duyduğum gerçeklerden sessizce kaçtım.

***

Bu yaşıma dek hiç kardeşim olsun diye bir dileğim ya da hevesim olmamıştı. Her zaman tek çocuk olmanın nimetlerinden çok güzel faydalanırdım. Her şey benim istediğim gibi olurdu, planlamaları benim istediğim gibi yapardık, ailedeki tüm ilgi benimdi. Babam her zaman ne istersem yapardı. En çok ona nazlanır, ona şımarırdım o da tüm ilgi ve sevgisini bana verirdi. Muhteşem bir histi. Bu yüzden hiç kardeş istememiştim çünkü bana verilen ilgiyi kardeşlerime de pay ederler diye düşünmüştüm. Ama benim kardeşlerim vardı.

3 tane.

Abla veya abilerim vardı. Nasıl hissetmem gerektiğini çözememiştim hala. Tamamen boşlukta sallanıyormuşum gibi hissediyordum. Kardeşlerimin olması ya da birilerinin kardeşi olduğum gerçeği karşısında hissetmem gereken duygu ne olmalı, bilmiyordum.

Apar topar dayımın dairesinden sessizce kaçmış ve kendimi evimde bulmuştum. Eve varış süremden veya eve nasıl geldiğimden bihaberdim. Bir anda sanki dayımın binasından eve, annemle babamın yatak odasına ışınlanmış gibi hissediyordum.

Babamın dağıttığının üstüne bir de benim eklediğim dağınıklığa baktım odanın ortasında durup. Eve gelir gelmez yaptığım şey annemin geride bıraktığı her bir eşyasını karıştırmak olmuştu. Onun çocukları vardı ve evet onları bırakmıştı ama onlar hakkında elbette elinde bir şeyler olur diye düşünmüştüm. Sonuçta bir anneydi ve çocuklarını ne olursa olsun merak ederdi, değil mi?

Hiç etmemiş anlaşılan. Geride başka çocukları olduğuna dair tek bir şey bile yoktu. Benim kardeşlerim vardı ama onlardan tek bir iz bile yoktu.

Bir anlığına dayımın evinden hiçbir şey duymamışım gibi kaçtığım için pişman oldum. Orada kalabilir ve annemin çocuğu ile tanışabilirdim. Ama tercihim kaçmak olmuştu işte. Köşeye sıkışmış gibi hissedip kaçmıştım. Tıpkı annem gibi.

Bulanan mideme elimi yaslayarak tüm dağınıklığa sırtımı dönüp odadan çıktım ve aşağı indim. Bu evde bir dakika bile durmak içimden gelmiyordu ama dayımın yanına bu halde gidemezdim. Benim kardeşlerim vardı, dayım bunu biliyordu ve benden saklamıştı. Senelerce üstelik.

Öfkeyle mutfağa girdim.

Etrafımdaki herkese, her şeye öfke doluydum. Bir insanın hayatında tek bir şey yolunda gitmez miydi ya? Tek bir şey.

Tüm hayatım tepetaklak olmuştu.

“Offf!”

Ellerimi sertçe tezgaha yasladım ve başımı önüme eğip sakinleşene kadar öylece durdum.

Annemi aramak istemiştim ama telefonunun hâlâ kapalı olduğuna emindim. Bu yüzden kendimi yormamıştım hiç. Ve artık babamı aramak da benim içimden gelmiyordu. İkisi de bencilce sadece kendini düşünüp beni bu halde ardında bırakmışlardı. Sanki bir hiçmişim gibi. Oysa birinin çocuğu olmak değerli olmalıydı. Gerçi annem için zerre değeri yokmuş belli ki çocuğunun olmasının. Ardında 3 çocuk bırakmış gibi değildi hiç senelerdir. Mutluydu. Onu mutlu etmek çok kolaydı, ne kadar pahalı bir hediye o kadar mutluluk demekti onun için. Oysa birilerini annesiz bırakmıştı, şimdi de beni aynı duruma sokuyordu. Ben annesizlik nasıl olur hiç bilmiyordum.

Dolan gözlerimi kırpıştırdım.

Hayır, ağlamayacaktım. Ağlayamazdım. Haftalardır kendimi harap ediyordum ama dayım haklıydı. Annem gelmeyecekti. Babam da artık gelse bir şey ifade etmezdi. Beni geride bırakmışlardı. Geride bırakılmanın ağırlığını, hüznünü bilmiyorlardı, ne hale düştüğümü umursamıyorlardı.

Titrek dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım.

Kendi yoluma bakmalıydım. Ben, bendim. Asla yara almaz, üzülmez ve yıkılmazdım. Şimdi de hiçbir şey değişmeyecek. Yıkılmayacağım.

Kendimi zorlayarak doğruldum ve acıkan karnımı doyurmak ve biraz da olsa güç toplamak üzere mutfağı karıştırdım. Bomboş dolapta doğru düzgün yapabileceğim tek şey bir tane tosttu. Ben de onu yaptım. İki dilim ekmeğin arasına kalan son kaşarları yerleştirip tost makinesinin içine koydum.

Tostum hazırlanırken salona geçtim ve koltuğun üzerindeki cam kırıklarını elimle silkeleyip yorgunluk içinde cam kırığı kalmadığını umduğum koltuğa uzandım. Elimin içi biraz kesilmişti ama umursamadım ve kolumu başımın üzerine yerleştirip birkaç saniyeliğine gözlerimi yumdum. Belki de hiç uyanmasam bazı şeyler düzelirdi.

Tekrar gözlerimi açtığımda bir şeyler yanlış geldi. Daha az önce gözlerimi yummuşum gibi hissediyordum ama haftalardır uyumuşum gibi bir ağırlık da hissediyordum. Göğsümde bir baskı vardı sanki.

Öksürdüm.

Dumanın ağır kokusu boğazımı yakarken öksürmeye devam ettim.

Neden duman soluduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Doğrulmak için elimi uzandığım kanepenin kolçağına yasladığım gibi elimin yanması bir oldu. Hızla elimi kendime çektiğimde ağzımdan acı dolu bir nida döküldü öksürüklerimin arasından.

Gözlerim o kadar sulanıyordu ki açmakta güçlük çektim. Fakat sonunda açmayı başardığımda hissettiğim tek şey koca bir dehşetti.

Evim... evim yanıyordu. Ben yanıyordum.

Ayağımın dibine bir şey düştüğünde çığlık atarak çekilmeye çalıştım ama bu yanlış hareketti. Yüz üstü yere yapışırken yerdeki cam parçaları vücudumun her yerine saplanmış gibiydi. Acıyla çığlık attım. Yüzüm, ellerim, göğsüm yanıyordu. Ama ateşten mi dumandan mı yoksa kırık cam parçalarından mı emin olamadım.

Sulu gözlerimi kırpıştırdım ve zorla da olsa açmayı başardım.

Her şey... gerçek anlamda her şey alev alevdi. Doğduğum büyüdüğüm, yaşadığım evim yanıyordu. İçim yanıyormuş gibi hissettim.

Ağlar gibi bir ses çıktı ağzımdan. Vücudum o kadar acıyordu ki en çok neresi acı içindeydi anlayamıyordum ama buna rağmen hiçbir zerrem içimin yandığı gibi yanmıyordu.

“Anne...”

Hıçkırdım.

“Baba... Biri yardım etsin!”

Daha çok ağladım. Annem de babam da gelmedi.

Kafamın hemen altında küçük cam parçaları olsa da daha fazla dayanamayıp yere yasladım kafamı. Öksürüklerim art arda ciğerlerimi vurdu daha çok ağladım.

Ne zaman bilincim kapandı ve tamamen karanlığa gömüldüm bilmiyorum ama bir daha gözlerimi açtığımda etrafımda ışık vardı. Yanan evimin ateşinden gelmiyordu bu ışık hayır, sıcak bir ışık değildi. Yakmıyordu beni.

Sesleri sonra fark ettim. Seslerden sonra da etrafımdaki insanları. Kendime gelemeden gözlerim yine kapandı.

Vücudumdaki amansız bir acı beni çığlık attırdığında gözlerim tekrar açıldı. Gerçekte çığlık atmamıştım ama vücudum korkunç bir acı içindeydi.

Gözlerimi kırpıştırdım. Küçük bir alanda uzanıyor, hemen üstüme düşecekmiş gibi yakınımda olan ışıklı beyaz tavana bakıyordum. Bir kafa ışığı kesip gözlerime baktı.

“Hastaneye varmak üzereyiz, sakin ol. Hiçbir sorun yok, iyi olacaksın.”

Söyledikleri kulağıma girdi ama kafamın içinde hiçbir anlam bulamadı. Vücudumu uzandığı yerden kaldırmaya çalıştım ama üstümde ağırlık vardı sanki. Gözlerimin kenarlarından şakaklarıma yaşlar süzüldü.

“Babanı aradık, biz hastaneye vardığımızda o da orada olacak.”

Babam mı?

Kadına çevirdim yaşlı bakışlarımı. Güvenle bakışlarıma karşılık verdi. Babam!

Dudaklarım titredi ve gözlerim yeniden doldu. Ne kadar süre sessiz sessiz gözyaşı döktüm bilmiyorum ama konuşulan şeyleri anlamlandırabilecek kadar zihnim açıldığında birileri beni hareket ettirdi.

Artık bir ambulansın içindeki bir sedyede uzandığımın farkındaydım, ağzımın üstünde maske vardı ve ciğerlerimdeki ağrının artmasına sebep oluyordu nefes alışlarım. İlginçtir ki başka acı hissetmiyordum. Aslında vücudumu hissedemiyordum, uyuşmuşum gibiydi.

Ambulanstaki kadının kafasını yine görüş alanımı kapladı.

“Hastaneye geldik.” Diyordu gülümseyerek. Gerçekten de bir kapıdan içeri girdik. Birileri benim hakkımda bilgi verirken birileri bağırıyordu. Kolumun tutulduğunu hissettim ardından inceden bir sızı duydum. “Baban da burada bak geliyor.”

Kafamı çevirebildiğim kadarıyla işaret ettiği yere baktığımda babamı göremedim. Girişte sadece telaşlı bir adam seri adımlarla içeri giriyordu. Ardında ondan da genç duran 2 adam daha vardı. Neredeyse koşar gibi hastaneye giriyorlardı.

“Çocuğum nerede?” diye bağırdığında gözlerim doldu. Benim babam gelmemişti. Başkasının babası çocuğu için gelmişti.

Birileri burayı işaret ettiğinde adam bu tarafa doğru adımladı, gözleriyle etrafı tarıyordu.

“Bak baban geldi işte.” Dedi hemşire. Kafamı iki yana sallamaya çalıştım ama çok uyuşmuştum.

“Oğlum nerede?” diye bağırdı adam yeniden. Telaşla bir oraya bir buraya dönüyordu. Fakat sonra beni gördü. Tüm telaşının yüzünde donduğunu gördüm.

“Demir bey,” dedi hemşirenin tanıdık gelen sesi. “Yanlış bilgi verildi sanırım, oğlunuz değil kızınız yangında mahsur kalmış.”

Sadece beyaz önlüklerini gördüğüm birkaç kişi etrafımda bir şeyler yapmaya başladığında gözlerimi yumdum.

“Benim bir kızım yok.” Dedi az önceki adam katı bir sesle.

Benim de babam yoktu. Ya da annem. Dudaklarım yeniden titremeye başladı. Ama o adam için sevinmiştim. Yanlışlıkla gelmişti, çocuğuna bir şey olmamıştı. Seviyordu belli ki çocuğunu o yüzden korkmasına gerek yoktu. Hem bir insan çocuğunu nasıl sevmesindi ki?

Hıçkırdım. Ve bu göğsüme korkunç bir sancı saplanmasına neden oldu. Çığlık atmak istedim ama ağzımdan nefesler bile zor çıkmaya başladı.

“Lütfen sakin olun.” Dedi birileri ama bana mı diyordu yoksa artık anlamlandıramadığım gürültülü sesleri çıkaranlara mı bilemedim.

Soluma dönmeye çalıştım ama başaramadım aksine canım daha çok yandı. Birileri kolumu tutmaya çalıştı.

“Rüya sakin ol, sorun yok.” Diyen birileri vardı ama onu tanımıyordum. Ensemdeki tüyler şahlandı.

“Nefes alamıyorum...” demeye çalıştım ama kulaklarıma sadece bir çığlık geldi. Nefes alamıyorum, lütfen!

Vücudumun her bir yanı yine yanmaya başlarken yine uyuşmaya başladığımı hissettim. Bu daha da korkunçtu çünkü artık kaçmaya çalışamıyordum bile. Titremeye başladım ama gerçekten titreyip titremediğimi anlayamadım. Vücudumun kontrolü tamamen benden çıkmıştı.

Çoktan kapatmış olduğumu fark ettiğim gözlerimi açmaya çalıştım fakat karanlıkta kalmaya devam ettim. Sanki kendi bedenime hapsolmuştum.

Lütfen! Çıkarın beni buradan! Nolur, biri beni buradan çıkarsın!

Sonrası olmadı. Karanlığın ortasında yapayalnız kaldım, sonra da ben de terk ettim kendimi ve bilincim kapandı.

 

***

Selammm bölümü beğendiniz miii?

Yorumlarınızı bekliyorummm

Bölüm : 21.09.2025 20:34 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...