37. Bölüm

Bölüm 32

Büşra Soyalp
bkuzgun

Keyifli okumalar <3

 

***

 

 

 

“Hayır hayır saçmalama Deniz amcam asla yapmaz öyle bir şey.”

Gözlerini devirdi ısrarlı reddedişime. “Gördüm diyorum solucan!”

“Ya Onur mal mısın amcam niye Arın’ı köşeye çekip azarlasın?” Çatalıma sardığım makarnamı ağzıma götürdüm. Bugün babam ve Mert bir iş yemeğindelerdi. Bu yüzden yemek hazırlama işi Onur’a kalmıştı, makarna yememden de belli olduğu üzere. Yapabildiği tek bir yemek yoktu gerçekten. Sana çok güzel yemek hazırlayacağım tırtıl görürsün bak demiş sonra da bana sade makarna haşlamıştı. Üstüne ketçap mayonez sıkıp yiyorduk.

Kaan da okul çıkışında basketbol antrenmanlarına kaldığı için yemekte yalnızca Onur ile ikimiz vardık. Evde sadece ikimizin kalacak olmasının babama verdiği gerginlik hala aklımdaydı. Çıkmadan önce defalarca birbirimize veya eve bir şey yapmamamız için bizi uyarmıştı. Yakmayın sakın demişti ama birbirimizden mi yoksa evden mi bahsettiğinden pek emin olamadım. Sanırım o da emin olamamıştı. Gittiklerinden beri bizi her saat başı arayıp kontrol ediyordu. Şu ana kadar herkes ve her şey iyiydi. Gerçi Onur sadece makarna yaparak mutfağı biraz dağıtmıştı ama hey hiçbir şeyi yakmamıştık sonuçta. En azından henüz.

“Bilemiyorum.” dedi kinayeli bir bakış atarak. Çatalını kaldırıp iki parmağı arasında salladı. “Acaba o herif kız kardeşime sürekli yanaştığı için olabilir mi?”

Gözlerimi kaçırdım.

Yılbaşından sonra zaman gereğinden fazla hızlı akmıştı. Hemen 1 ocağın ertesi günü dönemin ikinci sınavları yapılmaya başlanmıştı. Kaan sağ olsun notlarım ilk sınavlara göre çok daha iyi gelmişti. En azından 15 20 aldığım sınavların ikincisinde 70’lere çıkarabilmiştim. Çalışmam gereken çok fazla ders olduğundan hepsinden ancak ortalama yapabilecek kadar çalışabilmiştim o kadar kısa süre içinde. Yine de durumum dönemin başındakine göre daha iyiydi.

Ara tatilde ise Bursa’ya gitmiştik. Amcamların yanına. Onlar yılbaşından sonra geri dönmüşlerdi ve ara tatile kadar bir daha görüşememiştik ama karnelerimizi alır almaz kendimizi yine amcamın evinde bulmuştuk. Bu defa Arınlar da tüm aile olarak bizimle birlikte gelmişlerdi çünkü Yiğit amca da Bursalı olduğundan onların da orada evleri varmış.

Böylece iki hafta boyunca Bursa’da Arın ile birlikte vakit geçirmiştik. Yani biz ve Arın’ın ailesiyle birlikte. Amcam Arın ile her yan yana gelişimizde hala bile laf ediyor, bizi yalnız bırakmıyordu. Arın’ın beni öptüğünü öğrendiği günden beri bir şey değişmemişti hala Arın’a tersleniyor benden uzak tutma çabasına giriyordu.

Ve Onur da bu meseleyi bilmese de bir şeyler sezmiş olmalı ki sürekli Arın’a gıcıklık yapıyordu. Yani zaten Arın ile aramızda bir şeyler olduğundan değildi de işte sadece ailelerimiz yakın olduğu için çok vakit geçiriyorduk birlikte. Ondandı yani samimiyetimiz ama işte Onur hissediyor mu ne yapıyor ruh hastası her Arın ile bir araya gelişimizde dibimizde bitiyordu aynı amcam gibi. Amcamın en azından yanında karısı olduğundan genellikle gözü Venüs abladan başkasını görmüyordu da Onur boş beleş insanın teki olduğundan salmıyordu bizi.

“Of saçmalama Onur ya. Arın niye yanaşsın bana?”

“Ne bileyim bir gözü hep sende.”

Ofladım. “Ya Onur zaten karnımı doyuramadın. Bir de beş saat konuştun başım şişti ya!”

Saldırı planım işe yaramış olacak ki anında yükselerek kendini savunmaya başladı. “Nasıl aç kaldın ya? Baksana mis gibi yemek önünde!”

Kafamı eğip makarnama baktım. Tam da pişirememişti zaten. Ağzımın içinde çok azıcık küt küt ediyordu.

“Ne alıngan bir şeysin sen.” diye homurdandım. “Sana dedim ben yapayım diye değil mi? İnat ettin yok ben yaparım diye.”

Gözlerini devirip masanın altından bacağıma tekme attı. Ben de sinirlenerek ayaklarımla rastgele bacaklarına vurmaya başladım.

“Of solucan!” Sandalyesini geri çekerek ayaklandı. “Kızım o ayaklarında ne güç var senin be! Yediğin ayaklarına mı gidiyor nedir mesele?”

Yüzümü buruşturarak onu taklit ettim. Bundan cidden nefret ediyordu. Önce sinirle kaşları çatıldı. Sonra sesli bir nefes verdi omuzlarını düşürerek. Ardındansa sakin adımlarla bana yöneldiğinde çığlık atarak sandalyemi geri ittirdim.

“Ya yemek yiyorum yemek!” diye bağırarak mutfaktan çıktım koşa koşa.

“Korkma abim bir şey yapmayacağım.” dedi ruh hastası olduğuna beni ikna eden sakinliğiyle. “Sadece azıcık gıdıklama manyağı yapacağım o kadar.”

Tekrar çığlık attım ve bu defa daha hızlı koşarak merdivenlerden yukarı tırmanmaya başladım. Evde beni kurtaracak ne babam vardı ne de Mert. Mevcut durumda Kaan’a bile razıydım.

“Seni babama söylerim Onur!”

“Söyle küçük tırtılım bakalım kahkahalarının arasından seni duyabilecek mi?”

Ağlar gibi bir ses çıkardım ve koşarak onun odasına girip ardımdan kapıyı kapattım. Ben elimi kilide attığım an kapının kolu hızla aşağı indi ama saniyelik bir farkla ondan önce kapıyı kilitleyebildim.

“Aynen canım.” dedim alayla kapının arkasından. “Son gülen iyi gülermiş.”

Gıcık olsun diye sahte bir kahkaha atarak yatağına uzandım. “Sonsuza kadar orada kalamazsın solucan elbet elime düşeceksin.”

“Şu an görmüyorsun ama dediklerini taklit ediyorum.”

Sinirli bir ses çıkarıp kapıya vurdu. Sesli bir şekilde güldüm.

Onur tam bir gıcık abiydi. Asla Mert gibi yumuşak seven bir insan değildi. Mert her sabah gelip saçlarımı yapıyordu mesela, saçlarımı okşayarak severek. Geceleri gelip üstümü örtüyordu. Onur ise anlamsızca odama gelip ışığı kapatıp gidiyordu. Durup dururken bana ‘Sen bana istediğin kadar vur ben sana bir tane vurayım.’ deyip karşımda dövüş pozisyonunu alıyordu. Bir kere bunu kabul etme aptallığında bulunmuştum. İşin sonunda az kalsın omzumu kaybediyordum ama neyse ki babam gelmiş de beni kurtarmıştı. Dediğim gibi tam bir gıcık abiydi.

Ama onu seviyordum. Hepsini seviyorum aslında. Artık eve her gelişimde içim sımsıcak oluyor. Onların gösterdiği sevgi dünyamı renklendiriyor sanki öylesine güzel seviyorlar beni.

Hem Onur’un saçları uzamaya başlamıştı bayağı. Artık çim adam gibi değildi. Uzanıp tutam tutam elime alabileceğim kadar uzamıştı. Benim için uzatıyordu saçlarını. Benim de saçlarımdaki boya aktı çoktan. Artık yeniden kızıl oldum. Yine kendim oldum. Ben de Onur için kızıla geri döndüm. Ve hala beni seviyordu. Hem de daha çok seviyordu artık. Sürekli geliyor öpüyor sarılıyor, kendi sevgi dilinde bolca gıcıklık yapıyordu. Ama asıl güzel olan artık birlikte türlü haylazlıklar yapıyorduk.

Gülümseyerek yatakta sırtüstü döndüm ve gözlerimi izlemeyi çok sevdiğim tavanına çevirdim. Uzun zamandır odasına girmeme izin vermiyordu niyeyse. Oysa ben onun yatağında uzanıp tavanını izlemeyi çok seviyordum. Bu iç karatıcı odasında gökyüzünü çizdiği tavanına bakmak nedense içimi açıyordu ironik bir şekilde. Bu yüzden aslında ondan kaçarken buraya girmiştim.

Gökyüzünü izlerken çiziminde bir farklılık olduğunu fark ederek yerimde doğruldum hafifçe ve gözlerimi kıstım. Hala sevdiği kişilerin isimleri yıldızların etrafında yazılıydı ve her birinin kendine özgü yıldızı vardı. Ama bu defa hepsinin ortasına bir yıldız daha eklenmişti. Her bir parçası farklı renkte parlıyordu ve ortasında da bir kelebek vardı. Yanında ise Rüya yazıyordu. Benim adım.

Beni de gökyüzüne eklemişti! Her gece uyurken izlediği tavanına! Sevdiklerinin yazılı olduğu yıldızlara. Benim de bir yıldızım vardı!

“Ya Onur!” diye bağırdım sevgiyle. Aşırı duygulanmıştım. Hızlıca yataktan kalktım ve kapıya koşturdum.

“Ya Onur!” diye bir kez daha sevgi patlaması yaşıyorken kapının kilidini açtım.

Onur kapının karşısındaki duvara omzunu yaslamış bilmiş bir şekilde gülümsüyordu. Bu yüzden odasına girmemi istememişti. Yanakları kızardığında omzunu kaldırdı ne var dercesine. Utanıyordu.

Kocaman sırıtarak kucağına atladım ve kollarımı boynuna sardım. Onun kolları hemen bana dolandığında sıkıca sarıldı.

“Odamda bir şey mi gördün kardeşim ne bu mutluluk?”

Sanki bilmiyormuş gibi.

“Benim de yıldızım var!” dedim neşeyle. “Hem de renkli.”

“Çünkü sen benim renkli yıldızımsın.” Alnımı öptü. “Hayatımda parıl parıl parlıyorsun.”

Sıcak gülümsemem dudaklarıma yerleşti geri çekilirken. “Teşekkürler Onur.”

Gülümsedi benim gibi sıcacık. Kapıma kediler çizdiği günden beri hep gülümsüyordu bana zaten.

“Bir konu hakkında konuşmalıyız renkli yıldız.” Kolunu omzuna atarak bizi odasına ilerletti. Kaşlarımı kaldırdım. “Çünkü artık bunu konuşmamız gerek gerçekten çok ciddi bir mesele.”

Kalbim endişeyle attı.

“Bir sorun mu var?”

Bir sorun olmasını istemiyordum. Hayatım boyunca ilk defa bu kadar uzun süredir sorunsuz vakit geçiriyordum. Ailemle aram iyiydi. Abilerimle aram iyiydi. Arkadaşlarımla iyiydi. Hiçbir şeyin bozulmasını istemiyordum. En son annem geldiğinde her şey mahvolmuştu ama o meseleyi halletmiştik. Toparlanmıştık. Hepimiz iyiydik. Ben artık siyah saçlı değildim, Onur artık saçlarını kazıtmıyordu ve Kaan da artık annemin ardından ağlamıyordu. Hepimiz iyiydik.

“Evet.” dedi ondan beklemeyeceğim kadar üzgün bir sesle. Bizi yan yana olacak şekilde yatağına oturttu ve uzanıp bir elimi avuçlarının arasına aldı kafasını yere eğerek. “Hem de büyük bir sorun.”

Dudağımı büzdüm. “Ay ne oldu?” derken gözlerim hemen dolmaya hazır bir şekilde nemlendi.

“Bunu sana nasıl söylerim bilmiyorum solucan.”

Korkuyla yüzüne baktığımda sonunda kahverengi gözlerini gözlerime çevirdi. Yüzünde haylaz bir bakış gördüğümde duraksayarak gözlerimi kıstım. Yüzünde bir sorun ifadesi göremiyordum.

“Artık bana abi demenin vakti geldi.” dedi sırıtmamaya çalışarak. “Çok az ömrüm kaldı. Doktorlar bir saati bile zor atlatırsın diyor.” Gözlerimi devirerek sertçe elimi kendime çektim. “Ama sen bana abi demeye başlarsan her abi dediğinde ömrüm uzayacakmış.”

“Aptalsın Onur!” Omzuna sertçe yumruğumu geçirdim. “Ödüm koptu ya! Gerçekten bir şey oldu sandım saf saf.”

“Kızım bu gerçek bir şey. Sana diyorum doktorlar dedi ki- Ah! Solucan atma o tekmeyi ya!”

Sinirle yanından kalktım. “Çok gıcıksın çok!”

Kahkaha atıp koluma uzandığında kendimi geri çeksem de beni yakalayıp kucakladı. Sinirle debelendim. “Bırak ya gıcık!”

“Ya tamam tamam.” dedi gülüşlerinin arasından. “Abisinin kelebeği tamam şaka yaptım ya.” Birden ciddileşti. “Ama abi konusunda değil. Hala bana abi demen lazım.”

“Var ya dünyadaki herkese abi derim de sana asla demem! İnat değil mi ölsen de söylemem.”

Tek kaşını kaldırdı.

“Ölürsem üzülürsün ama?”

Duygu sömürüsü yaptığını bilsem de bir anlığına duraksadım. Bu düşünmek bile istemeyeceğim bir şeydi.

“Ne üzüleceğim be!” diye çirkefleştim. Hala beni kolları arasında tuttuğundan ayaklanamamıştım.

Sanki yalan söylediğimi biliyor gibi sesli bir şekilde gülüp kafamın üstünü öptü.

“Elbet bana abi dediğin günler gelecek solucan, o Kaan gereksizine bile demiş insansın bana da dersin illaki.”

Kaan’a arada abi diyor oluşum bana da şok olmuştu gerçekten. Çocukta şeytan tüyü mü var ne var tüm o gıcıklığının yanında kendini sevdiren bir tarafı da vardı.

“Eee ne yapalım şimdi?” diye sordu sonunda kollarını etrafımdan çekerek. Kucağından kalkıp sırtüstü yatağına bıraktım yine kendimi. “Karnımız da doydu.”

Karnımız doydu, şüpheli. Neyse ki bu akşam için Mert’e cheesecake yapmıştım da hala yiyecek güzel bir şeyimiz vardı.

“Film izleyelim.” Heyecanla kafamı kaldırdım. “Buz Devri izleyelim!” Gözlerimi kırpıştırarak sevimli bakışlar attım kabul etsin diye. Bu manyak şimdi korku filmi falan açar sonra beni karanlık yerlere kilitleyip kötü kahkahalar atardı.

Ürperdim.

Bir dahaki sefere babama beni asla Onur ile evde tek bırakmamasını söyleyecektim. Can güvenliğim varmış gibi hissedemiyordum.

“Oradaki sincap da sana benziyor zaten solucan. Kendini izleme isteğini anlıyorum.”

“Ya o sincap her filmde ortalığı karıştırıyor. Ben yapmıyorum!”

Gözlerini devirerek yatağından kalktı. “Çok teşekkür ederiz dünyanın sonunu getirmediğin için kardeşim. Sana minnettarız.”

“Çok komik.” diye söylendim ağzımın içinde. Güldü.

“Çikolatalı sütlerimizi alıp geliyorum filmi ayarla sen abim.”

Onur odadan çıktığında gülümseyerek arkasından baktım ve gözlerimi yine tavanda benim de adımın yazılı olduğu yıldızlara çevirdim. Adımın yazılı olduğu yıldız diğerlerinden daha çok dikkat çekiyordu rengarenk olduğu için. Hem de üstünde kelebek vardı. Sanırım kelebek olduğu için şükretmeliydim. Solucan da olabilirdi çünkü. Bir an aklıma gelen şeyle tüylerim ürperdi. Çok daha kötüsü hamamböceği de olabilirdi. Saçlarım kendi rengine döndüğü için artık bana öyle seslenmeyi bırakmıştı ama arada bir gıcıklığı tutuyordu tabii.

Onur gelene kadar bilgisayarını kucağıma çekip Buz Devri’nin üçüncü filmini açtım. İlk ikisini de beraber izlemiştik. Her ikisinde de bir sonraki filmi kendisinin seçeceğini söylemişti ama ben evin prensesiydim yani benim istediğimi izlemiştik.

Onur gelene kadar telefonumu çıkardım cebimden. Birkaç tane mesaj gelmişti. Tabii bizimkilerle olduğumuz grupta yine binlerce konuşma vardı ama onu es geçip Arın ile Kaan’ın attığı mesajlara yöneldim. İlk önce ne attığını merak ettiğim için Arın’ın mesaj kutusuna tıkladım.

Arın: *Fotoğraf*

Arın: Bak seni buldum. Uçtun elimin üstüne kondun.

Attığı fotoğrafa tıkladığımda yüzümde kocaman bir gülümseme peydah oldu. Küçücük bir uğur böceği Arın’ın elinin üstündeydi. Elini yüzüne yaklaştırmış uğur böceğine bakarak gülümsemişti yavan bir gülümsemeyle. Cevap yazacağım vakit bir mesaj daha attı. Kalbim heyecanla attı.

Arın: Anlamıştım bana gelince şansımı artıracağını.

Arın: Oyun kurucu ben seçildim.

Ben: Tebrik ederim. Uğurumla gelmişim demek.

Arın çevrim dışı olduğundan sırıtarak Kaan’ın mesajlarına tıkladım.

Kaan: Kabus.

Kaan: Ben gelene kadar verdiğim matematik testlerinin hepsi bitmiş olsun.

Sesli bir şekilde ofladım. “Sal beni ya bari evde değilken sal!”

Verdiği testler, iki yüz soru falandı bu arada, neredeyse bitmiş sayılırdı. Çoğunu okulda çözmüştüm ama ben de insandım sonuçta ve benim de dinlenmeye ihtiyacım vardı canım. Tamam çalışayım da yani iki yüz soru da insan işi miydi Allah aşkına?

Yine de Kaan’ın korkusundan o gelmeden çözecektim tabii ki hepsini.

Ben: Tabii çözerim canım abicim. Gelirken marketten bana çikolata alabilir misin?

Abinim diye etrafta geziniyordu sonuçta alsın canım bir zahmet. O sırada Kaan gıcığından kocaman harflerle yazılı ‘HAYIR’ mesajı geldiğinde homurdandım.

Ben: Babama okulda bana çelme taktığını söyleyeceğim.

Kaan: Ama sana çelme takmadım?

Ben: Bu senin sorunun.

Kötü kahkahalar atarak telefonumu yeniden cebime koydum. O sırada Onur nefes nefese kapının eşiğinden içeri girdi.

“Solucan çok kötü bir şey oldu!”

“Ölmediğini biliyorum Onur yine başlama.” diye homurdandım. Abilerimden neden bir tek en büyüğü düzgündü ki?

“Çikolatalı sütlerim bitmiş! Ölmek üzere olmakla eşit bir şey bu.”

Kaşlarımı kaldırarak doğruldum. “Kesin Kaan içmiştir.” diye hemen gıcık olduğum için sarı çıyana suç attım. Aslında ben içmiştim arada ama geride Onur’a son bir tane bırakmıştım o bittiğini fark edene kadar. Yenilerini alır diye düşünmüştüm. Tamamen unutmuş olmalıyım.

Onur gözlerini devirerek kolumu cimcikledi. “Senin içtiğini gördüm yalancı solucan.”

“Ya sen bana bir tane sütü çok mu görüyorsun Onur?” Ağlamaklı çıkarmaya çalıştığım sesim titredi.

“O duygu sömürülerin bende işe yaramaz kardeşim boşuna uğraşma.”

Sahte ağlamamı kesip ters ters yüzüne baktım.

“Aman be! Git al işte yenisini.”

“Aslında…” Serseri bir gülüşle yüzüme baktı. “Benim aklıma başka bir şey geldi.”

Yine ortalığı karıştıracağımızı düşünerek ellerimi birbirine sürttüm hevesle. “Ne yapıyoruz?”

“Hani sana bir ara motorla gezme sözü vermiştim ya.”

Heyecanla gözlerim kocaman açıldı. “Gerçekten mi?!” diye bağırdım ama aklıma gelen şeyle endişelenerek kaşlarımı çattım. “Ya babam öğrenirse? Çok kızar Onur.”

Onur dediğimi umursamadan sırıtarak dolabına ilerledi ve dolabın sondaki aynalı kapağını açarak içinden iki tane deri ceket çıkardı.

“Solucan.” derken birini suratıma fırlatmıştı bile. Gözlerimi devirdim. “Hayat bazen risk almaktır.”

Neşeli bir kıkırdama dudaklarımdan fırladı. “O zaman hadi gidip çikolatalı süt alalım! Bir de risk!”

***

“Yavaş ol yavaş ol.” diye sessizce bağırdım Onur’a. Garajın kapısını kapatıyordu sessizce. Ben de kenarda çikolatalı sütümü yudumluyordum. “Bir ayı senden daha az ses çıkarırdı Onur.”

Endişeyle bahçeye park edilmiş arabaya baktım. Ne yazık ki babamlardan önce gelememiştik.

“Bana bak solucan vallahi seni tutar balkondan aşağı sallandırırım.”

“Ben de babama beni zorla motora bindirdiğini söylerim.”

Gözleri dehşet içinde kocaman açıldı. “Zorla mı? Zorla mı? Kızım biraz daha hız yapayım diye bana abi bile diyecektin neredeyse ne zorlamasından bahsediyorsun sen?”

Şeytani bir gülümsemeyle sevgili hız tutkunu abimin yüzüne baktım. “Ama babam bunu bilmiyor değil mi?”

“Artık biliyor papatya.”

Onur ile birbirimize bakakaldık korkuyla. İkimizin de gözleri endişeyle açılmış vücudumuz donup kalmıştı. Babamın sinirli çıkan sesinin ardından sert adımlarının sesi geldi kulağımıza. Hemen koşarak Onur’un yanına geçip babama döndüm.

Babam çatık kaşlarıyla tam önümüzde durana kadar sertçe adımladı.

“Babam!” diye bağırdım neşeyle, sonra da elimdeki süt kutusunu kaldırdım. “Biz de Onurcuğumla süt almaya çıkmıştık da. Bol bol aldık. Nasıl yorulduk ay nasıl yorulduk inanamazsın babacım.”

“Papatya?”

“Efendim babacım?”

“Sus babacım. Sinirlerim tepemde zaten bana şirinlik yapmaya çalışma babacım.”

Somurtarak sustum. Aman yani ne olurdu ki babamlar gelmeden eve dönmüş olsaydık? Hiç yakalanma derdimiz olmayacaktı.

“Düşün önüme.”

Onur’a yandan acılı bir bakış atıp yürümeye başladım. Onur da benim gibi suçlu bir şekilde kafasını eğerek yürüyecekken babam elini uzattı. “Anahtarlarını alayım oğlum.”

“Baba ya alma anahtarlarımı ne olur!”

“Anahtarlar Onur.”

Babamın sakin öfkesi karşısında Onur el mecbur motorunun anahtarlarını babamın açtığı avucuna koydu. Sessizlik içinde eve ilerledik.

Kaan da bizden önce eve gelmişti. Onur ile bakıştık Mert’in yanında sırıtarak oturan Kaan’ı görünce. Galiba biz geç gelme işini biraz abartmıştık. Ama her eve dönmeye yeltenişimizde başka yola sapmıştık. Eğlenmiştik canım ne olmuş yani?

“Benden habersiz böyle şeyler yaparsanız yakalanırsınız işte.” dedi Kaan pişmiş kelle gibi sırıtarak. Onur’un oturduğu kanepeye ilerlemeden önce Kaan’ın yüzüne yastık fırlattım.

“Matematik sorularını da bitirmedim kudur.”

Hain bir gülümseme dudaklarına yerleşti. “Yarın iki kat soru çözmek zorunda kalınca gelen pişmanlık hissi.”

Dehşetle sarı çıyana baktım ama babam gelince mecburen sessiz kalarak Onur’un yanına gittim.

Babam karşımıza geçip ayakta dururken bizi izlemeye başladı.

“Demek birimize bile haber vermeden evden çıkıp motor sürmeye gittiniz öyle mi?”

“Hız da yapmışlardır kesin baba.” diye araya giren muhtemelen birkaç saat içinde ölü olacak olan sarı çıyana Onur ile aynı anda ters bakışlar attık.

“Sallandıracağım bu çocuğu gerçekten balkondan aşağı.” diye sessizce homurdandı Onur.

“Üstelik sana özellikle motor binmeyi yasaklamama rağmen bindin motora Onur.”

“Baba bak şimdi-”

“Bir de kız kardeşini de alet etmişsin işin içine Onur.”

Ürkek bir şekilde işaret parmağımı kaldırdım söz almak için. Babamın öfke dolu bakışları bana döndü. “Şöyle ki işin içine alet olmayı ben istedim…”

“Papatya!”

Somurtarak sustum. Ama Onur keyifli bir sırıtış yolladı bana. Gülümsedim. Eğlenmiştik ayol yalan mı söyleyelim?

“Allah’ım bana sabır ver. Çocuklarım kadar sınandığım kadar kimseyle sınanmadım ya bu hayatta.”

“Bence Deniz amcam da biraz sınamıştır seni babacım. Sonuçta senden gizli evlenmiş.”

Sözlerimle Mert’in ağzından bir gülüş çıktı kendini tutamadan. Geldiğimizden beri ikimize de ters ters bakıyordu ama belli ki babam kadar sinirlenmemişti bize.

“Sabır!”

“Babacım sana biraz papatya çayı lazım bu kadar öfkeli olmak zor senin için.” Ayağa kalkıp babama yaklaştım ve kollarımı karnının etrafından sarıp kafamı göğsüne yasladım. “Elimizde papatya çayı olmadığından benimle yetineceksiniz sayın Demir Soylu.”

Babamın ağzından öfkeli bir nefes çıksa da kollarını omuzlarıma sardı. “Çok dolandırıcı bir papatyasınız sayın Rüya Soylu.”

Neşeyle gülümsedim. “Özür dileriz babacım.” derken çenemi göğsüne yaslayıp kirpiklerimin altından babama baktım. “Bir daha senden habersiz motor sürmeye gitmeyeceğiz.”

“Kızım bana haber vererek de motor sürmeye gitmeyeceksiniz! Yok motor falan.”

Babamın sinir katsayısı yine tavan olunca susmaya karar verdim. Şimdi tansiyonu falan çıkardı aman Allah korusun.

“Yok baba ya.” diye araya girdi Onur hızlıca. “Motor falan yok bundan sonra valla ya.”

Kafamı sağa çevirip babamın kolunun altından Onur ile göz göze geldim doğru mu söylüyor diye. Bana göz kırptı. Mesajı alarak keyifle önüme döndüm.

“Cezalısınız.” dedi babam aramızda geçen kısa süreli anlaşmayı fark etmeden. “Bir ay boyunca tüm bulaşıkları ikiniz yıkıyorsunuz.”

“Oley be!”

Kaan’a ters bir bakış attım babamın kolları arasından çıkarak. “Ya sen zaten hiçbir zaman bulaşık yıkamıyorsun ne bu sevinç?”

“Sizin ceza aldığınızı görmek keyfimi yerine getiriyor sadece.” dedi gıcık bir sesle.

Sırf kudursun diye “Keşke senin yerine Meriç abim çıksaydı.” dedim burnumu kırıştırarak. “En azından gıcık bir kardeşim olmazdı.”

Öfkeden ağzı açıldığında kahkaha attım. Babam bize dayanabilmenin daha fazla mümkün olmadığını düşünmüş olacak ki “Allah’ım çocuklarıma akıl fikir ver akıl fikir!” diye söylenerek salonu terk etti. Kaan ise Mertlerin bize sırıtarak bakmasını umursamadan öfkeyle ayağa dikilince çığlık atarak Mert’e koştum.

“Ay abi kurtar beni bu manyaktan!” diye bağırışım salonda yankılandığında anlamsız derin bir sessizlik kulaklarıma doldu. Başta Mert olmak üzere üçü de olduğu yerde öylece bana bakakalmışken hemen Mert’in önünde duraksayıp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Ama anlamaya çalışmam çok uzun sürmedi çünkü kendi sesim kulaklarıma gelirken kurduğum cümle sonradan beynime dank etti.

Mert’e abi demiştim.

“Bana abi dedin.” dedi Mert duygu dolu bir sesle.

Tamamen kendi kendine çıkmıştı ağzımdan. Ona abi demeyi düşünmemiştim bile, sanırım öyle hissettiğimden içsel bir tepki olarak söylemiştim.

Omuz silktim utanarak. “Ne? Abim değil misin?”

Kocaman sırıtarak ensemden tuttuğu gibi beni göğsüne yasladı. Çok mutlu olmuştu. Gerçekten mutlu olmuş, duygulanmıştı.

“Öyleyim tabii abim benim.”

“Sana inanmıyorum solucan!” Onur’un bağırmasını hiç beklemediğim için irkildim. Mert’ten ayrılıp yüzümü ona ve Kaan’a döndüğümde Onur’un yüzünde hüsrana uğramış bir ifade vardı. Kaan da daha çok Onur ile dalga geçer gibi sırıtıyordu. “Seni motorumla gezmeye çıkarmıştım ben! Gökyüzüme renkli yıldızını eklemiştim! Saçımı uzatıyorum senin için ve sen-” Ağzından köpükler çıkarken işaret parmağını arkamda keyifle saçlarımın ucunu okşayan Mert’e uzattı. “Ona mı abi diyorsun?” Sinirle yanındaki Kaan’ın kafasına geçirdi bir tane, kıkırdadım. “Ve şu gereksize mi abi diyorsun?!”

“Onur abi bana niye vuruyorsun ya?”

“Rüya’ya mı vurayım mal kardeşim?”

“Evet!”

Kaan’a gözlerimi devirsem de sırıtışım yüzümden silinmemişti. Şımarık bir sesle “Ya Onur!” dedim yanına adımlayarak. “Sen ne güzel şeyler yapmışsın benim için öyle.”

Hızlı hızlı kafasını sallayarak onayladı. Bir anda yüzümdeki gülüşü silip koluna sert bir yumruk attım. “Hiç utanman da yok değil mi?”

“Ne oluyor solucan ya?!”

Bir yumruk daha attım. “Bana solucan diyen sensin. Hamamböceği diyen sensin.”

“Ama Kaan da sana Kâbus diyor!”

Kaan kenardan kafasını uzatıp araya girdi. “Ama bazı zamanlar tatlı rüyam da diyorum abi bence oradan artı puan kazanıyorum.”

Elimle Kaan’ın kafasını ittirip Onur’a geri döndüm. “Bir kere bile bana güzel bir kelime kullanmadın hep bir böcek, sürüngen isimleri taktın bir de utanmadan sana abi diyeyim mi istiyorsun?”

Söylediklerimi haklı bulmuş olacak ki duraksadı bir anlığına ama sonra hevesle gözlerime baktı.

“Kızıl saçlı kara kedim?” diye gülümser gibi sordu. “Ben de sana kızıl saçlı kara kedim diyorum. Bence onların dediklerinden daha güzel.”

“Hey tatlı rüyam daha güzel!”

Aslında… Kızıl saçlı kara kedi demesi çok tatlıydı, üstelik kapımı da boyamıştı.

“Pekâlâ.” derken parmak uçlarımda yükselip tekrar topuklarımın üstüne bastım. Şımarık bir şekilde çenemi havaya kaldırdığım Mert güldü. “Söylemlerine dikkat edersen sana da abi demeyi düşünebilirim.”

Gözlerini devirerek saçımın ucunu çekti. “Solucansın işte solucan.”

Yok akıllanmazdı ki işte bu çocuk. Bir iyi şey söylüyorsa beş tane kötü şey söylüyordu. Sevgi dili zorbalık mıydı neydi anlamadım ki.

Onur’a homurdanarak yine Mert’in yanına geçtim. Kolları anında bana sarıldığında keyifle kendimi ona yasladım. Onur da kıskançlıkla homurdanmaya devam ediyordu. Ona gıcıklık yapmış olsam da gülümseyerek yüzüne baktım Mert’in kolları arasından. Onur’a bilerek abi demiyor değildim zaten daha öncesinde Mert’e de demiyordum. Sadece bir anda çıkmıştı işte. Ama Onur üzgünce surat asmıştı bu duruma.

İçime sinmediğinden Mert’in yanağına bir öpücük kondurup Onur’un yanına ilerledim. Mert halinden o kadar memnundu ki gülümsemesi yüzünden eksilmiyordu.

Bana göz kırparak mutlulukla “Siz kavga etmeden durun da ben bir üstümü değiştireyim.” diyerek Kaan’ın kafasının üstünü öptü ve biz onu onayladığımızda salondan ayrıldı. Ben de Kaan’a yandan bir bakış atıp Onur’un kolunu dürtükledim.

“Küsüm ben sana solucan uzak dur benden.” diye triplendi. Prenses Onur.

Sırıtarak yanaklarını sıktım. “Ya sen bana küstün mü sen? Benim çikolatalı sütüm.” İki yanağını tutup sevgi dolu öpücükler kondurdum. Yüzü biraz güler gibi oldu. “Bu evin en havalı abisi bak ya.” Hevesli gözlerle yüzüme baktı alay mı ediyorum diye ama alay etmiyordum. “Huysuzken de nasıl sevimli bak ya bir bak.”

Yüzü gerçekten güldüğünde tüm somurtmaları silinmişti. Neşeyle kolunu omzuma atıp beni kendine çekti.

“Tatlı hamamböceğim benim.” dedi sevgi dolu bir sesle. Al işte. Sinirle dirseğimi karnına geçirdim. Yok rahat durmayı sevmiyordu bu çocuk.

“Çok sinirimi bozuyorsunuz.” diye homurdandı tip tip bize bakan Kaan. Kıskanmıştı yavrum. Ona dil çıkardım.

Kinle suratını buruşturup “Sana aldığım çikolataları tek başıma yiyeyim de gör!” diye söylendiğinde gözlerimi açtım kocaman.

“Bana çikolata aldın mı?” derken hevesle yüzüne bakmayı ihmal etmedim. “Hayır demiştin.”

“Git sana Meriç abin alsın.” dedi sinirle ve bize arkasını dönüp salondan çıktı. Ya sen onu unutmamış mıydın ya?

Salonda yalnız kaldığım Onur’a döndüm. “Azar işinden iyi yırttık ha?”

Sırıttı. “Hem de ne iyi yırtmak tırtılım. Bayağı ucuz kurtulduk.”

Yumruk tokuşturduk keyifle.

“Eee bir daha ne zaman motorla geziyoruz?”

O sırada içeriden kutlu bir ses yükseldi.

“Papatya!”

Eyvah.

***

Ertesi sabah kapım dan diye açıldığında çantamı hazırlıyordum. İrkilerek kafamı kaldırdım.

“Ya şu odaya girdiğinde kapıyı çal aptal!” diye bağırdım. Kaan sinir bozucu bir gülümsemeyle dışarı çıkıp kapıyı kapattı sonra yine dan diye odama girip yüzüme bakarak birkaç kere kapıyı tıklattı.

“Sinir bozucusun!”

“Bugün günlerden ne biliyor musun kardeşim?” yanıma gelip yanaklarımı iki taraftan parmaklarının arasına sıkıştırdı. “Bugün senelerden beri ilk kez senin beni desteklemek için kendi okulumuzun tribününe oturacağın gün.”

Gözlerimi devirerek ellerinden kurtuldum.

“Bazen bana bu kararımı sorgulatıyorsun sarı çıyan. Şu anda da olduğu gibi mesela.”

Çantamın fermuarını kapatıp kapının kenarına koydum çıkmadan alayım diye. Bugün öğleden sonra Kaan’ın basketbol maçı vardı. Artık turnuvalar başlıyordu ve Kaan da bu durum karşısında aşırı heyecanlıydı. Aslında tüm okul desek daha doğru olur, ben de öyleydim fazlasıyla. Öğleden sonraki derslere girmeyecektik. Maç karşı takımın sahasında olacağı için oraya gidecektik. Kaan’ın da dediği gibi ilk kez Kaan’ı desteklemek için bizim takımla birlikte oturacaktım.

“Laf ağızdan bir kere çıkar Kâbus. Geri dönenin kaşığı kırılsın.”

“Kıracağım senin kaşığını.” diye homurdandım sessizce. Nedense sevgili kardeşim kendisini destekleyecek olmamı çok önemsiyordu.

“Beni sinir edersen yine karşı takımı desteklerim.” diye bir tehdit savurdum odamdan çıkarken. Kaşlarını çatarak peşimden geldi. “Hem onların takım kaptanı çok yakışıklı onu desteklerim görürsün gününü.”

“Kâbus!” Sinirle dibime girip kafamı kolunun altına sıkıştırdı. Merdivenlerden resmen kafam Kaan’ın kolu altında bükük dururken inmeye başladık. “Bak güzel kardeşim seni balkondan aşağı sallandırırım.”

“Abi!” diye bağırdım Mert’e. “Mert abi! Al bu kardeşini başımdan beni zorbalıyor!”

“Abi hak ediyor!”

Biz bağrışmalarımızla aşağı indiğimizde Mert salondan kaşları çatık bir şekilde çıktı.

“Kaan güzelimi iki saniye içinde bırakmazsan kendini balkondan aşağı sallanarak bulan kişi sen olacaksın.”

Mert’in, Mert abimin tehdidi anında işe yaradığından Kaan’ın elinden kurtulabildim. Öfkeyle dizine bir tekme geçirdim ve saçlarımı savurarak yanından geçtim.

Mert abimin yanına vardığımda parmaklarımın ucuna yükselip yanağından öptüm. “Günaydın abicim.”

Mert abim çatık kaşlarını anında yumuşatıp kocaman bir gülümseme yerleştirdi dudaklarına. “Abicim diyor kafayı yiyeceğim gerçekten. Günaydın güzelim benim.”

Ona sıcacık bir bakış atıp salondan içeri girdim. Babam ve Onur bu sabah erkenden çıkmışlardı. Babam sabahın erken saatlerinde şirkete gitmiş, tabii ben daha uyanmadığımdan gittiğini görememiştim bile. Mert abim söylemişti uyanınca.

Onur ise şaşırtıcı bir şekilde derse gitmişti. Bence çok şüpheli bir hareketti ama bunu Mert abime söylediğimde bana sadece gülmüştü. Yine de Onur’un derse gitmiş olması pek inandırıcı değildi de neyse.

“Abim emin misin bugün bizim gelmemizi istemediğine?”

Mert abimle Kaan da peşimden mutfağa gelirken Mert abimin sorusuyla yandan Kaan’a baktım.

“Evet abi bak sakın gelmeyin. Her zaman ilk maçlara geldiğinizde iyi oynayamıyorum.”

Gözlerimi devirdim. Kaan’ın saçma sapan bir inancı vardı. Eğer babamlar ilk maçlarına gelirse, özellikle ilk üç maçına, tüm dönem boyunca kötü oynadığını iddia ediyordu. Bana göre tamamen saçmalıktı ama bu Kaan’a oldukça gerçek geliyordu. Tıpkı duffy ducklı boxer giymesinin ona şans getireceğine inanması gibi.

Aklıma gelen bu bilgiyle alayla sırıtarak Kaan’a baktım ama o beni görmedi. Yine de içimden onunla dalga geçmeden edemedim.

“Hem bu maçta Rüya olacak yani şansım yanımda.”

Dediği şey kalbimin sevgiyle erimesine neden olurken “Hey!” dedim neşeyle. Ardından yanına gidip saçlarını karıştırdım. “Bu söylediğin çok tatlıydı.”

Sevimli bir gülümsemeyle saçlarımdan öptü. “Ama bu doğru tatlı rüyam, sen benim uğurumsun.”

O keyifle yanımdan geçip sandalyesine oturduğunda ben ayakta kalmıştım. Çünkü aklıma Arın’ın dünkü mesajı gelmişti.

Bana uğur böceği demişti. Yanaklarım kızardı.

Arın ile aramızdaki ilişki neydi tam olarak çözebilmiş değildim. Ara tatilde Bursa’dayken yine aklımı karıştıran türlü türlü şeyler yapmıştı. Zaten aylardır sürekli çok yakın davranıyor ve kalbimin titremesine neden olan şeyler yapıyordu ama Bursa’dayken beni neredeyse öpecekti. Yine. Az kalsın amcama yakalanıyorduk ama Venüs abla orada olduklarını belli etmek için yüksek sesle konuştuğundan anında Arın’dan uzaklaşmıştım. İşin aklımı karıştıran tarafı şuydu ki eğer beni öpecek olsaydı, yine, buna izin verecek olmamı fark etmemdi. Amcamlar gelmese beni öpecekti ve ben de karşılık verecektim. Bu farkındalık hala aklımı oynatmama neden oluyordu.

Artık yanındayken elim titremeye başlıyordu heyecandan. Gerçekten de aklımı kaybediyor olmalıydım.

“Güzelim orada durmaya devam mı edeceksin?”

İrkilerek kendime geldim. Yüzümdeki kafa karışıklığını silip bir gülümseme yerleştirdim. Sanki Arın’ı düşünmek bile kalbimin ritmini değiştirmemiş ve bu hisle ne yapacağımı bilmediğim için endişeden kafayı yemiyormuşum gibi abilerimin yanına oturup kahvaltımı yapmaya başladım. Ama düşünmeyi ve endişelenmeyi bırakamadım. Bu hissin ne olduğunu az çok biliyordum ama görmezden gelmek daha doğruymuş gibi geliyordu.

Fakat galiba çok uzun süre görmezden gelemeyecektim.

***

Koridorun bir duvarından öteki duvarına gergince adımlarken yanımdan geçen birkaç kişi yüzüme endişeli bir bakış attı. İçimden onlara göz devirdim.

Maçın yapılacağı okula gelmiştik bir süre önce. Birazdan maç başlayacaktı. Meriçleri çoktan oturmak için seçtiğimiz yere yollamış onlardan bana da yer tutmalarını rica etmiştim. Özgür ve Ayça ile birlikte dediğim gibi tribüne geçmişlerdi. Ben de Kaan’a şans dilemek için soyunma odasının önüne gelmiştim. Bir de Arın’ı görürüm belki diye. Ona da şans dilemek istediğimden. Uğur böceği demişti ya bana belki bu maçta ona uğurlu gelirim diye.

Ama bekledikçe geriliyordum. Arın’ın karşısına geçip şans dilemek gözümde büyüyordu bu koridorda beklemeye devam ettikçe. Ne diyecektim yani ‘Selam ben senin uğur böceğin. Uğurun olabilir miyim?’ gibi bir şey mi? Bir kere sormazlar mıydı sen nereden onun böceği oluyorsun diye. Of!

Üstelik Kaan ile birlikte odadan çıkarlarsa ona düz bir şekilde ‘İyi şanslar.’ ya da ‘Başarılar.’ demek istemiyordum. Güzel bir şeyler söylemek istiyordum. Arın bana her zaman söyleyecek güzel bir şey bulup aklımı alıyordu. Bu defa ben onun aklını alayım istiyordum. Maçtayken aniden aklına gelince sırıtacağı bir şey.

Ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum!

Sırtımı kapıya dönüp bir tur daha atmak üzereyken odanın kapısı açıldı ve şansıma odadan Arın çıktı. Tek başına. Üstünde okulumuzun mor çizgileri olan siyah takım formamız vardı. Göğsünde bir kuzgun, takımımızın simgesi. Şortu ve askılısının içinde harika görünüyordu. Hep harika görünüyordu zaten. Saçları dağılmıştı, elleriyle kendisi dağıtmış gibiydi.

“Selam.” dedim yutkunarak beni görmesi için. Kapıyı ardından kapatırken beni görmeyi beklemediğinden olsa gerek şaşkınca suratıma baktı.

Ardından gülümseyerek birkaç adımda önüme geldi. “Selam melek. Burada ne yapıyorsun?”

Heyecanla ellerimi önümde birleştirip parmaklarımı birbirine geçirdim. “Kaan’a maç için şans dilemeye geldim.” Yanaklarım yandı. “Bir de sana.”

Daha önce hiç kimse karşısında böylesine tatlı bir gerilme yaşamadığım için birbirine doladığım parmaklarımı sıktım. Garip bir histi.

Serseri bir gülümseme dudaklarında filizlendi. “Bana şans dilemeye mi geldin melek? İnanmıyorum.”

Yüzüne baygın bir bakış attım. “Tabii ki. Okulumun kazanması için oyun kurucunun iyi oynaması gerek.”

Tek kaşını kaldırıp elini yavaşça yüzüme yaklaştırdı. “Sadece ondan yani?” derken kızıl saçlarımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdı çok sakin hareketlerle. Bunu yaparken parmağının üstüyle elmacık kemiğimi okşamıştı. Heyecanla omuzlarım titredi.

“Evet.” demeden önce gergince boğazımı temizledim. Sırıttı. “Başka neyden olabilir ki?”

“Biliyor musun melek çok sevimlisin. Özellikle bana şans dilemek için telaşla kapının önünde adımlarken.”

Gözlerimi kısıp elini ittirdim. “Sen de çok gıcıksın. Özellikle senin için telaşa kapılacağımı düşünerek kibirlendiğin için.”

Kahkaha attı kafasını geri atarak. Çok güzel gülüyordu, rengarenk bir yıldızın gece gökyüzünden aşağı düşmesi gibi. “Benim için telaşlanmadıysan ne için bu kadar heyecanlıydın acaba?”

Bir şey diyemedim. Resmen beynim işlevini yitirdi ve karşısında onu susturacak bir cevap veremeden aptal gibi durdum. Hay aklıma ama ya!

Arın neşeli serseri gülüşünü yeniden yüzüne yerleştirdi. Bal gözleri yüzümü neşeyle tararken işaret parmağıyla çenesinin kenarını kaşıdı.

“Melek maçtan önce aklımı almak için bu şekilde karşıma çıkarsan ben nasıl güzel bir oyun oynayacağım?” Yüzünü yüzüme yaklaştırdı hafifçe. “Aklımda sürekli bu sevimli suratının resmi canlanacakken nasıl basket atabilirim sanıyorsun? Maçı kazanmamız gerek ama sen bana böyle bakarken mümkün değil gibi görünüyor.”

Yine sustum. Ben ona güzel şeyler söylemek için gelmişken yine onun bana aklımı kaybettiren cümleleri karşısında sadece sustum. Çünkü beynim erimiş gibi dilimin ucuna tek bir harf bile gelmiyordu. Öylece gözlerine bakıyordum kalakalmış bir şekilde. Bu halim onu eğlendirirken gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerim gülünce sanki kenarlarında neşe filizlendirdiği dudaklarına kaydı.

Belki ona güzel şeyler söyleyemiyordum ama…

Bir anda ne yaptığımı bile düşünmeden kafamı kaldırarak dudaklarımı onunkilere bastırdım. O an zaman yine durmuş gibi hissettirdi. Sanki Bursa’da yağmur yağarken beni öptüğü zamanki gibi bir durmaydı. Donmaydı. Gözlerimi sımsıkı kapatmış ellerimi omuzlarına yerleştirmiştim. Ve sadece duruyordum. O da öyle. Ellerini kaldırmamıştı bile. İkimiz de duruyorduk. Atan tek şey kalbimdi. Arın’ın kalbi ise atıyor muydu yoksa atmıyor muydu emin değildim.

Ama sonra zaman yeniden akmaya başladı. Arın hiçbir şey yapmıyordu. Öylece duruyordu.

Yaptığımın bir aptallık olduğunu fark etmem beynimin bana zihnimin içinde kırmızı ışıklarla yanıp söndürerek deli gibi uyarı vermesiyle gerçekleşti. Hayır hayır hayır!

Utanç içinde geri çekilmek istedim. Onu öpmemi istemiyor olmalıydı! Ama gitmiş aniden yapışmıştım dudaklarına. Gerçi o da bana öyle yapmıştı Bursa’dayken fakat galiba ben istemiştim. Kendime itirafım açıkça zihnime üşüştüğünden dehşetle geri çekildim.

Ellerimi omuzlarından çekip geriye doğru bir adım atarken sonunda Arın’dan bir tepki geldi, sesli bir nefes alıp hareketlendi. Ve beklemediğim bir şey yaptı. Sağ eli anında bel boşluğuma yerleşip beni kendine çekerken sol eli yanağıma yerleşti. Utançla nemlenen gözlerim bal gözlerine kaldırdım istemsizce. Bakışında yutkunmamı gerektiren bir sertlik vardı.

“Benim gerçekten bu maçta aklımı kaybetmemi istiyorsun melek.” diye mırıldanıp bir şey dememe fırsat vermeden dudaklarını bu defa o benim dudaklarıma bastırdı. Kalp atışımda yine oynamalar olmasını engelleyemedim. Ya da kollarımı bu defa boynuna dolamayı da engelleyemedim.

Ellerimden biri dokunmak istediğim saçlarına karıştığında belimdeki eliyle beni biraz daha kendine çekti.

Bu öpüşmemiz ilkinden farklıydı. O zaman şok içindeydim, ne olduğunu anlayamıyordum. Hislerim anlamlandıramayacağım kadar birbiriyle iç içe geçmiş durumdaydı.

Ama şimdi… şimdi her şey netleşmiş gibi hissediyordum. Tüm renkler birbirinden ayrılmış da hepsini tek tek seçebiliyormuşum gibi bir histi. Sonunda kabullenmek istemesem de açıkça aklımın içinde dönüp dolaşan bir histi. Daha doğrusu kalbimin etrafını kuşatan bir his. Daha önce hiç tatmadığım ama çok tanıdık olan bir his. Gerçek bir farkındalık omuzlarımdan bedenime oradan da daha içeriye, kalbime yerleşti.

Hay ben kalbime ama!

Dünyanın sonu mu geliyordu bilmiyorum ama şey…

“Ne oluyor lan burada?!”

Ben Arın’dan hoşlanıyordum.

 

 

***

Arkadaşlar merhaba çok fena hastayım bu yüzden bölüm sonu sohbetini bu bölümlük yapamayacağım, ekrana bakmak çok zor ancak bölümü paylaştım. Lütfen oy vermeyi ve yorumlarınızı eksik etmeyin.

Cuma günü görüşmek üzere <3

 

 

 

Bölüm : 02.01.2026 12:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...