

İyi geceler Kızıl Saçlı Kara Kedilerimmmm
Dediğim gibi bu aralar aniden bölümlerle çıkıp geleceğim ama ne yazık ki bu bölümden itibaren oy ve yorum sınırı koyup ona göre bölüm yükleyeceğim. Diğer türlü okunma sayısına göre oylar ve yorumlar aşırı düştü :(
Bir de bölüm yüklenince size bildirim gelmiyormuş ben bölüm paylaştığımda instagramdan haber veriyorum @kizilsaclikarakedi hesabımı takip edin oradan güncel bilgileri alın <3
Bir sorundan daha bahsedeceğim çünkü ne yazık ki bu da sorun oluyormuş uygulamadan kaynaklı; Bölümler bazı kişilerde aniden kesiliyormuş. Öyle olduğunda çıkıp yeniden girin ki düzelsin. Çünkü siz de biliyorsunuz ki ekstrem bir durum olmadığı sürece her bölüm sonunda bölüm hakkında sohbet ediyoruz. Bölüm sohbetini görmezseniz sayfayı yenileyin ve öyle okumaya devam edin.
Keyifli okumalar bolca <3
Oy sınırı: 350
Yorum sınırı: 250
****
Kaan saçımın ucunu sinirle çekiştirdiğinde telefonumu sabahtan beri belki de binince kez kontrol ediyordum.
“Dersi dinle.” diye fısıldadı abim sinirle. Dinliyordum! Gerçekten. Sadece aklım arada bir erkek arkadaşıma kayıyordu ve hala okula gelmeyişinin sorguluyordum. Hem bana haber vermemişti. Okula geç geleceğini bile Kaan’dan öğrenmiştim.
Bendim onun sevgilisi! İlk benim öğrenmem lazımdı. Ya da en azından bana da haber vermesi lazımdı, ilk benim yerime abime söylese de. İlk günaydın mesajını bile benden önce Kaan atıyordu benim sevgilime. Sinir bozcuydu. Gerçi biraz Kaan ile bu durumu bir yarış haline getirmiştik. Artık kim daha erken kalkıp mesaj atacak diye her sabah bir öncekinden daha erken kalkıyorduk.
“Arın’dan mesaj var mı diye bakıyorum.” diye fısıldadım masumca, telefonu tekrardan cebime yollarken.
Sarı çıyan gözlerini devirdi. “Bugün maç var. Gelecek öğlene kadar merak etme.”
Somurtarak söylediklerini onayladım ve derse odaklanmaya çalıştım. Elbette gelecekti! Ama bana haber vermeliydi.
Bugün kötü bir gündü. Demek istediğim henüz gün yeni başlamış sayılırdı ama daha şimdiden fazla olumsuz şeyler yaşamıştım. Mesela bu sabah güne gözlerimi açıp babamın yanından kalktığımda güne iyi başlamayı beklemiştim, babam uyku sıcaklığına sahip bir adamdı ve onunla uyuduğum uykular dünyanın en lezzetli uykularıydı. Bu yüzden gözlerimi açtığımda mutluydum fakat sonra yataktan çıkmaya kalktığımda doğrudan yere yapışmıştım. Küt diye yüzüstü düşmüştüm. Mutluluk buraya kadarmış. Resmen sesime babam uyanmıştı. O kadar fena düşmüştüm. Ve biraz burnum kanamıştı.
İyiydim. Ama güne burnumun kanamasıyla başlamak beni ufaktan bir üzmemiş değildi. Daha sonra kahvaltı için dünden hazırladığım börek tepsisini ısınması için fırına atayım derken tepsiyi fırında unuttuğum için az kalsın yeniden bir yangın faciasıyla karşı karşıya kalmıştım. Babamdan bayağı azar yemem yetmezmiş gibi bir de üstüne böreklerim yanmıştı! Onları Onur için özellikle hazırlamıştım. Dün gece canının aşırı derecede kıymalı börek çektiğini söylediği için uyumadan önce bir tepsi böreği hazırlayıp kaldırmıştım sabah sıcak sıcak yesin diye.
Tamamen kül olmuştu. Onur’un ona sürpriz yapmak istediğim için mutlu olan ama aynı zamanda börek yiyemeyeceği için üzülen yüzünü aklımdan çıkarmak zordu. Eve gider gitmez bir tepsi daha hazırlayacaktım bugün tabii ki.
Ne yazık ki çilem burada bitmiyordu. Tüm sabah Arın’a ulaşmaya çalışmıştım ama günler önce sevgilim olma şerefine nail olan erkek arkadaşım Kaan’a ‘Bugün okula bensiz gidin.’ mesajını attıktan sonra ortadan kaybolmuştu. Saatlerdir ulaşamıyordum. Çift tik olan ama asla mavileşmeyen mesajlarıma cevap alamıyordum. Sinco yanımda olsaydı da ona Arın’ın o güzel parmaklarını ısırtsaydım.
Ah bir de bu sabah okulun merdivenlerinden yuvarlanmak üzereydim. Kaan olmasa muhtemelen kafa travması falan yaşıyor olurdum şu an. Onun yerine edebiyat dersi dinleyerek kafa travması yaşıyordum.
Sınıfın kapısı çalınıp nöbetçi öğrenci içeri girdiğinde üçüncü dersimizin sonlanmasına yirmi dakikadan az kalmıştı.
Çocuğun gözleri doğrudan edebiyat hocamızın gözlerine değdiğinde klasik “Dersinizi böldüğüm için özür dilerim hocam.” cümlesi döküldü dudaklarından. Anında ilgimi kaybedip Kaan’ın kitabına gözlerimi diktim cevapları kendi kitabıma geçireyim diye. Kafam bu kadar doluyken soruları anlamam pek de mümkün değildi.
“Ne yapıyorsun Kâbusum kardeşim?”
Şirin bir gülümsemeyle yüzüne baktım. “Cevaplarımız aynı mı diye kontrol ediyorum.” derken utanmadan son beş soruyu da hızlıca ondan bakıp işaretledim.
Bana baygın bir bakış atıp “Aynı çünkü hepsini benden geçirdin.” diye homurdandı.
“Kaan biliyor musun bazen seni abilikten reddetmem için özel bir çaba harcıyormuşsun gibi hissediyorum.”
“Beni abilikten çıkaramazsın çünkü en yakın arkadaşımla sevgilisin.” derken yüzünde bilmiş bir gülümseme vardı. Gözlerimi kıstım. “Ve diğer abilerimiz bundan haberdar değil. Öyle kalmasını istiyorsan abiliğime laf etme kardeşim.”
Ağzımın içinde homurdandım. Haklıydı. Zaten günlerdir bu tehdidi kullanarak bana istediği her şeyi yaptırıyordu. Demek istediğim her şey.
“Kütüphane görevlisi Rüya Soylu’yu çağırmamı istedi hocam.”
Şaşkın gözlerimi gıcık sarı abimden uzaklaştırıp bizim bir alt sınıfımızda olduğunu bildiğim çocuğa çevirdim. Hala doğrudan hocaya bakıyordu.
“Gidebilirsin Rüya. İşin bittiği gibi oyalanmadan geri dön.”
Hocayı onaylayıp ayağa kalkmadan önce Kaan ile göz göze geldik. Neredeyse tüm senedir okulun kütüphanesi uğramadığımdan ikimiz de bu çağrılma için şaşırmıştık. Sessiz bir iç çektim Kaan’ın kalktığı boşluktan geçip.
Her zamanki korumacı sesiyle “Dikkatli ol.” diye mırıldandı sessizce. Kafamla onaylayıp dersi daha fazla bölmemek için hızla nöbetçi öğrenciyi takip ettim.
Fakat merdivenlere geldiğimizde nöbetçi öğrenci yukarı çıkmak yerine eliyle aşağı inen merdivenleri işaret etti düz bir şekilde. “Arın abi kantinde bekliyormuş seni.”
Başka bir şey demeden hayattan bıkmış bir ifadeyle yanımdan uzaklaşmasını şaşkınlıkla izledim. Beni sınıftan Arın mı çıkartmıştı? Önce sırıtacak gibi oldum çünkü yani edebiyat dersi çok sıkıcıydı ve tabii ki erkek arkadaşımı görecektim ama sonra malum erkek arkadaşımın bana bir mesaj bile atmadığı aklıma gelince sinirle merdivenleri ikişer ikişer inmeye başladım.
“Seni Onur’a söyleyeceğim.” diye homurdandım kendi kendime. “Seni balkonda sallandırsın da gör bakalım.”
Ayaklarımı pat pat yere vurarak geniş kantinin koca kapısından içeri adımımı attım. Kantinde oturan tek tük insanları görmezden gelip gözlerimi doğruca iç tarafta kaloriferin hemen önündeki sürekli oturduğumuz masaya oturmuş malum şahsa diktim. Gelmemi beklediğinden sanırım gözleri doğruca gözlerimi buldu. Yanına ilerledikçe kısılan gözlerimi fark ettiğinde telaşla ayaklandı.
“Açıklayabilirim.” derken sesi bir miktar dramatik geliyordu.
Tam önünde durup kollarımı triple önümde birleştirdim. “Açıkla.”
Sinirimi almak istercesine uzanıp yanağımdan bir öpücük çaldı bir şey açıklamadan önce. “Bugün yine çok güzel görünüyorsun melek.”
Tatlı sesine ve öpüşüne kanarım sanıyorsa oldukça haklı olduğunu söylemeliyim. Az kalsın, az kalsın, yumuşayacaktım. Ama hayır. Saatlerdir kendisini merak etmenin vermiş olduğu endişe ve stres tüm sabah ensemde dolaşmışken ona hemen kanacak değildim. Kendi kafamda bin bir türlü felaket senaryoları kurmuş olmam onun suçuydu.
“Senin tatlı sesine kanmıyorum.” dedim daha çok kendimi ikna etmek istercesine burnumu havaya dikerek. “Ve de öpüşlerine.”
Arsız bir gülüşle bir kez daha değdirdi dudaklarını yüzüme. Bu defa çenemi sonrasında da elmacık kemiğimin üstünde kondurmuştu öpücüklerini.
“Ama meleğim.” diyerek geri çekildi. “Gerçekten açıklayabilirim.”
Bir süre kendini kötü hissetmesi için dik dik yüzüne baktım. Beni endişelendirmiş ve merak içinde bırakmıştı, kesinlikle bana yapılmasını istediğim bir şey değildi.
“Açıklasan iyi edersin.” diye mırıldanıp sandalyeye oturdum. Anında kendi yerine otururken gözlerim masanın üstüne yığılmış şeylere takıldı. Bolca, demek istediğim gerçekten bolca, çikolata çeşidi vardı. Bir poşet çikolatayı alıp masaya yığmış gibi görünüyordu. Ve gördüğüm kadarıyla da hepsi benim sevdiğim çikolatalardı. Kenarda köşede ise iki köfte ekmek ile iki ayran gariban bir şekilde duruyordu onca abur cuburun arasında.
Kendini bana affettirmek için iyi bir yöntem olduğunu onaylamalıyım. Çünkü hadi ama! Herkes çikolataya bayılır.
“Şöyle ki Ayça sabah çok rahatsızdı ve onu hemen hastaneye götürmek zorunda kaldık.” diye masumca gözlerini kırpıştırarak açıklamaya başladı bal gözlü sevgilim. Endişeyle kaşlarımı çattım.
“Çok geçmiş olsun. Ayça iyi mi?”
“Evet, şimdi iyi ama sabah ateşi vardı bayağı. Sabah o telaşla da ancak Kaan’a haber verebildim hızla ve sana yazamadan çıkmak zorunda kaldık evden. Ayrıca telefonumu evde unuttum bu yüzden sonrasında da haber veremedim.”
“Beni merakta ve habersiz bıraktın.” diye mırıldandım dudağımı bükerek. “Ayrıca Kaan’a yazmışsın!” Uzanıp omzuna yumruğumu geçirdim. “Bana yazman gerekiyordu ben senin sevgilinim!”
Suratının aydınlanmasına neden olan kocaman bir gülüş yüzünü kapladığında ben ne olduğunu anlayamadan bir anda uzanıp sandalyemin demirinden tuttu ve hızla kendisine doğru çekti.
Kalbim bu hareketiyle pır pır olurken kirpiklerimin altından güneş parıltıları akıyormuş hissi veren gözlerine baktım.
“Çok haklısın sevgilim.” dedi neşeyle sırıtarak. Yüzünü aklımın çalışmasını durduracak kadar yüzüme yaklaştırdığında bile gözlerimi gülüşünden alamadım. “Bir daha olmayacak. Söz veriyorum melek.”
Kimsenin göremeyeceği bir hızda dudağını benimkilere bastırıp geri çekildi.
“Tamam o zaman.” dedim kafam karışmış halde. “Bir daha olmasın.”
Boğazımı temizledim gergince. Bu onun keyfini daha da yerini getirdi. Getirirdi tabii. Burada aptala dönen bendim mesela.
Şapşal bir sırıtmayla masanın üzerindekileri gösterdi. “Sana aldım.”
Sevimliliği karşısında dayanamayıp kıkırdadım.
Arın ile sevgili olmak onun bambaşka bir yüzünü görmeme neden olmuştu. Her zaman havalı ve gıcık bir çocuk olmuştu gözümde ama artık aşırı sevimli geliyordu gözüme. Bazı zamanlar yanaklarını ısırmamak için kendimi zor tutuyordum. Ve itiraf etmeliyim ki çoğu zaman yanaklarında diş izlerim oluyordu.
Bu genelde Kaan’ı kudurtsa ve Arın’ın her seferinde acıyla “Melek!” diye homurdanmasına neden olsa da açıkçası ben fazlasıyla keyif alıyordum.
Bir süre Arın ile sohbet eşliğinde bizim için aldığı sıcak köfte ekmeklerimizi yedik. Kantinde zaten az kişi olduğundan ve herkes derste olduğu için kafalarımızı birbirimize doğru eğmiş sessizce konuşuyorduk.
Arın ile vakit geçirdikçe ona olan hoşlantım yavaşça daha büyük bir şeye dönüyordu. Sanki elimde değilmiş gibiydi. Kendimi tutamıyordum ve sevgim katlanarak artıyordu. Çok sevimliydi öncelikle. Ben böylesine bir sevimlilikle başa çıkabileceğimi sanmıyordum.
Telefonundan açtığı videoya gülerken bir an telefona bakmayı bırakıp gözlerini üzerime dikti yoğun bir bakışla. İlk başta görmezden gelerek videoyu izlemeye devam ettim ama bakışlarının yoğunluğu yanaklarıma kan gitmesine neden olunca kızararak kaşlarımı çattım ve gözlerimi telefondan çekip onun parıldayan gözlerine çevirdim.
“Ne var?” diye sordum utandığımdan kaba bir şekilde. O sırada zilin gürültülü sesi tüm kantini doldurdu.
“Hiç.” dedi sesini bana duyurmak istercesine bir yükselmeyle. Baş parmağıyla gözümün altını okşadı. “Sadece çok güzel gülüyorsun.”
Daha fazla kızarmak mümkün olabilir miydi? Çünkü çoktan domatese döndüğümü biliyordum ama niyeyse bir ton daha kızardığıma yemin edebilirdim.
Utançla ekmeğime dişlerimi geçirdim sertçe.
Benim utancımı pek takmayarak “Yanımda olduğun için gerçekten çok şanslıyım melek.” dediğinde tüm kızarmalarıma rağmen uzanıp yanağını öptüm. “Cidden seni çok seviyorum.”
Öksürerek kendimi geri çektim. Isırdığım ekmek parçası boğazıma kaçmıştı. O öyle bir anda söylenir miydi zalim çocuk?!
Üstelik kendimi de rezil etmiştim resmen yine. Ben şu çocuğun karşısında bir türlü havalı olamıyordum gerçekten.
Kahkahalar eşliğinde gözüme adeta sokarak uzattığı ayranı alıp yudumladım yavaşça.
“O gıcık, pislik, iğrenç ve gıcığın önde gideni olan abinden nefret ediyorum Rüya!” diye neredeyse bağırma derecesinde homurdanan bir pembe kafa rezilliğimi bana bile unutturacak bir sinirle sandalyeyi çekip gürültüyle oturdu. “O gereksiz varlıkla aynı evde yaşamaya nasıl katlanıyorsun?”
Ben ağzımı bile açamadan kafamın üstüne sevgi dolu bir öpücük konduruldu ve sarı çıyanın sesi tepemden geldi. “Çünkü ben prensesime prenses gibi davranıyorum. Abisiyim ben onun.”
Efes, yanımdaki sandalyeye çöken abime küçümser bir bakış attı.
“Kimse abiliğini inkâr etmedi zaten! Gıcık.” Dil çıkardı küçük bir çocuk gibi.
Arın ile göz göze geldik anlık. Kaan ile Efes’in bu defa neden kavga ettiklerini öğrenmek istediğimizden emin değildim. Çünkü her konuda kavga edebilme yeteneğine sahiplerdi. Ve her zaman kavga etmelerinin sebebi dünyanın en saçma şeyi çıkıyordu. Gerçekten birbirlerine bu kadar gıcık olmalarının asıl sebebi ne çok merak ediyordum. Ancak ne kadar abime ya da pembe saçlı arkadaşıma sormaya çalışsam ikisi de beni geçiştiriyordu.
Kaan, Efes’i umursamadan beni kolunun altına çekip Arın’dan uzaklaştırdı özellikle gıcık bir yüz ifadesiyle. “Niye kardeşimin tombik yanakları yine kıpkırmızı acaba? Şu kızın yüzü saçlarının rengini almayı ne zaman bırakacak tahminen?”
Gözlerimi devirerek dirseğimi karnına geçirdim. “Tombik değil benim yanaklarım aptal çıyan!”
“Aynen Kâbusum ben de kısa boyluyum zaten.”
Suratımı buruşturarak gıcık abime cevap veremeden bedenim bu defa Arın tarafından kendine çekildiğinde kendimi her iki taraftan tutulup çekilirken buldum.
“Oğlum sevgilimden uzak dur!”
“Lan o benim kardeşim asıl sen uzak dur!”
“Sevgilim diyorum sevgilim. Sen zaten evde sürekli melekle birliktesin.”
“Seni abimlere söylersem bir sevgilin olmayacak ama!”
“Sen beni mi tercih edersin kardeşinin sevgilisi olması için hani en yakın arkadaşın olan beni! Yoksa öylesine yabancı birini mi?”
“Mevcut durumda seni de yabancı olarak görmeme azıcık kaldı Arın!”
İkisi arasında kukla gibi çekilip durmaktan bunaldığım için yarı bağırır şekilde “Ay yeter!” diye yükseldim. “Bir o yana bir bu yana çekiliyorum. Oyuncak ettiniz beni ya!” İkisine de kısık gözlerle dik dik baktım. “Keşke Sinco burada olsaydı da üstünüze salsaydım.”
Kaan, en büyük düşmanının adını duymuş gibi çenesini sıktı. En büyük düşmanı da şey bu arada: Sincap.
“Melek abin hainlik yapıyor ama.” diye şikâyet etti Arın masum bir sesle. Sesine yumuşayacak gibi oldum aslında ama Kaan çıyanı kinle “Asıl sen bana hainlik ettin be!” diye bağırınca ikisine de yeniden bıkkın bir bakış atıp önüme döndüm cevap verme tenezzülünde bulunmadan.
Arın, Kaan’a laf atarken bir an gözlerim uzun uzun kardeşimi izleyen Efes’e takılınca dikkatim ona kaydı. Ellerini önünde kavuşturmuş kafasını yana eğmişti. Kaan’ın yüzündeki sevgi dolu ifadeyi inceliyordu. Kendimi iki yanımda duran kardeşimden ve sevgilimden kurtarmış olsam da Kaan’ın parmağı usulca masanın üstünde duran parmağıma dolanmıştı. Efes’in gözleri bu ufak hareketi izledi inceler bir şekilde.
Kaan ile aralarında gerçekten ne geçmişti bilmiyordum ama abime karşı olan katı düşüncelerinde kırılmalar ve çatlaklar oluşuyormuş gibi hissediyordum. Bana kendimin ilk halini anımsatıyordu biraz.
Soylu ailesine ilk girdiğim zamanki beni. O zaman Kaan’ı olduğundan çok farklı bir kişi olarak görmeye başladığım ilk zamandı. Okulda tanıdığım, nefret ettiğim, düşman olarak gördüğüm çocukla evdeki babasının aslan oğlu ve abilerinin küçük kardeşi olan çocuk bambaşka insanlardı.
Sanırım ailemden uzak büyüdüğüm için beni çok üzen şeylerden en önemlisi buydu. Yıllarca abim yanı başımdaydı ama onu yanlış tanımış, düşman olarak görmüştüm. Birbirimize zarar vermiştik. Sık sık düşünmemeye çalışsam da bazen böyle ayrı hayatlarda denk düştüğümüz için çok üzülüyordum.
Abimi yanlış tanımama, onu sevme, ona değer verme ve birbirimize zarar vermek yerine destek olma gibi seçeneklere sahip olabilecekken birbirimizden nefret etmiştik. Bazı zamanlar ya tüm her şey ortaya çıkmasaydı diye düşünmek panik atak geçirecekmişim gibi kalbimin sıkışmasına neden oluyordu. Çok nadiren oluyordu ama yine de bazen bunu düşünüp endişelenmemek çok zor oluyordu.
Bu yüzden Efes’in bakışlarının tanıdıklığı bana kendi yaşadıklarımı hatırlatıyordu. Sanırım o da Kaan’ın başka bir yüzünü görüyor ve onu aslında tanımadığına karar veriyordu. Kaan sosyal bir kelebek, gıcık bir inek ve popüler ve herkes tarafından hem sevilen hem de kıskanılan biri olabilirdi ama bu abimin sadece dış kabuğuydu. O içinde hala küçük ve sevimli bir çocuktu ve bu bana bazen onun benim küçük kardeşim olduğunu hissettiriyordu.
Hatta itiraf etmeliyim ki bazı zamanlar kendimi annesi gibi hissetmekten alıkoyamıyordum. Mert abim ve Onur için de öyle üstelik. Bazen evimizde bir anne tarafından büyütülen, yalan da olsa az biraz anne sevgisi gören tek kardeş olmak hiç anne sevgisi görmemiş kardeşlerime annelik yapma iç güdüsü oluşturuyordu içimde.
Babam kesinlikle mükemmel bir babaydı ve abilerime hem annelik hem de babalık yapmıştı ama yine de içten içe biliyordum ki aslen anneleri tarafından hiç sevilmemiş olmanın kırık bir tarafı vardı. Ben sadece elimden geldiğince onların kırık tarafını iyileştirmeye çalışıyordum.
Ve sanırım… başarıyordum. Bence o eve ilk geldiğimden çok farklı insanlara dönüştük hepimiz ve şimdi birbirimize bakışımızda bile daha sevgi dolu bir şeyler var. Belki bir noktaya kadar bu konuda şüphem olmuş olabilirdi. Annemle yaşadığımız faciaya kadar belki de tam olarak emin değildim beni sevdiklerinden ama sonrasında açıkça görmemek mümkün değildi.
Beni seviyorlardı. İşte bu, içimde anneliğe yakın hissettiren ve tüm ailemi kucağıma alıp sıkıca sarılma hissiyatı veren şeydi. Bu, benim onlara olan sevgimdi.
Efes, ona olan bakışlarımı fark ettiğinde kendini toparlayarak sırtını dikleştirdi ve hiçbir şey olmamış gibi abim ile sevgilimin arasında dönen bu öğleden sonra gerçekleşecek maç hakkındaki konuşmalarına katıldı.
Daha fazla rahatsız olmasını istemediğimden gözlerimi ondan çektim. Kafamı sakince abimin omzuna yerleştirirken sessiz bir iç çektim ve onlar konuşurken sessizce sohbetlerini dinlemeye başladım. Kaan hemen etrafımı hızla sarmalanmasına neden olan sıcak bir hisle konuşmasına kısa bir ara verdi ve saçlarımın üstünü öpüp konuşmasına kaldığı yerden devam etti.
Ufak hareketiyle içime dolan sıcak hissi görmezden gelmedim ve karşılığında bu sıcaklığın dudaklarıma dolanıp bir gülümseme yeşertmesine engel olmadım. Arın gülüşüme göz ucuyla gülümsedi. Sanırım yine çok güzel gülümsediğimi düşünüyordu.
Günüm kötü başlamış olsa ve kesinlikle daha da kötü olacağına dair saçma bir inancım olsa da şimdi her şey yolundaydı. Bu içimin rahatlamasına neden oldu.
Günüm kötü geçmeyecekti gayet. Hiçbir sorun da olmayacaktı.
***
“Çok büyük bir sorun var Rüya!”
Bir anda yanımda biten arkadaşımın endişeli yüz ifadesine kaşlarımı çatarak baktım.
“Ne oldu?” diye sorarken okulun binasından bahçeye çıkıyordum. Özgür hemen yanımda yürümeye başladı çantasını gelişigüzel bir şekilde omzuna atarken.
Sonunda öğle arası gelmişti. Bugün öğleden sonra okulun basketbol takımının maçı olduğu için geri kalan tüm dersler iptal edilmişti. Herkes maçı izlemeye gidecekti. E tabii ki ben de. Kaan ve Arın yanıma gelmeden önce koç ile konuşmaları gerektiğinden spor salonuna gitmişlerdi. Ben de eşyalarımı toparlamış onları aşağıda beklemek üzere okuldan çıkıyordum. Sınıfımla hala pek iyi anlaştığım söylenemezdi. Zaten sürekli Kaan ve Arın ile takıldığım için başkalarıyla kaynaşma derdim yoktu, bu sınıftakilerin çoğu Kaan benimle ilgili o ses kaydını paylaştığında Kaan’ın yanında durup yüzüme karşı alaycı kahkahalarını attıkları için genellikle kısacık bir konuşma için bile muhatap olasım gelmiyordu.
Bu yüzden çantamı topladığım gibi kendimi sınıftan dışarı atmıştım.
“Galiba Meriç mart geldi diye kafayı yiyor.”
Anlamsızca suratına baktım. “Meriç niye mart geldi diye kafayı yesin ki? Bir sorun mu var?”
Bunu nasıl bilmezsin gibi bir his veren yargılayıcı bir kaş kaldırmayla ellerini iki yana kaldırdı. “Çiftleşme dönemi geldi ya!”
Tükürüğüm boğazıma kaçtı ve deli gibi öksürmeye başladım. “Ne?”
Bir an neyi düşündüğümü anlayınca koca bir kahkaha attı. “Ya bizim Meriç değil kankam ya! Kediden bahsediyorum kediden.”
Sinirle koluna bir yumruk geçirip bahçenin çıkışına doğru ilerlemeye devam ettim. Neredeyse herkes anında okulu ardında bırakmaya çalıştığı için bahçe kapısı biraz sıkış tıkıştı. Birkaç dakika içinde okul boşalmış olacaktı.
“Şu kediye gerçekten başka bir isim vermenin zamanı gelmedi mi sence de?”
“Niye ki ya?” diye sordu gevşek gevşek. Nedense Meriç’in sürekli kedi ile karıştırılmasından aşırı keyif aldığına emindim. “Ne güzel isim işte.”
Kıkırdadım. Meriç sabah okula gelmiş olsa da Ayça’nın hastalandığını duyunca doğruca çantasını aldığı gibi okuldan kaçmıştı. Artık Arın ile o kadar kavga ediyor sayılmazlardı yani araları düzelmişti Meriç için kavgaya girdikleri günden beri ama Meriç telaşla okuldan çıkmaya çalışırken sevgilimin, onun arkasından memnun bir gülümseme atacağı kadar düzeldiğini bilmiyordum açıkçası. Şaşırtıcıydı ama sonunda iyi anlaştıklarını bilmek rahatlatıcıydı.
Sonunda bahçe kapısına geldiğimizde ikimiz de biraz geride durup Kaanları beklemeye başladık. Meriç gelmese de Özgür maça gelecekti. Efes’in de bizimle gelmesini istemiştim ama Alper ile maçtan önce bir yere gitmeleri gerektiğini söylediğinden ısrar etmemiştim. Onunla maçın olacağı yerde buluşacaktık.
“Beliz gelmiyor mu?” diye sessizliği böldüm ama doğru bir konu açmamış olmalıydım ki arkadaşımın yüzü buruştu.
“Yok. Kavga ettik. Gelmeyecekmiş.”
Üzgünce “Yaa.” diye mırıldandım. “Niye ki?”
Arkadaşım, her zaman konuşmaya ve dedikodu yapmaya bayılan arkadaşım, bir an hiç ağzını açmak bile istemiyormuş gibi göründü ama göz göze gelince aniden dökülmeye başladı.
“Aşırı gereksiz kıskanç. Dayanamıyorum baskısına artık.” Öfkeli bir nefes verdi. “Çok paranoyak ve asla bana güvenmiyor. Sürekli acaba bir yanlış yaptım mı diye kendimi sorgulamaya başladım Rüya! Beni de paranoyaklaştırdı iyice. Ayrıldık gibi.”
Üzgünce dudaklarımı büzdüm.
Aslında hiç de öyle bir kız gibi durmuyordu Beliz. Her zaman çok tatlı görünürdü, beni her gördüğünde mutlaka bir iltifat etmeden yanımdan ayrılmıyordu. Bazen saçlarımın ne kadar güzel göründüğünü söylüyordu. Bazen ojemin rengine övgü yağdırıyor bazen de gözlerimin ne kadar hoş olduğunu vurguluyordu. Dediğim gibi tatlı bir kızdı.
Ama Özgür de gördüğüm kadarıyla harika bir erkek arkadaştı. Kendisine güven vermeyecek tek bir hareketini bile görmemiştim. Üstelik Özgür çok samimi ve dürüst birisiydi. Dediği gibi bir baskıyı hak etmeyecek kadar düzgün bir insandı.
Özgür uzun zamandır bir şeyleri içine atıyor olmalıydı ki uzun uzun içini döktü bana. Ben neredeyse konuşmadım ve onun yaşadıklarını anlatarak rahatlamasını bekledim. O süre içinde okul tamamen boşalmış sayılırdı ama abim ile sevgilim hala ortalıkta görünmüyordu.
Bir süre Özgür’e konuşması için fırsat verirken sonunda sessizleştiğinde ona kendini daha iyi hissetmesi ve yanında olduğumu bilmesi için destekleyici şeyler söylemeye çalıştım. Arkadaşımın kendini daha iyi hissetmesini istiyordum. Özgür, dünyanın en iyi ve en neşeli arkadaşıydı. Onu böyle ışığı sönmüş bir şekilde görmek hoşuma gitmemişti.
“Rüya!”
Özgür’e yaptığım destekleyici konuşma bahçenin dışından gelen ses ile bölündüğünde kafamı bir daha asla görmem sandığım kişinin tanıdık sesine doğru çevirdim istemsizce. Ağzım şaşkınlıkla açılırken kurduğum cümle yarım kaldı.
Bir de günümün kötü geçmeyeceğine kendimi umutsuzca inandırmıştım.
***
Selammmm bölümü beğendiniz mi?
Siz kısa diye yazmadan önce söyleyeyim bu biraz geçiş bölümü saldırmayın lütfen vdghfbfafjklbcsjkb
Sonda kim geldi sizceeeeeeeeeeeeeee????????????
Arın ile Rüya ilişkisine eriyor mu herkesssssssss?
Kaan'ın Arın ile Rüya'nın ilişkisine olan davranışları??
Efes ile Kaan ikilisi?
Rüya ile Kaan kardeşliği tabii kiii?
Özgür de hakkında konuşulmayı aşırı hak ediyor bence jsbdjvnjknvjsd seviyor musunuz Özgür'ü?
Meriç ile Ayça'nın arka planda dönen hikayesi peki???
Maalesef ki hiç istemeyerek oy ve yorum sınırı koydum. Sınır geçtiğinde yeni bölümü atacağım.
Artın yavaştan finale yaklaştığımızı da haber edeyim -duygulu ve ağlayan emoji-
Finale son beş bölüm kala geri sayıma başlayacağız -yeniden ağlayan emoji-
Bu hikayenin bitmesini hiç istemiyordum ama her güzel şeyin sonu vardır. Neyse neyse ben duygusallaşıp veda konuşmasına şimdiden başlamayayım vsdbcbckjbsvjbjdv
Yeni bölümde görüşene dek kızıl saçlı kara kediler size umut getirsin <3<3<3
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 193.86k Okunma |
24.56k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |