
5. bölüm ile karşınızdayım bebekler umarım iyisinizdir.
Keyifli okumalaaar.
***
Sanırım bir rüyadaydım. Garipti çünkü uyandığımı sanmıştım.
Uyanmış ve odamdan dışarı çıkmıştım. Mutfağa gidiyordum çünkü evin içine dolmuş güzelim börek kokusu bana babamın mutfakta olduğunu söylüyordu. Neredeyse gözlerim dolacaktı çünkü babamı çok özlemiştim.
Adım adım mutfağa ilerledikçe burnuma gelen koku arttı. Ama mutfağa girdiğimde tezgahın önündeki babam değildi.
Dudağım aşağı büküldü ve geriye doğru bir adım attım. O sırada tezgahın önündeki beden yüzünü bana döndü ve yeşil gözleri üzerime sabitlendi.
Yüzüne zalim sırıtış yerleşirken korkuyla nefes alıp gözlerimi açtım.
İşte o an uyandım.
“Baba abime bir şey söyle! İstemiyorum diyorum anlamıyor musun?”
Kulağıma dolan sesler yüzünden uyandığımı belli etmemek için hareket etmeden gözlerimi geri yumdum.
“Onur saçmalama. O bizim kardeşimiz başka ne yapacağız?”
Mert’in sesini tanıdı kulaklarım ve uykum iyice açıldı.
“Benim tek bir tane kardeşim var abi ve o bu kız değil!”
Bağırışıyla irkilmemek için kendimi zor tuttum.
“Sessiz ol.”
Rüyamdaki yeşil gözlü adamın sesini duymak tüylerimi ürpertti.
“Baba, Onur’un dediklerine katılıyor olamazsın.” Mert çaresizce konuşurken onun ne için bu kadar direttiğini merak ettim. “Onu öylece bırakamayız. O senin öz kızın.”
Yutkundum.
Öyleyim. Öyleymişim gerçekten. Dayımın bana tüm olanları anlattığı günün gecesinde bir vakit uyanınca görmüştüm yatağın yanındaki çekmecede duran kağıdı. Bolca anlamsız gelen terim olsa da oradaki babalık testinde yazıyordu biyolojik babamın Demir denen adam olduğu. Garipti çünkü ona bakınca babam oymuş gibi hissetmiyordum. Bana öyle hissettiren tek bir adam vardı ve asıl o benim gerçek babamdı.
“Evet ama senelerdir o kadınla yaşıyor.”
“Ne yani? Sırf bu yüzden onu ortada mı bırakacağız? O daha bir çocuk!”
Mert çaresizce benim hakkımda konuşuyordu yani. Benim yanımda durmaya çalışıyordu. Bu farkındalık, hala kapalı da olsa gözlerimin yaşlarla dolmasına neden oldu. Hiç tanımıyordum onu halbuki. O da beni tanımıyordu. Buna rağmen beni geride bırakmamak için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.
“Allah aşkına abi ben o kadını aklıma getirmeden kızın yüzüne bakamıyorum bile ama sen onu evimize mi alalım diyorsun?”
Daha fazla duymak istemediğim için sırt üstü döndüm ve yeni uyanıyormuş gibi yaparak gözlerimi açtım.
Gün ışığı direkt gözlerimi yakarken numara yapmama kalmadan gözlerimi kırpıştırdım. Üçü de konuşmayı kesti ben uyanınca.
Sessizce onlara göz attığımda babalarının ayakta oğullarının ise hemen yatağın yanında koltukta oturduğunu gördüm.
Mert ve Onur’un ikisi de onları son gördüğümden beri üstlerini degiştirmişlerdi. İkisinin de üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Ama Onur’dansa Mert daha düzenli görünüyordu. Gömleği güzelce ütülenmiş üstten yalnızca bir düğmesi açık bırakılmış ve gömleğinin manşetleri oldukça düzgün bir şekilde bileklerine iniyordu. Göremesem de gömleğinin bileklerinde kol düğmesi takılı olduğuna emindim. Siyah pantolonuysa üstünde jilet gibi duruyordu.
Onun aksine Onur’un üstündeki beyaz gömlek biraz kırışmıştı. Manşetlerini direklerine kadar çekmiş gömleğinin düğmelerini de üstten üç tane açmıştı. Boynundaki zincir görünüyordu ve Mert nasıl düzgün görünüyorsa o bir o kadar dağınıktı.
Bu birkaç günde onları çözdüğüm kadarıyla zaten Mert düzgün kardeşti, tam bir abiydi. Otoriterdi. Ve bence biraz kuralcıydı. Onur ona oldukça saygı duyuyordu fakat kendisi Mert’in olduğu her şeyin zıddıydı. Üstü başı dağınıktı, zaten bugün nasıl takıl elbise giymişti bilmiyorum. Asiydi. Yüzünde sürekli somurtkan bir ifade vardı ve abisine ne kadar saygı duyarsa duysun sürekli onunla tersleşiyordu.
İlginç bir kardeşlikti aralarındaki. Benim hiç kardeşim olmamıştı ve etrafımda da kardeşlik görebileceğim kardeşler olmamıştı. Babamın kardeşi yoktu ve annem ile dayım da hiç kardeş gibi değillerdi. Bu yüzden bu iki kardeşi izlemek fazlasıyla ilginç gelmişti.
Bir kardeşleri daha olduğunu biliyordum. Çünkü dayımın o gün annemin ardında 3 çocuk bıraktığını söylediğini duymuştum. Ama o kardeşi ne görmüş ne de adını duymuştum bu birkaç günde. Ki nadiren Mert hariç herhangi biriyle hiç konuşmadığım için sormamıştım da öteki kardeşleri nerede diye.
“Günaydın Rüya.” Dedi Mert sevecen bir sesle. Yüzüne bir gülümseme kondurarak ayağa kalktı. “Umarım sesimize uyanmamışsındır.”
Nazik bakışları karşısında kendimi hafifçe gülümsemeye zorladım.
“Günaydın. Hayır sesinize uyanmadım.”
Onur ağzının içinde ters ters bir şeyler homurdandığında aynı ters bakışlarla suratına baktım.
“Ne var kızım?”
Ne kadar gıcık bir çocuktu bu öyle.
“Sen niye hala buradasın?” diye sordum uzandığım yerden hafifçe doğrularak. Oturma pozisyonuna geçmeye çalışıyordum.
Mert tam bir centilmen olduğu için hemen yastığımı düzeltip yaşlanmama yardımcı oldu. Ona sessizce teşekkür ettim.
“Sana mı soracağım nereye gideceğimi sana ne?”
“Çocuklar yine başlamayın.”
Demir denen şahıs Mert’in yanından geçip yatağımın diğer tarafındaki sandalyeye adımladı.
“Pardon baba.”
Onur gıcığının aldığı uyarıyla susmasıyla alay ederek suratına bakıp sırıttım. Dudaklarını oynatarak anlamadığım bir şeyler dedi sessizce. Muhtemelen küfretti.
Gıcığın babası sandalyeyi yatağımın dibine çekerek tam yanımda olacak şekilde oturup çocuklarına döndü.
“Bize biraz izin verin çocuklar.” Derken onu bu odada gördüğüm ilk andan beri olduğu gibi hala tepkisizdi. Bir insanın bu kadar tepkisiz olması korkutucuydu açıkçası.
Bu zamana kadar benimle sadece ilk uyandığımda doğrudan konuşmuştu. Onun dışında geçtiğimiz bu birkaç günde sürekli yanımda olsa da benimle bir kere bile konuşmamıştı.
Genellikle öylece bana bakıyordu. Gözlerinde herhangi bir duygu olmadığı için bana bakarken ne düşündüğünü kestiremiyordum. Kızı olduğumu öğrendiği için şaşkın mıydı? Anneme benzediğim için midesi mi bulanıyordu? Ya da bir kızı olduğunu 17 sene sonra öğrendiği için kızgın mıydı?
Hiçbir şey.
Gözlerinden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Bu yüzden bu süreçte ben de onunla konuşmaya çekinmiştim. Gerçi konuşacak bir şeyim de yoktu ama sürekli yanımda o olduğundan bazen susadığımda ama yanımda su olmadığında ondan istemekten çekiniyordum. Susuz kalıp ölmek daha tercih edilebilirmiş gibi geliyordu.
Ya da tüm kıyafetlerim evimle birlikte yandığı için dayımın aldığı yeni eşofman takımının boynuma değen etiketi beni rahatsız ettiği ve yanımda ondan başka kimse olmadığı için bir gün boyunca o rahatsız edici etiketle yattığım için tüm gün boyunca ağlayacak halde uzanmıştım. Neyse ki onun şansıma yanımda olmadığı bir an hemşirenin yanıma geldiği zamana denk gelmişti de ondan rica etmiştim etiketi koparması için.
“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu oğulları çıkıp arkalarından kapıyı kapatınca.
Omuz silktim cevap vermek yerine.
“Bu nasıl hissettiğine dair bir fikir vermiyor bana.”
Dümdüz konuşuyordu ama benimle alay ettiğine yemin edebilirdim.
“Daha iyiyim.” En azından bedensel olarak. Mental olarak en dipte olduğumu düşünüyorum.
“Güzel. Doktorunla konuştum. Artık taburcu olabileceğini söylediler.”
Rahatsızlıkla gözlerimi ondan çektim. Beni korkutan an sonunda gelip çatmıştı anlaşılan.
Evimi yaktığım için hastaneden çıkınca gidecek bir yerim yoktu. Günlerdir harıl harıl nerede kalacağımı düşünüyordum. İlk aklıma gelen yer dayım olmuştu ama ne yazık ki o da aynı ablası gibi beni yarı yolda bırakmıştı.
Dayımdan onun yanında kalabilir miyim diye rica ettiğimde dediği şey benim yerimin ailemin yanı olduğuydu. Gerçekten bana bunu demişti. Annemin de babamın da günlerdir bir kere bile hastaneye gelmelerini geç nasıl olduğumu sormak için aramadıklarını biliyordu. Buna rağmen bana ailemin yanında kalmam gerektiğini söylemişti. Ailem derken bahsettiği ailenin annem ve babam olmadığını karşımda duran bu adam ve çocukları olduğunu anlamayacak kadar aptal değildim. Ama onlar benim ailem değillerdi. Sanırım dayım bunu anlamayacak kadar aptaldı.
Bu yüzden onunla küsmüştüm. Zaten sürekli ziyarete gelmiyordu hastaneye. Bunun için ona ayrı kırgındım çünkü tanımadığım karşımdaki adam bir kere bile beni yalnız bırakmamıştı. Ama senelerdir beni tanıyan dayım yanıma sadece birkaç defa gelmişti. Üzücüydü. Bu yüzden ondan da nefret ediyorum.
Savunma mekanizmam birilerinden nefret etme üzerine kuruluydu. Kendimi korumam gerekiyorsa yaptığım ilk şey karşımdakinden nefret edip dikenlerimi çıkarmaktı. Uyandığımdan beri sanırım dikenlerimin yerine döndüğü tek bir an olmamıştı.
“Ne güzel.” Diye cevapladım onu boş bir sesle.
Güzel falan değildi. Çünkü gidecek bir yerim olmadığından ve 18 yaşından küçük olduğumdan sanırım beni yurda yollayacaklardı. Tıpkı Onur’un dediği gibi.
“Fakat hastaneden çıkman evde dinlenmeyeceğin anlamına gelmiyor. Doktorun okul için raporunun süresini bir hafta daha uzattı. Eve geçtiğimizde dinlenmeye devam edip iyileşmeye bakacaksın.”
Söylediği şeylerden tek bir yer dikkatimi çektiğinden kaşlarımı çattım.
“Ne demek eve geçtiğimizde? Ben sizinle bir yere gelmiyorum.”
Hissiz suratında ilk defa bir duygu belirdi: Alay.
“Öyle mi? Peki nereye gitmeyi düşünüyorsun?”
Ters ters suratına baktım.
“Evime.”
“Evin yandı Rüya.” İsmimi söyleyişinde garip bir his vardı. Yutkunarak söylemişti sanki. İçi gitmiş gibi.
O an onun bulunduğumuz durum için gerçekten ne hissettiğini çok merak ettim.
“Dayıma giderim.” Diye inatlaştım.
“Ben izin vermediğim sürece dayın seni evine almaz.”
Kendinden emin cevabı karşısında sinir oldum. Kibirle gözlerine diktim gözlerimi.
“Sen kimsin ki benim bir yere gidip gitmemem için senin iznin gereksin?”
“Testler gösteriyor ki biyolojik babanım.” Diye yanıtladı kibrimi kendi kibri altında ezerek. “Yakında da mahkeme kararıyla üstünde hak iddia edebilecek tek ebeveynin olacağım.”
“Bu hiçbir şey ifade etmez. Sen benim babam değilsin.”
Sesli bir nefes verdi.
“Yine de test sonuçları ve mahkeme kararı senin sözünü önemsiz kılıyor.”
Haklıydı. Haklı olmasından nefret ettim.
“Sizinle gelmek istemiyorum.” Dedim acınası bir kabullenmişlik ve yenilmişlikle. Bu yenilmişliği en son bir hafta önce okulda Kaan’a karşı yaşamıştım. Beni alt eden bu iki kişiden de nefret ettim.
“Gelmek zorundasın. Dayına gitmeye çalışsan bile polisle kapına gelip seni götürebilirim.”
Kendine olan katıksız güveni aslında kıskanılasıydı. Hep dışarıya karşı onun gibi aşırı öz güvenliymişim gibi davranırdım ama içten içe biliyordum ki onunki gibi bir öz güvenin bir parçasına bile sahip değildim.
“Senden hiç hoşlanmadım.”
“Bu senin sorunun.” Dedi gıcık bir sesle ve oturduğu sandalyeden kalkarak kapıya yöneldi.
“Yavaştan toparlansan iyi olur çünkü yarım saate çıkacağız. Taburcu işlemlerini yapmak için aşağı iniyorum, bir şeye ihtiyacın olursa çocuklardan biri kapıda olacaktır.”
Onu cevaplamama izin bile vermeden beni odada bırakıp gitti. Birkaç dakika boyunca ters ters arkasından kapattığı kapıya baktım. Ne kadar gıcık bir adamdı. Onur’un kime çektiği açıkça belli oluyordu.
Öfkeyle sesli bir nefes verip yatağımdan çıktım. Daha elimi yüzümü bile yıkamadan baba oğul canımı sıkmışlardı.
Odadaki küçük banyoya girdiğimde uyandığımdan beri olduğu gibi aynaya bakmaktan itinayla kaçındım. Yüzümdeki yaraları görmek istemiyordum. Kollarımdakileri ve karnımdakileri yeterince görmüştüm çünkü. Vücudumun her tarafı kesik doluydu. Sanırım kesikler yanıklardan daha iyiydi fakat çenemin hemen sağ altındaki üç dikişli yarayı görmek beni rahatsız etmiyor değildi işte.
Oyalanmadan parmağımdaki atele dikkat ederek elimi yüzümü yıkadım. Yangını fark ettiğim an kendimi yere attığım sıra parmağım zedelenmişti bu yüzden kendine gelene kadar atel takmıştı doktorum. Karnımda ise beş dikiş vardı bir cam parçası saplandığı için. En çok ağrım da oradaydı zaten. Bunlar dışında gerçekten o yangından ucuz kurtulmuştum. Genel yaralanmalarım camlar yüzündendi, yangından dolayı ise sadece dumandan ciğerlerim zarar görmüştü biraz. Bu yüzden beni bu kadar uzun süre hastanede tutmuşlardı. Ama iyiydim. Uyandığım ilk günden daha iyiydim.
Banyodan çıkınca bir an günlerdir içinde olduğum odaya baktım. Bir kere bile odadan çıkmamıştım. Yataktan bile sadece tuvaleti kullanmak için çıkmıştım. İçimden uyanmak bile gelmediği için normaldi aslında.
Suratımı asarak yanıma alacağım herhangi bir şey var mı diye etrafı inceledim. Eşofmanımın ceketi dışında bir şey göremeyince ceketime yönelip üstüme giydim yavaş hareketlerle.
Bu insanlarla asla aynı eve gitmeyecektim. Ya da onlarla yaşamayacaktım. İlk önceliğim onlara görünmeden hastaneden çıkmak ve buradan uzaklaşmaktı. Sonrasında ise birinden telefon bulup babamı aramayı düşünüyordum. Babam kendisi bana seni istemiyorum demediği sürece başkalarının söyledikleri umurumda değildi. Babam beni çok severdi biliyorum. Belki şimdi biraz kırgındı yaşananlara o yüzden yanıma gelmiyordu ama ne olursa olsun beni bırakmazdı.
Kafamda yavaş yavaş şekillenen olanın verdiği iç rahatlığı ile ilerleyip sessizce odanın kapısını açtım.
Demir kişisi oğullarından birinin burada olacağını söylemişti ama şans yüzüme gülüyor olmalıydı ki kapının önünde ya da koridorun herhangi bir yerinde tanıdık bir yüz yoktu.
Rahat bir nefes vererek odadan çıktım ve karşıma çıkan ilk çalışana çıkışı sordum. Sorum garipti elbette ama hiç odadan çıkıp hastanede dolaşmadığım için kendimi bir labirentin içinde gibi hissediyordum.
Neyse ki çıkışa nasıl gideceğimi kolaylıkla öğrendim. Karnımdaki dikişle merdiven inmenin çok zor olacağını fark ettiğimden asansör çağırdım. Aynı zamanda yeni biyolojik kuyruklarıma yakalanmamak için etrafı kolaçan ediyordum.
Gerçekten şanslı olmalıydım ki hiç kimselere yakalanmadan aşağı inip keyifle sırıtarak dışarı çıkabildim.
Havanın soğukluğu içimin bile donmasına neden olurken üstümdeki ince cekete sarındım. Dayım bir mont almayı akıl edememişti gerçekten. Ona söylene söylene hastanenin bahçesinden geçtim. Deli gibi üşümeme rağmen kaçtığım için içim rahattı. Hiç tanımadığım, hayatımda bir kere bile görmediğim insanlarla birlikte aynı eve gidip üstüne bir de onlarla yaşamayacaktım. Kimse benimle ilgilenmek istemiyorsa bile kendi başımın çaresine bakabilirdim. En kötü bir süre bir arkadaşımla kalırdım.
Gerçi Eylem ile konuşmayı kestikten sonra hiçbir arkadaşım kalmamıştı ama sanırım mevcut durumda Kaan’ın yanında kalmaya bile razıydım.
Ben bunları planlayıp kafamda kurarken yola çıktığımı dibimde çalan kornayla fark ettim. Korkuyla irkilerek arkama baktığımda ise artık çok geçti çünkü araba dibime girmişti bile.
Siyah arabanın önü bacağıma çarptığında yere yuvarlandım.
Sanırım şanslı olduğumu söylemek için çok erkendi.
***
“Ah!”
Elimi ağrıyan kafamın üstüne koyarken gözlerimi araladım. Neler olduğunu anlamaya çalışarak gözlerimi kırpıştırdım.
Of! Kaçmaya çalışırken araba çarpmıştı. Bir arabanın çarpmadığı kalmıştı zaten bana.
Görüşüm netleştiğinde kaşlarımı çattım. İlk gördüğüm şey tanıdık bir hastane tavanı değildi hayır. Tanıdık bir tavan bile değildi.
Kulağıma höpürdetme sesi gelince uzandığım yerden kafamı çevirdim.
Onur karşımdaydı. Elindeki çikolatalı süte benzeyen bir bardağın dibini pipetle höpürdetiyordu.
Şaşkınlıkla bulunduğum yere baktım. Bir evdeydim. Hayatımda hiç bulunmadığım bir evin salonunda uzanıyordum. Karşımdaki koltukta gıcık Onur vardı ve neşeli bakışlarla bana bakıyordu.
Sanırım bulunduğum durumda en şaşırtıcı olanı onun neşeli olmasıydı çünkü günlerdir yüzüme nefretle bakmak dışında bir duygu göstermiyordu.
“Günaydın kaçak kedi.” Dedi keyifle. Bulunduğumuz yerde sadece ikimiz vardık.
Elimi koltuğa yaslayıp kalktım ve ağrıyan bacağımı hissetmemle acıyla inledim.
“Neden buradayım?” diye sordum hüsranla. Sol elimi bacağıma yasladım. Arabanın çarptığı yerdi.
“Kaçmayı beceremeyip kendini arabamın önüne attın çünkü.”
Sinirle ona döndüm. Keyifli olmasının sebebi anlaşılmıştı. Arabayla bana çarpan oydu!
“Bana sen mi çarptın?” diye sordum öfkeyle.
Boş bardağı eğilip sehpanın üzerine koydu. Keyfine diyecek yoktu gerçekten.
“Evet. Maalesef bir anda önüme atladığın için arabayı durduramadım.” Dedi yalan olduğu bariz belli olan üzüntüyle.
“Bana çarpmadan durabilirdin!”
Sinir bozucu bir şekilde omuz silkti.
Ona bakmak midemi bulandırdığı için yabancısı olduğum salonu incelemeye koyuldum.
Çok genişti ve bu genişliği evin büyüklüğü hakkında bir fikir oluşturuyordu. Üzerinde olduğum koltuk takımı çok tatlı kırmızı renginden oluşuyordu. Kenarda mavi bir L koltuk vardı ve duvarlar çok açık bir maviye boyanmıştı.
Kenardaki dolabın üstünde fotoğraf çerçeveleri vardı ki bu bana evimi hatırlattığı için kalbim sızladı.
Bu yüzden incelemeyi bırakıp önüme döndüm.
“Beni niye buraya getirdiniz?” diye sordum düz bir sesle. “Ve neden içinizdeki en gıcık olan kişi benim yanımda duruyor?”
Ters ters bakarak gözlerini devirdi. Bu tavırları onda garip duruyordu. Çünkü o asi bakışlarının ardında keskin, korkutucu bir duruşu vardı. Ona rağmen bana karşı bu kadar çocukça davranışlar sergilemesi ondan korkmamı engelliyordu.
“Sensin gıcık.” Dedi beş yaşındaki çocuk gibi. Ona ciddi misin bakışı attım kınayarak.
“Arabamın önüne atladın ama ben bir süper kahraman olduğum için sana çok yavaş çarptım maalesef ki ölmedin yani. Her neyse hastaneye geri gittik senin yüzünden ve orada da ne yazık ki iyi olduğunu söyledikleri için babam seni yine ne yazık ki evimize getirdi.”
Gözlerimi devirdim.
Sözde kaçacaktım. Ama resmen kaçtığım yere kendi ayağımla gelmiştim.
Kapının olduğu tarafa çevirdim gözlerimi. Yakınlarda Onur dışında kimse görünmüyordu bu yüzden aslında buradan da kaçabileceğimi düşündüm. Hem Onur beni engellemezdi.
Bu mantıklı geldiği için ayaklarımı yere indirip hafifçe ayaklandım.
“Kaçmayı aklından bile geçirme.” Dedi Onur gıcık bir sesle. “Babamın kesin talimatı var, bu evden çıkmayacaksın.”
“Hadi ama buradan gitmemi en çok sen istersin!”
“Sana haklısın demek içimden gelmese de doğru söylüyorsun. Gitmeni en çok ben isterim. Ama babam benden seni evde tutmamı istedi o yüzden evde kalıyorsun.”
Suratımı buruşturup ona arkamı döndüm ve boşa ayağa kalkmış olmamak için fotoğraf çerçevelerin oraya doğru topallayarak adımladım.
“Düzgünce yürü işte o kadar sert çarpmadım.”
Durup sabır çektim sesli bir şekilde.
“Önündeki bardağı kafanda kırmamak için kendimi çok zor tutuyorum Onur.”
Sesli bir şekilde güldü.
Dolabın önüne geldiğimde gözüm hemen Mert’in tek başına olduğu fotoğrafa kaydı. Üstünde cübbe kafasında kep vardı. Üniversite mezuniyetinden bir kareydi.
Yüzündeki gülüş içimi ısıttığından az kalsın gülümseyecektim ama kendimi son anda tuttum.
Hemen yanındaki çerçeveye değdi gözlerim. 3 kişi vardı. Kollarını birbirlerinin omuzlarına atmışlardı.
Ortada duran kişinin tanıdıklığıyla bir an nefes alamadım.
“Hayır.” Derken fotoğrafa uzandım ve gerçekliğini ölçmek ister gibi gözlerime yakınlaştırdım. “Hayır hayır hayır. Şaka olmalı bu.”
“Ne oldu psikolojik manyak?”
Dehşetle Onur’a döndüğümde yüzümde nasıl bir ifade varsa meraklanarak ayağa kalkmasına sebep oldu.
“Sakın,” deyip fotoğrafı ona uzattım o bana doğru gelirken. “Sakın bana kardeş olduğunuzu söyleme.”
Uzanıp elimden çerçeveyi aldı ve kısaca göz attı ve geri uzattı hangi fotoğraf olduğunu hemen anlamış gibi.
“Sorunlu musun sen?” diye sordu ciddi ciddi.
Bir kez daha fotoğrafa baktım. Gerçekten oydu. Gerçekten daha geçen hafta yaşadığım her şeyi burnumdan getiren o gıcık, yüzünü parçalamak istediğim sarı çıyan Mert ve Onur’un ortasındaydı. Gülümsüyordu. Abilerine sarılıyordu.
“Lütfen ama lütfen bu pislikle kardeş olduğunuzu söyleme Onur!” dedim ağlar gibi. Bacağım ağrımasa ayaklarımı yere vuracaktım hüsranla. “Sana bile gerçekten sana bile razıyım.”
Sonunda anlamış gibi aydınlandı şaşkınlık içinde.
“Kaan’ı tanıyor musun?”
Çığlık atmak istedim. Allahım neden? Neden Kaan’ı tanıyordum? Allahım neden Kaan kardeşim çıkmak zorundaydı?
***
Selümmmmm! Hikayeye artık resmi olarak giriş yaptık.
Düşmanımız abimiz çıktı ne düşünüyorsunuz?
Kitabı beğeniyor musunuz? Bölümler nasıl?
Düşüncelerinizi yorumlarda belli etmeyi ve bölümleri oylamayı unutmayın ballarım.
Bölümler bu haftadan itibaren artık her cuma günü gelecek muhtelen cumaları akşama doğru yayımlarım.
Cumaya dek bolca öpüldünüz kedilerim <3
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 193.86k Okunma |
24.56k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |