8. Bölüm

Bölüm 8

Büşra Soyalp
bkuzgun

 

Sevgili Kızıl Saçlı Kara Kedi ailesi;

 

Sizlerin heyecanla direttiğiniz yeni bölüm isteğini kıramadım ve sürpriz bir bölüm paylaşmak istedim. Heyecanınız, ısrarınız ve desteğiniz benim için çok değerli. Kitabıma gösterdiğiniz bu yoğun ilgi beni hem çok gururlandırıyor hem de fazlasıyla mutlu ediyor. Çok teşekkür ederim <3

 

Uzatmadan keyifli okumalar dilerim. Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin.

 

Cuma günü görüşmek üzere sevgiyle <3

***

 

Gözlerimi kısarak son beş dakikadır yaptığım gibi karşımdaki çocuğa baktım. O da aynı şekilde bana baktığından anlamsız bir bakışma yarışmasına dönmüştü sanki bu.

Kucağımdaki boş A4 sayfasına kalemimi vurmaya başladım yavaşça.

Bugün okuldan çıktıktan sonra eve gelir gelmez sanki anlaşmış gibi Kaan ile elimize kağıt kalem alıp aşağı inmiştik.

Normalde yine odamda takılırdım ama bu işi Onur veya Demir gelmeden halletmek istiyordum. İkisi de benden rahatsız olduğundan gözlerine görünmek istemiyordum açıkçası. Bu evde bir tek Mert benden bir rahatsızlık duymuyordu bu yüzden kanımın en çok kaynadığı kişi oydu. Zaten Kaan'ı adamdan saymaya da gerek yoktu.

Aklıma bir şey gelmiş gibi kalbim kadar temiz olan sayfaya gözlerimi çevirdim hemen ve hızla kalemimi kağıdın üzerinde hareket ettirdim.

"Ne yazıyorsun sen?" diye sordu merakla ve kafasını uzatarak kağıdıma bakmaya çalıştı. Sırf daha da meraklanması için sırıtarak kağıdımı sakladım.

Kaan Soylu dünyanın en sıkıcı insanı.

"Sana ne? Murat hoca yazdığımız şeyleri birbirimize göstermemiz gerektiğini söylemedi."

Öyle mi der gibi kaşlarını kaldırıp hararetle kağıdını doldurmaya başladı. Anlık vuran meraktan dilimi tutamadım.

"Hey! Ne yazıyorsun benim hakkımda?"

Sesini incelterek "Sana ne?" derken benim taklidimi yapıyordu. "Murat hoca yazdığımız şeyleri birbirimize göstermemiz gerektiğini söylemedi."

Gıcıklığına karşı göz devirip ben de kağıdıma döndüm. O hararetle yazarken benim yazacak tek bir şey bulamamam korkunçtu.

Ne yazık ki o da bunu fark ettiğinden sırıtarak kağıdına gömdüğü sarı kafasını kaldırdı.

"Yazacak bir şey bulamıyorsun değil mi bu vahşet mükemmel varlık hakkında."

Egoist bir mankafa.

Sırıtışını silerek yazdığım şeyi görmeye çalıştı. Fakat az önce onun yaptığı gibi kağıdımı sakladım.

Aklıma gerçekten yazacak bir şey gelmiyordu. İlk ödev olduğundan az yazmama Murat hoca kızmaz diyerek birkaç cümle ekledim sadece.

Murat hocam üzgünüm uzun uzun düşündüm fakat yazacak tek bir şey aklıma geldi. Uzun uzun düşünmem açıkça bir yalandı çünkü Kaan ile 7 dakikadır falan buradaydık. 1 saat beraber vakit geçirmeyi bırak raporu bile geçirmeyeceğimiz bir saatin içindeyken dolduruyorduk. İğrenç bir ödevdi. "Kaan Soylu ile vakit geçirirken fark ettiğim şey şu ki ondan gerçekten ve çok içten bir şekilde en saf duygularımla nefret ediyorum."

Yazdıklarım en fazla bir buçuk paragraf tutmuştu o da büyük büyük yazmaya çalıştığım için. Ama bence hocanın başından fazlaydı yani. Hem kardeş olduğumuzu ve aynı evde yaşadığımızı öğrense bence bu ödeve son verirdi.

"Ne yapıyorsunuz siz?" diye bir ses duyduğumda irkilerek kafamı kaldırdım.

Onur salonun kapısından içeri giriyordu. Üstünde yine nadiren giydiği takım elbiselerinden biri vardı. Bugün babasıyla birlikte şirketlerine gitmiş olmalıydı yani bu demek oluyor ki Onur dönmüşse babası da dönmüştü.

Onunla da karşılaşmak istemediğim için kalemliğimi elime aldım. Eşyalarımı toplayıp bana verdikleri odaya gidecektim.

"Hoş geldin abicim. Ödev yapıyoruz."

Onur boynundaki kravatı çözmeye çalışırken yanımıza ilerleyip Kaan'ın yanındaki boş yere oturdu. Kravatı çözme işine anlık bir ara verip kardeşinin kafasına bir öpücük kondurdu.

"Ne ödevi bu öyle birbirinize ölümcül bakışlar attırarak kudurmanıza sebep olan?"

Hemen gözlerimi kaçırıp onları izlemeyi kestim. Sessizce hareket ederek eşyalarımı toplamaya çalışıyordum. Onur ile denk gelmiştik ama karşılıklı iletişime geçmeye gerek yoktu.

"Müdürün verdiği bir proje işte." diye geçiştirdi Onur'u. "Önemli bir şey değil."

Göz ucuyla Kaan'ın da abisine sarıldığını gördüm.

Kaan benden iki yaş büyüktü. Okula geç başladığı için aynı kademede olsak da benden büyüktü. Ve tüm bu olanlardan önce daha kardeş olduğumuzdan haberimiz yokken yaşından dolayı benimle bücür diye alay ederdi. Her zaman büyük olduğunu belli etmenin bir yolunu bulurdu. Ama evin en küçüğü olmak sanırım büyüklük taslamasını önemsiz kılıyordu. Çünkü şu an resmen karşımda küçük bir çocuk gibi duruyordu. Abisinin kafasını okşadığı sevimli, küçük bir çocuk.

Sevimli olduğunu düşünmek canımı sıktığından kafamı iki yana salladım. Onlar sohbetlerine devam ederken de hızla toparlandım.

Demir gelmeden yukarı çıkmak istiyordum ama bendeki şans mini minnacık olduğundan tam sessizce iki kardeşin yanından ayrılırken babaları içeri girdi.

Bir an karşı karşıya kaldığımızda yutkundu, ben de her gün aynada gördüğüm yeşil gözlerine takılı kaldım.

"Hoş geldin baba."

İrkilerek gözlerimi Demir'in gözlerinden çekip yanından geçmek için hareketlendim.

"Hoş buldum oğlum. Nasılsın?" Duraksama. "Bir saat sonra yemek yiyeceğiz."

Öznesi olmayan bir cümle kurduğundan bana söylediğini anladım ama merdivenleri adımlarken duraksamadım.

"Aç değilim." diye yalan söylerken teklemedim bile. "Okulda yedim."

Açıkçası bir süredir iştahım kapanmış olmasına rağmen şu an deli gibi acıkmıştım. Ama onlarla oturmaktansa gece gizlice fare gibi mutfaktan bir şeyler aşırmayı tercih ederdim.

Ki zaten birkaç gündür yaptığım sadece buydu.

Odaya girip kapıyı arkamdan kapattım. Elimdeki eşyaları öylece masaya bırakıp yatağa uzandım.

Buraya geldiğimden beri rutinim buydu. Hiçbir şey yapmadan uzanmak.

İlk birkaç gün daha zordu aslında çünkü alıştığım bir yer olmadığından uyuyamıyordum da. Fakat geçen birkaç günün ardından ise sadece uyumaya başlamıştım. Tüm gün sadece uyuyordum. Artık o da mümkün değildi çünkü okulum başlamıştı.

Oflayarak tavanı izlemeye başladım.

Bugün müdürün odasından çıktıktan sonra biraz düşünme fırsatı bulmuştum ve babamı aramaya karar vermiştim.

Evet, benim telefonlarımı açmıyordu ama anlaşılan Demir ile iletişime geçebiliyordu. Hem zaten benim de bir telefonum yoktu. Bu yüzden Mert eve geldikten sonra ondan telefonunu kullanmayı rica edecektim ve babamı arayacaktım.

Çok şey duyuyordum başkalarından onun hakkında ama duyduğum her şeyi babamın ağzından duyana kadar kimseye inanmamaya karar vermiştim.

Evet babam belki annemin yalan söylemesine ve olanlara kızgın olabilirdi ama beni ardında bırakacağına inanmıyordum. Eğer öyleyse bunu direkt bana söylemeliydi çünkü bu belirsizlikle yaşamak çok zordu.

Her an dolmaya hazır gözlerimi yukarı kaldırdım nemlenmesin diye.

Annemin artık olmadığını kabullenmek zor olmamıştı çünkü daha önce de geride üç çocuk bırakan kadından artık bir şey bekleme aptallığına giremezdim ama babam... babam öyle değildi. Beni tanımadığım insanların yanında bu kadar aciz bir şekilde bırakacak insan değildi.

Sesli bir nefes vererek sağa döndüm ve biraz da pencereye bakarak uzandım.

Telefonum olmadığı için her şey çok sıkıcıydı. Sosyal medya hesaplarıma giremiyordum ve beynimi kapatıp boş boş telefonda takılmayı çok özlemiştim. Üstelik tüm her şeyim yandığından ne bir kitabım vardı okuyacak ne de başka bir şeyim.

Sanırım Mert'ten veya Demir'den istesem alırlardı ama elbette onlardan bir şey isteyecek değildim. Mert gerçi sıkıntı olmazdı belki ama babasıyla daha aynı ortamda iki dakikadan fazla yan yana duramıyorken gidip bir de ondan bana bir şeyler almasını isteyecek değildim.

Sıkıntı dolu geçen bir saatin sonunda Mert'in sesini geldi kulaklarıma. Eve gelmişti çok şükür.

Babamı arayacağım için çok stresliydim ve bir an önce arayıp kurtulmayı istiyordum. Bu yüzden Mert'i beklediğim bir saatlik süre adeta işkence gibi geçmişti. Gidip diğerlerinden telefon istersem verirlerdi elbette ama malum sebeplerden dolayı elbette onlardan istemedim.

Odamın kapısı tıklatıldı ve kapı yavaşça açıldı. Fazla heyecanlandığımı belli etmemek için sakince doğruldum.

"Rüya müsait misin güzelim?"

Mert'in yumuşak tok sesi görüntüsünden önce geldi kulağıma. Mavi takım elbiseli şık haline gülümseyerek kafamı salladım.

İçeri girip yanıma adımlarken yatağımda oturur pozisyona geçtim.

Normalde asık ve sinirli gibi duran suratında ne zaman benim yanıma gelse bir gülümseme oluyordu. Keskin çenesi ve sert bakışları vardı yeşil gözlerinin ardında ama bana o kadar içten gülümsüyordu ki sanki otoriter tavırlı olan o adam değildi.

"Selam." dedi yanıma oturup ardından eğilerek kafamın üstünü öptü. "Nasılsın güzellik?"

Şirin bir şekilde gülümsedim.

"Seni gördüm daha iyi oldum." derken abarta abarta üstünü süzdüm baştan aşağı. "Maşallah maşallah yakıyorsun yine ortalığı."

Sağ yanağındaki gamzesini göstere göstere gülümsedi.

Saçlarıma uzanırken "Yağcı seni." diyerek saçlarımı karıştırdı.

Hızla eline vurmaya çalışarak ondan uzaklaştım.

"Şunu yapmandan nefret ediyorum." diye homurdandım.

"Sen seni tanıdığım günden beri her şeyden nefret ediyorsun Rüya." derken doğru bir noktaya parmak basmıştı ama bunu ona söylemedim. Aksine sinirimi bozmuş gibi gözlerimi devirdim.

"Okul nasıl geçti bugün?" diye sordu sinirlenmemi umursamadan. "Geçirdiğin kazadan beri okula ilk gidişindi arkadaşların merak etmiş olmalı seni."

Aklıma beni merak eden arkadaşlarım geldi. Biri benim ateşli olmamla alay ederken öteki üstüme yürütmüştü, hayatım boyunca hiç arkadaşım demediğim insanlar benimle intihar etmeye çalıştığım için alay etmişlerdi. Bazıları bana deli derken bazıları da güçsüz diye sataşmıştı.

"Harika." dedim gülümseyerek. "Beni çok özlemişlerdi."

Yalanıma elbette inandı ve arkadaşlarım tarafından sevildiğim için sımsıcak gülümsedi.

"Güzel, birazdan yemek yiyeceğiz. Gel aşağı sen de."

Yatağımdan kalkmaya yeltendiğinde kolunu tuttum telaşla.

"Ben okulda yedim." diye hızlıca açıkladım. "Ama senden bir şey rica edecektim."

Kaşlarını kaldırdı. Ondan bir şey rica etmeme şaşırmıştı çünkü ne kadar onunla samimi konuşsam da ondan çekindiğimin farkında olduğunu biliyordum.

"Tabii ki ne istersen."

Kolundaki elimi çekip çekinerek gözlerine baktım.

"Telefonunu kullanabilir miyim? Benimki yandı evdeki her şeyle birlikte biliyorsun."

Ne yapacağımı sorgulamadan anında telefonunu çıkarıp verdiğinde içim sıcacık oldu. Ama çok tatlıydı.

"Sana telefon almak lazım." diye mırıldandı kendi kendine. Kızar gibi bir hali vardı. "Nasıl unuttuysak bunu."

Teşekkür ederek uzattığı telefonu aldım.

"Sadece bir görüşme yapıp geri getireceğim." diye açıkladım ama babamı arayacağımı söylemek istemedim. Aptalca bir düşünceydi belki ama babamla konuşacağımı öğrenince telefonunu geri alacağına inanıyordum. Sanırım yavaştan iyice kafayı yiyordum.

"İstediğin gibi kullan." dedi buruk bir gülümsemeyle. Ne düşünüyordu bilmiyorum ama kalbi burulmuştu sanki.

Dayanamayıp "Yüzüme bakınca hep üzülüyorsun sen de." dedim üzgünce. Mert'in bana bakmaktan babası ve kardeşi gibi rahatsız olmadığını sanmıştım hep ama yanılmış olmalıydım çünkü rahatsız oluyordu, bunu şimdi fark ediyordum. Diğerleri üzüldüğü için yüzüme bakamıyordu ama Mert baktığı için daha da üzülüyordu.

Dudaklarım aşağı kıvrıldı.

Sanırım bu, diğerlerinden daha üzücüydü.

"Bu üzülmek değil." dedi dalgınca. Bir elini uzatıp baş parmağıyla yanağımı okşadı hafifçe. "27 yaşındayım Rüya annemin olmayışı artık beni üzmüyor." derken alaycıydı ama bence üzüntüsü saklamak için alaya vuruyordu. "Senin de fark ettiğini biliyorum babam ve Onur sana bakamıyorlar. Hayır çünkü onlar o kadını görüyorlar hep. Babam o kadından çok çekti ve en sonunda gidişi de babama ettiği ihanet ile oldu. Babam onu o ihanetiyle hatırlıyor, bu yüzden sana baktığında seni değil ihaneti görüyor. Onur ise annem gittiğinde ilkokul çağında bile sayılmazdı. Küçüktü. Annemi sadece gidişiyle hatırlıyor. O yüzden ondan nefret ediyor." Sesli bir nefes verip hüzünle güldü. "Ondan o kadar nefret ediyor ki annesinden aldığı kızıl saçların varlığına bile tahammül edemeyip sürekli saçını kazıtıyor."

Gözlerim doldu anlattıklarıyla. Bahsettiği kadın annem değil de bir başkasıymış gibi hissediyordum. Benim annem hiç böyle değildi çünkü. Benim annem ailesini çok severdi.

Mert, dolan gözlerini kırpıştırdı. Bu, onun 27 yaşındayım annemin gidişine üzülmüyorum demesine rağmen annesinin gidişine hala üzüldüğünü anlamamı fark ettirdi.

"Onur'un da o kadına karşı bildiği tek şey nefret yani. Gittiği için nefret ediyor. Sana bakınca da seni değil terk edilişini görüyor. Korkuyor."

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

Söyledikleri kalbimi kırıyordu. Belki kendilerine göre haklı olabilirlerdi ama bu benim, annem olmadığım gerçeğini değiştirmezdi. Ben kimseye ihanet etmemiş, kimseyi terk etmemiştim.

"Ama ben..." dediğinde sessizce meraklanarak içi ışıkla dolu gözlerine baktım. Dudaklarında küçük bir gülümseme vardı ve parmağı yine yanağımı okşuyordu. "Ben annem gittiğinde Onur'dan sadece iki yaş büyüktüm. Küçüktüm ben de fakat hatırlıyorum. Ne olursa olsun annem beni severdi." Gözlerimden birer damla yaş aktığında irkildi. Parmağının ucu gözyaşımla ıslanmıştı. "Ben onun sevgisini hatırlıyorum, verdiği huzuru. Belki beni ardında bırakmayacak kadar sevmiyordu ama sevdiğini hatırlıyorum. Bu yüzden ben sende onu görmüyorum. Onun sevgisini de görmüyorum, hayır." Gülümsedi ve eğilerek yaşımın aktığı yere bir öpücük kondurdu. "Ben sende çok küçükken hissettiğim huzuru görüyorum. Senelerdir hissetmek için öldüğüm ama seni görene kadar hiç hissedemediğim huzuru. Sadece ona benzediğin için değil sen ondan daha iyi olduğun için."

Burnunu içine çekerek benden uzaklaştı.

"Yani hayır bücür sana baktığımda üzülmüyorum. Sadece senelerdir aradığım huzuru buluyorum. Bu beni üzmüyor, üzerimden yük kaldırıyor."

Hiçbir şey diyemedim. O kendini toparlayıp az önce hiç ağlamamış ve çok üzücü şeylerden konuşmamış gibi gülümserken benim kalbim çok kırılmıştı.

Bu aileye çok üzülüyorum. Artık belki kendime üzüldüğüm kadar üzülüyorum çünkü insanın en sevdiği tarafından terk edilmesinin ne demek olduğunu anlıyorum.

"Peki ya Kaan?" diye sordum titrek sesimle. "O annem hakkında ne düşünüyor?"

Kaan'ın annesini hiç tanıyamadığını biliyordum. Ve annesinin kim olduğunu merak ettiğini de biliyordum ama Kaan'ı tanırdım, ailesini üzmemek için bunca zamandır merakına rağmen asla annesini aramamıştır. Zaten aramış olsa sanırım kardeş olduğumuz daha öncesinden ortaya çıkardı.

"O annemi hiç tanıyamadı. O gittiğinde Kaan 2 yaşındaydı. Anne sevgisi ne bilmiyor. Merak ediyor ve özlüyor. Ama neyi özlediğini bile aslında bilmiyor."

Bir an durup daha üzgün gözlerle yüzüme baktı.

"Seni de bıraktığı için üzgünüm Rüya." diye fısıldadı sessizce. Dudaklarım titredi ve kendimi durduramadan yeni yaşlar gözlerimden firar etti. "Gerçekten seni bırakmasını istemezdim. Çok özür dilerim."

Burnumu çektim.

"Sen neden özür diliyorsun ki? Senin suçun yok. Doğurup terk etmek onda alışkanlık olmuş."

Hırsla ıslak yanaklarımı sildim.

O sırada Mert ağzının içinde bir şeyler mırıldandı ama ne dediğini duyamadığımdan üstelemedim.

"Bu kadar duygusallık yeter." diyerek ayaklandı. "Seni yalnız bırakayım da rahat rahat ara kimi arıyorsan."

Nezaketi karşısında gülümsedim.

"Teşekkürler Mert."

Gülümsedi ve bir şey demeden odamdan çıktı. Ve ben de üzerime yüklediği yük ve elime bıraktığı telefonu ile yalnız kaldım.

***

Babamı aramam için kendimi cesaretlendirme çabalarım tam on dakika sürmüştü. Mert her an gelip telefonunu ister diye korksam da telefonun karanlık ekranından kendi yansımama bakmaktan başka bir şey yapamıyordum.

Babam tarafından da vazgeçilirim diye çok korkuyordum.

"Korkunun ecele faydası yok kızım Rüya." diye yüreklendirmeye çalıştım kendimi. "Ara gitsin işte."

Kendime verdiğim gazla şifresiz ekranı açtım. Ekranı son on dakikadır defalarca açtığım için ekrandaki kardeşlerin fotoğrafına odaklanmayarak numarayı tuşlamaya başladım. Ve sonra kendime durup üzerine bir kez daha düşünme fırsatı bile vermeden arama tuşuna bastım.

"Lütfen beni üzme." diye fısıldadım ve gergince telefonu kulağıma götürdüm.

***

Bölüm nasıldı?

Soylu ailesi hakkında düşünceleriniz neler? Sizce onlardan güzel bir aile olur mu?

En sevdiğiniz karakter şimdiye kadar kim oldu?

Cumaya dek kendinize güzel bakın <3

Bölüm : 29.09.2025 19:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...