

Young and sweet,
Only seventeen
Medya küçük Rüya Soylu, bölümün anlam ve önemine ithafen.
***
Gittiği yerden dönebileceği evi olmayanlara.
Son bir kez, keyifli okumalar
***
Demir Soylu
Annem hep derdi ki “Aile ne olursa olsun birlikte kalır. Her zaman ve sonsuza dek.” Her zaman izlediği dizilerden veya filmlerden alıntılar yapmaya bayılırdı ama ölümünün eşiğinde son nefesini verirken bile kurduğu son cümle bu olmuştu. Aileyi her zaman çok önemserdi.
Onu kaybettiğimiz günden sonra kardeşimle birlikte babamla konuşmayı geçtim onun yüzüne bakmayı bile bıraktığımızı öğrense muhtemelen kahrolurdu. Fakat babamın yeraltı adamlarıyla arasındaki mafyatik işleri uğruna insanın annesi gözlerinin önünde kan kaybederek ölünce insan babasını da gömüyordu bir yerde. Deniz ile yaptığımız buydu. Mezara girmeyen babamızı, mafya krallığında tacı senelerdir kafasında taşıyan adamı, çoktan gömmüştük zihnimizde, yok sayıyorduk. Ailenin ne kadar önemli olduğunu bilerek büyütülmüş bir çocuk olarak aile kavramına aldığım ilk darbe buydu.
Annem sağ olsun aşka da aileye verdiğim değeri verirdim. Bu yüzden ilk gördüğüm anda âşık olduğum kadına kısa sürede evlenme teklifi etmemin nedeni buydu. Ondan çocuklar yapmamın. Bir aile kurmamın. Annemden sonra kaybettiğim aileyi bu defa kendim kurdum sanmıştım. Bu defa baba bendim, anne Birce’ydi fakat ben asla babam gibi olmayacaktım. Her zaman hayal ettiğim tek şeydi. Ve ben babam gibi olmamayı başarmıştım ama Birce’nin annem gibi olmadığını anlamam çok uzun sürdü.
Aileye karşı aldığım ikinci darbe karımdan geldi.
Beni kandırmış, aldatmış bana ihanet etmişti. Yalanlar söyleyerek hep bana geri dönmüş ama yine de başkalarına gitmekten hiç vazgeçmemişti. İşin sonunda yaptığı her şey ortaya çıkmıştı işte. Yaptıklarının karşısında tek bir itiraza bile yer vermeden tek celsede onu boşamış çocuklarımın velayetinin tamamını üzerime almıştım.
Sırf bu yüzden benden bir başka çocuğumu saklamıştı. Bana ceza olsun diye. Tam olarak 17 sene boyunca küçük kızımdan habersiz yaşamama neden olmuştu.
Bu aldığım üçüncü darbeydi.
Ve en sonuncusuydu.
Çünkü kızıma sahip olduktan sonra tüm gemileri yakmıştım.
Benden öylece çocuğumu saklayıp sonrasında bir de onu da bir başına bırakıp terk etmişken sessizce oturmaya devam etmemiştim tabii ki. O kadını gençliğinden beri tanıyordum ve bu hayatta değer verdiği şeylerin ne olduğunu kendi gözlerimle şahit olmuş hatta değer verdiği şeyi inşa etmesine ben yardımcı olmuştum.
Çok severek büyüttüğü bir moda şirketi vardı. Paradan çok o şirkete değer verirdi çünkü o şirket Birce’ye ‘Senden hiçbir halt olmaz bu hayatta.’ diyen babasının yüzüne vurduğu muhteşem bir başarıydı. Ama babası boşanma davamız olduğu gün gelip beni aldatan karıma ‘Beni yanıltmadın.’ derken aslında ona ne demek istediğini anlamıştı Birce. Bu yüzden başarısı şirketiyle kalırken ailesi parçalanmıştı. O şirkete çocuklarına baktığından daha iyi bakması da hırsındandı işte. Elindeki tek başarısının bu olmasındandı.
Bu yüzden onun şirketi üzerinden ona saldırırken tereddüt etmek işten bile değildi. O benim göz bebeğimi benden saklamış ben de onun göz bebeğine saldırmıştım. Benim kızım hastanede yatarken Birce’ye verdiğim zarar aylarca ayağa kalkmasını engellemişti.
Ama Birce’ydi o işte. Her zaman doğrulmanın yolunu bulurdu. Yine de başlarda benden ve çocuklarımdan uzak durduğu sürece gerisi umurumda değildi. Beni aldattığı için boşanmamızın ardından üç çocuğunu terk etmekte zerre zorluk yaşamayan kadını hiçbir şey etkilemezdi zaten. Tabii eğer rahat dursaydı.
Hastanede yaptıklarından sonra da bundan sonra doğrulabileceğini hiç sanmıyordum gerçi. Başını onun için açtırdığım davalardan kaldıracak vakti yoktu. Kızıma vurması bardağı taşıran son damlayı geçeli çok olmuştu. Bu yüzden kızımı kaçırma teşebbüsleri yüzünden açtığım davadan tut şirketinde akladığı paralara kadar en az on farklı dava açmış elimdeki tüm imkanlarla ona saldırıyordum. Bu savaşın hiçbir muharebesini kazanamayacaktı.
Birce adlı deniz kızı tarihin sularına gömülmek üzereydi.
“Kaan yemin ederim şu spatulayı ağzına geçireceğim dur artık!” diye çıldırdı can kızım sonunda. Şımarık bakışı yüzüne yerleşirken çatık kaşlarıyla Mert’e döndü Kaan’ı işaret ederek. “Ya Mert abi!”
Bulunduğum eşikten sessizce gülerek onları izledim gizlice.
Göz bebeğim biricik papatyamın doğum gününü kutlamak için kardeşimin evine, Bursa’ya gelmiştik. İlk kez ailesiyle kutlayacağı doğum gününde tüm ailesi olsun istemişti. Deniz zaten gelirdi Rüya’nın doğum günü için ama Rüya özellikle Bursa’ya gelmek istemişti kutlama için. Açıkça söylememişti ama bilerek babasının büyüdüğü bu evde yeni yaşına girmek istediğini biliyordum. Annemin ölümünden ve babama sırt çevirişimizin ardından Deniz ve ben senelerce bu evde kalmıştık tek başımıza. Ben bu evde büyümüş, evliliğimin ilk senelerini bu evde geçirmiştim. Ama Birce’nin şirketi için ikimiz de İstanbul’a yerleşmeye karar verince çocukluk evim yalnızca Deniz’e kalmıştı. Şimdi ise o da kendi karısıyla yaşıyordu bu evde. Anlıyordum yani kızımın neden buraya gelmek istediğini. Benim, kardeşimin ve kendi abilerinin olduğu gibi kendisinin de burada bir anısı olsun istemişti. Ona bu şansı vermemeyi düşünmemiştim bile. Direkt yola çıkmıştık.
“Kaan, abicim atacağım seni mutfaktan karışma güzelime.”
“Ama abi bu Kâbus bırakmıyor tencerenin dibindeki çikolata sosunu yalayayım!”
Kaan’ın acılı serzenişine Rüya’nın gözleri alev saçarak döndü. “Ya dip mi o sence aptal patates?! Çikolata sosunun tamamı o daha kullanmadım bile!”
Haylaz oğlum keyifle sırıttı.
Kafamı esefle iki yana salladım tanıdık mutfağın tanıdık kaos ortamı karşısında. Eskiden bu mutfakta annem, babam ve kardeşimle biz böyle atışırdık. Bir yaşam kadar önce gibi hissettiriyordu. Şimdi ise benim çocuklarım babalarına ‘İyi ki babamsın!’ pastası yapmak için bu mutfağı karıştırıyordu.
“Solucan, abine oradan bir bardak su ver canım.”
Onur, üst üste attığı ayaklarını masaya uzatmış elindeki telefona baktığından kız kardeşinin ters bakışlarını görmedi. Eğer görseydi o ayaklarını sakince yere indirir kendi suyunu kendisi alırdı.
“Onur abi bazen Sinco’yu üzerine salasım geliyor.”
Pasta fikri elbette biricik, düşünceli kızımdan çıkmıştı. Dün buraya geldiğimizden bu yana o kadar mutlu ve heyecanlıydı ki bugün öğleden sonra bir anda gelip bana sarılmış kalbimi sızlatan bir yoğunlukla varlığıma teşekkür etmiş ve abilerini topladığı gibi onlarla mutfağa girmişti.
Tabii ki abileri kızımın sözünü ikiletmemişti. Onur her ne kadar yardımcı olmasa da mutfaktaydı ve daha çok zararı vardı varlığının. Yine de Rüya gitmesine izin vermiyordu. Mert tabii ki en zor şeyleri yapma işini üstlenmiş kardeşlerine kolaylık sağlayarak detay işleri yapıyordu çaktırmadan. Kaan yardım ediyor gibi görünüp Rüya ile uğraşıyordu pastaya koyacakları yaz meyvelerini doğrarken. Rüya da tezgâhın üstüne oturmuş tatlı ayaklarını sevimli bir şekilde sallarken ocağa koyduğu pastacı kremasını karıştırıyordu.
Hayatım boyunca yaşadığım tüm zorluklara rağmen tam olarak bu anda olduğuma şükredecek o noktadaydım. Yine bu ana geleceğimi bilsem yaşadığım her şeyi en baştan yeniden yaşardım. En küçük şeyi bile değiştirmezdim.
“Duygulanmış görünüyorsunuz sayın Soylu.”
Kardeşimin alaycı sesi dolan gözlerimdeki yaşların sessizce geri çekilmesine neden olurken yüzümü sırıtkan suratıyla dibimde duran kardeşime çevirdim.
“Hadi lan oradan.” diye mırıldanıp kardeşimin boynuna sarıldım ve kendime çektim. İşim özü duygulanmıştım. Kimseler olmasa etrafta belki küçük bir çocuk gibi ağlardım da o an. Fakat kardeşimin alay etmeyi hevesle bekleyen gözleri üzerimdeyken bunu yapacak değildim.
“Burada olduğunuz için mutluyum abi.” dedi Deniz ondan beklenmeyecek bir duygusallıkla. İkimiz yan yana durmuş çocuklarımın birbirine sataşarak eğlenmelerini seyrediyorduk.
Deniz’in boynunu kendime daha çok çektim.
İkimiz de çocukluğumuzdan bu yana zorluklar çekmiş ama tüm bunlara birlikte göğüs germiştik. Bir noktada hayatlarımız bile bir olmuştu. Bu hayattaki en büyük bağlılığım kardeşimeydi, onunki de bana. Ayrı düşecek kadar büyüdüğümüzde bile değişmemişti bu.
“Ben de öyle kardeşim.” derken güçlük çektim.
Yakın zamanda yine Bursa’daydım ama kardeşim yoktu bu gelişimde. Onur’un kanımızı donduran kazasından sonraki günlerde Venüs çaresizlik içinde kardeşimin yok olduğunu söylemek için beni aradığında yeniden kollarının arasında annesinin son nefesini veren çocuk olduğumu zannetmiştim. Deniz’i kaybettim sanmıştım.
Gelebileceğim en hızlı şekilde buraya geri döndüğümde kardeşimi bulmam üç günümü almıştı.
Deniz her zaman ateşle oynayan biri olmuştu, çocukken bile öyleydi. Gider arı kovanlarına çomak sokar, babamın gizli olması gereken yeraltı toplantılarını gizlice dinler, ateşin bir insanda nasıl bir his bırakacağını merak ettiği için parmaklarının ucunu yakardı. Zeki bir çocuktu ve gözlemlemek en büyük silahıydı. Bu yüzden ikimiz de bir güvenlik şirketi kurduğumuzda o daha tehlikeli insanların güvenliğini sağlamak istemişti. Mafyalar, baronlar ve daha nicelerine güvenlik sağlarken aslında yaptığı şey herkesin en gizli saklısını öğrenmek olmuştu. Kendi krallığını bu şekilde kurarken iş işten geçene kadar hiçbiri farkına varmamıştı.
Kralın oğlu kraldır, diyorlardı bizim için. Fakat ben krallığı arkamda bırakıp hepsinden uzakta temiz bir hayatın içinde aile kuralı çok olmuştu. Bu yüzden krallık kardeşime kalmıştı, onun da istediği gibi. Ben de kendi krallığımı kurmuş babamın bize yapması gereken korumayı masum insanlar için yapmaya başlamıştım. Benim krallığımda insanlar babam ve Deniz gibilerden korunuyorlardı. Sırf bu yüzden kardeşimle bizi düşmanmış gibi lanse ediyordu medya ama işin özü biz birdik. İşimiz de birdi. Bir paranın iki yüzü, bir imparatorluğun iki ucuyduk.
Deniz’i bulduğumda hayattaydı fakat belki bir gün bile geç kalsam öyle olmayabilirdi. Deniz bana hayatında olan her şeyi tamamen anlatmazdı bu yüzden kimlerle uğraştığını bilir ama tam olarak ne için uğraştığını bilmezdim. Ve Venüs hayatına girdiğinden beri dönen olaylardan sadece üstünkörü bahsediyor ama hiç detay vermiyordu. Bu nedenle kardeşimden birkaç saat uzaklıktaki bir şehirde hayatımı yaşarken her an başına bir şey geldi düşüncesiyle endişeden kıvranıyordum.
Onu eve getirip Enes ve Venüs ile birlikte iyi olduğundan emin olmaya çalıştığım zaman bana yine her şeyi anlatmamıştı. Yine de her şeyin kontrolü altında olduğuna beni inandırmıştı. Bu yüzden eve, çocuklarıma, bir nebze daha iyi hissederek geri dönmüştüm.
“Yiğit’e haber verdin mi abi?” diye sordu kardeşim düşüncelerimin arasına sezini sızdırarak. Gözlerimi Rüya’dan çekmeden cevap verdim somurtarak.
“Mesaj attım şerefsize, arayınca sinirimi bozuyor.”
Kardeşim neşeyle güldü. “Niye Arın ile Rüya hakkında mı konuşuyor?”
Kardeşime yandan ters bir bakış attım. “Dünürüm diyor haysiyetsiz. Sinirlerimi hoplatıyor.”
Deniz onun gibi sinirlerimi hoplatmak istercesine kahkaha attı. Sesi çocuklarımın bizim varlığımızı fark etmesine neden olurken benden yine ters bakışlar almıştı.
“Babam!” dedi papatyam oturduğu yerden ayaklarını neşeyle sallayarak. “Amcam!”
“Kolay gelsin abimin papatyası. Bu herifleri yine mum etmişsin.”
Kızım gururla gülümseyerek amcasına baktı. “Küserim deyince hepsi ne dersem yapıyor.”
Oğullarımdan itiraz sesleri yükselirken yine gülmeden edemedim.
Kızım Yiğit’in oğlu olacak Arın denen herifle çıkmaya başladığı için tansiyonum sürekli bir yükselme halinde olsa da bu tatlılıklarıyla Rüya hayatımdaki her şeyi kabullenmek istememe neden oluyordu. Ama kızımın, daha çok yeni kavuştuğum kızımın, el alemin çocuğuyla aşk yaşamasını kabullenecek değildim. Her ne kadar bahsettiğim el alem benim çocukluk arkadaşım olsa dahi çocuğunu kızımdan uzak tutsa iyi olurdu.
Oğullarım ve kızım pastamı sonunda hazırladıklarında Yiğitler çoktan gelmişlerdi buraya. Rüya doğum gününde Arın itinin de olmasını istediği için Yiğitler de yarınki doğum günü kutlaması için bugünden buraya geleceklerdi. İki ev aşağıda da onların evi vardı zaten. Bir saat önce Bursa’ya gelmişlerdi konuştuğumuzda, dünürüm size geliyoruz diyerek beni sinir ettiğinde.
Pastamdaki neden üflediğimi tam olarak bilmediğim mumu üflediğimde kızımın gözleri sevinçle ışımıştı. Sırf bunu görmek için bile dünyadaki tüm mumları nefesimin tükendiği ana dek üfleyebilirdim.
Üstünde gerçekten de ‘İyi ki babamsın!’ pastamı kestiklerinde ve herkese dağıttıklarında biz kalabalık bir şekilde salonda oturuyorduk. Rüya Arın denen herifin yanına yeltendiğinde tüm Soylu erkekleri olarak tabii ki karşı çıkmıştık ve kızımı hemen kolumun altına çekmiştim. Deniz de ne olur ne olmaz diye Arın’ı yanına oturtmuş bakışlarıyla çocuğun üzerinde baskı kuruyordu. Oğullarıma ise bunu keyifle seyretmek kalıyordu.
“Abimin fingirdek papatyası ben de iyi ki amcamsın pastası istiyorum.”
“Kıskanma lan.” diye araya girdim hemen. “Papatyam babasına özel yaptı bu pastayı.”
Papatyam kıkırdayarak “Öyle babacım sadece senin için.” derken zevzek çocukluk arkadaşım hemen “Müstakbel kayınbabasına da yapar yakında papatyan Demircim.” diyerek yine varlığıyla sinirimi bozdu. Öfke dolu bakışlarımı babasından oğluna çevirdim.
“Arın kalk git buradan!”
Öksürerek doğruldu zavallı çocuk. “Nereye gideyim Demir amca?”
Sezar’ın hakkı Sezar’aydı gerçekten. Rüya ile birlikte olduklarını öğrendiğimden beri geçen bir buçuk ayda her zaman karşımda özgüvenle durmuştu, kendinden emindi. Rüya’yı üzmeyeceğinden emindi. Birce’nin bana yaptıklarından dolayı aşka olan inancımı kaybetmiştim ben bu yüzden Arın’ı yaka paça başka ülkeye bırakıp kızımdan sonsuza dek uzaklaştırmak istiyordum bazen. Kızımı üzmesinden korkuyor ona ulaşamasın istiyordum ama onlar henüz küçüklerdi, hisleri çok daha temizdi. Çok daha masum. Bu yüzden kıyamıyordum ikisine de. Yine de sinirimi varlığıyla bile bozduğu için çocukla uğraşıp duruyordum.
“Ne bileyim kızımdan şehirlerce uzakta herhangi bir yere?”
Papatyam kirpiklerinin altından babasına ters bir bakış atınca uzanıp yüzünü avucumda sıkıştırmak istedim tatlılığına dayanamayıp ama omzuna kurulmuş olan Sinco dişlerini göstererek tıslayıp beni kızımdan uzak tuttu. Arın’a doğru “Şu Sinco’yu da kendinle götür.” diye homurdandım.
“Demir amca abim Rüya’dan uzakta üç gün yaşayamaz ben sana söyleyeyim.” dedi Ayça abisine sataşarak. Doğa oğlunun bizim tarafımızdan bu kadar hırpalanmasına içi el vermiyormuş gibi annelik iç güdüsüyle bizi azarlamaya başladı.
“Aaa oğlumun üstüne gitmeyin ama.” Gülümsedi. “Bakın kulakları kızarırken nasıl da tatlı görünüyor.”
Hepimiz kahkaha attığımızda Venüs de gülerek Deniz’in üzerinden onun yanında oturan Arın’ın kulağına dokunmak için eğildi.
“Arın kaçır bakalım Rüya’yı görelim kimin kulakları kızarıyor anacım.” dediğinde gülüşüm kesildi hemen.
“Venüs o nasıl bir fikir sen abim hık diye gitsin mi istiyorsun?”
Papatyam korkuyla elini kalbime koyup “Amca!” diye bağırdı. “O ne biçim laf? Deme öyle babama.”
“Kabus sen Venüs ablanın dediğine değil de amcamın dediğine mi takıldın cidden?”
“Senin aklında şu gereksiz herifle kaçmak mı var solucan?!”
“Arın kalk git buradan!”
Tüm çocuklarımın birbirinden komik cümleleriyle kendimi tutamadan güldüm. Kızımı kimsenin benden almasına izin verecek değildim zaten, bundan sonra feriştahı gelse kızımı benden alamazdı. Yine de oğullarımın kız kardeşlerine kızımın da bana karşı bu kadar korumacı olması çok güzel bir histi.
Hep annemin söylediği gibiydi: Aile ne olursa olsun birlikte kalırdı. Her zaman ve sonsuza dek.
***
Rüya Soylu
Saatin geceyi vurmasına on dakikadan az kalmışken endişeyle camını açtığım pencereye göz gezdirdim elimde sıktığım telefonumla. Doğum günüme şimdi girecek ve babamlar ellerinde pastayla odama girecekken Arın’ın onlara yakalanmadan odama tırmanmasını bekliyordum. Tutturmuştu ilk ben kutlayacağım doğum gününü diye. Fakat o da bizimkilerin tam on ikide odama geleceğini biliyordu çünkü Kaan’ın doğum günü olduğunda öğrendiğim gibi bu bir Soylu ailesi geleneğiydi.
“Rapunzel uzat bana o güzel saçlarını.” diyen fısıltılı sesi duyduğumda kapıya kayan gözlerim telaşla pencereye döndü.
Arın yüzündeki serseri sırıtışıyla penceremden odama tırmanıyor ve bana Rapunzel repliği söylüyordu. Adımları amcamın evindeki odamın tabanına değince koluna yumruğumu geçirdim gerginlikle.
“Nerede kaldın aşkım bizimkiler gelecek diye ödüm koptu!” diye sessizce bağırdım neşeli sevgilime. “Eğer kendisinden önce senin kutladığını öğrenirse seni yaşatmaz vallahi.”
Arın bir elinde muhtemelen hediyem olan poşeti tutarken öteki eliyle belimden tuttuğu gibi beni kendine çekti ve dudaklarını benimkine bastırdı.
“İyi ki doğdun meleğim.”
Telaşım vücudumdan bir su damlası gibi akıp giderken gülümsedim. “Teşekkür ederim.”
Bakışlarıma dayanamıyormuş gibi kafasını eğip bir kez daha öptü dudaklarımı.
“Seni endişelendirdiğim için özür dilerim bebeğim ama babam evden çıkmak bilmedi.”
Gözlerim pencerenin aşağısından arabasında bekleyen Yiğit amcaya kayınca sırıttım. İlişkimizin en büyük destekçisi, artık babamın azılı düşmanıydı.
“Sadece seni göremem diye korktum.” diye mırıldandım boynuna sarılarak. Burnunu boynuma değdirip derin bir nefes çekti.
“Sana demiştim ne olursa olsun bu doğum gününü ilk ben kutlayacağım.”
Vaktimiz olmadığını bildiğinden hızlıca geri çekildi ve hala elinde tuttuğu mor kutulu poşeti bana uzattı.
“Hediyeni herkesten ayrı vermek istedim.” Uzanıp poşeti elinden aldım merakla. “Hayatıma girip meleğim olduğun için çok mutluyum sevgilim. İyi ki doğmuş iyi içimdeki bu sevginin sahibi olmuşsun.”
Utandığımdan sesim pek çıkmadı hediyemi açarken. Kadife büyük kutu da tıpkı poşet gibi açık bir mor rengindeydi. Kutunun kapağını açmadan Arın’a utangaç bir bakış attım. Kafasını hadi aç der gibi salladığında kadife kutunun kapağını kaldırdığımda gözlerim dünyanın en güzel setiyle karşı karşıya kaldı.
Rapunzel’in filminde geçen morumsu renkteki güneş sembolüyle tasarlanmış bir kolye ve küpe takımının hemen altında tıpkı onlar gibi ışıldayan Rapunzel’in tacı şeklinde bir yüzük vardı. Güzelliklerinden nefesim kesilmişti.
Kafamı kaldırdım. “Arın…” dedim dolan gözlerimle. “Bunlar çok güzel.”
Dayanamayıp boynuna atılırken bu defa dudaklarımızı birleştiren ben olmuştum. Ellerinden biri enseme öteki belime yerleşti. Üzerime doğru hafifçe eğildiğinde gözlerimi mutlulukla sımsıkı yumdum. Hayatımda bu andan daha mutlu olduğum çok az anlarım vardı. Hepsi ya babam ve abilerimleydi ya da Arın’la. Ve on sekiz olduğum bu güzel yaşıma daha güzel bir şekilde giremezdim.
“İyi ki doğdun Rüy-”
“Lan!”
Arın’ı dehşetle iterken kocaman açılan gözlerimle kapımda elinde pastamla dikilen ve şok içinde bağıran babama ve arkasındaki abilerime bakakaldım.
“Lan!” diye bağırdılar yine aynı anda. Arın ile korkuyla göz göze geldim. Ama beyefendi benden rahattı. Sanki öpüştüğümüzü ailem görmemiş gibi gözleri parlıyordu.
“İyi ki doğdum ben!” diye bağırdım ne yapacağımı bilemeyerek ellerimi kollarımı hararetle sallayıp.
Babam elindeki papatyalı pastayı, ya bana papatyalı pasta yaptırmıştı! Sinirden gözü seğiren Onur’un eline tutuşturarak bize doğru adımladı.
“Ay Arın kaç!” diye bağırdım telaşla sevgilimi pencereye ittikleyerek ama babam Arın’ın aşağı atlamasına izin vermeden sevgilimin ensesinden tuttuğu gibi kafasını kendine çevirdi.
“Sen niye kızımın odasındasın Ölmez?”
Canım sevgilim durumun vahametini yeni anlıyormuş gibi yutkundu.
“Doğum günü…”
Sesi bile çıkmıyordu çocuğun.
Ben korkuyla babama bakarken Mert abim sert adımlarıyla yanımıza adımlayıp beni kendine çekti.
“Sen gel abilerinin yanına güzelim.”
Kaan da onların yanına gelince kıskançlıkla elimdeki hediye kutumu çekiştirdi. “Ne almış o it sana?”
Hediyemi kendime çekerek sarı çıyanın bacağını tekmeledim. “Sana ne Kaan aaa!”
Yani koyun can derdindeydi kasap da et gerçekten.
“Ne işin var oğlum senin benim papatyamın dibinde? Gecenin bu saatinde? Hayırdır sen?”
“Babacım lütfen kızma.” diye araya girmek istedim ama babam bana küskün bir bakış atınca dudağımı büktüm.
“Kızım sen niye alıyorsun şu herifi odana?”
“Babacım valla ben almadım o girdi izinsiz odama.”
Arın onu anında satışım karşısında şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Melek?”
Kusura bakma aşkım babamın bana küsmesine izin veremem. Ona omuzlarımı kaldırarak gülümsedim özür dilercesine. Babam bana küs olmazsa seni öldürmesini engellerim aşkım her şey senin için inan bana.
O sırada aşağıdan bir korna sesi gelince herkesin dikkati pencereye çevrildi. Sanırım korna sesiyle ancak kendine gelen Onur abim elindeki pastamı Kaan’ın eline tutuşturup beni doğruca kollarının arasına çekti Arın’a öldürücü bakışlar atarak.
“Bari pastamı üfleseydim mumlar eriyor.” derken sanırım ben de et isteyen kasap olmuştum. Ama eriyordu mumlarım ne yapabilirim?
“Yiğit mi lan o?” Sinirli bakışları Arın’a döndü yine. “Baban mı getirdi seni buraya?”
“Evet Demir amca.”
“Ulan!” Babam sinirle cama yönelmeden önce zavallı bal gözlü bebeğimi ensesinden kapıya doğru ittirdi ve “Def ol lan evimden!” diye bağırdı. “Seni bir daha kızımın yanında görürsem var ya Ölmez işte o zaman ölürsün.”
“Ahahaahahha espritüel babacım benim!” diye saçma bir yumuşatma girişiminde bulundum ama olmadı tabii. Bu aile beni hak etmiyordu.
Arın babamın elinden kurtulmanın sevinciyle kapıya atılıyordu ki abilerimle göz göze gelince yerinde duraksadı bir an. Ama babam yine “Lan git!” diye yükselince adımlarını kapıya çevirdi yine, abilerimin yanından geçecek olsa bile.
“Öldün oğlum sen.” diye mırıldandı Onur abim kulağımın dibinden. Ona hızla dirseğimi geçirdim.
“İyi geceler iyi geceler.” diye mırıldandı Arın da hiç utanması olmadan gülerek. Mert abim derin sessizlik içinde ona dik dik bakmasına ve Onur abim onu tehdit etmesine rağmen bana göz kırptı ve kapıdan dışarı koşarak çıkmadan önce “Mutlu yıllar melek!” diye bağırdı.
“Lan hala melek diyor!”
Babam Arın’ın peşinden koşmak yerine sinirle açık camdan başını dışarı uzattı. O sırada kulağıma Arın’ın “İyi geceler Deniz amca, Venüs abla!” diyen sesi geldi. Kaan’a bakarak sırıttım ama en küçük abim bile triplerdeydi.
Diğerleriyle aynı sebepten değildi sanırım. Muhtemelen doğum günümü ilk o kutlayamadığı içindi. Bunun için hevesli olduğunu biliyordum ama böyle üzgün olmasına da gerek yoktu. Sonuçta şimdi kutlayacaktık. Hem onun bu durumumuzla dalga geçmesine ihtiyacım vardı üzgün olmasına değil. Kendine gelsin diye ayağını hafifçe tekmeledim Onur abimin kolları arasında. Suratıma ters bir bakış attı. Ama ben en etkili silahım olan dudak büzme hareketini yapınca oflayarak eğildi ve yanağımı öptü. Geri çekildiğinde tanıdık alaycı parıltılar gözlerinde yer edinmişti.
“Lan Yiğit!” diye bağırdı babam tüm mahalle sakinlerini uyandırmak istercesine gür bir sesle. “Lan arkadaşlıktan reddettim lan seni! Evime de gelme bir daha it herif! O oğlun da bir elime geçsin var ya!”
Yiğit amca her ne dediyse aşağıdan ben sesini duymamıştım ama babamın öfkeyle geri çekilip sertçe camı kapatmasına yetecek kadar gevşek bir şey söylediği belliydi.
“İt herif!” diye söylendi perdemi de çekerken. Sonra gözleri bana ve hala şoktan çıkamamış abilerime döndü.
“Papatyam?”
Sırıttım.
“İyi ki doğmuşum değil mi babacım?”
***
Gecenin geri kalanını neyse ki kazasız belasız atlattık. Babam ben ona adeta bir koala misali yapıştıkça git gide sakinledi ve en sonunda pastama yeni mumlar dikerek doğum günümü kutladık.
Bu defa bize amcam, Venüs abla ve Sinco da katılmıştı. İlkinde biz bize olalım istedikleri için babamlarla yukarı çıkmamışlardı ama malum olaylardan sonra biz aşağı inince mutfakta bize eşlik etmişlerdi.
Ailemle, gerçek ailemle, ilk defa doğum günümü kutlarken mutluluktan gözyaşı döktüm. Eskiden sadece annem ve Sezgin babam varken gece on iki olmasını beklemezdik kutlama için. Genelde doğum günüme girerken uyumuş olurdum, ertesi gün kahvaltıda da iyi ki doğduğumu söyleyip hediyemi verirlerdi. Benim için doğum günleri bundan ibaretti yalnızca.
Ama şimdi ailemle gece boyunca bol kahkahalarla dolu sohbetler ederek doğum günümü kutlayınca şu an ne kadar değerli bir şeye sahip olduğumu anlıyordum. Ailem beni seviyordu. Ben onları seviyordum. Bu hayatta herhangi birini seveceğimi düşündüğümden daha çok hem de.
Kaan ile Onur abim beni zorbalarken Mert abim beni güvenli kollarına alıp onları azarlıyordu mesela. Sinco da ona destek çıkarken amcam babamla birlikte gülüyor Venüs abla da Sinco’ya nasıl saldırması gerektiğini öğretmeye çalışıyordu.
Eğer Onur abim gibi çizim yeteneğine sahip olsaydım ve bu dünyada tek bir şeyi çizme hakkım olsaydı oturur tam da bu anı çizerdim. Hiçbir detayını atlamadan tüm sıcaklığıyla. Ve böylece sonsuz olurduk.
Fakat ne yazık ki öyle bir yeteneğim yoktu bu yüzden zihnimde sonsuza dek durması için o anın her saniyesini yaşadım ve ailemle gürültülü kahkahalar attım. Böylece gülüşlerimiz yıldızlara ulaşırken belki görsel olarak sonsuz olmayacaktık ama gülüşlerimizin sesi sonsuza dek yıldızlarda yankılanacaktı.
“Uyku vakti çocuklar.” dedi babamın güneşin doğmasına yakın. “Yarın kutlama hazırlıkları için erken kalkacağız ama kimsenin kalkası yok herhalde.”
Kıkırdayarak ayağa kalktım. Yarın erken kalkmak sıkıntı değildi ama çok yorulmuştum bu yüzden babamın lafını ikiletmeden uyumak için ayaklandım.
“Baba bu solucanı doğum gününü bir kere kutladık yetmez mi ya?”
Gözlerimi kısarak abime baktım üzgünce. “Onur abi!”
Gülerek beni kollarına çekip dudaklarını kafamın üstüne yasladı. “Şaka yapıyorum abim. Sen iste her gün yeniden doğuyormuşsun gibi kutlayalım doğum gününü.”
Gülümseyerek kollarımı beline doladım. “Her seferinde hediye alacaksan neden olmasın?”
“Çıkarcı solucan.” Gülerek beni Mert abime ittirdiğinde bu defa kollarımı en büyük abime sardım.
“İyi ki doğmuşsun göz bebeğim.” diye fısıldadı kulağıma. “İyi ki.”
Gerçekten de iyi ki idi. Hiçbir zaman doğumuma bu kadar neşeleneceğimi düşünmemiştim ama işte buradaydık, ailem bana iyi ki dediği her an daha da gülümseyen neşeli bir kızdım.
Sırayla Venüs ablaya, amcama ve babama da sarılmamın ardından Kaan’ın parmağına parmağımı doladığım gibi onu kendimle birlikte yukarı, odama çektim.
“Benim doğum günümde de benim yatağımda uyuyalım.” dedim hevesle. Aynı hevesle dolu gözler kafasını sallayarak beni onayladı.
Kaan’ın doğum gününde onun yatağında uyumuştuk, benim doğum günümde de benimkinde uyumalı ve bunu her sene yapmalıydık. Bizim doğum günü geleneğimiz olmalıydı.
“Mutlu yıllar Kâbusum tatlı rüyam.” diye mırıldandı Kaan sonunda odama çıkıp yatağıma gittiğimizde. Kollarını bana dolayıp bedenimi kendine çekti. Sımsıkı sarıldım bir zamanlar düşmanım olan abime. Şimdi en yakın arkadaşım, ikizim, küçük kardeşim ve abimdi.
“İyi ki doğmuşum değil mi Kaan?” diye sordum hevesle abime. Herhalde bunu tüm gece boyunca herkese sormuştum. Ve aynı yanıtı almıştım.
“Hem de tüm iyi kileri önüne sereceğim kadar iyi doğmuşsun kardeşim.”
Huzurla gülümsedim.
“İyi geceler abicim.”
“İyi geceler kardeşim.”
***
“Bak bak bak.” dedim cıklayarak. “Nasıl yapışıyor abimin koluna Efes bir görsen.”
Yanımda benim gibi omzunu salonun kapısına yaslamış olan Özgür onaylarcasına kafasını salladı ama Efes’in telefondan görmeyeceğini fark ederek konuşmaya başladı.
“Hem de kanka böyle iki elini sarmalı tutuyor Kaan’ın kolunu bu yılan Sıla görmen lazım.”
“Aynen. Bak sen gelmeyince kapıyorlar zavallımı.”
Acındırmam işe yaramış olacak ki telefonun öbür ucundan nefes verme sesi geldi. “Rüya balım gelemezdim ama biliyorsun. Hem o Apollon Kaan’ın da demek ki kolunu tutturası varmış canım baksanıza öyle anlattığınıza göre?”
Özgür ile göz göze gelip iki saniyede bakışlarımızla Efes’in arkasından konuştuk.
“Bakışlarınızla beni yargılamayı kesin!” diyen sesi yükselince korkuyla telefona baktım.
“Biz öyle bir şey yapmıyorduk.”
“Asla yapmayız kanka.”
Efes ikimize inanmadığını belli eden homurtular eşliğinde bizi azarlamaya başladı. Tabii sabrının sonuna gelmişti zavallım normal olarak. Yarım saattir Özgür ile birlikte Efes’i biraz canından bezdirmiştik.
Ama yani o da doğum günüm için gelseydi bir günlüğüne Meriç ve Özgür gibi. Onlar da sırf kutlama için bu sabah buraya gelmişlerdi ve akşama geri döneceklerdi. Okulun da son haftasıydı hem ders derdi de yoktu. Ama Efes itiraf edemese de muhtemelen hem Kaan’dan hem de ailemizden ufak bir çekindiği için Bursa’ya gelmek istememişti. Doğum günümü biz Bursa’ya gelmeden önceki gün kutlamış ve bana aldığı harika bir makyaj setiyle hediyemi vermişti.
Ben de onu zorlamamıştım ama en yakın kız arkadaşlarımdan biri buradayken ötekinin de olmasını istemiştim. Ayça zaten buradaydı ve o da Efes’in gelmesini çok istiyordu.
“Neyse.” dedi Efes bizi azarlamaktan yorulmuş bir sesle. “Doğum günün yeniden kutlu olsun aşkım. Benim gitmem lazım şimdi ama akşam mutlaka konuşalım Rüya ve bana Arın ile olanları yeniden anlat!”
“Ay tamamdır bebeğim.” dedim hevesle sonra da Özgür ile Efes’e veda edip telefonu kapattık.
O sırada Sıla gerçekten Kaan’ın koluna tırmanacak gibi göründüğü için Özgür’ün kolundan tuttuğum gibi bizi arkadaşlarımızın yanına götürdüm.
“Yılan ay aman Sılacım izin verirsen abimin yanına oturacağım.” dedim gıcık sevimli bir gülümsemeyle. Çenesini kaldırarak yüzüme baktı ve yüzü buruştu.
Hayır bu kızın benim doğum günü kutlamamda ne işi vardı mesela? Ben davet etmemiştim. O zaman niye vardı bu kız?
Can hemen öne atılarak “Benim yanıma oturabilirsin doğum günü kızı.” dediğinde Arın çocukluk arkadaşının dizine tekme atarak ona ters bir bakış attı.
“Uzak dur Can sevgilimden.”
Beni bileğimden tuttuğu gibi doğruca kucağına çekti.
“Selam.” dedim gözlerimi kırpıştırarak. Bal gözleri yine zamanı durduruyor gibi yoğun bakıyordu.
“Selam meleğim.” dedi yanağıma öpücük kondurarak.
“Lan indir kardeşimi kucağından it herif!”
Onur abimin radarı varmış gibi anında bize bağıran sesi romantik bakışmamızı böldüğü için neredeyse uçarcasına Arın’ın kucağından kalkıp yanına geçtim. Babamı Arın’ı eve almaya ancak ikna etmiştim zaten bu sabah, şimdi karışıklık yaratmaya hiç gerek yoktu yeniden.
“Sorun yok Onur abicim!” diye çığırdım kapıdan uzattığı kafasını geri çeksin diye. İkimize tehditkâr bir bakış atıp geri çekildi.
Aile büyüklerimiz ve arkadaşlarımla birlikte pastamı çoktan kesmiştim. Mumları üflerken ailemizin ve mutluluğumuzun hiç bozulmamasını dilemiş gülümseyerek gözlerimi yummuştum. Şimdi de doğum günü pastamdan yerken gençler olarak yaşlılardan ayrılmış ve salona geçmiştik.
Tabii ben o arada derede Özgür’ü yanıma çektiğim gibi Efes’e güncel dedikoduları anlatmaya başlamıştım. Ne yazık ki yılan Sıla dedikodu tadımızı kaçırmasa daha devam ederdik de neyse.
Meriç yanağını kolunun altına aldığı Ayça’nın kafasının üstüne yaslarken gözlerimle denk gelince gülümsedi sıcacık.
“Doğum günün nasıl geçiyor güzelim?”
Diğerlerinin de ilgisi bana kayarken gülümsedim kocaman. “Geçirdiğim en iyi doğum günü!”
“Seni böyle mutlu görmek güzel kızıl bela.”
Arkadaşıma sımsıcak gülümsedim.
Onunla ilk tanıştığımız gün yağmurun altında oturmuş hayatımın ne kadar kötü ve karmaşık olduğunu düşünüyordum. Halime üzüldüğünden yanıma gelmiş ve sigarasını yakarken bana hasta olunca ve insanın bakacak kimsesi olmayınca hasta olmanın ne kadar zor olduğundan bahsetmişti. O günü aklımdan çıkaramıyorum asla. Ama şimdi Meriç ile ikimizin de geldiği noktaya baktığımda çok şeyin değiştiğini görmek beni mutlu ediyordu. Onun çok sevdiği ve onu da çok seven bir sevgilisi vardı mesela. Hayatındaki tek arkadaşı Özgür’ken artık koskocaman bir arkadaş grubumuz olmuştu. Benim bir ailem vardı, beni her şeyden çok seven. Bana dünyanın en güzel varlığıymışım gibi bakan bir sevgilim ve onlarla çok eğlendiğim bir arkadaş grubum vardı. İkimiz de bu hayattan hak ettiğimiz mutluluğu almışız gibi görünüyorduk.
Meriç ile anlık yaşadığımız bakışmada onun da aynı düşünceleri paylaştığını gözlerinden okudum, kollarını sıkılaştırarak Ayça’yı kendine çekti.
“Mutluluk sana çok yakışıyor melek.” diye fısıldadı Arın kulağımın dibine girip dikkatimi Ayçalardan çekmeme neden olarak. “Her halinle çok güzelsin ama yüzüne en çok mutluluk yakışıyor.”
Yanaklarım ısındı. “Bence yüzüme en çok öpücüklerin yakışıyor ama yine de sen bilirsin.”
İçimdeki Sincoları neşelendiren gürültülü bir kahkaha attı bal bebeğim. Aynı Meriç’in Ayça’ya yaptığı gibi o da beni kolları arasına çekerken arkadaşlarımızdan ve kendi aralarında döndürdükleri sohbetten soyutlandık.
“Gülüşünden sonra olabilir bak.”
“Peki ya sen?” diye sordum ensemi omzuna yaslayıp kafamı ona çevirerek. “Sen de mutlu musun?”
Kahve gözleri öyle bir yoğunlukla bakmaya başladı ki benim gözlerime utanarak kirpiklerimi kırpıştırdım.
“Gözlerine bu kadar yakından bakabiliyorken mi?” Gülerek burnundan nefes verdi. “Dünya üzerinde benden daha mutlu yaşamış başka bir adam yok melek.”
Burnumu yanağına yaslayıp sevgiyle yanağını okşadım. Onun da eli enseme çıktığında yaptığı şey kafamı boynuna bastırmak olmuştu. Kokusu büyüleyici bir şekilde burnumdan içeri doldu.
“Tamam görmezden geleyim diyorum ama yani abarttınız iyice!” diye homurdandı sarı çıyan abim bir anda. “Kabus uzaklaş şu heriften bütünleştiniz resmen!”
Gülerek kafamı kaldırdım.
“Kaan biliyor musun senin bu huysuzluğun hep bekar olmandan.”
Dediğim şeyle abimin yüzü buruştu. “Saçmalama lütfen tatlı rüyam. Ben hiç huysuz değilim ve sevgiliye de ihtiyacım yok.”
Arın’dan biraz uzaklaşsam da kolları tamamen kalkmama izin vermeyince sadece vücudumu doğrulttum ve abime Meriçleri işaret ettim elimle.
“Bak mesela Ayçalara. Arın’ın yanında neler neler yapıyorlar Arın’ın hiç umurunda değil.”
Arın bir an ters ters Meriç’e baktı söylediğim gerçekliği yeni fark ediyormuş gibi. Ama sevgilimin sevimli suratını umursamadan devam ettim.
“Çünkü niye?” Elimle kendimi işaret ettim. “Ben varım.”
“Ay bu kızın kendini bu kadar önemsemesi çok komik ahahaha.”
Baygın bakışlarım yine etrafa tıslayan Sıla’ya çevrildi. Umut onu bacağıyla dürtüyordu ama kızın umurunda bile değildi.
“Ya ben bu kızı döverim ama!” diye Sıla’nın üstüne atlamaya çalıştım. “Kızım senin benim doğum günü partimde ne işin var ya kimse seni çağırmadı bile!”
Rahatlıkla yerine yaslanıp “Yoo.” diyerek beni daha da sinirlendirdi ama Arın yüzünden yine üstüne atlayamadım. “Kaan beni davet etti.”
Delici bakışlarım suçunu bilen abime çevrildiğinde Kaan dişlerini göstererek gülümsemeye çalıştı.
“Aslında bir kere oturup konuşsanız iyi anlaşırsınız.” demesi de yok mu? Bu gece uykusunda boğacağım bu çocuğu.
“Kusura bakma sarı çıyan yılan dili bilmiyorum.”
Sıla yüzünü buruşturarak beni taklit etse de bir karşılık veremedi. Gıcık.
O sırada babam “Çocuklar içeri geliyorum tansiyonumu yükseltecek bir şey görmeyeyim” diye bağıran sesi geldi kapının ardından. Tercümesi ‘Papatyam Arın itinden uzaklaş!’tı.
Anında Arın’ın ellerinden kurtulup kendimi Özgür’ün ve Can’ın ortasına attım. Arkadaşlarımız bu hareketime keyifle gülerken Arın bana sinir olmuş bir kaş çatışıyla baksa da yapacak bir şey yoktu çünkü babamın dün geceden beri bir türlü geçmeyen sinirini o görmemişti. Sabah ağzından girmiş burnundan çıkmıştım da doğum günüme Arın’ın gelmesine öyle izin vermişti. Yok neymiş Arın iti zaten doğum günümü kutlamışmış, hediyesini dün gece çok güzel vermişmiş -beni öpmesinden bahsediyordu ve bunu derken yine tansiyonu yükselmişti. Bu yüzden babamı ikna zor olmuştu yani.
Babam odaya girmeden bir saniye önce sevgilime uzaktan bir öpücük attım gönlünü almak için. Neyse ki çatık kaşları düzeldi.
Babam içeri girip önce gözleriyle etrafı taradı ve Arın’ın yanında görmediği beni arkadaşlarımın ortasında oturmuş olarak görünce sert yüz ifadesini yumuşak bir bakışla değiştirdi.
“Papatyam!” dedi sevgiyle. “Ve gençler, hediye vakti. İçeri gelin bakalım.”
Ellerimi çırparak ayaklandım ve babama koşturdum. “Bir aydır bu anı bekliyorum!”
“Kabus utanmasan hediye listesi yapacaktın sana alalım diye, inan bana biliyoruz.”
Abime dil çıkarıp babamın beline sarıldım.
“Babacım güzel hediyelerim olmasın mı benim?” diye sordum şımarık bir sesle.
Bu, yapmayı özellikle sevdiğim şeydi. Ben ki zamanında bir duygu olarak bir tek nefreti hissetmiş biri olarak sevgiyi babamdan ve abilerimden bu kadar açık bir şekilde görünce kendimi kaybetme isteğiyle doluyor, şımarıyordum. Ve ne babam ne de abilerim beni bunun için yargılıyordu. Aksine bu hallerim hepsinin o kadar hoşuna gidiyordu ki bir noktada onları neşelendirmek için yapmaya başlamıştım.
“En güzelleri olsun tabii papatyam benim.”
Yanımıza yetişip babamın öteki kolunun altına girmeye çalışan kıskanç çıyana ‘Gör bak!’ der gibi kafamla babamı işaret ettim.
“Baba en güzelleri benim de olsun niye sadece şu Kabusa oluyor?”
“Kıskanma be!” diye çirkefleştim hemen. Babamın arkasından tekme savurmaya çalıştım ama babam tabii ki kocaman adam olduğundan beni yerimde tutmayı başardı. “Evin en küçüğü ve tek kız çocuğuyum. Tabii ki en güzel hediyeler benim olacak.”
Kaan homurdandı. “Ben de en küçük erkek kardeşiyim bir kere.”
Sanki bu benim için bir şey ifade edebilirmiş gibi.
Babamın kolları arasında bahçeye, diğer herkesin yanına, çıktığımızda bile tartışmamız son bulmamıştı ama arkadaşlarımız bizim çocuk oluşumuz hakkında yorumlar yapınca mecburen silahlarımızı saklamıştık.
Yine de en güzel hediyeler benim olacaktı bugün, abicim kudurabilirdi.
Mert abim ile Onur abim Kaan’a kaş göz yapınca Kaan babamın kolunun altından çıkıp onların yanına koşturdu, ne yaptıklarını anlamak için onların yanına gidecektim ben de ama Venüs abla önüme geçince gözlerimi mecburen abilerimden çekmek zorunda kaldım.
“İlk hediyeni ben vereyim de kenara çekileyim hemen.” dedi Venüs abla elindeki büyük kutuyu bana uzatırken. “İçimden bir ses abilerinin hediyesinden sonra başkasını görmeyeceğini söylüyor.”
Hevesli gözlerim bir arada duran abilerime çevrildi. Üçü de gülmemeye çalışıyordu ama üçünün de çenesinin ağrıdığına emindim gülümsemekten.
“Teşekkür ederim Venüs abla.” diyerek hediyemi elinden aldım ve tek kolumu boynuna sararak ona sarıldım.
“Biliyorum birbirimizi yeni yeni tanıyoruz henüz ama her zaman bir ablan olarak burada olduğumu bil.” dedi geri çekilirken. Baş parmağıyla elmacık kemiğimin üstünü okşarken gerçekten bir abla sıcaklığına sahipti. “Böylesine güzel bir kadın olarak büyümeye devam ettikçe Soylu erkeklerinin kıskançlıklarından gına gelirse koş gel Venüs ablana.” Deniz amcama yandan baygın bir bakış attı. “Çünkü bu Soyluların damarlarında kan yerine kıskançlık akıyor.”
Kıkırdadım.
Kesinlikle haklıydı. Hatta Venüs abla iyi durumda bile sayılırdı. Onda sadece Deniz amcam vardı ama bende bir kere babam vardı. Tek başına beş kişilik kıskançlığa sahip sayılırdı. Bu yetmezmiş gibi tam üç tane de abim vardı ve hepsi birbirinden beterdi. Üstelik arada aralarına katılan amcamdan bahsetmiyordum bile.
“Aklımda tutarım.” diye sırıttığımda yanımdaki babamdan homurtular geldi. Gülerek Venüs ablanın hediyesini açtım.
“Ay bu çok güzel!” diye bağırdığımda babamın meraklı kafasının içinde dünyanın en güzel ayakkabısını bulunduran kutuya kaydığını gördüm ama onun bu sevimli hareketine gülemeden Venüs ablaya bir kez daha sarıldım teşekkür ederek.
Arkasında kelebek kanatları olan gümüş-pembe bir çift topuklu ayakkabı almıştı bana. Gerçekten her kızı güzelliğinden mest edecek kadar harika bir hediyeydi.
Venüs abladan sonra sırayla herkes hediyesini vermeye başladı. Önce Yiğit amca ve Doğa teyze aldıkları tulumu verdiler. Yiğit amca müstakbel baban ile annenden diye hediyeyi uzatarak pamuk gibi olan babamı yine delirtti.
Sonrasında Umut, Can ve hala varlığını gereksiz bulduğum Sıla yılanı hediyelerini verdiler. Gerçekten harika görünen şık bir saat almışlardı birlikte.
Arın hediyesini dün gece gayet güzel verdiği ve tabii ki babamın bakışlarından uzak durması gerektiği için ailesinin yanında durup göz kırparken, hiç utanması yoktu bu çocuğun, Ayça bu aralar sürekli bahsettiğim bir kitap serisi almıştı. Özgür’den de bir kedi peluşu aldım ama öylesine bir peluş değildi. Kedisi Meriç’in tıpatıp aynısını oyuncak peluş yaptırmıştı ve verirken aşırı mutluydu. Bayılmıştım.
Fakat Meriç’in hediyesini görünce gözlerim kocaman açıldı.
“Şaka yapıyorsun!” diye çığırdım neşeyle yerimde zıplarken. Sevinç dolu gözlerim babama çevrildi. “Babacım sen de görüyorsun benim gördüğümü değil mi?”
“Görüyorum papatyam.” diye onayladı babam beni gülerek.
Meriç de gülerek elinde tuttuğu kedi çantasıyla yanıma yaklaştı.
“Meriç Ayça’sız kalmasın dedim sana da bir Ayça aldım. Gerçi biraz sana benziyor ama olsun.” Saçlarımın üstünü öptü. “Mutlu yıllar kızıl bela.”
“Ya Meriç!” diye yine bağırdım ama küçük yavru korkmasın diye desibelimi düşük tuttum. Çantanın dışından turuncu tüyleriyle güzellik abidesi olan meraklı beni inceleyen kediye dolu gözlerimle baktım. “Merhaba küçük Ayça.” dedim duygulu bir sesle. “Ben senin annenim.”
Kediyle aşk yaşamayı bırakıp arkadaşımın boynuna sarıldım. “Umarım Meriç hiç Ayça’sız kalmaz.” diye içten bir dilekte bulundum kulağına. “Hediyeme bayıldım, çok teşekkür ederim.”
“Umarım güzelim.”
Saçlarıma bir öpücük daha bırakıp Özgür ile Ayça’nın arasındaki yerine geri döndüğünde geriye sadece amcam, babam ve abilerim kalmıştı. Kedi çantasını şimdilik durması için masanın üzerine koydum ve ellerimi iki yandan belime yerleştirdim. En çok onların hediyelerini merak ediyordum. “Eee siz ne zaman vereceksiniz hediyelerimi?”
Amcam omzunda duran Sinco’yla gülerek öne çıktı. “Abimin fingirdek papatyası gel bakayım amcanın kollarına.”
Resmen sekerek amcama ilerledim. Ve kollarına girdiğim an Sinco amcamın omzundan benimkine atladı.
“Sinco beni seni sevdiğinden daha çok seviyor.” diye fısıldadım amcamın kulağına.
“Sincabımın adı Kara.” diye homurdandı o da sinirle.
Gülerek geri çekildim. “Sinco bile adının Sinco olduğunu kabul etti, Kara tarih oldu amcacım.”
Somurtsa da burnumu sıktı. Hevesle hediyesini vermesi için gözlerine baktığımda amcam rahat bir tavırla elini cebine attı.
Yok artık. Para falan mı verecekti acaba, ne bileyim dolar falan? Ay umarım tam altın verirdi!
“Bizim ailede herkes nereye giderse gitsin döner dolaşır yine de buraya gelir.” dedi amcam cebinden çıkardığı elini gözümün önüne getirerek. İki parmağı arasına sıkıştırdığı anahtara kaşlarımı kaldırarak baktım. “Burası evimiz. Ve sen de hep dönüp dolaşıp buraya geleceksin ama belki olur da herkesten bunalırsın, kafa dinlemek istersin o zamanlarda evden uzakta kalmak zorunda hissetme istedim.”
“Ciddi misin şu an?” diye mırıldandım şaşkınlıkla. “Bana ev mi aldın?”
Tamam amcamdan çok fenasal bir şekilde para değeri yüksek bir hediye bekliyordum ama ev mi? Ben bile ev almasını hayal etmemiştim. Araba belki ama ev asla.
“Oha!” diye bağırdı Kaan. “Bana araba aldın ama Kabusa ev mi alıyorsun?”
“Sen papatyama ev mi aldın Deniz?”
Amcam hem abisine hem de yeğenine bakıp sırıttı ve parmağıyla hemen bahçenin ilerisini işaret etti. Birkaç metre uzağında aynı amcamın evi gibi büyük olan kocaman bahçeli bir ev vardı.
“Hem de asıl evinin yanında aldım.” Anahtarı elime tutuşturdu. “Senindir abimin papatyası. Hayat seni nereye götürürse götürsün hep evine geri dön.”
Dudaklarımı bastırdım titrediği anlaşılmasın diye.
Amcam benim için ne kadar değerli bir hediye verdiğinin farkında mıydı bilmiyordum ama ben ağlamanın eşiğine gelmiştim. Bir zaman öncesine kadar evim sandığım yaşadığım yeri yaktığımda evsiz olmanın hissettirdiği o boşluğu iliklerime kadar hissetmiştim. Babamlarla yaşamaya başladığımda ise ilk başlarda kendimi orası evimmiş gibi hissedememiştim. İnsanın gidecek bir yerinin olmaması hissi inanılmaz rezil bir şeydi. Hiçbir yere ait olamamak korkunçtu.
Ama şimdi tam olarak üç evim vardı. Babamlarla yaşadığımız ev her zaman benim için apayrı bir yerde olacağı gibi babamların bu çocukluk evleri de aynı şekildeydi. Ailemle kutlayacağım ilk doğum gününün özellikle burada olmasını istememin sebebi buydu. Burada benim de izlerim olsun istemiştim. Benim de bir ilkim burada yaşansın, ailemin izleriyle dolu bu evin ruhuna bir renk de ben katayım istemiştim.
Şimdi ise amcam ailemden hiçbir zaman bunalacağımdan değil ama olur da bir gün her şeyden uzak kalmak istesem bile yine de ailemin yanında olabileyim diye bana hemen yandaki evi almıştı.
Bu hediyesi, düşündüğüm tüm maddi hediyelerinden bile daha anlamlıydı.
Kollarımı sımsıkı amcamın beline sarıp kafamı göğsüne gömdüm. “Benim için çok şey ifade ediyor Deniz amca, çok teşekkür ederim.”
Etrafımız duygusallaşmamın nedenini anlayabiliyormuş gibi sessizleşmişti. Ait olduğunu sandığı zamanlarda bile hiçbir yere ait olamayan bir kızın şimdi nasıl da aitlik hissettiğini anlıyorlardı. Bu yüzden Kaan kıskançlık yapmaya devam etmedi ya da babam böylesine büyük bir hediyeyi aldığı için amcamı azarlamadı. Herkes hayatım boyunca ilk kez bir aileye ait olmama duygusallaşmama sessizlik içinde saygı gösterdi.
Amcam çenemi tutup kafamı kaldırdı ve gözümden firar eden bir yaşı eliyle temizledi gülümseyerek.
“İyi ki doğdun abimin papatyası. Daha nice doğum günlerini bu bahçede kutlayacağız, merak etme.”
Hem ağlayıp hem gülerken kafamı sallayarak onayladım amcamı. Ve elime tutuşturduğu anahtarı avucumda sımsıkı sakladım. Ait olmak çok güzeldi.
Gözlerim masanın önüne geçmiş babama takıldığında sıranın onda olduğunu anladım. Vücudu gergindi ve sanırım elleri titriyordu heyecandan. Şuraya çöküp ağlayacaktım ama babamın bu tatlılığına.
“Papatyam.” dedi titreyen elleriyle ellerimi tutarken. Gözlerim daha şimdiden dolmuştu. “Bu hayattaki en büyük pişmanlığım senin geçmiş yıllarına şahit olamamak. İlk dişin, ilk emeklemen, ilk yürümen, ilk konuşman…” Bir an yutkundu konuşamıyormuş gibi. “Eğer bir şansım olsa geriye döner her anına şahit olabilmek için her şeyi yapardım.”
Sessiz bir hıçkırık boğazımdan yukarı tırmandı. Bunu yapmasını o kadar isterdim ki! En başından beri ailemin yanında olmayı o kadar çok isterdim ki…
“Ama ne yazık ki bunu yapma şansımız yok.” Ellerimi bırakıp avuçlarını yanaklarıma yasladı ve baş parmağıyla ne zaman akmaya başladığını bilmediğim yaşlarımı sildi nazikçe. “Ben de düşündüm ki eğer geçmişe dönüp o anlara şahit olamasam bile o zaman ben de şu anımızda o anlarımızı kutlarım.”
Masanın önünden çekilip ne ara getirildiğinin asla farkında olmadığım yığılmış hediyeleri görmeme neden oldu. Büyükten küçüğe bir sürü kutunun, hediye paketinin yığılmış olduğu masada her paketin üstüne numaralar yapıştırılmıştı. 1’den 18’e kadar on sekiz tane hediye vardı. Yaşım kadar.
“İlk yaşında isminin yazılı olduğu altın bileziği alamamıştım babacım özür dilerim.” dedi üzerinde 1 yazılı küçük kutuyu uzatırken.
Hıçkırarak elinden kutuyu aldım ve açtığımda içinden gerçekten de üstünde adımın yazılı olduğu minik bir bebek bileziği olduğunu gördüm. Gerçekten yeni doğan bir bebeğe takılacak kadar küçük ve büyüdüğünde görünce sevildiğini bileceği kadar özeldi.
Babam kendi gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle silip ikinci kutuyu uzattı. Bu ilkinden daha büyüktü.
“İkinci yaşında ilk adımlarını atarken giydiğin ilk ayakkabılar benden olsun istemiştim.”
“Ya baba!” diye ağlayıp kutuyu açtığımda içinde bembeyaz, patiğe benzeyen yumuşak tabanlı bebek ayakkabıları olduğunu gördüm.
O kadar naif, o kadar ince düşünülmüştü ki hediyesi ağlamayı kesemiyordum. Sanki gerçekten birinci yaşımda koluma bileziği takarken benimleymiş gibiydi. Yürüdüğümde bunu sevinçle karşılayıp ayağıma bebek pabuçlarını giydirmiş gibiydi.
Etrafımızdaki insanların sessizliği ve bazı burun çekme sesleriyle birlikte babam on yedi hediyemin tamamını ağlaya ağlaya, beni de ağlata ağlata anlatarak verdi. Artık sona geldiğinde hıçkırmayı bırakamıyordum ve o aynı zamanda hem o kadar mutlu hem de o kadar hüzünlüydüm ki hislerim birbirine girmişti. Hem ağlıyor hem de gülüyordum. Babam da benim gibiydi. O da ağlayarak hediyelerini bana verirken gülerek o kaybettiğimiz anı yaşamamıza neden oluyordu.
Son hediyeye geçtiğimizde ağlamaktan bitap düşmüştüm. Tek istediğim babamın kolları arasında göğsüne yatıp dinlenmekti.
“Doğum günün kutlu olsun güzel kızım.” Gözleri yaşlarla parlasa da dudağında koskocaman bir gülümseme vardı. “İlk yaşından bu yana çok güzel büyüyüp serpildin. Çok akıllı muhteşem bir kadın oldun. Seninle gerçekten gurur duyuyorum. Senin gibi bir kızım olduğu için ne kadar şanslı olduğumu anlayamazsın.”
“Babacım.” diye ağlayabildim yalnızca.
Babam son hediyesi olan on sekizinci hediyeyi, beyaz bir zarftı, uzattı.
“Artık on sekiz oldun. Genç bir kadın oldun.” Eğilip saçlarımı koklaya koklaya derin bir nefes çekti. “Abilerinin on sekizinci yaş gününde de yaptığım gibi seninkinde de aynı şeyi yaptım. Aç zarfı papatyam.”
Babam bir adım gerilediğinde merakla zarfın üstünü yırttım ve içindeki tek sayfalık kâğıdı çıkardım.
“Bu ne?” derken okuduğumu anlamaya çalışıyordum. Sayfanın en sonunda babamın, Mert abimin, Onur abimin ve Kaan’ın imzası vardı. “Anlamıyorum.”
“Bu babacım, şirketimizde sana verdiğimiz hissenin onay kâğıdı. Tüm hissedarların imzası bulunuyor.”
Şok içinde elimdeki kâğıdı bir kez daha okudum. “Bana hisse mi verdin?”
“Elbette bal kızım benim. Orası ailemizin şirketi, sen ailesin.”
“Ah babacım.” deyip bu defa babamın boynuna atıldım. “Sen ailesin asıl.”
“İyi ki doğdun babacım benim. Doğum günün kutlu olsun. Baban hep yapraklarını sevmek için yanında olacak. Söz. Baba sözü.”
Babamın boynuna sardığım kollarımı sıkılaştırıp kafamı ensesine gömdüm. Babam da beni belimden tuttuğu gibi havaya kaldırmıştı. Bir süre sadece babamın varlığına minnettar olarak onun boynunda mutluluk gözyaşları döktüm.
Doğum günüm için alacağım hediyeleri düşünürken hiç bu kadar ağlayacağım şeylere sahip olacağımı bilmiyordum.
“Tamam yeter artık.” diye homurdanma sesi geldi kulağıma Onur’un. “Biz de hediyemizi verebilir miyiz? Resmen kardeşimi bizden çalıyorsun.”
Burnumu çekerek güldüm. Sabahtan beri sesleri çıkmıyordu ama kafamı abilerime çevirdiğimde üçünün de gözlerinin kızarık olduğunu görmek beni yeniden duygulandırdı.
“Patlama oğlum patlama.” derken beni kucağından indirdi babam. Onun da gözleri kıpkırmızıydı ama benim gibi yüzünde kocaman gülümsemesi duruyordu.
Elimdeki zarfı tekrardan masaya bırakıp abilerime doğru adımladım. Diğerleri yerlerine oturmuş bizim duygusal aile anlarımıza şahit oluyorlardı. Geçerken Sıla yılanının bile çaktırmadan gözlerini sildiğini gördüm. Bu sırıtmama neden olurken Özgür’ün sesli bir şekilde burnunu temizlemesi kahkaha atmama neden oldu.
Son bakışımı Arın’a attım dikkatimi abilerime vermeden önce.
Oturmayan tek kişi oydu. Ailesinin oturduğu bahçe takımının arkasındaki ağaca omzunu yaslamış mutluluğumla mutlu oluyordu. Gülümsedim yine. Bugün hayatımda hiç gülmediğim kadar gülmüştüm.
“Eğer benim daha fazla ağlamama neden olursanız kendimi balkondan sallandırırım.” dedim abilerimin tam önünde geldiğimde.
Soldan sağa büyükten küçüğe olacak şekilde sıralanmışlardı ve üçünün de gözünde aynı heyecan vardı.
“Merak etme sana yardımcı olurum solucanım.”
Onur abime baygın bir bakış attım. Doğum günümde bile zorbalamayı ihmal etmiyordu.
Üçü birbirleriyle göz göze gelmelerinin ardından Onur abim arkasında tuttuğu elini, elindeki koca albüm benzeri defterle birlikte öne getirdi.
Uzattığı defteri elime alırken merakla yüzlerini inceledim ama üçü de renk vermiyordu.
“Bu nedir?” diye sordum defteri açmadan önce.
Onur abim boğazını temizleyerek gözlerime baktı.
“Bir keresinde hatırlar mısın bilmem kızıl saçlı kara kedim ama sana seninle ilgili anılarını, özellikle rezil olanları bulacağıma dair bir iddiada bulunmuştum.”
Tek kaşımı kaldırdım. “Buldun mu?”
“Hayır.”
Kıkırdadım.
“Ama ama.” diye gülüşümü kesti işaret parmağını kaldırarak. “Rezil olanları bulamadım. Geri kalanını abilerin olarak hallettik.”
Onur abimin konuşmasından hiçbir şey anlayamadığım için gözlerimi parmaklarımın arasında sımsıkı tuttuğum albüme çevirdim ve bariz bir heyecanla ilk sayfasını açtım. Abilerimin üçü de gözlerini yüzüme dikmiş vereceğim tepkiyi saniye saniye inceliyorlardı. Bu beni daha da heyecanlandırdığı için en başta neye baktığıma pek anlam veremedim. Gerçekten bir albüm defteriydi ve başlangıçta da benim küçükken bir pizzacıda oturmuş öndeki tek dişimle sırıtarak bir pizzayı yemeye çalıştığım bir fotoğrafım koyulmuştu. Evim yandığı için çocukluk fotoğraflarımın hepsi evle birlikte yandı sanıyordum bu yüzden hediyeleri bu sandım başta. Benim küçüklük fotoğraflarımı bulmuşlardı.
Ama sonra…
Sonra onun altındaki şeyi, çizimi gördü anında yaşlarla ıslanan yeşil gözlerim.
“Yapmadınız.” dedim titreyen sesimle.
Küçüklük fotoğrafımın aşağısında yine aynı fotoğrafın bir çizimi vardı ve o kadar gerçekçiydi ki çizimden ziyade onun da fotoğraf olduğunu sanırdım eğer fotoğrafa eklenmiş öteki çizimleri görmemiş olsaydım.
Bu fotoğrafta yaklaşık olarak beş yaşında olmalıydım. Hemen sağımda ise yedi yaşındaki hali gibi duran Kaan vardı. Isırmaya çalıştığım pizzayı yemeye çalışıyordu. Öteki yanımda muhtemelen on yaşındaki Onur abim kızıl, uzun saçlarıyla sırıtıyor benim ve Kaan’ın kafalarımızın ardından kulak işareti yapıyordu. Onur abimin yanında ise on beş yaşlarında ergen bir Mert Soylu oturuyordu. Sarı saçları uzun ve küçük bir topuzla kafasının üstüne toplanmıştı. Kameraya bakarak gülümseyen tek kişiydi.
Ağlayarak abilerime baktım.
Küçüklüğümdeki bir anımı eğer onlarla büyüseydim onlarla olabilecek bir anıyla değiştirmişlerdi.
Sonraki sayfaları tek tek heyecanla çevirirken tüm defter boyunca nereden bulduklarını bilmediğim küçüklük fotoğraflarımda aynı şeyi yaptıklarını gördüm. Her bir yalnız geçirdiğim çocukluğun yerini aşağıdaki çizimle değiştirmişlerdi. Kendilerinin yanımda olduğu anlarla değiştirmişlerdi. Tüm albüm boyunca her fotoğrafa yapmışlardı bunu. Öyle ki sanki gerçekten o anlarda onlarla birlikteymişim gibi duruyordu.
“Beni ağlatırsanız kendimi balkondan sallandırırım demiştim!” diye çemkirdim ağlayarak. Onlar da benim gibi ağlıyor ama gülüyorlardı.
“Abicim yardım ederim dedim ya ben de.”
“Ben… bu çok… bayıldım. Çok teşekkür ederim.”
Kaan gülerek burnumun ucunu sıktı.
“Fikir benden çıktı, fotoğraflarını Mert abim buldu, çizimi Onur abim yaptı. Ama fotoğraflardaki hikayeleştirmeyi, o anlarda nasıl davrandığımızı hep birlikte düşündük.”
Üçüne tek tek minnetle baktım. Mert abim sert gözlerinin arkasında parlayan yaşlarla, Onur abim zorbalık yapıyormuş gibi yapıp ağlamamak için kendini zor tutmaya çalışarak ve Kaan’ın da hiç kendini tutmadan ağlamasıyla bana bakarken kalbim sevgiyle dolup taştı.
Albümü yeniden Onur abimin eline tutuşturup kollarımı iki yandan kocaman açarak üçüne aynı anda sarılmaya çalıştım. Bir sevgi yumağı gibi abilerim etrafımı sardılar ve üçünün ortasında kalmışken birbirimize sarıldık.
“İyi ki doğdun güzelim.” dedi Mert abim titrek sesiyle. “İyi ki.”
“Doğum günün kutlu olsun kedi. Bir sonraki doğum gününde bu kadar uğraşmam haberin olsun.”
“Mutlu yıllar canım kardeşim. Bundan sonra akacak her gözyaşın böyle mutluluktan olacak. Sana söz Kâbus. Abi sözü.”
O an abilerime sarılırken omuzlarım sarsıla sarsıla ağladım ama tek bir gözyaşım bile üzgün olduğum için değildi. Bu aileye sahip olduğum için, bu aileden olduğum için hissettiğim minnet duygusuna ağladım. Sevilmenin bu kadar değerli bir duygu oluşuna, sevmenin bu kadar güzel bir duygu oluşuna ağladım. Bir şekilde başlangıçta ters düşmüş olsak da her şeye rağmen şimdi onlarla olan yakınlığıma ağladım.
Ama en çok bir aileye ait olmanın güzelliğine ağladım. Çünkü aile ne olursa olsun birlikte kalırdı.
Her zaman ve sonsuza dek.
***
Birkaç ay sonra
Yazın son günlerinde geçen bir akşamüstü, kızıl saçlı kara kediler sokağa dökülmüş patilerini değdirdikleri yere umut bırakıyorlar.
“Meriç, oğlum tasmanı unutmuşsun!”
Elimdeki basketbol topunu kolumun altına sıkıştırırken koca bir kahkaha patlattım. Meriç Özgür’ü dövmek için koştururken kedinin tasması arkadaşımın elinden düştü ve topuklarını kıçına vura vura kaçarak bağırdı.
“Ya kardeşim yeminle kediye diyordum ya sana demedim!”
“Geberteceğim seni Özgür canıma tak etti artık!”
Meriç -kedi olan- Ayça ile -yine kedi olan- bulunduğumuz piknik alanındaki bahçede birbirlerinin kuyruklarını kovalıyordu aslında. Yani Meriç’in -kedi olan- tasmaya ihtiyacı falan yoktu ama arkadaşım, Meriç’i sinirlendirmekten üst düzey keyif aldığı için bilerek yapıyordu işte.
Efes yanıma adımlayıp gözlerimin önüne gelen kızıl saç tutamlarımı kafamın üstünden attı.
“Bilerek yapıyor değil mi?” diye gülerken Ayça da öteki tarafımdan yanıma adımladı ve kahkaha atarak benim yerime “Evet.” dedi.
“Ve dayak yemekten de çok keyif alıyor.” diye ekledim ben de üst düzey bir koşucu gibi Meriç’ten kaçan Özgür’ü keyifle izlerken.
Koşarak Arın’ın, Alper’in ve Kaan’ın olduğu çardağa ilerledi ve kendini üçünün arkasına saklayarak onlara yalvarmaya başladı kendisini Meriç’ten kurtarmaları için. Fakat arkadaşlarımız kurtarmak yerine Özgür’ü Meriç’in üstüne atınca ortalık ufaktan bir karıştı. Kaan da fırsattan istifade Arın’a vurmaya çalışırken zavallı Alper aralarında kaldı şaşkınlıkla.
“Kaan niye Arın’a vuruyor?”
Efes’in şaşkın sesiyle Ayça ile birbirimize bakıp sırıttık.
“Dün gece Rüya ile abim birlikte uyudukları için Kaan abi biraz dertlenmiş durumda. Abim yine gizlice Rüya’nın odasına tırmanmış.”
Omuz silktim. “Ne var? Tüm yaz boyunca yaptık fark etmediler. Elbet biri görecekti.”
Kızlar bana gülerken üçümüz yeniden önümüzdeki kaosu izlemeye başladık.
“Takıldığımız erkekler çok aptallar.” diye mırıldandı Efes dalgınca. Ona manalı bir gülümsemeyle bakınca öfkelenerek çenemi ittirip yeniden erkeklerin olduğu yere çevirmeme neden oldu. Kaan ile aralarında bir şey olduğunu hala kabul etmiyorlardı ama takıldığımız erkekler mi diyordu? Hadi ama bu kıza biraz dedikodu verin!
“Ama tatlılar da.”
Ayça’nın hülyalı sesi bu defa sırıtarak ona bakmama neden oldu ama o da Efes gibi beni önüme döndürdü.
“Dedikodudan hiç anlamıyorsunuz.” diye homurdandım somurtarak. “Ben Onur abimin yanına gidiyorum en azından o dedikodu yapmanın adabını biliyor.”
Kızlar arkamdan sırıtarak el salladıklarında ikisine de dil çıkardım ve koşarak babamların işgal ettikleri kocaman alana ilerledim.
Nerdeyse tanıdığımız herkesle pikniğe gelmiştik. Tüm arkadaşlarımız ve aileleri de dahil olmak üzere herkes gelmişti. Yiğit amcalar zaten bizimle bir gibiydi ama Efes ve Alper’in ailesi ile de babam tanışmıştı ve onlar bile buradaydı. Meriç’in abileri, Özgür’ün kardeşi ile anne babası, Ece abla, abileri ve annesi ile birlikte Zeynep ve ailesi de buradaydı. Amcamlar gelememişlerdi ama bu sabah onlarla görüntülü konuşmuştuk. Yakın zamanda bizi ziyarete geleceklerdi.
Hepimiz o kadar kalabalık olmuştuk ki piknik alanının yarısını neredeyse sadece biz kaplıyorduk. Büyüklerin her biri bir işin ucundan tutuyorken biz çocuklar olarak aşağıdaki sahada basketbol oynamıştık. Ama yorulunca geri gelmiş çil yavruları gibi bir yana dağılmıştık.
Hala kolumun altında duran basketbol topunu ağacın dibine bıraktığımız çantaların üstüne koyup gözlerimle hamağın nereye kurulduğuna baktım. Eğer Onur abimi tanıyorsam çalışmayan tek kişi olarak hamakta yatıyordu.
Aradığımı çok geçmeden bulurken yanılmadığımı anladım. Onur abim gerçekten de hamaktaydı ama tek değildi. Hemen yanında Zeynep vardı birlikte gülümseyerek fısır fısır konuşuyorlardı. Onların bu romantik anını bölmek istemediğim için Onur abimin yanına gitmekten vazgeçip gözlerimle etrafı taradım.
Mert abim yanında Ece abla ve tabii ki onların iki kuyruğu olan Eren ve Eray abiyle birlikte mangalın başında kahkahalarla sohbet ediyorlardı. Ediz abi de elinde yeni bir posta etle yanlarına adımlıyordu. Onların kavga etmeden kahkahalar attıkları nadir anların birindelerdi.
Gülümseyerek gözlerimi babamın olduğu yere çevirdim. Kalabalığın büyükleriyle bir araya toplanmış ciddi bir suratla sohbet ediyorlardı. Onlar da kimi zaman sırıtıyor, gülüyor ve ciddileşerek konuşmaya devam ediyorlardı.
İçime huzurlu bir nefes çektiğimde burnuma tanıdık bir koku doldu ve sevgilimin elinin belime dolanması aynı anda gerçekleşti.
“Neye öyle güzel gülümsüyorsun meleğim?” diye sordu yanağımı öpmeden hemen önce.
“Sadece ailemizin ne kadar büyük ve güzel olduğunu izliyordum. Sence de öyle değil mi?”
Gözlerimi bal gözlü sevgilime çevirirken onun gözleri az önce benim yaptığım gibi kocaman ailemizi taradı. Sonra da gülümsedi.
“Görüyor musun melek bir kere birinin hayatına girince herkese bıraktığın etki bu işte.” Sol kolunu omzuma atıp baş parmağıyla yanağımı okşadı. “Bizi bu kadar büyük ve güzel bir aile yapan sensin.”
“Hadi ama.” diyerek inkar ettim ama yanaklarım ısınmıştı.
Vücudumu sevgilime döndürüp kollarımı boynuna doladım ve kirpiklerimin altından gözlerine baktım.
“Ben yapmadım sadece ailemizin büyüyesi ve güzelleşesi varmış.”
Arın kınar gibi bir sesli nefes çekti içine. Yüzü hafifçe benimkine yaklaşmıştı. İstemsizce çekiliyor gibi.
“Ah melek keşke her şeyi ne kadar güzelleştirdiğini bir görsen.”
Sırıttım ve dudaklarımı onun bal ve güneş tadındaki dudaklarına bastırdım sevgiyle.
Bu hayattaki sarsılmaz duruşum artık birilerini sevmek üzerine kuruluydu. Babamı, abilerimi, amcamı, Sinco’yu, sevgilimi, arkadaşlarımı ve hayatımı daha da güzelleştirmekten vazgeçmeyen herkesi sevmek üzerine.
Onur abim bana sürekli kızıl saçlı kara kedim diyordu, onun saçlarına umut olduğum için. Aslında onun hayatına umut olduğum için, birbirimize ve ailemize umut olduğumuz için. Ama işin gerçeği onların hayatına girdiğimden beri ailemin her bir bireyi benim kızıl saçlı kara kedim, umudum olmuştu. Ve ben de işte hepsinin tatlı rüyasıydım.
“Lan Kâbus hemen o heriften uzaklaşıp abinin yanına geliyorsun!”
Ben ne olursa olsun her zaman gittiği yerden dönebileceği bir değil tam üç tane evi olan, hiç sevilmemişken ve sevgi nedir bilmezken muhteşem bir aileye sahip olup dünyanın tüm sevgisine sahip olan Rüya Soylu.
Bu da benim Kızıl Saçlı Kara Kedilerle dolu hikayem.
Bundan daha mutlu olamam.
- SON -
Ay selammmmm ağlıyorum galibaaaa -hönkürerek ağlayan emoji-
Finali yazarken O KADAR AĞLADIM Kİ!
Son kez soralım bakalım bölümü, finali beğendiniz mi?
Finalde en sevdiğiniz sahne hangisi oldu?
Tüm kitapta en çok sevdiğiniz, en aklınızda kalan sahne hangisi oldu?
Favori karakteriniz/karakterleriniz kim?
Demir’in anlatımından okuduuuuuuuuuukkk ağlarmışız
Demir ile Deniz kardeşliği?
Mert, Onur, Kaan ve Rüya kardeşliği?
Rüya’nın doğum gününü okuduk nasıldı???
Demir’in hediyesi? Ağlayarak yazdım ben burayıııııııııı
Soylu abilerinin hediyesi????? Okurken bunda da ağlamayan var mı????
Deniz'in Rüya'ya ev alması ve Rüya'nın artık üç tane evi olması -ağlayannnn emojilerrrrrrrrrrrrrrr-
Arın’ın hediyesi svdjlnvsdnvdsnv
Arın ile Rüya yine birilerine basılmadan bir gün geçiremedi dnvjvblvndnvjfg
Meriç’in Rüya’ya hediyesiii -ağlayan gözlerle gülen emoji-
Meriç, Ayça'sız kalmasın diye -onların gelecek hikayesini düşününce ağğağağğaa oluyorum buna-
Meriç, Özgür ve Rüya arkadaşlığı?
Son kez kitaba söylemek istediğiniz bir şey?
Böyle bölüm sonu sohbetimizi son kez yapmak aşırı duygulandırdı beni ay heeyyyyyy
Teşekkür ve veda konuşmamızı ayrı yapacağız zaten, sadece bu kısmı son sohbetimiz için ayırmak istedim. Umarım finalden ve en önemlisi kitaptan keyif almışsınızdır. Benim için harika bir yolculuktu sizin için de öyle olduğunu umuyorum. Bolca sevgi ve öpücüklerle <3 <3 <3
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 193.86k Okunma |
24.56k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |