
Bugün doğum günümdü.
Yılın, kendimi yalnızca bir günlüğüne değerli hissettiğim günü.
Annemin bana,
“Canım kızım, artık kocaman bir kız oldun,”
dediği tek gündü.
Babamın elime bir hediye tutuşturduğu,
benim de — en azından birkaç saatliğine —
tek prenses olduğuma inandığım gündü.
Doğum günüm için hazırlık yapmıştık. Balonlar, masa örtüsü, pastanın üzerindeki mumlar…
Her şey tamamlandığında kapı çalmaya başlamıştı.
Ama içimde bir eksiklik vardı.
İnsan bazen her şey yolundayken bile bir şeylerin yanlış olduğunu hisseder ya; işte öyle bir histi bu.
Davet listeme baktım.
Otuz altı kişiden… sadece iki isim işaretliydi.
İki.
Geri kalanlar neredeydi?
Tatile mi çıkmışlardı, hasta mı olmuşlardı, yoksa…
beni yeterince sevmedikleri için mi gelmemişlerdi?
Bir anda, odamın ortasında durmuş, sayıları tekrar tekrar sayarken buldum kendimi.
Yüzüm düştü.
İçimde bir şeyler kırıldı.
Bu kırılan şeyler aynaya benziyordu.
Parçalandıkça daha çok kesen,
onarılmadıkça daha fazla kanatan camlar gibi…
— “Kızım, neden yüzün asık?” dedi annem.
— “Biraz gülsene. Bak herkes geliyor.”
Kafamı kaldırmak istemedim.
İnsanı en çok acıtan şey, en korktuğu düşüncenin sessizce gerçekleşmesidir.
Benim korkum hep aynıydı:
önemsiz olmak, değersiz olmak, fazlalık olmak.
Hayatımın en önemli günü, sanki kimse için önemli değildi.
Acımı saklamazsam daha çok kırılacağımı biliyordum.
Kendimi korumayı beceremiyordum belki ama,
en azından korkularımı sevdiğim şeylerden uzak tutmaya çalışıyordum.
Çünkü bazen korkularımızı korumazsak,
sevdiğimiz şeyler korkularımıza dönüşür.
Ben sevdiklerimi çoktan kaybetmiştim.
Büyükannemi toprağa vermiştim.
Acının ne demek olduğunu küçük yaşta öğrenmiştim.
Kalbimi buz gibi yapan şey buydu belki de.
O yüzden kalbimi, cam bir fanusun içine koymuştum.
Duygularım çalışıyordu ama ben onları kontrol edemiyordum.
— “Kızım, iyi misin?”
— “Bir daldın gittin.”
— “İyiyim anne,” dedim.
Yalan söylemek, artık refleks hâline gelmişti.
Misafirler gelmişti.
Masadan yükselen kahkahalar, benim içimdeki sessizliği daha da büyütüyordu.
İçkileri almamı istediler.
Taşıdım. Getirdim. Gülümsedim.
Masada annemin, başkalarının çocuklarına gösterdiği şefkati izledim.
Onlara sorular soruyordu:
Nasılsın? Mutlu musun? Derslerin nasıl?
Bana hiç sormadığı sorular.
Birileri anneme “psikolog” diyordu.
Ben onun yanında büyümüş ama iyileşmemiştim.
İçimde yankılanan cümleler vardı:
“Seni doğurmak istememiştim.”
“Varsın işte.”
Ona anne demek, ağzımda küflü bir tat bırakıyordu.
Masadaki konuşmalar bir anda hararetlendi.
Başka bir annenin, çocuğuna zarar veren davranışlarını savunduğunu duydum.
Dayanamadım.
Konuştuğumda sesim titriyordu ama susmadım.
İlk kez bir yetişkine, yanlış olduğunu düşündüğüm şeyi söyledim.
Ortalık sessizleşti.
Birinin bana gururla baktığını sandım…
ama annem değildi.
Masadan kalktım.
İki arkadaşım da yoktu.
Bazen yanmak için cehennemde olmamız gerekmez.
Doğum günü bitti.
Yorgundum.
Odamda bilgisayarımı açtım.
Yazdığım, kimsenin okumadığı bir dosya duruyordu ekranda.
Yazmak, nefes almak gibiydi benim için.
Sonra bir gürültü oldu.
Kapı aniden açıldı.
Annem karşımdaydı.
— “Bizi mi ifşa ettin?” dedi.
Ne demek istediğini anlamadan, sesim boğazıma düğümlendi.
Konuşmama izin vermedi.
Öfkesi odanın içine sığmıyordu.
Bağırdı.
Sonra bağırmak yetmedi.
Vurdu.
İlk darbe canımı yaktı.
İkincisi utandırdı.
Üçüncüsünde artık sesim çıkmıyordu.
Acı gizlenmedi.
Ama ben gizlendim.
O çıktıktan sonra odada yalnız kaldım.
Duvarlara baktım.
Ağlamadım.
Kulaklığımı taktım.
Bir şarkı çaldı — sözlerini tam hatırlamıyorum, ama hissettirdiği şey şuydu:
“İçimde bir şey var ve kimse duymuyor.”
Pencereden dışarı baktığımda, ormanda bir ışık gördüm.
Merak, korkudan ağır bastı.
Üzerime bir şey almadan çıktım.
Soğuk umurumda değildi.
Karanlıkla yürüdüm.
Işığa yaklaştıkça, ormanın içinde bir bina belirdi.
Kırmızı duvarları yosun tutmuştu.
Sessizlik ağırdı.
İçeri girdim.
Kokuyordu.
Duvarlar yıkıktı.
Sonra sesler duydum.
Ağlama…
Gülmeye dönüşen çığlıklar…
Burada kimler vardı?
Kim kapatmıştı onları buraya?
Yardım edemezdim.
Sadece korktum.
Kaçtım.
Eve döndüğümde dizlerim titriyordu.
Yazmaya başladım.
Çünkü bazı insanlar konuşamaz.
Ama yazar.
Hayat bana gülmüyordu.
Ama ben ayakta duruyordum.
Cam parçalarının üstünde bile.
O gece uykum gelmedi.
Uyumak, düşünmeyi bırakmak demekti.
Ben düşünmeden duramıyordum.
Yatağımın kenarında oturmuş, dizlerimi karnıma çekmiştim.
Odanın karanlığı bana tanıdıktı.
Sessizlik, annemin bağırmasından sonra bile hâlâ kulaklarımdaydı.
İnsan bazı sesleri duymaz artık.
Ama bazıları, sustuğunda bile yankılanır.
Cam fanusun içindeki kalbim, her darbede biraz daha çatlıyordu.
Kırılmamak için sertleştiğimi sanıyordum.
Oysa sadece daha keskin oluyordum.
Annemin bana vurduğu anı tekrar tekrar hatırladım.
Acının kendisinden çok, neden vurulduğumu düşünmek yakıyordu içimi.
Bir hata mı yapmıştım?
Yoksa sadece vardım?
Bazı anneler çocuklarını susturmak için bağırır.
Bazıları ise çocuklarını yok sayarak.
Ben ikisinin arasında büyümüştüm.
Sabaha karşı pencereyi açtım.
Soğuk içeri doldu.
İyi geldi.
Üşümek, içimdeki yanmayı bastırıyordu.
Okula gitmedim o gün.
Kimse sormadı neden.
Zaten kimse sormazdı.
Annem mutfakta kahve içiyordu.
Yüzü sakindi.
Sanki dün gece yaşanmamış gibiydi.
— “Okula gitmeyecek misin?” dedi.
Sesinde ne merak vardı ne endişe.
— “Başım ağrıyor.”
— “İlaç dolapta.”
Hepsi bu kadardı.
İnsan, birine yabancılaştığını en çok normal davranıldığında anlar.
O an anladım ki benim acım, onun gündemine bile girmiyordu.
Odamda kaldım.
Bilgisayarımı açtım.
Yazdığım dosyaya baktım.
Kelime kelime kendimi toparlamaya çalışıyordum.
Yazmak, kanayan yerin üstüne bastırılan bir bez gibiydi.
Tam durdurmuyordu ama akmasını yavaşlatıyordu.
Ormandaki binayı düşündüm.
O sesleri.
O insanların orada neden olduğunu.
Belki de herkesin bir yere kapatıldığı bir dünya vardı.
Bazıları evlere, bazıları hastanelere, bazıları sessizliklere.
Benim hapishanem odam değildi.
Benim hapishanem, anlatamadıklarımdı.
Öğleden sonra annem odama geldi.
Kapıyı çalmadı.
— “Dün akşam fazla ileri gittin,” dedi.
Cümlesinde suç, benim adımda toplanmıştı.
— “İnsanların yanında beni zor durumda bıraktın.”
Sustum.
— “Beni küçük düşürdün.”
Sustum.
— “Bir daha böyle konuştuğunu görmeyeyim.”
Gözlerim yere kaydı.
Özür dilemedim.
Ama içimden bin kere sustum.
O çıktıktan sonra ağladım.
Sessizce.
Ağlamak bile izin ister gibi geliyordu artık.
Akşamüstü hava kararmaya başladığında, içimde bir huzursuzluk büyüdü.
Orman…
O bina…
Gitmemem gerektiğini biliyordum.
Ama gitmezsem, merak içimde çürüyecekti.
Bu kez üstüme bir mont aldım.
Kapıyı sessizce kapattım.
Ormana girdiğimde karanlık daha yoğundu.
Ama korku, artık tanıdık bir histi.
Binaya yaklaştığımda ışık yoktu.
Her şey daha sessizdi.
İçeri girmedim.
Sadece dışarıdan baktım.
Bir pencerenin arkasında bir gölge gördüm.
Hareket etti.
Kalbim hızlandı.
Birinin orada olduğunu bilmek, her şeyden daha korkutucuydu.
Çünkü artık hayal değildi.
Koşarak geri döndüm.
Eve vardığımda nefes nefeseydim.
Kimse fark etmedi.
O gece tekrar yazdım.
“Bazı insanlar karanlıktan korkmaz.
Çünkü karanlık, onların bildiği tek yerdir.”
Günler geçti.
Evde konuşmalar azaldı.
Sessizlik arttı.
Annem yine danışanlarından bahsediyordu.
Onların çocuklarını anlatıyordu.
Onları nasıl “anladığını”.
Beni anlamaya hiç çalışmamıştı.
Bir gün, odama geldiğinde kolumdaki morluğu gördü.
Kendi vurduğu yerdi.
Bakmadı.
Sormadı.
Görmezden geldi.
İşte o an, içimde bir şey tamamen koptu.
Artık ondan bir şey beklememeye karar verdim.
Beklentisizlik, insanı koruyan tek zırh bazen.
Yazılarım daha karanlık oldu.
Ama daha gerçekti.
Kendimi güçlü hissetmiyordum.
Ama ayakta duruyordum.
Ve bazen ayakta durmak, güçlü olmaktan daha zordu.
Bir gece rüyamda cam fanus kırıldı.
Kalbim dışarı düştü.
Kimse almadı yerden.
Uyandığımda göğsüm ağrıyordu.
Aynaya baktım.
Yüzümdeki ifade bana yabancıydı.
Ama tanıdıktı da.
İnsan, kendine yabancılaştığında büyürmüş.
Ben büyümüştüm.
Ama çocukluğumun bedelini ödeyerek.
O sabah defterime şunu yazdım:
“Işığın yanması için karanlığın bitmesi gerekmiyor.
Bazen karanlığa alışıyorsun sadece.”
Bu benim hikâyemin başlangıcıydı.
Mutlu bir başlangıç değildi.
Ama gerçekti.
Ve ben artık gerçeği saklamayacaktım.
Defteri kapattığımda ellerim titriyordu. Titrememin sebebi soğuk değildi; evin içi sıcaktı ama içimdeki boşluk buz gibiydi. Annemin ayak sesleri koridorda yankılanıyordu. Her adımı, kalbimde eski bir korkuyu uyandırıyordu. O ses, çocukluğumdan beri bana şunu öğretmişti: Sessiz ol,Görünme,Hissetme.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
Bakışları üzerime düştüğünde, yüzünde ne öfke ne de şefkat vardı. Sadece yorgun bir sertlik. İnsan bazen bağırılmadığında daha çok korkar; çünkü sessizlik, bir sonraki darbeyi haber verir.
“Yine mi yazıyorsun?” dedi.
Sesi düz ve keskin.
Cevap vermedim. Vermek istesem de kelimeler boğazıma düğümlenmişti. Yazmak benim tek kaçış yolumdu ama o bunu hep bir suç gibi görmüştü. Kalemim, onun gözünde tembellikti. Defterim, isyan.
Bir anda defteri elimden aldı.
Sayfaları hızlı hızlı çevirdi.
Yazdıklarımı okurken yüzü daha da sertleşti.
“Bunlarla mı uğraşıyorsun?” dedi. “Bunlar seni bir yere getirmez.”
Bir şey söylemek istedim. “Bu benim nefesim,” demek istedim. “Beni ayakta tutan tek şey bu,” demek istedim. Ama ağzımı açamadım. Çünkü ne zaman konuşsam, daha çok susturulmuştum.
Defteri yere fırlattı.
Ses, evin içinde yankılandı.
Sonrası…
Sonrası her zamanki gibiydi.
Bağırışlar.
Suçlamalar.
Ve benim sessizliğim.
Canımın yandığını söylemeyeceğim. Çünkü asıl acı, bedenimde değil, içimdeydi. İnsan en çok, kendisini koruması gereken kişi tarafından incitildiğinde parçalanır. O an aynaya baktığımda, gözlerimde bir çocuk değil, çok erken büyümüş bir yorgunluk gördüm.
Odama kapandım. Kapıyı kilitledim.
Yatağın kenarına oturup dizlerimi kendime çektim.
Ağlamadım.
Ağlamayı uzun zaman önce bırakmıştım.
Ağlamak lükstü; benim böyle lükslerim yoktu. Acıyı içimde bir yere katlayıp saklamayı öğrenmiştim. Cam bir fanus gibiydi kalbim. Kırılgan ama kimse dokunamasın diye kalın duvarların arkasına saklanmış.
Telefonumu elime aldım. Kimseye yazmadım. Zaten yazsam da cevap gelmeyeceğini biliyordum. İnsan kalabalıklar içinde de yalnız kalabiliyormuş; bunu erken yaşta öğrenmiştim.
Pencereye yürüdüm.
Dışarıda gün sıradan bir gün gibi devam ediyordu. İnsanlar gülüyor, arabalar geçiyor, hayat akıyordu. Sanki benim evimde biraz önce bir şeyler kırılmamış gibi. Sanki ben biraz daha eksilmemişim gibi.
O an fark ettim:
Hayat, kimsenin acısını beklemiyordu.
Defterimi yerden aldım. Tozunu silip tekrar açtım. Yazmak zorundaydım. Yazmazsam içimdeki sesler beni boğacaktı.
Şunu yazdım:
“Beni inciten şey acı değil.
Beni inciten, bu acının kimse tarafından görülmemesi.”
Kalemi bırakıp derin bir nefes aldım.
Göğsüm sıkışıyordu ama alışkındım. Korku da, yalnızlık da artık tanıdıktı.
O gün şunu anladım:
Ben kurtarılmayı bekleyen biri değildim.
Ben, hayatta kalmayı öğrenmek zorunda bırakılmış biriydim.
Annemin psikolog olması ironikti. Başkalarının yaralarını sararken, kendi çocuğunun kanayan yerlerine bakmıyordu. Belki de en çok bu acıtıyordu. İnsan, anlaşıldığını sandığı yerde daha çok yalnız hissediyordu.
Akşam olduğunda ev sessizleşti.
Ama o sessizlik huzur değildi.
Sadece fırtınadan önceki durgunluktu.
Yatağıma uzandım. Tavana baktım.
Kendi kendime fısıldadım:
“Bir gün buradan gideceğim.”
Ne zaman, nasıl, bilmiyordum.
Ama gitmek zorundaydım.
Çünkü bazı evler, insanı büyütmez; küçültür.
Gözlerimi kapattığımda uyuyamadım.
Zihnim, geçmiş ve korkular arasında gidip geliyordu. Ama ilk kez, bu karmaşanın içinde küçük bir karar filizlenmişti.
Ben susmayacaktım.
Ben yazacaktım.
Ben anlatacaktım.
Belki kimse okumayacaktı.
Belki kimse anlamayacaktı.
Ama ben kendimi yarı yolda bırakmayacaktım.
Çünkü karanlığa alışmak, ona ait olmak demek değildi.
Ve belki ışık hemen yanmayacaktı.
Ama ben, karanlığın içinde kaybolmayacaktım.
Gece ilerledikçe ev daha da ağırlaştı. Duvarlar üstüme doğru yaklaşıyormuş gibi hissediyordum. Saatin tik takları bile bana fazla geliyordu; her saniye, içimde başka bir yere çarpıyordu. Uyumak istiyordum ama uyku bana gelmiyordu. Çünkü uyku geldiğinde rüyalar geliyordu, rüyalar geldiğinde ise geçmiş.
Yatağın içinde doğruldum. Ayaklarım çıplaktı; yere bastığımda soğuk içime kadar işledi. Bu evde soğuk hep vardı. Yazın bile. Isıtıcılar çalışsa da, annem gülümsese de, bu evin bir yeri hep eksikti. Sıcaklık, sözlerle değil; bakışlarla olurdu. Bizim evde bakışlar keskin, sözler yaralayıcıydı.
Kapının önünde durdum. Açmak istemiyordum ama açmazsam içimdeki baskı daha da büyüyecekti. Sessizce kapıyı araladım. Salon karanlıktı. Annem ve babam odalarına çekilmişti. Ev uyuyordu; uyanık olan sadece bendim.
Mutfaktan bir bardak su aldım. Ellerim hâlâ titriyordu. Bunu fark ettiğimde aynadaki yansımama baktım. Gözlerim bana ait değildi sanki. Çok şey görmüş, çok şey taşımış gözlerdi bunlar. Bir çocuğun gözleri böyle olmamalıydı.
O an kendime sordum:
Ben ne zaman bu kadar yoruldum?
Cevap yoktu. Çünkü bazı soruların cevabı tek bir ana sığmazdı; yıllara yayılırdı.
Odamı geri döndüm. Defterimi tekrar açtım. Sayfalar doluydu ama içimde hâlâ yazılmamış çok şey vardı. Yazmak, yaralarımı iyileştirmiyordu belki ama kanamayı durduruyordu. Kalemimle kendime pansuman yapıyordum sanki.
Bir cümle daha yazdım:
“Beni güçlü yapan şey yaşadıklarım değil, hâlâ vazgeçmemiş olmam.”
Sonra durdum.
Bu cümleye ben bile inanmakta zorlanıyordum.
Işığı kapattım. Yatağa uzandım. Tavana baktım. Karanlık, bana yabancı değildi. Korkmuyordum ondan. Çünkü karanlık, bağırmıyordu. Kırmıyordu. Sadece vardı. İnsan bazen, zarar vermeyen bir karanlığı; can yakan bir aydınlığa tercih ediyordu.
Gözlerim doldu ama ağlamadım.
Ağlamamak da bir alışkanlıktı.
Sabaha karşı, ne zaman uyuduğumu bilmiyorum. Ama uyandığımda içimde garip bir sakinlik vardı. Fırtınadan sonraki o tuhaf sessizlik gibi. Her şey bitmiş değildi ama ben bir kararın eşiğindeydim.
Okula gitmek için hazırlanırken aynada boynuma baktım. Hafif kızarıklıklar vardı. Uzun kollu bir şey giydim. Kimse sormasın diye. Zaten sorsalar da “Bir şey yok” derdim. Çünkü gerçeği söylemek, bazen daha fazla acıtırdı.
Evden çıkarken annem mutfaktaydı. Bana bakmadı. Ben de bakmadım. Aramızdaki mesafe, evin koridorundan daha uzundu.
Kapıyı kapattığımda derin bir nefes aldım.
Dışarıda hava serindi. Ama bu serinlik, evin içindeki soğuktan daha katlanılabilirdi.
Yolda yürürken şunu düşündüm:
Belki hayat beni kırıyordu.
Ama ben hâlâ ayaktaydım.
Bu bir zafer değildi.
Ama bir direnişti.
Ve bazen hayatta kalmak, başlı başına bir başarıydı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 5.06k Okunma |
463 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |