4. Bölüm

4)bölüm gizemli adam

defne çekirge
defne_yazar

 

Gözlerimi açtığımda gene aynı yerde uyanmıştım, revirde. Hiçbir şey hatırlamıyordum; buraya nasıl düşmüştüm, ilk geldiğimde de burada mıydım, belli değildi. Gene serum takılmıştı koluma.Bir dakika sonra hemşire olarak bildiğim orta yaşlarda bir kadın içeri girdi.

 

— Kendini nasıl hissediyorsun? Ağrı, sızı, kusma, baş ağrısı, baş dönmesi…

 

— Evet, neden sordunuz?

 

— Bu gayet normal. Arkadaşlarınla basketbol oynarken kan şekerin düşmüş ve bayılmışsın.

 

Bayılmış mıydım? Nasıl bayılmıştım? Sağlığım yerindeydi, hiçbir zaman böyle bir şey yaşamamıştım. Üstelik okulun ilk günü, erkeklerin önünde… Utançla üzerimdeki pikenin altına saklandım. Korkmam, ama utançtan geri duramazdım.Hemşire kontrolleri yaptıktan sonra çıkıp gitti. Ben hâlâ utancımı yenememiş, ellerim istemsiz titriyordu. İçimde aniden büyük bir korku oluşmuştu; nedenini bulamıyordum. Ruhum da bedenim de yorulmuştu. Bu savaşta en ağır yara alan onlar olmuştu; benim duygularımla ruhum arasındaki bir savaştı bu. Kazanan duygularım, kaybeden ise ruhumdu.Odaya deniz girdiğinde içimdeki korku büyüyordu, çocuklaşan korkumla. Bir bebek gibi sarsılıyordum, sonra çocuk, sonra yetişkin. Gülümsememi kullanarak korkumu saklamaya karar verdim; çünkü gülmek en iyi maskeydi benim için.

 

— Şey, aslında Güneş… özür dilerim. Seni Raya çağırmamalıydım, belki üzgünüm.

 

— Neden üzgünsün ki? Sadece kan şekerim düşmüş ve bayılmışım. Bu kadar üzgün olmana gerek yok, çünkü suç bende. Ben erkeklerle oynamak istedim, sonuçta.

 

Deniz söylediklerime şaşkın bakınca ben de öylece kaldım. Birisi şaşırdığında bende gülme isteği oluşmazdı; hep zincirlerle vurulmuştum hayatta. Ben acı çekmek için gelmişim, başka bir şey için değil.

 

— Sana hemşire böyle mi söyledi? Kan şekerin düştü mü falan?

 

Onun söylediklerinden hiçbir anlam çıkaramadım. Ben zaten neyi anlıyordum ki? Beceriksizdim, gerizekalının teki… Sanırım beni bir tek Deniz önemsiyordu, ama ona da güvenemiyordum. Güvenmek bir nehire taş atmak gibiydi; eğer dibe batarsa, sen de batarsın.Deniz bir süre aval aval bakınca konuşmaya devam ettim:

 

— Ee Deniz, sen ne yapıyorsun? Buradan ne zaman çıkacağım? Bir de gelirken su getirir misin, boğazım kurudu valla.

 

— Peki, su getiriyorum. Ben gayet iyiyim. Bir saat sonra buradan çıkarsın muhtemelen, ama uyarayım; bir daha şeker yemeyi unutma, sonra tekrar bayılırsın.

Deniz odadan çıkınca tuttuğum nefesi geri bıraktım. Her zaman gerildiğimde, korktuğumda böyle gerilen bir insandım.Yaklaşık bir saat sonra hemşirenin odasından taburcu olmuştum. Merdivenlere geldiğimde başım sanki semaver gibi kaynıyordu, çok dönüyordu. Yanımda Deniz ya da başka biri yoktu; koridor ölüm sessizliğine bürünmüştü. Ayaklarım o kadar titriyordu ki adımlarım dengemi bozuyordu.Bir adım daha atarken merdivenin basamağı kaydı, ama yere düşmediğimi fark ettim. Beni tutan bir güç vardı; deniz, tanıdık bir ses… ama adını söyleyemediğim bir güç. Cebinden beyaz bir bez parçası çıkarmasıyla bağırmaya başladım: adamın elinde eter vardı.Sesim çatlayana kadar bağırdım, sonra adam eter olmayan elini ağzıma koydu. Nefes alamıyordum. Elimden geldiğince kurtulmaya çalıştım. Derslerden çıkmakta olan öğrencilerin arasında tepiniyordum, Deniz seslenmeye çalışıyordu. Ama eterin etkisiyle nefes almak iyice zorlaşmıştı. Deniz bağırmaya başladığında her şey karardı.Kendi hayatımı kaleme alamamıştım; belki de hayatımı kaleme alacağım zaman o kalemi elimden almışlardı. Karanlık, aydınlığa, aydınlık karanlığa hükmediyordu. Dünyam olmuş karanlık; ne aydınlığı kalmış ne karanlığı; ikisi de bir hiç olmuştu.Gözlerimi açtığımda siyah duvarlı bir odadaydım. Karşımda daha önce hiç görmediğim bir adam vardı. Uyandığımı fark edince gözleri kırmızıya dönüştü, dişleri uzamaya başladı. Ellerim titriyordu, bütün bedenim titriyordu.Adam yaklaştı, boynumda büyük bir acı hissettim; ısırıyor, kanımı emiyordu. Ne kadar ittirmeye çalıştıysam da işe yaramadı, boynuma daha çok yapışıyordu. Ayaklarım beni taşımaya yetmiyordu. Dış kapının kırılmasıyla içeri birkaç tanıdık yüz girdi. Sonrasında bayıldım.Kararan dünyada kendimi boğulmuş hissettim. Gözlerimi açamadım, ama sesleri net bir şekilde duyabiliyordum. Deniz’in ağlayan sesi… Onun etrafında birkaç kişi daha vardı; yüksek ihtimalle erkekler. Tanıdık sesler… Korkum hâlâ tazeydi, ama bu sefer farklı bir his vardı.Gözlerimi açmayı başardığımda sanki hayata geri dönmüştüm. İlk olarak Deniz’in gözlerine baktım; maviliği okyanusu kıskandıracak kadar güzeldi. Sonra o değişik tipli erkeklere; hâlâ halimden memnun görünüyorlardı. İçim kan ağlıyordu ama sesimi çıkarmadım.Daha sonra odaya baktım: gene revirdeydik. Hemşire birkaç şey anlatıyordu ama dinlemeyi tercih etmedim; sadece dinlenmek istiyordum. Acaba ne zaman odama çıkabilecektim?

 

— Şimdi çıkabilirsin, ama kendine dikkat etmelisin. İstersen Aras bugün yanında kalabilir; nede olsa seni bu hale getiren o değil mi?

 

— Ama ben bu ezilenin yanında kalmam, iğrenç Deniz kalsın bununla.

 

— Deniz kalamaz; seninle beraber bir gece kalmazsan ceza alırsın. Bütün sene boyunca aldığın notları sıfıra düşürebilirim. Ona göre.

 

— Peki, Müdüre Hanım.

 

Aras istemeye istemeye beni odaya çıkarmıştı, ama geldiğimiz oda benim odam değildi; büyük olasılıkla Aras’ın odasıydı. Sadece siyahla döşenmişti, garip bir odaydı.

 

— Bana bak, küçük pislik. Sakın eşyalarıma dokunma ve benden izin almadan odadan çıkma, anladın mı? Sen yerde, ben yatakta yatacağım.

 

— Yatakta ben yatacağım.

 

— Hayır, ben.

 

— Güneş, haddini aşma, fena olur.

 

— Banane.

 

— Ya sabır… Bak bana, seni ısıttırma.

 

Isıttırma derken neyi kastettiğini anlamamıştım, ama ciddi olduğu açıktı. Başım pervane olmuştu; tuvalete koşmuştum. Boynum sanki nefesimi kesen bir el tarafından sıkıştırılıyordu. Aynada kendime bakınca ameliyat izleri ve bantlar vardı; kan akıyordu. Mide bulanmasıyla kusmaya başladım. Arkadan bir çift el saçlarımı tuttu, daha çok gerildim. Midem boşalana kadar kusmuş, sonunda banyodan çıkıp yatağa uzanmıştım. Gözlerim yorgunluktan kapanmıştı, rüyaların içine dalmıştım.Uyandığımda oda hâlâ karanlıktı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum; zaman burada bir şey ifade etmiyordu zaten. Yatağın kenarında oturuyordum, sırtım başlığa yaslıydı. Aras odanın öbür ucunda, pencerenin önünde duruyordu. Cam açıktı ama içeri giren hava serinlik değil, metal gibi bir koku taşıyordu.

— Uyanmışsın.

Sesini yükseltmedi. Bu daha kötüydü.

— Kaç saat baygındım?

— Önemli değil.

— Boynum…

— Elini sürme.

Refleksle dokunacak oldum, sesi anında kesildi:

— Dedim ya. Sürme.

Elim havada kaldı. Onun gözlerinde merak yoktu, endişe hiç yoktu. Sanki olup bitenler bir hata değil, planın gecikmiş bir parçasıydı.

— Orada… revirde… biri vardı.

— Biliyorum.

— Biliyorsun mu?

Pencereden ayrıldı, bana doğru yürüdü. Yaklaştıkça içimdeki huzursuzluk büyüdü ama geri çekilmedim. Çekilirsem, beni daha zayıf görecekti.

— Sen bayılmadın, Güneş. Seni aldılar.

— Kim?

— Yanlış soru. “Neden” demelisin.

Sessizlik çöktü. O sessizlikte kalbimin sesini duyuyordum. Aras yatağın kenarına oturdu, ama bana bakmadı.

— Sen burada olmamalıydın.

— Nerede olmamalıydım?

— Hiçbir yerde.

Bu cümle canımı acıttı, ama yüzüme yansıtmadım. O da zaten fark etmezdi.

— Deniz biliyor mu?

Aras başını çevirdi. İlk defa göz göze geldik.

— Onu karıştırma.

— Beni de karıştırmasaydınız.

Kısa bir gülüş çıktı ağzından, ama içinde mizah yoktu.

— Sen zaten karışıksın.

Ayağa kalktı, dolabın kapağını açtı. İçinden siyah bir gömlek aldı, bana doğru fırlattı.

 Giy.

Nereye gidiyoruz?

Gitmiyoruz.

O zaman neden?

Çünkü kokuyorsun.

Sözleri sertti ama açıklama yapmadı. İtiraz etmedim. Gömleği giyerken boynumdaki sızıyı bastırmaya çalıştım. Aras bakıyordu, ama bakışı bir insana değil, bir soruna yönelmiş gibiydi.Sana bir şey soracağım, dürüst cevap ver.

Cevabı beğenmezsen?

O zaman bir daha sormam.

Yutkundum.

Orada… seni tutan güç… o sen miydin?

Bir an durdu. Sonra çok net bir sesle konuştu:

Hayır.

O zaman kimdi?Bilmemen senin için daha iyi.Benim için iyi olan şeyler konusunda söz hakkım yok mu?Bana yaklaştı. Çok yaklaştı. Gözlerim istemsizce kaçtı ama çenemi parmağıyla kaldırdı.

 Yok.

Elini çekti. Arkasını döndü.Bu gece konuşmayacaksın. Soru sormayacaksın. Odadan çıkmayacaksın.

Ya korkarsam?

Durdu. Kapıya gelmişti.

 Kork.

Kapıyı kapattı. Kilidin sesi odaya yayıldı.Ses o kadar keskin ve kesin bir son gibi çınlıyordu ki, nefesim bir an durdu. Yalnızdım; tek sesim kendi kalbimin vuruşlarıydı, oda karanlık ve soğuktu. Boynum hâlâ sızıyordu; ellerim titriyordu ama ayağa kalkacak cesareti kendimde bulamadım.Duvara yaslandım, dizlerimi karnıma çekip sessizce oturdum. Aras’ın gölgesi hâlâ kapının önündeydi, hareket etmiyordu. Sanki odanın tamamını kontrol ediyordu; ben bir adım atsam, nefes alsam fark edecekti.

“Bayılmak… en güvenli yerimmiş,” diye düşündüm tekrar. Ama güvenliğin anlamı değişmişti; artık o, bir tuzak gibi, huzurun içinde sessiz bir tehdit barındırıyordu.Saatler geçmiş olmalıydı. Gözlerimi kapattım, ama uykunun gelmesine izin vermedim. Her hareket eden gölge, her titreyen perde uyarı gibiydi. İçimde bir çığlık vardı ama sesim çıkamıyordu. Aras’ın acımasızlığının sınırını bilmiyordum; onun için ben sadece bir nesne, bir sorun, bir oyun… belki de daha kötüsü, ilgisini çekmiş bir tehdit.Bir an için kendimi düşündüm. Neden hep böyle oluyordu? Neden hep bir adım önde olmalıydım, hep bir adım geri çekilmek zorunda kalıyordum? Ve en kötüsü: neden bu yalnızlık içinde, Aras’ın gözünde küçülürken, içimde Deniz’e karşı hissettiğim o güvenlik duygusu bile bir ışık yerine bir ateş gibi yanıyordu?

Küçük bir ses geldi odanın diğer ucundan, fark edemeyecek kadar sessizdi. Belki kendi kalbimin ritmi, belki de Aras’ın adımlarının yankısı. Ama fark etmesi ya da etmemesi hiç önemli değildi. Çünkü biliyordum: bu gece, bu karanlık, bu sessizlik, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının habercisiydi.Gözlerimi duvara sabitledim. Karanlıkta kendi gölgemi gördüm. Ama artık ben, o gölgede bir çocuk değildim; korku, boynumdaki acı, Aras’ın sessiz tehdidi… hepsi bana ait bir parça olmuştu. Kaçamayacağımı biliyordum. Ama… duruyordum. Sessiz, ama dimdik.Ve o sessizlik içinde, içimde bir parça küçücük de olsa, kendime ait bir isyan başladı. Korku, acı, yalnızlık… hepsi vardı, ama ben hâlâ nefes alıyordum. Hâlâ, dimdik oturuyordum.Sessizlik uzadıkça ağırlaştı. Odanın havası bile kıpırdamıyordu sanki. Nefes alırken göğsümün hareket ettiğini hissediyor, ama bu hareket bana ait değilmiş gibi geliyordu. Boynumdaki acı hafiflememişti; aksine, varlığını her saniye hatırlatıyordu. Parmak uçlarım soğuktu. Üşümüyordum ama sıcak da değildim; arada bir yerde, tanımsız bir boşlukta asılı kalmış gibiydim.Aras hâlâ kapının önündeydi. Gölgelerden ayırt edemiyordum onu, ama orada olduğunu biliyordum. Varlığı bir ses gibi değil, bir baskı gibi hissediliyordu. Odayı dolduruyor, nefesimi daraltıyordu. Bana bakıp bakmadığını bilmiyordum. Bakmıyorsa bile, görüyordu.Kımıldamadım. Kımıldarsam dikkat çekeceğimi biliyordum. Zaten bütün hayatım boyunca yaptığım şey buydu: görünmez kalmak. Ama bu sefer görünmezlik bir korunma değildi; sadece geciktirilmiş bir fark edilişti.

Zaman ilerlemiyordu. Saat yoktu, pencere yoktu. Odanın siyah duvarları düşüncelerimi yutuyor, geri vermiyordu. Aklıma gelen her şey yarım kalıyor, tamamlanmadan dağılıyordu. Kendime ait bir cümleyi sonuna kadar kuramıyordum. Sanki içimde biri, kelimelerim tamamlanmasın diye bilerek susuyordu.Kapının önünden ağır bir adım sesi geldi.Kalbim hızlandı ama yüzümde hiçbir şey değişmedi. Bedenim tepki verirken, yüzüm donuk kalmıştı. Bu da bana özgü bir savunmaydı; içim dağılırken dışımın sabit durması.Aras birkaç adım attı. Yaklaştığını hissettim. Yanıma geldi mi, yoksa sadece odanın ortasında mı durdu, bilmiyordum. Gözlerimi kaldırmadım. Bakarsam, güç kaybedeceğimi hissediyordum.“Yerinde dur,” dedi.Sesini yükseltmedi. Bağırmadı. Ama sesi buyurgandı, tartışmaya kapalıydı. Bir emir gibi değil, bir kural gibi söyledi. Sanki bu odada her şey onun koyduğu kurallara göre işliyordu.Zaten duruyordum. Ama bunu ona söylemedim.Bir süre daha sessizlik oldu. Sonra yatağın gıcırdadığını duydum. Oturmuş olmalıydı. Bana sırtı dönük müydü, yüzü mü bana bakıyordu, bilmiyordum. Ama varlığı, biraz daha yakındı artık.“Bu okulda,” dedi, “kimseye güvenilmez.”Cümle sade, neredeyse sıradandı. Ama altında başka bir şey vardı. Sanki bana değil de, bana dair bir gerçeğe konuşuyordu.Cevap vermedim.“Özellikle de,” diye devam etti, “sana iyi davrananlara.”Bu sefer kalbim sıkıştı. Deniz’in yüzü istemsizce zihnime geldi. Onun sesi, bakışı, revirdeki ağlayışı… Hepsi üst üste bindi. İçimde bir şey savunmaya geçti ama ağzımdan tek kelime çıkmadı.Aras kısa bir kahkaha attı. Kahkaha denemezdi aslında; daha çok burundan çıkan, alaycı bir nefesti.“Bakışlarından anlaşılıyor,” dedi. “Ne düşündüğün.”İlk defa başımı biraz kaldırdım. Tam yüzüne bakmadım; sadece dizlerinden yukarısını görebileceğim kadar. Siyah pantolon, sakin bir duruş. Rahattı. Fazlasıyla rahattı.“Sen,” dedi, “herkesi kendin gibi sanıyorsun.”Bu cümle canımı acıttı. Nedenini bilmiyordum ama içimde bir yere değmişti. Kendim gibi… Ben nasıldım ki? Kimdim? Kendimi bile tam olarak tanıyamazken, başkalarını nasıl kendim gibi sanabilirdim?“Burada hayatta kalmanın bir yolu var,” diye devam etti. “Ve sen o yolu bilmiyorsun.”Bu sefer bakışlarımı yere indirdim. Ayaklarım çıplaktı. Zemin soğuktu. Soğuk, gerçekti; hissettirdiği acı nettir, kandırmaz.“Ben sana yardım etmiyorum,” dedi. “Yanlış anlama.”Yardım ettiğini düşünmemiştim zaten.“Sadece,” diye duraksadı, “işimi yapıyorum.”İşini. Ben onun işi miydim? Bir görev, bir yük, bir zorunluluk… Belki de hepsi.“Bu gece burada kalacaksın,” dedi. “Sessiz olacaksın. Sorular sormayacaksın. Kimseye bir şey anlatmayacaksın.”Başımı salladım. Bu, konuşmadan verdiğim bir sözdü. Zaten konuşacak gücüm yoktu.Ayağa kalktı. Adımlarını duydum. Banyoya gitti. Kapı kapandı. Ardından su sesi geldi. Ellerimi daha sık dizlerime doladım. Kendimi küçülttüm. Alanımı daralttım. Bu da bir alışkanlıktı: tehdit büyüdükçe, ben küçülürdüm.Banyodan çıktığında odanın ışığını kapattı. Karanlık tamamen çöktü. Gözlerim alışana kadar birkaç saniye geçti. Sonra sadece siluetler kaldı.Yatağa uzandığını hissettim. Yatağın diğer ucundaydım, ama aramızdaki mesafe güvenli değildi. Aynı odadaydık. Aynı karanlıktaydık.“Uyumaya çalışma,” dedi aniden.Nefesim takıldı.“Uyuyamazsın,” diye ekledi. “Bu halde… zaten.”Haklıydı. Uykunun bana gelmeye niyeti yoktu.Gözlerimi kapattım ama karanlık daha da koyulaştı. İçimde bir düşünce dönüp duruyordu:Bu sadece bir gece değildi.Bu, bir başlangıçtı.Ve ben, bu başlangıcın ortasında, henüz adını koyamadığım bir şeyin içine çekiliyordum.

Kelebekler bile dans ederdi onların bile ömürleri bir günlüktü ama benim sanki sonsuz ömrüm varmış gibiydi.

Karanlıkta gözlerimi açık tuttum. Kapalı olsalar da fark etmiyordu; içerisi zaten geceydi. Ama gözlerimi kapatırsam, düşüncelerim daha çok konuşuyordu. Ve bazı sesler, karanlıktan daha tehlikeliydi.Aras’ın nefes alışını duyabiliyordum. Düzenliydi. Rahattı. Bu beni daha çok ürkütüyordu. Çünkü huzur, suçluluk taşımıyorsa, bilerek seçilmiş demekti.Boynumdaki sızı artık bir acı değildi; bir hatırlatmaydı. Orada olan bir şeyin inkâr edilemeyecek izi. Elimi götürmedim. Dokunursam, gerçek olurdu. Gerçek olursa, taşımam gerekirdi.Zamanın akmadığını fark ettim. Burada saat yoktu. Gece uzamıyor, sadece derinleşiyordu.Bir ara, Aras’ın sesi tekrar geldi. Fısıltı değildi, ama gecenin içine karışmıştı.

— Hâlâ uyanıksın.

Bu bir soru değildi.

— Evet, dedim. Sesim beklediğimden daha sakindi.

Bir an sessizlik oldu. Sonra yatağın diğer ucunda hafif bir hareket.

— Bu iyi, dedi.

— Nesi iyi? diye sordum.

Cevap vermesi gecikti. Bu gecikme, cevaptan daha çok şey anlatıyordu.

— Uyanık olanlar, dedi sonunda, daha geç kırılır.

Bu cümle içimde bir yere çarptı. Kırılmak… Demek burada mesele hayatta kalmak değil, ne zaman parçalanacağındı.

— Ya hiç kırılmazsam? dedim.

Karanlıkta onun gülümsediğini hissettim. Görmedim. Hissettim.

— O zaman, dedi, seni izlemek daha ilginç olur.

Bu kelime… ilginç. İnsan hayatı için ne kadar kolay söylenebiliyordu.Sustum. Çünkü bazı cümleler söylenince geri alınmazdı. Ve ben hâlâ kelimelerimi korumak istiyordum.Bir süre sonra odanın içi yeniden sessizliğe gömüldü. Ama bu sessizlik artık boş değildi. İçinde niyet vardı. Bekleyiş vardı.Kendime küçük bir söz verdim. Yüksek sesle değil, içimden:Ben burada kaybolmayacağım.Kelebeklerin ömrü kısaydı, evet. Ama ben kelebek değildim. Ben, karanlıkta bekleyen bir şeydim. Henüz adını koyamadığım, ama varlığını inkâr edemediğim bir şey.Ve ilk defa, bu sonsuzluk hissi bana ağır gelmedi.Tehlikeliydi.Ama ağır değildi.

Karanlık bazen bir renk değildir,bir bakışın gecikmesidir.Kapılar kapanır,ama asıl kilit

insanın kendine attığıdır.Ben sustum.Çünkü bazı kelimeler söylenirse kanar.

Ve kanayan her şey burada dikkat çeker.Duvarlar siyah değildi,

sadece dinliyordu.Gölgeler yürümüyor,bekliyordu.

Zaman ilerlemiyor,beni ölçüyordu.Boynumda bir iz vardı,acısından çok

anlamıyla ağır.Dokunmadım.Bazı yaralarancak yok sayılınca hayatta kalır.

Korku dedikleri şeybağırmaz;oturur insanın yanınave fısıldar:“Buradayım.”

Ben cevap vermedim.Çünkü korkuyla konuşursan seni tanır.Gecenin içinde

bir çocuk kaldı benden,bir de büyümek zorunda bırakılmışbir suskunluk.

İkisi de üşüyordu.Ama sadece biri

ayağa kalkmayı hatırlıyordu.Bana dediler ki:“Burada güven yok.”

Ben de öğrendim:Güven bazen bir insan değil,bir duruştur.Gözlerimi kapattım.

Uyumak için değil.Dağılmamak için.Kelebekler bir gün yaşar,ama o bir gün uçmayı bilir.

Benim ömrüm uzundu belki,ama asıl meselene kadar sessiz kanat çırptığımdı.

Karanlık beni yutmadı.Sadece sınadı.Ve ben,hiç bağırmadan,hiç kaçmadan,orada kaldım.

Çünkü bazı isyanlar sessizdir.Ve en çok onlar hatırlanır.

 

 

 

 

Bölüm : 17.09.2024 23:06 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...