6. Bölüm

6) bölüm sen kan mı içtin az önce?!!

defne çekirge
defne_yazar

Benim hayatım zalimlikle başlamadı.Kimse beni sokak ortasında kırmadı, yabancı ellerle itmedi.Beni parçalayanlar, en çok güvendiklerimdi.En çok sevdiklerimdi.İnsan bazen düşmanını tanır, bazen de ona “aile” der.Ben ikincisini yaşadım.Bu okula gelişim bile anlamsızdı. Bunu en başından biliyordum.Ailem ne kadar bastırırsa bastırsın, ne kadar başkalarıyla kıyaslarsa kıyaslasın, ben ayağa kalkamayacaktım. Çünkü bazı insanlar yere düşmez — yere ait hisseder.

Kendime söylediğim kelimeler vardı.

Güçsüz.

İstenmeyen.

Fazlalık.

Bunlar bana yabancı değildi.

Bunlarla büyümüştüm.

Belki hayatımda çok şey olmuştu. Ama içimde daha karanlık bir bilgi vardı: Daha da dibe batacaktım. Çünkü normal olmak zordu. İnsan gibi yaşamak zordu. Hayat, derslerden ve sınavlardan ibaret değildi benim için. Onlar sadece üstü örtülmüş ayrıntılardı.

Benim için asıl mesele, insanların gözleriydi.

Bakışlar.

Fısıltılar.

Sessiz yargılar.

Hayat herkese gülmezdi.

Bana hiç gülmemişti.

Tuvaletteki hareketlilik beni yerimden kaldırdı. Akan gözyaşlarımı aceleyle sildim. Aynaya bakmadım. Çünkü bazı yüzleşmeler ertelenmelidir; yoksa insan kendini orada bırakır.İçimde bir şey parçalanmıştı ama bunun adını koyamıyordum. Sadece şunu biliyordum: Mutlu olamayacaktım. Ben, içinde kelebekler uçuşan kızlardan değildim. İçimde uçan tek şey, kaçamayan düşüncelerdi.Güçlü değildim belki. Ama insanların bilmediği bir yanım vardı.

Öfkem sessizdi.

Ve sessiz olan şeyler bağırmaz — bekler.

Sınıfa yüzümü saklayarak girdim. Ders başlamıştı. Günlerdir derse girmiyordum. Geri kalmıştım. Ama bu, içimdeki boşluğun yanında anlamsızdı. Yaşamakla ölmek arasında bir fark görmüyordum artık. İkisi de aynı ağırlıktaydı.Aras’ın yanı boştu. Oraya oturdum. Ona bakamadım. Bu bir meydan okuma değildi. Bu, içgüdüydü. Gözlerimi sıranın üzerindeki kimya kitabına diktim. Neden bu kadar çok erkek vardı? Neden bu kadar yakındılar?

Neden kitaba bakıyorsun? Kimya dersini çok mu seviyorsun?

Sesini duyduğumda omuzlarım gerildi.

Seni ilgilendirmez.

Yoksa ne olur, küçük böcek?

Sınıf güldü.

O an, geçmişim önüme düştü.

Babamın sesi.

“Senden bir şey olmaz.”

Her şeyim gitmişti. Saygı, sevgi, güven… Aile dediğin şey böyle olmamalıydı. Biz bu hayatta neydik? Birer piyon muyduk? Başkalarının öfkesini taşıyan sessiz figüranlar mıydık?Hocadan izin isteyip çıktım. Ayaklarım beni odaya taşıdı. Kapıyı kapattığımda, içerideki sessizlik dışarıdakinden daha gürültülüydü.İçimdeki ses yükselmeye başlamıştı.İçimdeki ses yükselmeye başlamıştı.

Ama bu bir çığlık değildi. Çığlıklar dışarı çıkar. Bu ses içeride büyüyordu, duvarlara çarpa çarpa.

Odaya yayılan sessizlik, beni sakinleştirmedi. Aksine, her şeyi daha görünür kıldı. İnsan susunca düşünceler fısıldamaz; sıraya girer. En başa da en eski olan geçer. Unuttuğunu sandığın anılar, en düzenli hâlleriyle gelir.

Pencereye yaklaştım. Dışarıda hayat devam ediyordu. Birileri gülüyordu, birileri koşuyordu. Zaman, benimle aynı yerde değildi. Ben durmuşken o akmaya devam ediyordu ve bu adaletsizdi. İnsan bazen sadece geride kaldığını değil, unutulduğunu hisseder.

Ailem aklıma geldi. Söylenmemiş cümleler, yarım kalan bakışlar. Hep eksik tamamlanmış konuşmalar. Onlar beni güçlü olmaya çağırmıştı ama nasıl olacağımı hiç anlatmamışlardı. Güç, bana miras kalmamıştı. Benim payıma susmak düşmüştü.

Sandalyeye oturdum. Ellerime baktım. Bir insanın elleri, yaşadıklarının haritasıdır derler. Benim ellerim hâlâ gençti ama taşıdığı yük eskimişti. Bazı insanlar erken yorulur. Bunun bir yaşı yoktur.Kapının arkasından gelen sesler vardı. Ayak sesleri. Gülüşmeler. Hayatın bana uğramayan hâli. O an anladım: Dışlanmak, kapının dışında kalmak değildir. Kapının içinde olup hiç çağrılmamaktır.

Nefesim düzensizleşti.

Derin değildi, yüzeyseldi.

Sanki ciğerlerim değil, düşüncelerim daralıyordu.Kendime bir şeyler söylemek istedim. Ama kelimeler beni terk etmişti. İnsan en çok kendine konuşamaz hâle geldiğinde tehlikelidir. Çünkü o zaman, ses başka yerlerden gelir.

Duvara yaslandım. Soğuk iyi geldi. Gerçekti. Acıtmıyordu ama hatırlatıyordu. Yaşadığımı değil, henüz bitmediğimi. Bu ikisi arasında ince bir fark vardı.Zaman uzadıkça, bedenim ağırlaşmaya başladı. Sanki her düşünce, omuzlarıma bir kat daha yük bindiriyordu. Kalkmam gerekiyordu ama nereye gideceğimi bilmiyordum. Kalmakla gitmek arasında sıkışmıştım. İnsan bazen bir yerden kaçmaz; kendine yakalanır.Aynaya bakmam gerektiğini düşündüm. Sonra vazgeçtim.Bazı yüzler, sadece karanlıkta tanınır.İçimde bir eşik vardı.Adını koyamadığım.Geçilirse geri dönülmeyen.Henüz orada değildim. Ama çok yakındım.Bunu hissediyordum.İnsan bazen düşmeden önce değil, düşeceğini anladığında korkar.Ve ben, o anın içinde nefes alıyordum.Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Zaman, odanın içinde anlamını yitirmişti. Ne ileri gidiyordu ne geri. Askıda kalmıştı; tıpkı benim gibi. İnsan bazen bir anın içinde sıkışır ve o an, bütün hayatının özeti olur.

Yatağın kenarına oturdum. Çarşaf buruşuktu. Başkasının yatağıydı hâlâ, başkasının kokusu vardı. Kendime ait olmayan hiçbir şey bana güven vermiyordu. Bu okulda da böyleydi. Duvarlar, sıralar, koridorlar… Hepsi geçiciydi. Sanki ben de öyleydim.

Dışarıdan bir zil sesi geldi. Ders değişmiş olmalıydı. İnsanlar sınıflarını, yerlerini, rollerini değiştiriyordu. Ben yerimde kalıyordum. Hayat devam ederken yerinde kalanlar, en çok yorulanlardır. Çünkü hareket etmeden taşımak zorunda kalırsın her şeyi.

Aras’ın sesi kulağımda yankılandı. Sınıftaki gülüşler. O an kimsenin yüzünü net hatırlamıyordum ama his bıraktıkları yer çok netti. İnsanlar gider, cümleler kalır. Bazı cümleler, ömür boyu seninle yaşar.Kendimi güçlü biri gibi hayal etmeye çalıştım. Ayağa kalkmış, kimseye eğilmeyen biri. Ama hayal bile ağır geliyordu. Güç, benim için soyut bir kelimeydi. Hep başkalarının hikâyelerinde vardı. Bana uğramıyordu.Odanın köşesinde duran çantama baktım. İçinde kitaplar, defterler… Normal bir öğrencinin eşyaları. Dışarıdan bakan biri, burada sıradan bir hayat görürdü. Kimse içerdeki kırılmayı fark etmezdi. En tehlikelisi de buydu zaten: Anlaşılmadan acımak.

Nefes alıp vermem tekrar hızlandı. Göğsümde bir baskı vardı ama fiziksel değildi. Daha çok, içime doğru çöken bir ağırlık gibiydi. Sanki kelimeler, duygular, anılar aynı anda üstüme yığılıyordu ve hangisini tutacağımı bilmiyordum.Ayağa kalktım. Birkaç adım attım. Sonra durdum. Gitmek istediğim bir yer yoktu. Kaçmak, bir hedef gerektirir. Benim hedefim yoktu. Sadece durmak istiyordum. Düşünmemek. Hissetmemek.

Ama insan durunca, içi konuşur.

Aklıma çocukluğumdan bir an geldi. Tam hatırlayamıyordum. Bir oda, bir ses, yarım kalmış bir cümle… Hafıza bazen merhametsizdir. Sana tam resmi vermez; sadece eksik parçaları bırakır. Ve sen o boşlukları kendin doldurmak zorunda kalırsın.Ellerim titriyordu. Küçük, kontrolsüz bir titreşim. Fark edilmezdi belki ama ben biliyordum. Beden, ruhtan önce vazgeçmeye başlar. Benim bedenim de bir şey anlatmaya çalışıyordu.Pencereyi açtım. Soğuk hava içeri doldu. Bir anlığına iyi geldi. Gerçek dünya tenime değmişti. Ama bu da uzun sürmedi. Hiçbir şey uzun sürmüyordu zaten. İyi olanlar özellikle.

İçimdeki eşik daha belirgindi artık.

Adı hâlâ yoktu.

Ama varlığı inkâr edilemezdi.

Henüz geçmemiştim.

Ama geri de dönemiyordum.

İnsan bazen iki adım arasında kalır. O iki adım, bir ömür eder. Ve kimse o duraksamayı dışarıdan görmez.Ben o duraksamanın içindeydim.O an anladım ki bazı bekleyişler umut taşımaz. Sadece kaçınılmaz olanı ağırlaştırır. İnsan bir şeyin geleceğini bildiğinde ama adını koyamadığında, korku sessizleşir. Sessiz korku, en kalıcı olanıdır.Odanın ışığı soluktu. Perdeler tam kapanmamıştı; aradan sızan gri bir aydınlık vardı. Ne gündüzdü ne gece. Arada kalmış bir renkti. Hayatım da öyleydi zaten. Ait olmadığı bir zaman diliminde sıkışıp kalmış gibiydi.

Duvara yaslanıp yere çöktüm. Soğuk zemin, düşüncelerimi dağıtmadı ama onları daha net hissettirdi. İnsan yere yaklaştıkça, kendine yaklaşır derler. Ben kendime fazla yakındım. Kaçacak mesafem kalmamıştı.

Kalbim hızlı atıyordu. Saymayı denedim. Bir, iki, üç… Sonra bıraktım. Bazı ritimler kontrol altına alınamaz. Hele ki ruh, bedeni geride bırakmışsa.

Aklımdan geçenleri durdurmaya çalışmadım. Direnmek, onları daha da büyütüyordu. Onların akmasına izin verdim. İçimde bir nehir vardı ve taşmıştı. Setler yıkılmıştı. Geriye sadece akış kalmıştı.

Bir an için kendime dışarıdan bakmayı denedim. Burada olmasaydım, bu kızı nasıl görürdüm diye düşündüm. Sessiz. Uyumlu. Sorun çıkarmayan. Kimsenin fark etmeyeceği kadar silik. İnsanlar en çok böylelerini atlar. Çünkü bağırmazlar. Çünkü istemezler. Çünkü alışmışlardır.

Nefesim tekrar sığlaştı. Göğsümdeki baskı, yerini tuhaf bir boşluğa bıraktı. Sanki içimde bir şey çekilmişti de geriye yankısı kalmıştı. Boşluk, acıdan daha ürkütücüdür. Acı en azından yaşadığını kanıtlar.Zaman uzadıkça, düşüncelerim tek bir noktaya toplanıyordu. Dağılmıyordu artık. Bu da beni korkuttu. İnsan dağıldığında hâlâ şansı vardır. Toplandığında karar verir.Kapının arkasından hiçbir ses gelmiyordu. Dünya beni tamamen bırakmış gibiydi. Belki de ben dünyayı bırakmıştım. Hangisi önce olmuştu, hatırlamıyordum.Gözlerimi kapattım. Açmak istemedim. Çünkü gözler açıkken insan kendini tutar. Kapandığında ise gerçek, filtresiz gelir. Ben o filtresiz hâle yaklaşıyordum.İçimdeki eşik artık bir çizgi değildi.Bir ağırlıktı.Bir çağrı gibi değil, bir zorunluluk gibi.Henüz adım atmamıştım.Ama beklemek de ilerlemekti bazen.Ve ben, o bekleyişin içinde ağır ağır kayboluyordum.İnsan acıya hazırlandığında, acının kendisinden çok hazırlığı tüketiyor insanı. Çünkü hazırlık, ihtimali taşır. İhtimal ise gerçeğin provasıdır. Ve ben o provayı defalarca yapmıştım. Her seferinde içimde bir şey biraz daha eksilmişti.

Nefesim, odanın sessizliğine uyum sağladı. Önce kesik kesik, sonra neredeyse duyulmayacak kadar yavaş. Sanki ben nefes almıyordum da oda beni soluyordu. Duvarlar yakındı. Tavan alçak. Mekân daraldıkça, düşünceler genişliyordu. İnsan bazen kaçacak yer bulamaz; o zaman zihni sonsuzlaşır.

Ellerime baktım. Yabancı gibiydiler. Bana ait ama benden kopuk. Parmaklarımda bir titreme vardı; korkudan mı, yoksa kararın ağırlığından mı, ayırt edemiyordum. Zaten bazı duyguların adı yoktur. Onlar sadece bedende iz bırakır.Kafamın içinde sesler vardı. Bağırmıyorlardı. Fısıldıyorlardı. Ve fısıltılar, çığlıklardan daha inandırıcıdır. Çünkü bağıran ses ikna etmeye çalışır; fısıldayan ses bilir. Bana bir şey anlatmıyorlardı. Hatırlatıyorlardı. Hep bildiğim, ama unutmak için kendimi zorladığım şeyleri.

Bir an için çocukluğum geçti aklımdan. Net değildi. Parça parçaydı. Bazı anlar kesilmişti, bazıları hiç yaşanmamış gibiydi. İnsan hatırlayamadığı şeyleri de taşır. Hatta bazen en ağır yük, hatırlanamayanlardır.Ayağa kalkmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Ayakta durmak, güçlü görünmek demekti. Ben artık görünmek istemiyordum. Görünmeyenler daha az incinir sanırdım. Yanılmışım. Görünmeyenler daha çok unutulur. Unutulmak ise yavaş bir silinmedir.

Odanın köşesinde duran eşyalar bile suskundu. Hepsi tanıktı. Ama tanıklık etmek, müdahale etmek değildir. İnsan da çoğu zaman böyle değil mi? Görür, bilir, susar. Ben de susmayı öğrenmiştim. O kadar iyi öğrenmiştim ki, artık içimden konuşurken bile sesim çıkmıyordu.Zaman ilerlemiyordu. Sanki tek bir anın içinde asılı kalmıştım. Öncesi yoktu, sonrası belirsizdi. Sadece şimdi vardı. Ve “şimdi”, tahmin edilenden daha ağırdı. İnsan bazen geçmişten kaçmak ister, bazen gelecekten. Ama şimdiden kaçamaz. Şimdi, insanın tam karşısında durur.Gözlerimi açtım. Kapadım. Açtım. Dünya hâlâ oradaydı. Bu, tuhaf bir hayal kırıklığı yarattı. Çünkü bazı anlarda insan, her şeyin durmasını ister. En azından bir anlığına. Ama hayat, durmayı bilmez. O yüzden yorar.İçimde bir çizgi vardı. Daha önce fark etmediğim kadar netti. Geçilirse geri dönülmeyecek bir çizgi. Henüz geçmemiştim. Ama ona bu kadar yakından bakmak bile insanı değiştirir. Bazı sınırlar aşılmadan da iz bırakır.Kalbimde bir ağırlık vardı. Adı yoktu. Sebebi çoktu. Çözümü belirsizdi. Ama varlığı inkâr edilemeyecek kadar gerçekti. O ağırlıkla yaşamayı öğrenmiş miydim, yoksa sadece katlanmış mıydım, emin değildim.

Şunu biliyordum yalnızca:

Bu bekleyiş, bir son değildi.Ama bir başlangıç da değildi.Bu, insanın kendisiyle en çıplak hâlde kaldığı andı.Ve ben, o anda, kendimden kaçacak hiçbir yer bulamıyordum.Kendimle baş başa kalmak sandığım kadar tanıdık değildi.

İnsan, yıllarca kendisiyle yaşadığını sanıyor. Oysa çoğu zaman sadece kendisinden kaçmayı öğreniyor. Ben kaçmayı iyi bilirdim. Gülüşlerimle, susuşlarımla, başımı eğişimle… Her biri küçük bir kaçıştı. Ama o odada, artık hiçbir yer kaçacak kadar geniş değildi.

Duvarlar üstüme gelmiyordu; daha kötüsü, hiç hareket etmiyorlardı. Sabitlik bazen tehdittir. Değişmeyen şey, insanın üstüne çöker. O yüzden zamanın akmasını isteriz. O yüzden acının bile geçmesini bekleriz. Ama bazı anlar vardır ki geçmez; sadece insanın içine yerleşir.

Kafamı yana çevirdim. Pencere kapalıydı. Dışarıdan gelen sesler çok uzaktı. Sanki dünya, bana ulaşmamak için özellikle sessizleşmişti. Bu sessizlikte kendimi dinlemek zorunda kalıyordum. Ve kendimi dinlemek, hiç öğrenmek istemediğim bir dildi.

İçimdeki ses yine oradaydı. Ne bağırıyordu ne de emir veriyordu. Yargılamıyordu bile. Sadece vardı. Varoluşu yetiyordu. Bazen en acımasız şey, bir şeyin seni izlediğini bilmek değildir; seni senden daha iyi tanıdığını hissetmektir.

Aklıma bir düşünce takıldı:

İnsan, neden acıyı bu kadar kişisel yaşar?

Oysa acı, dünyada en ortak dildir.

Ama herkes aynı kelimelerle konuşmaz. Kimisi susarak anlatır. Kimisi gülerek. Kimisi de kendini yok sayarak. Ben, yok saymayı seçmiştim. Çünkü görünmeyen şeylere daha az dokunulur sanırdım. Yanılmışım. Görünmeyenler en kolay ezilenlerdi.

Bir an için ayağa kalksam ne olurdu, diye düşündüm. Sadece kalksam. Kapıyı açmasam bile. Sadece yerimden doğrulsam. Ama düşünce, harekete dönüşmedi. Bazı fikirler bedene ağır gelir. Taşınamaz. Olduğu yerde kalır.

Kalbimin atışlarını saymaya başladım. Bir… iki… üç… Sayıların düzeni vardı. Düzen güven verir sanırız. Oysa bazen düzen, kaosu daha belirgin kılar. Her atış, hâlâ burada olduğumu hatırlatıyordu. Bu hatırlatma hoşuma gitmedi.Kendime kızmak istedim. Neden bu kadar zayıftım? Neden bu kadar kırılgandım? Ama sonra fark ettim: Bu sorular da bana ait değildi. Bana öğretilmişlerdi. İnsan kendini suçlamayı da öğrenir. Özellikle çocukken. Özellikle sevgi, şartlıysa.Bir kelime dolandı aklımda: “Değer.”Kim karar verir bir insanın değerine?Başarı mı? Sessizlik mi? Dayanıklılık mı? Yoksa başkalarının seni ne kadar az rahatsız edici bulduğu mu?Ben, rahatsız ediciydim. Varlığımla, susuşumla, bakışlarımı kaçırışımdan bile bir şey çıkarıyorlardı. Sanki var olmak başlı başına bir kusurdu. Ve ben o kusurun taşıyıcısıydım.

Odanın havası ağırlaşmıştı. Ya da bana öyle geliyordu. Göğsümde bir baskı vardı. Görünmez ama inatçı. Elimle itsem geçmeyecek kadar gerçekti. İnsan bazen yükü sırtında değil, içinde taşır. Ve o yükün ağırlığı ölçülemez.Zaman hâlâ ilerlemiyordu. Ama ben değişiyordum. Çok yavaş, fark edilmesi zor bir şekilde. Kırılmak her zaman gürültülü olmaz. Bazen sessizce olur. Kimse duymadan. İnsan bile.

Şunu düşündüm:

Belki de mesele dayanmak değildi.Belki mesele, neye dayanmayı seçtiğimizdi.Gözlerimi kapattım. Açmadım. Açmak zorunda değildim. Çünkü bazı gerçekler gözle görülmez. Bazıları, gözler kapalıyken daha nettir. İçimde bir şey kıpırdadı. Henüz adı yoktu. Ama oradaydı.Bu, bir son değildi.Bu, bir kurtuluş da değildi.Bu, insanın kendi iç karanlığıyla aynı odada, ışığı açmadan oturduğu andı.Ve ben, o karanlıkta, ilk kez kaçmamaya çalışıyordum.Karanlık sandığımız şey bazen bir boşluk değildir.

Bazen fazlalıktır.

Düşünceler üst üste yığılır. Cümleler birbirine çarpar. Anlamlar ezilir. İnsan kendi zihninde yürüyemez hâle gelir. Ben de yürüyemiyordum. Olduğum yerde duruyordum ama içimde her şey hareket ediyordu. Bu çelişki insanı delirtmez; daha kötüsünü yapar. Alıştırır.

Alışmak, en tehlikeli erdemdir.

İnsan her şeye alışabilir. Kırılmaya da. Aşağılanmaya da. Yalnızlığa da. Hatta kendini sevmemeye bile. Bir süre sonra eksiklik gibi gelmez. Normalleşir. Ve normalleşen her şey, sorgulanmaz.

Ben uzun süredir sorgulamıyordum.

Neden böyleyim?

Neden hep susuyorum?

Neden bana dokunan her söz içimde yankı buluyor?

Bu sorular bir zamanlar vardı. Sonra sustular. Çünkü cevapları öğrenmek istemedim. Cevaplar tehlikelidir. İnsanı yerinden eder. Oysa ben yerimde kalmaya alışmıştım. Yere ait hissetmeye.

Odanın içindeki hava ağırdı. Sanki nefes almak bile bir çabaydı. Göğsümde bir düğüm vardı; ne çözülüyor ne de tamamen sıkıyordu. Oradaydı sadece. Varlığıyla hatırlatıyordu: Buradasın.

Bazen en büyük ceza budur.

Bir an için şunu düşündüm:

Eğer ben hiç var olmasaydım, kim neyi eksik hissederdi?

Bu düşünce beni korkutmadı. Rahatlattı. Çünkü korku, hâlâ bir bağdır. Umursamazlık ise kopuştur. Ben kopuyordum. Sessizce. Kimse fark etmeden.

Zamanın geçip geçmediğini bilmiyordum. Saatlere bakmadım. Saatler yalan söyler. “İlerliyoruz” der ama bazı yerlerde insan hep aynı anda kalır. Aynı histe. Aynı ağırlıkta.

Aklıma çocukluğumdan bir an düştü. Net değildi. Bir görüntü değil, bir his. Küçükken öğrendiğim bir şeydi bu: Fazla konuşma. Fazla isteme. Fazla ağlama. Fazla olma.

“Fazla” olmak, her zaman tehlikeliydi.

Ben de eksik olmayı seçtim.

Ama eksik olmak da bir kurtuluş değildi. Sadece başka bir kaybolma biçimiydi. İnsan kendini parça parça susturunca, geriye bir kabuk kalıyor. İçinde ne olduğu bilinmeyen, ama hâlâ ayakta duran bir şey.

O kabuk bendim.Kendi içimde yürürken her adımım yankılanıyordu. Bu yankı bana ait değildi sanki. Başkalarının sözlerinden, bakışlarından, susuşlarından kalmıştı. Hepsi içimde üst üste binmişti. Hangisi benimdi, ayırt edemiyordum.

Belki de en korkuncu buydu:

Kendine ait bir sesin kalmaması.Gözlerimi açtım. Oda aynıydı. Hiçbir şey değişmemişti. Değişen bendim ama bu değişim görünür değildi. İçsel çöküşler dışarıdan anlaşılmaz. İnsan hâlâ nefes alır. Hâlâ yürür. Hâlâ cevap verir. Bu yüzden kimse sormaz: “İçin nasıl?”

Zaten sorsalar da cevaplayamazdım.Çünkü bazı duygular kelime istemez. Kelimeye dökülürse anlamını kaybeder. O yüzden susar. İçeride büyür. Karanlık da böyle büyür. Gürültüyle değil, ihmal edilerek.Ben o karanlığı beslemiştim. Bilmeden. İstemeden. Ama isteyip istememem artık fark etmiyordu. O buradaydı. Benimleydi. Ve gitmeye niyeti yoktu.

Bir yerde şunu anladım:

Bu bir an değildi.Bu bir kriz değildi.Bu, birikmişti.Yavaş yavaş. Gün gün. Bakış bakış. Kelime kelime.Ve ben şimdi, o birikimin tam ortasındaydım.Henüz hiçbir şey olmamıştı.Ama her şey olabilirdi.Bu belirsizlik, karanlıktan daha ağırdı.Ve ben, o ağırlığın altında, hâlâ kıpırdamadan duruyordum.İçimdeki ağırlık, artık sadece bir his değildi; somutlaşmıştı. Her nefes, omuzlarımı daha da aşağı çekiyordu. Oturduğum yerde, zamanın akmadığını hissediyordum. Sanki bir saat değil, bir taşın içinde sıkışmış gibiydim; ne ileri gidebiliyor ne de geri dönebiliyordum. Her anın içinde kendi karanlığımla baş başaydım.

Pencereye yaklaştım. Dışarıda rüzgâr vardı. Yapraklar sürükleniyor, dalgalar kıyıya vuruyordu. Deniz… Yalnızca denizi görmek, bütün karanlıkları bir anlığına uzaklaştırıyordu. Dalgaların sesi, içimdeki sessiz çığlığın yanında bir fısıltı gibi kalıyordu. Bir an için aklımdan tek bir düşünce geçti: “Oraya gitmeliyim. Ama nereye?”

Kapı aralandı. Deniz sessizce yanımda belirdi. Gözleri, çoğu zaman olduğu gibi, fazla bir şey söylemiyordu; sadece vardı.

“Bir yere gitmek ister misin?” dedi.

Sesi, denizin rüzgârıyla birleşmiş gibi, sakin ama kararlıydı.

Başımı salladım; kelimeler boğazımda düğümlenmişti.

“Bar’a gidelim,” diye ekledi. “Belki biraz hava değişir. Belki…”

Sözünü tamamlamasına gerek yoktu. Önerisi, bir kapıyı aralıyordu. İçimdeki ağırlığı tamamen ortadan kaldırmayacaktı, ama bir kaçış, en azından kısa bir süreliğine, mümkün olabilirdi.

Yavaşça ayağa kalktım. Ellerim hâlâ titriyordu ama biraz olsun kontrolü geri kazanmıştım. Deniz yanımda, sessiz bir bekleyişle yürüyordu. Adımlarımız, boş koridorların sessizliğiyle birleşiyordu. Her adımda, içimdeki karanlık biraz daha belirginleşiyor, ama denizin varlığı, küçük bir ışık gibi parlıyordu.

“Burada durabilirsin, istemezsen gitmeyiz,” dedi Deniz, sessizliği bozmadan.

Başımı hafifçe salladım. İsterdim ki durayım, ama orada kalmak, kendime bakmak, karanlığın içine gömülmekten başka bir şey değildi. O yüzden onun teklifine evet dedim. Yavaş ama kesin bir hareketle, bar’a doğru yürümeye başladık.

Şehir ışıkları uzaktan yanıp sönerken, her adım bir parça daha gerçekliğe dönüştürdü beni. Dışarıdaki dünya hâlâ uzak, hâlâ beni bekleyen bir sınır gibiydi; ama küçük bir adım atmıştım. Bu, belki de ilk defa, kendi karanlığımın yanında bir ışıkla yürümeye başlamaktı.Bar’a vardığımızda, masalardan bir tanesinde içki duruyordu. İçki şişesini aldım, bir yudum içtim; beynim uyuşmaya başlamıştı. Şişeyi elime alıp aramaya devam ettim. Sonunda onu bulduğumda büyük bir şok yaşadım: Aras, bir kızı boynundan ısırıyordu, kanını içiyordu.Korkuyla elimdeki şişeyi de düşürmüştüm. Aras direkt bana bakmıştı ve ben hiçbir şey söylemeden, korkuyla oradan çıkmıştım. Ormana girmiştim, koşmuş, daha derine koşmuştum. Nereye gittiğim önemli değildi.Sarıldığım kişiden koparıldığımı hissedince gözlerimi açtım. Bizi ayırmaya çalışan kişiye baktığımda büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Hayatı bile önemsemeyen Aras, şu anda bizi ayırmaya çalışıyordu. Benim sarıldığım adam ise beni daha da kendine çekiyordu. Ben ortada, piyon gibi, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.Aras’ın, adamın gözüne yumruk indirmesiyle yere oturdum. Ellerimle kulaklarımı kapattım. Duymak ve şiddeti izlemek istemiyordum.Bir çift kolun beni kucakladığını hissedince irkildim. Asla alışık olmadığım bir şeydi bu. Gözlerimi açmamıştım, ellerimi çekmemiştim ama tutan kişinin bizimkilerden olduğuna yemin edebilirdim.Dışarı çıktığımızda, beni tutan kişinin Aras olduğunu anlamam yaklaşık beş dakikamı aldı. Ormana çıkmıştık. Aras, “Burada bekle,” deyip yanımdan ayrılmıştı. Diğerleri hâlâ içerideydi; ben ise ortada, put gibi kalmıştım.Ormanda yalnız kalmak, karanlıkta kaybolmak gibi değildi.

Daha çok, karanlığın seni fark etmesi gibiydi.Ağaçlar susuyordu.Toprak, ayaklarımın altında nefes alıyordu.Ve ben, ilk defa, gerçekten yalnız olduğumu hissediyordum.Beklediğim süre uzadıkça, zaman anlamını kaybetti.Ne kadar durduğumu bilmiyordum.Sadece kalbimin, olması gerekenden hızlı attığını biliyordum.Bu bir korku değildi.Bu, yaklaşan bir şeyin habercisiydi.Aras’ın ayak seslerini duymadım.O zaten yürüyerek gelmezdi.Varlığı, hava değiştiğinde anlaşılırdı.Orman ağırlaştı.Sessizlik derinleşti.Karşımda belirdiğinde, gözleri bana bakmıyordu.Başka bir yere odaklanmıştı.Başka bir şeye.Elinde bir şey vardı.Tam olarak ne olduğunu seçemedim.Ama koyu, koyulaşan bir renk vardı.Ay ışığında bile parlamayan, ışığı emen bir kırmızılık.Bir adım attı.Toprak, onun ağırlığını taşıyormuş gibi inledi.

“Bakma,” dedi.

Ama sesi, bir uyarı değildi.

Bu, artık çok geç olduğunun ilanıydı.

O an anladım:

Aras korkutucu değildi.

Korkunun kendisiydi.

Yerde bir beden vardı.

Tam görünmüyordu.Görmek istemedim.Ama oradaydı.Sessizdi.Ve sessizlik, olması gerekenden fazla uzundu.Kan vardı.Ama akmıyordu.Sanki toprağa işlenmişti.Sanki orman, onu kabul etmişti.Mideme bir ağrı saplandı.Bu mide bulantısı değildi.Bu, insanın içgüdülerinin alarm vermesiydi.“Bu senin yüzünden değil,” dedi Aras.Bunu söylerken bana bakmadı.Çünkü baksa, yalan söylediğini ben de anlayacaktım.Bir adım geri attım.Ayağım bir şeye takıldı.

Islaktı.

Soğuktu.

Bakmadım.

Bakarsam, aklımın geri dönmeyeceğini biliyordum.Aras diz çöktü.Ellerini toprağa koydu.Kırmızı, parmaklarının arasından geçti.

O an fark ettim:

O kırmızı, yalnızca kan değildi.

Bir şeyin geri dönülmez hâliydi.“İnsanlar her zaman bağırarak ölmez,” dedi.“Bazıları sadece susar.”Bu cümle, içimde bir yere oturdu.Çıkmadı.Çıkmadıkça ağırlaştı.Aras ayağa kalktığında, yüzünde pişmanlık yoktu.Tatmin de yoktu.Sadece boşluk vardı.Ve o boşluk, her şeyden daha ürkütücüydü.Bana yaklaştı.Bir adım.Bir adım daha.Nefesimi tuttum.Kalbim, göğsümden çıkacak gibiydi.“Elini bana uzatma,” dedim.Sesim titremedi.Bu, cesaret değildi.Bu, içimde kopan son ipin sessizliğiydi.

Durdu.

Gülümsedi.

“Sen zaten çoktan buradasın,” dedi.

“Bunu inkâr etmen bir şeyi değiştirmiyor.”

O an anladım:Bu orman, bir mekân değildi.Bu, bir eşiğin kendisiydi.Ve ben, yanlış taraftaydım.Aras arkasını döndü.Giderken arkasında iz bırakmadı.Ama bıraktığı şey, izden daha ağırdı.Yalnız kaldım.Toprakla.Sessizlikle.Ve görmediğim ama varlığını asla unutamayacağım o kırmızıyla.İçimde bir şey kapanmadı.Açıldı.Ve bazı kapılar açıldığında,insan bir daha asla eskisi gibi bakamaz hayata.

Yalnızlık, kök salmış bir taş gibi,Bedenime saplandı, sessiz, soğuk.Hiçbir göz, hiçbir el onu görmedi;

Ama hissettim.Ve gördüm.Karanlık, nefesimin içinde yürür.Adımlarımın önünü kapatır.

Bazen bir çığlık olur,Bazen yalnızca bir gölge.Ben, kendi gölgesine bakamayan bir adam gibi,

Gözlerimi kapattım.Ama içimde bir şey açıldı,Kapıları kapatırken.

Her kırmızı, toprağa işlenmiş bir hikâye.Her sessizlik, bağırsaklarımda yankı.

Ve insanlar, görmedikleri acıyı Düşüncelerimde yakalarlar.Birini kurtarmak için koşmazsınız;

Çünkü kurtulacak olan, siz değilsiniz.Korku, sessiz bir silah gibi,Ellerinizi bağlar.

Ve kan, soğuk bir hatıra gibi,Sizi bir an durdurur.Zaman, hiçbir şeyi affetmez.

Ne gençliği, ne hataları,Ne de sessiz çığlıkları.

Ama bir insan, hâlâ kendinden korkabilir;Kendi karanlığından.İşte ben, orada durdum.

Bir adım ileri, bin adım geriye.Bir nefes aldım.Ve sustum.Çünkü sustukça,

İçimdeki orman büyüyordu.Ve bazen, sadece bazen,Bir insanın korkusu Dünyayı değiştirebilir.

Bölüm : 24.09.2024 23:35 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...