
Hastanenin beyaz, steril koridorları üzerime çöküyordu. Serumu çırpmış olmanın verdiği hafif uyuşukluk, bedenimin yorgunluğunu kapatmaya yetmiyordu. Yorgunluk… ama asıl olan, ruhumdaki ağırlıktı. Bedenim burada, bu duvarların arasında kısıtlanmıştı; ama zihnim, ruhum özgürlük arıyordu. Kaçmak istiyordum. Kaçmak… her zaman yaptığım bir şeydi. Ama bu seferki kaçış, sadece çocuk oyunları gibi değildi. Bu, bir hayatta kalış, bir nefes alma çabasıydı.Kolumdaki serum kabını nazikçe çıkardım. Yanımdaki değnekleri aldım, deri ceketimi omuzlarıma geçirdim ve saçlarımı örttüm. Ağzımı kapatacak bir maske taktım. Kimse görmeden, sessizce hastaneden çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptığında, kalbimin hızla çarpışını duyabiliyordum. Motor, görüş alanıma girmişti. Hızla örtüyü çıkardım ve motora atladım. Gazı açtım. Rüzgar, yüzümü keskin bir bıçak gibi yarıyor, ama bedenime bir tür canlılık veriyordu. Ormana doğru gidiyordum; belki de tek nefes alabildiğim yer orasıydı.Yol boyunca, aklımda sürekli Aras vardı. O sessizliği, o soğuk kararlılığı… Artık gözlerinde bir sıcaklık, bir bağlılık yoktu. Sanki uzun zaman önce kopmuştu benden, belki de nefretin en karanlık tonunu barındırıyordu içinde. Ben hâlâ peşindeydim; ama artık sadece hatıraları, yalnızca eski alışkanlıkları takip ediyordum.Motoru sürerken, yolun kenarına fırlayan bir köpek yüzünden düşmekten kıl payı kurtuldum. Ayağım acıyordu, kan damlıyordu ama pes edemezdim. Sürünerek motorun yanına geldim, kaskı takıp tekrar bindim. Orman yolu, karanlık bir nehir gibi uzanıyordu önümde. Her adımda içimdeki korku biraz daha yoğunlaşıyor, biraz daha yakıyor, ama bir yandan da güç veriyordu bana.Orman, derin ve sessizdi. Her dalın hışırtısı, her gölge ölümün sessizliğini fısıldıyordu. Ama ben yürüyordum; çünkü başka bir seçenek yoktu. Kaçış, aynı zamanda bir tür ritüeldi benim için. Kaçmak, yalnızca bedeni taşımak değildi; ruhu taşımaktı, zihni korumaktı. Ormanın karanlığında yürürken geçmişim gözlerimin önünden geçiyordu. Babamın gölgesi, tuhaf tehditleri, eski korkular… Hepsi bir ağırlık, bir lanet gibi üzerimdeydi.Okulun önüne geldiğimde motoru park ettim ve değnekleri alarak karanlık ormana yürümeye başladım. Yavaş adımlarla ilerledim. Sessizlik… ölüm sessizliği… İçimdeki korku ve merak birbirine karıştı. Her adım, hem beni ilerletiyor hem de duraklatıyordu. Korku, bedenimi sarmış; ama ruhum hâlâ direniyordu. Her nefes alışım, bir yudum özgürlük gibiydi.
Koridorlar, sınıflar… Bomboş ve karanlıktı. Yavaşça ilerledim, her kapıyı araladım. İçeride kimse yoktu. Sanki hayat, oradan çekilmiş, geriye yalnızca boşluk kalmıştı. Telefonumun fenerini açtım; gölgeler, ışığın ucunda dans ediyor, karanlık duvarlarla birleşiyordu. Çatırtı sesleri duyulmaya başladı. Ellerim titriyordu; ama durmadım. Karşıma gözleri koyu mavi, siyah bir figür çıktı.Kaçışım şimdi sadece fiziksel değildi. Kaçış, aynı zamanda ruhumun bir savaşıydı. Kızın yüzü, karanlık ve tehditkar… Ama ben sadece ilerledim. Her adımda içimdeki öfke, korku ve kararlılık daha da büyüyordu. Ölüm, belki de kaçınılmazdı; ama ben boyun eğmeyecektim. Kendi kaderimi yazmalıydım; kendi hayatımı savunmalıydım.Karşılaştığım her engel, bana yalnızlığımı hatırlatıyordu. Ama aynı zamanda gücümü, direncimi… Bedenim yorulmuş, yorgun düşmüş, ama ruhum hâlâ ayaktaydı. Bu gece, bu karanlık, bu sessizlik… Hepsi benim öğretmenimdi. Her adımda öğrendim: Hayat acımasızdı; ama ben hâlâ yaşayabilirdim.Ormanın içine doğru ilerledikçe, ağaçların arasındaki gölgeler daha da kalınlaşıyor, her adımda yerin altından gelen sessiz bir uğultu sanki kalbime işliyordu. Rüzgarın yapraklarla oynadığı sessiz melodiyi dinlerken, içimde hem bir korku hem de tarifsiz bir merak uyanıyordu. Sanki her adımda eski korkularımın yankılarını duyuyor, geçmişin izleriyle yüzleşiyordum. Bu orman, yalnızca bir kaçış yolu değildi; aynı zamanda bir sınav, bir içsel ayna gibiydi. Kendimi, her hışırtıda, her kırılan dalda buluyordum.Yerdeki taşlar, çalıların dikenli yaprakları, üzerime düşen dallar… Hepsi bana acıyı, fiziksel yorgunluğu hatırlatıyordu. Ama acı, aynı zamanda bir uyarıydı, bir hayatta kalma çağrısıydı. Dizlerim ağrıyor, ayak bileklerim sızlıyordu; ama yürüyordum. Her adım, beni biraz daha güçlendiriyor, biraz daha kararlı kılıyordu. Bu sessizlik ve yalnızlık, zihnimi berraklaştırıyordu; düşüncelerim keskinleşiyor, hislerim daha yoğun hale geliyordu.Bir süre sonra, gölgeler arasında bir hareket fark ettim. Kalbim hızla çarptı, nefesim kesildi. Ama durmadım; adımlarımı yavaşlatıp sessizce ilerledim. Her adımda, korku ile cesaret arasında ince bir çizgide yürüyordum. Yavaş yavaş, karanlık gölgelerin arasında neler olduğunu anlamaya çalışıyor, her sesi, her nefesi dikkatle dinliyordum. Bu orman, bana yalnızca fiziksel bir kaçış sunmuyordu; bana kendi iç dünyamı, karanlık ve derin düşüncelerimi keşfetme fırsatı veriyordu.Dallardan sarkan örümcek ağları, üzerime düşen yapraklar ve yerden yükselen nemli toprak kokusu, her adımda zihnimi daha da uyanık hale getiriyordu. Sanki ormanın kendisi beni test ediyor, ne kadar dayanabileceğimi görmek istiyordu. Her hışırtı, her çatırtı, içimdeki korkuyu tetikliyordu; ama aynı zamanda bana bir tür güç, bir tür farkındalık veriyordu. Hayat, belki de bu kadar sertti; ve ben bu sertliğe boyun eğmeyecek kadar kararlıydım.Bir süre sonra, karanlığın içinde gölgelerden yükselen bir figür fark ettim. Ama bu sefer yalnız değildim; gözlerim, sessizliğin içinde bir parıltı yakalamıştı. O parıltı, bana bir yol gösteriyor gibiydi. Sanki karanlık, kendi içinde bir ışık barındırıyordu ve ben o ışığı takip etmeliydim. Her adımda, nefesim ağırlaşıyor, kalbim hızlanıyordu; ama içimde bir kararlılık vardı, sarsılmaz bir irade. Ölüm, korku, acı… Hepsi benim yanımdaydı; ama ben durmuyordum.Karanlık, ormanın derinliklerinde daha yoğun hale geldi. Her ağacın gölgesi, her çalının arası, birer tuzak gibi gözüküyordu. Ama ben, korkunun içinde bir cesaret buluyordum. İçimdeki öfke, hayatta kalma arzumla birleşiyor, beni adım adım ilerletiyordu. Her nefes alışım, hem acıyı hem de özgürlüğü hissettiriyordu. Bu orman, bana hayatın gerçek yüzünü gösteriyordu: acımasız, sert ama aynı zamanda büyüleyici ve öğreticiydi.Okulun kapısına vardığımda, soğuk rüzgar yüzümü yaladı. İçerideki sessizliği duyumsadım; adeta boş koridorlar, duvarlara asılmış eski panolar ve silik ışıklar benim adımlarımı karşılıyordu. Ayaklarım, her zamanki gibi tereddütle ve ağırlıkla ilerliyordu. Her adımda yerin taşlarını hissetmek, binanın soğuk ve nemli havasını ciğerlerime çekmek, bir yandan içimde tedirginlik yaratırken diğer yandan da güven duygusunu uyandırıyordu. Çünkü biliyordum, burası artık benim dünyamdı; korkularım, endişelerim, yalnızlıklarım… Hepsi bu koridorlarda, sessizliğin koynunda saklanıyordu.Koridorun başına geldiğimde bir an durdum; gözlerimi karanlığa diktim. Kendi nefesimi duyabiliyordum, kalbimin atışı neredeyse odanın duvarlarında yankılanıyordu. Her ne kadar derin bir sessizlik hâkim olsa da, ben sessizliği daha çok hissetmek istiyordum. Çünkü sessizlik, bazen kelimelerden daha çok şey anlatırdı; acıyı, endişeyi, korkuyu ve bazen de kaçış isteğini. Ellerimi cebime soktum, soğuk metal bir anahtar zincirini sıktım; motorun anahtarları cebimdeydi ve her an bu sessizliği bozmaya hazırdı.Koridorun ilerisine doğru yürürken duvarlardaki eski boya kabarcıklarını ve grafitilerden kalma silik izleri fark ettim. Bunlar, geçmişin yankılarıydı; buradan geçenlerin gölgeleri, terk edilmişliğin izleri, zamanın bıraktığı ağırlık… Hepsi bir araya gelmiş, bana sessizce fısıldıyordu. “Girdin, ama hâlâ senin yerin burası değil,” diyordu sessizlik. Belki de haklıydı; okul, benim korkularımın ve anılarımın birleştiği bir labirent gibiydi. Ama artık burada olmak istiyordum; bu boş koridorlarda yalnız yürümek ve kendi düşüncelerimle yüzleşmek istiyordum.Adımlarımı hızlandırdım; ayağımın altındaki zemin hafifçe titredi. Koridorun ucunda bir kapı vardı; kırık camdan süzülen ışık, bana bir yol gösteriyormuş gibi parlıyordu. Ellerim titriyordu, ama kararlıydım. Kapıya yaklaştığımda bir an durup nefesimi tuttum; içeride ne olacağını bilmiyordum, ama bir şey bana bu adımı atmadan duramayacağımı söylüyordu. Kapıyı araladım ve gözlerim bir anda genişledi. Boş sınıflar, eski masalar, sandalyeler… Her şey olduğu gibiydi, ama bir eksiklik vardı; ses yoktu. O sessizlik, bu okula adım attığımda içimi saran tuhaf bir boşluk yaratmıştı.Tam o anda, koridorun diğer ucundan tanıdık bir ses geldi. Hafif bir gürültü, adeta ayak sesleri… Gözlerimi kısmak zorunda kaldım; gölgelerin arasından bir figür belirdi ve ben tanıdım. Evet, o Ege’ydi. Her zaman yaptığı gibi bir şeyler söyleyecek, belki de yüzüme hafif bir sırıtış konduracaktı. Ama ben hazırdım; onun bu komik ve şaşkın hallerini karşılamaya hazır, sessiz ve gözlemci bir şekilde bekliyordum.Ege, tam önümde durduğunda durumu fark etti; gözlerim ona kilitlendi. Onun varlığı, bu boş ve karanlık koridorlara sanki bir renk katmış gibi hissettirdi. İçimde tuhaf bir sıcaklık oluştu; ama bu, ne mutluluk ne de korkuydu. Sadece varlığıyla etrafı değiştirebilen bir varlıktı Ege. Bir adım attı, bir an durdu ve hafifçe başını salladı. Gözlerimdeki dikkatli bakışı fark etmişti, ama onun da her zamanki gibi rahat bir tavrı vardı.Benim için bu an, okulun sessizliği ve korkunçluğuyla birleştiğinde tuhaf bir çelişki yaratıyordu. Bir yanda boş sınıfların soğuk havası, bir yanda Ege’nin varlığı… Bu ikili, kafamın içinde birbirine karışmıştı. Ve o an, zaman yavaşladı; nefes alıp verme sesim, kalp atışlarım, koridorun sessizliği ve Ege’nin hafifçe oynayan omuzları… Hepsi birleşerek bir tablo oluşturdu, gözlerimin önünde titreyen bir sahne.Gözlerim bir anlık ege'den kaydı. Ve aras'la bir süre göz göze geldik. Ancak bu çok kısa bir an sürmüştü.Ege benim baktığım tarafa bakıp sırıttı. "Hey göt suratım". Diye seslendi ege cırtlak sesiyle."bu sapık seni taciz" ediyor dedi. Ege’nin sesi koridorun içinde yankılanırken, omuzlarım istemsizce kasıldı. Onun cırtlak neşesi, bu binanın duvarlarına hiç ait değilmiş gibi duruyordu. Buraya fazla canlıydı, fazla gerçekti. Bir an için başımı eğdim; yere baktım. Ayakkabılarımın altındaki soğuk fayansı hissettim. Gerçek buydu. Fayans soğuktu, ışık soluktu, ben buradaydım.
Ege hâlâ sırıtıyordu. O sırıtış… sanki dünyanın bütün saçmalıklarını üstlenmiş, bana bulaştırmamaya yemin etmiş gibiydi.
“Saçmalıyorum tabii,” dedi umursamazca. “Başka ne yapacağım? Normal mi davranayım?”
Normal.
Bu kelimeyi içimde tarttım. Ağırlığı yoktu.
Koridorun ucuna doğru bir adım attı, sonra geri döndü. Sanki bir şey arıyormuş gibi etrafa bakındı. Onun bu halleri hep böyleydi; ciddiyeti görünce panikleyip şakaya sığınırdı. Belki de bu yüzden hâlâ ayakta durabiliyordu.
Ben konuşmadım. Konuşursam sesim kırılacakmış gibi geldi. Gözlerimi Ege’den kaçırıp camlara, kapılara, eski ilan panolarına çevirdim. Hepsi tanıdıktı ama aynı zamanda yabancıydı. Sanki burası bir okul değil de, terk edilmiş bir anı deposuydu.
Ege yanıma yaklaştı. Çok yaklaşmadı. Mesafeyi iyi bilirdi.
“Bak,” dedi bu sefer daha düşük bir sesle, “şaka yapıyorum tamam mı? Ciddi bir şey varsa da… söylemesen de olur. Ben zaten anlar gibi yaparım.”
Anlar gibi yapmak.
İnsanların en sevdiği yetenekti bu.
Başımı hafifçe salladım. Ne evet dedim ne hayır. Sadece durdum. Koridorun içinden geçen rüzgâr, açık bir pencereden sızıp saçlarımı hafifçe oynattı. Üşüdüğümü fark ettim. Deri ceketim vardı ama yetmiyordu. Bazı soğuklar kumaştan geçerdi.
Ege ellerini cebine soktu, tavana baktı.
“Burası var ya,” dedi, “insanı mezun etmeden mezara sokacak cinsten.”
İstemeden dudaklarımın kenarı kıpırdadı. Gülmek değildi bu. Daha çok, gülmenin provasına benziyordu.
“Bak işte,” dedi zafer kazanmış gibi, “az önce yüzün… bir milim oynadı. Rekor kırdım.”
“Abartma,” dedim kısık bir sesle.
“Abartmazsam ben olmam,” diye karşılık verdi. “Ege Lite falan olurum. Kim ister onu?”
Yan yana yürümeye başladık. Ne hızlı ne yavaş. Ayak seslerimiz birbirine karışıyordu. Benim adımlarım temkinliydi, onunki rahat. Sanki aynı koridorda değil de, iki farklı dünyada yürüyorduk.
Bir sınıfın önünde durduk. Kapı aralıktı. İçerisi karanlıktı ama tanıdık kokuyordu; toz, tahta, eski tebeşir… Hayatın durup beklediği bir koku.
Ege kapının kenarına yaslandı.
“Biliyor musun,” dedi, “ben bu sınıflarda hep en arkaya otururdum. Hem görünmez oluyorsun hem kaçış planı hazır.”
“Kaçmak senin işin mi?” diye sordum, farkında olmadan.
Bir an sustu. Sırıtışı hafifçe söndü ama tamamen kaybolmadı.
“Herkesin bir uzmanlık alanı var,” dedi. “Benimki de duruma göre şekil değiştirmek.”
Başımı kaldırıp ona baktım. Göz göze geldik. Bu sefer kaçmadım. O da bakışını kaçırmadı. Şakalarının altında sakladığı şeyleri ilk kez bu kadar net gördüm. Çok kısa bir andı ama yeterliydi.
Sonra yine o tanıdık tonuna döndü.
“Yani,” dedi, “sen kaçıyorsan, ben arkadan saçma bir şey söyleyerek dikkat dağıtırım. Takım çalışması.”
Koridorun sonunda ışık yanıp söndü. Elektrik mi, gözlerim mi bilmiyorum. Ama o an, buraya gelmiş olmama pişman olmadım. Korku hâlâ vardı. Ağırlık hâlâ içimdeydi. Ama yalnız değildim.
Ve bu, her şeyi çözmese bile…
Ayakta kalmak için yeterliydi.
l was literally crying inside,but no one was conscience enough to ask why l was crying inside.
every single tear that flowed from my eyes was so worthless that l thing l understood this the best in this world.
perhaps the biggest mistake l made in my life was trusting.
l think l understood this life, l had figured out this life,of course life was a sham consisting of stupid and absurd games,it was a game that never ended,life had no winners and no one who interruped it,life never made you win,if you lost it would end with death,unfortunately there could never be a happy lifestyle in this life because it would always end the same way with an unhappy ending.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 5.06k Okunma |
463 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |