
Güneş gözlerime vurduğunda uyandım.
Ama bu, sıcak bir sabahın daveti değildi; daha çok göz kapaklarımı zorla aralayan soğuk bir ışıktı. Tavana baktım. Beyazdı. Fazla beyaz. Hastanelerdeki o steril, insanı hasta eden beyazlıktandı.
Kımıldamak istedim.
O an fark ettim.
Kollarım.
Bileklerimden yatağa zincirlenmiştim.
Nefesim boğazımda düğümlendi. İlk refleksim çekmek oldu ama metalin soğukluğu derime daha sert bastı. Zincirler gevşek değildi. Kaçmam için bırakılmış bir boşluk yoktu. Beni burada tutmak istiyorlardı.
Burası bir okuldu, demişlerdi.
Ama hangi okul öğrencisini zincirlerdi?
Yatağın kenarına doğru doğruldum. Kalbim hızlı atıyordu ama bağırmadım. Bağırmak… burada yanlış bir hamle olurdu. Bunu içgüdüsel olarak biliyordum. Sanki bu bina, yüksek sesleri sevmezmiş gibi.
Kapı birkaç dakika sonra açıldı. Kırklı yaşlarında görünen bir kadın içeri girdi. Yürüyüşü sakin ama duygusuzdu. Elinde metal bir tepsi vardı. Ne yüzüme baktı ne de konuştu. Tepsiyi yatağın yanındaki masaya bıraktı.
Yumurta.
Salatalık.
Domates.
Ekmek.
Peynir.
Bir bardak süt.
Her şey fazla… düzgündü.
Kadın tek kelime etmeden çıktı. Kapı arkasından kilitlendi. Çıkan ses netti. Kaçmaya çalışmamı istemiyorlardı bile; çünkü kaçamayacağımı biliyorlardı.
Yemeğe baktım. Açtım ama yiyemedim. Midemdeki boşluk açlıktan değil, korkudandı. Burada olmayı istemiyordum. Zincirler çözülmeden ağzıma tek lokma koyamazdım.
Zaman geçti mi bilmiyorum. Işık değişmedi. Oda hep aynı tondaydı. Yatağın ucunda kırmızı bir düğme fark ettim. Üzerinde küçük beyaz harflerle “Müdürü çağır” yazıyordu.
Tereddüt etmedim. Bastım.
Hayatımda ilk kez zincirleniyordum.
Daha doğrusu… bedenim ilk kez zincirlenmişti.
Ruhum, yıllardır bağlıydı zaten.
Kapı açıldı. Müdüre hanım içeri girdi. Sertti. Yüzünde merak yoktu. Serumları çıkardı. Konuşmadı. Ayağa kalkmam için yardım etti.
“Yürüyebilirim,” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi.
Başını salladı. Odamı gösterdi ve gitti.
Yeni odam…
Beklediğim gibi değildi.
Büyük değildi ama ferah bir havası vardı. Otellerdeki gibi düzenli bir yatak. Ayrı bir banyo. Büyükçe bir dolap. Küçük bir içecek dolabı. Ve yatağın üzerinde duran valizim.
Valizime baktım uzun uzun.
Kim getirmişti?
Ne zaman?
Annem mi… yoksa biri benim yerime mi karar vermişti?
Fermuarı açtım. Kıyafetlerim düzenliydi. Fazla düzenli. Birinin elleri değmişti ama acele etmemişti. Hepsini dolaba yerleştirmem yarım saat sürdü. Bir şeylerle oyalanmak istiyordum; düşünmemek için.
Telefonumu elime aldım.
Bir saat yirmi beş dakika otuz beş saniye önce…
Kadın bana “Sen benim kuklamsın” demişti.
Ama elindeki kâğıtta “Burası yeni okulun” yazıyordu.
Kafamın içi uğulduyordu. Annem beni neden buraya göndermişti? Neden hiçbir şey anlatmamıştı? Ve neden herkes burada… bir rol oynuyor gibiydi?
Sınıfımı bulmak için aşağı indim. Koridorlar sessizdi ama boş değildi. Sessizlik burada yankı yapmıyordu; sanki duvarlar sesi emiyordu. Her şey fazla kontrollüydü.
9/A.
Kapıdan içeri girdiğimde fark ettim: sınıf neredeyse tamamen erkekti. Ve hepsi… istemesem de bakmamı gerektirecek kadar dikkat çekiciydi. Kızların bakışlarını üzerimde hissettiğimde başımı eğdim. Utangaçlık, bedenime otomatik bir savunma gibi yerleşmişti.
Boş kalan tek yer, sarı saçlı, mavi gözlü bir çocuğun yanındaydı. Başka seçeneğim yoktu. Yavaşça oturdum.
Öğretmen sınıfa girdiğinde şaşırdım. Yirmili yaşlarının başındaydı. Gençti. Fazla genç. Matematik anlattı. Köklü sayılar… Kelimeler havada asılı kaldı, kulağıma ulaşmadı.
Zaman ilerledi ama ben hep aynı şeyi düşündüm:
Burası okul değil.
Burası bir yerleştirme alanı.
Ders bitince odama çıkmak istedim. Merdiven başında biri beni durdurdu.
“Arkadaş olabilir miyiz?” dedi utangaç bir ses.
Sarı saçlı, kahverengi gözlü bir kızdı. Gülümsüyordu ama gözleri dikkatliydi.
“Olur,” dedim.
Adı Deniz’di.
Akşam spor salonuna davet etti. Kabul ettim. Kabul etmek… burada hayır demekten daha güvenliydi.
Odamda kısa bir uykuya daldım. Kapı çalındığında irkilerek uyandım. Deniz yine oradaydı. Neşeliydi. Fazla neşeli.
Spor dersinin sert geçtiğini söyledi. Hızla hazırlandım.
Spor salonuna girdiğimde erkeklerin basketbol oynadığını gördüm. Aralarında sınıfta yanına oturduğum çocuk da vardı. Yanaklarım yandı.
Saçma, dedim kendime.
Kim bir erkek için utanır ki?
Ama mesele utanmak değildi.
Bakışlardı.
Onlar hızlıydı. Fazla hızlı. İnsan hızında değillerdi.
Boyları… hepsi 1.90’a yakındı. Ben onların yanında çocuk gibiydim.
Top elime geçtiği an, elimden alındı. Nasıl olduğunu görmedim bile. Sonra adını öğrendim: Ateş.
Takımlar kuruldu. İsimler tek tek zihnime kazındı. Aras. Ege. Güney. Merih. Mert.
Ve o an…
Bir şeylerin yanlış olduğunu ilk kez bu kadar net hissettim.
Bir süre kenarda durduk. Deniz’le birlikte spor salonunun duvarına yaslanmıştık. Topun zemine her çarpışı göğsümde yankılanıyordu. Erkeklerin hareketleri fazla akışkandı. İnsan bedeni bu kadar kusursuz çalışmazdı. Terliyorlardı ama yorulmuyorlardı. Nefesleri bozulmuyordu.
“Basketbol oynayalım mı?” dedim sonunda.
Kendi sesim bile bana yabancı geldi.
Deniz gülümsedi. “Olur.”
Top bulmak imkânsızdı. Herkes basketbol oynuyordu. Ben de istemeden söyledim:
“Onlarla oynayabiliriz.”
Deniz’in bakışında kısa bir tereddüt geçti ama sonra başını salladı. Erkeklere yaklaştık. Bizi fark ettiklerinde bakışları üzerimize çevrildi. O an, bir şeyin tartıldığını hissettim. Sanki bir eşya gibi inceleniyordum.
Takımlar kuruldu.
Benim takımımda Deniz, Mert ve Güney vardı. Güney… ona bakmak bile içimi ürpertiyordu. Yüzünde donuk bir ifade vardı. Gülümsemiyordu. Sanki bu oyun onun için bir eğlence değil, alışkanlıktı.
Karşı takımda Ateş, Aras, Ege ve Merih vardı.
İsimler zihnimde yankılandı.
Ateş.
Aras.
Bazı isimler insana sıcaklık verir.
Bazılarıysa yakar.
Maç başladığında her şey çok hızlı oldu. Top elime geldiği anda, bir sonraki saniye elim boştu. Ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimle takip edemedim. Sanki biri zamanı bükmüştü.
Kalbim hızlandı.
Tekrar topu aldım. Bu sefer daha dikkatliydim. Ama yine…
Bir gölge geçti.
Ve top gitti.
Bu sefer emin olmuştum.
Ateş…
Ortada değildi.
Ama top ondandı.
“Bu normal değil,” diye fısıldadım Deniz’e.
Duymuş gibi yapmadı.
Maç ilerledikçe içimdeki huzursuzluk büyüdü. Erkeklerin aralarındaki konuşmalar kulağıma çalınıyordu. Ama söyledikleri… normal değildi.
“Nasıl görünmez olduğumu gördünüz mü?”
“Yanımızda bir insan var, dikkat et.”
İnsan.
Kelime beynime çarptı.
Bir anda nefesim daraldı. Göğsüm sıkıştı. Ellerim titremeye başladı. Boynumda bir sıcaklık hissettim. Aynı anda hem yanıyor hem üşüyordum.
Topu Deniz’e atmak istedim ama elim kararsızdı. Mert boştu. Son bir refleksle topu ona gönderdim. Mert hiç tereddüt etmeden potaya attı. Top fileden geçerken çıkan ses, bana gerçek dışı geldi.
Skor 9–9’du.
Ateş bana baktı. Gülümsedi. Ama bu bir gülümseme değildi. Daha çok… bir davetti.
“İddia?” dedi.
Başımı kaldırdım. “Ne iddiası?”
“Kaybeden, kazananın istediği her şeyi yapar,” dedi sakince.
“Hayır deme hakkı yok.”
Kanım çekildi.
“Hayır derse?” diye sordum.
“Ceza iki katı,” dedi Aras, sanki bu dünyanın en doğal kuralıymış gibi.
Bir an durdum. Herkes bana bakıyordu. Geri adım atmak istedim ama ayaklarım yerinden kıpırdamadı. Bu okulda zayıflık… hemen fark ediliyordu.
“Tamam,” dedim.
O an, hayatımda ilk kez bir hatayı bilerek yaptım.
Maç yeniden başladı. Ama artık hiçbir şey net değildi. Zemin dalgalanıyor gibiydi. Sesler boğuklaşıyordu. Bir noktadan sonra topu değil, sadece kalbimin sesini duydum.
Son sayı onların oldu.
Ateş yanıma yaklaştı. “Kazandık,” dedi.
İçimdeki korku katlandı.
Tam o sırada Aras’ın bakışını fark ettim. Bana bakmıyordu. Boynuma bakıyordu. Gözleri… normal değildi. Rengi koyulaşıyordu.
Geriye doğru bir adım attım.
“Ben…” dedim ama cümleyi bitiremedim.
Koşmaya başladım.
Kimse arkamdan “dur” diye bağırmadı. Bu daha korkutucuydu. Spor salonundan çıktım. Koridorlar uzamıştı sanki. Ayaklarım yere değmiyor gibiydi. Kapımı açtım, içeri girdim.
Ve Aras’ı gördüm.
Odamın ortasında duruyordu.
Gözleri kıpkırmızıydı.
Nefesim kesildi. İçgüdüyle banyoya kaçtım, kapıyı kilitledim. Ellerim titriyordu. Aynaya baktım. Boynum… kıpkırmızıydı. Sanki biri parmaklarını geçirmiş gibiydi.
Sırtımı kapıya dayadım. Yavaşça aşağı kaydım. Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
Ya deliriyordum…
Ya da burada kimse insan değildi.
Kapıya bir tıklama geldi.
“Güneş?” Deniz’in sesiydi. “İyi misin?”
“İyiyim,” dedim. Sesim bana ait değildi.
“Emin misin?”
“Evet.”
Yalan söylemek zorundaydım. Çünkü gerçeği söylesem… kim inanırdı?
Bir anda kapıya sert bir darbe indi. Sonra bir tane daha. Kapı çatladı. İçimdeki korku patladı. Bedenim kontrolümden çıktı. Titriyordum. Terliyordum. Dişlerim birbirine vuruyordu.
Kapı kırıldı.
Aras içeri girdi.
Gözleri… artık kırmızıydı.
Dişleri… uzamıştı.
Bana yaklaştı. Geri çekildim. Sırtım duvara çarptı. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Nefesini hissediyordum. Gözlerini boynumdan ayırmıyordu.
O an anladım.
Bu okul bir okul değildi.
Ve ben… avdım.
Tam boynuma yaklaştığında bir şey oldu.
Bir gölge.
Bir çarpma sesi.
Aras duvara fırladı.
Deniz içeri girmişti. Gözleri karanlıktı. Aras’a bakıyordu ama insanca bakmıyordu.
Bunu kaldıramazdım.
Koşarak banyodan çıktım. Kapıya yöneldim. Ama biri kolumu tuttu.
Ateş.
“Elini alnıma koydu.”
Soğuktu.
Bir anda dünya döndü. Sesler kesildi. Görüntü karardı. Ayaklarım yerden kesildi.
Ve karanlık…
Hayatımın her köşesine bir kalp sığdırmaya çalışmıştım.
Sanki kalbim ne kadar çok yere dağılırsa,o kadar az acır sanmıştım.
Ama yanılmıştım.
O kalp her seferinde canımı yakmıştı.
Sessizce,fark ettirmeden...
Ama derinden.
Acımıştı içim.
öyle bir acıydı ki bağırmıyordu,
sadece içimde büyüyordu.
Yaşamak,kalbi her yere bırakmak değildi.
Ben bunu çok geç anlamıştım.
Kalbimi nereye koymaya çalışsam,
o yer çatladı.
Ve her çatlakta ben biraz daha parçalandım.
Benim için kalpler,
cam bir kavanozda durmalıydı.
Temiz,dokunulmamış,korunmuş.
Kimsenin elinin iz bırakmadığı bir yerde.
Ama benim kalbim hep açıkta kalmıştı.
Rüzgar yemişti.
Soğuğa maruz kalmıştı.
Soğuktu kalbim artık.
Bunu ben seçmemiştim.
Onu buz gibi yapanlar,
beni bu hale getirenler
hep başkalarıydı.
Ve şimdi...
Kalbim donmuşken,
birileri hala onu ısırabilecek kadar yakındı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 5.06k Okunma |
463 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |