
Çünkü benim yatağımda yatıyorsun. Senin yüzünden yerde kaldım, pislik.
Ne yapabilirim? Kendine yatak bulsaydın.
Lan nasıl bulayım, gerizekâlı? Burada başka yatak mı var?
Banane, beni ilgilendirmez.
Ya sabır… Ya kalk.
Akşam niye uyandırmadın da şimdi cırlıyorsun?
Sana acıdığım için kaldırmadım. Tamam mı, şimdi anladın mı?
Kısa bir an düşündüm: Bu Aras gerçekten kıt beyinliydi. Acımıştı bana, hem de ilk defa. Ama kimse bana acımamıştı. O mu acıyacaktı? Keşke hiç acımasaydı. İnsanların bana bakışı zaten kötüydü; acınmak daha da ağırlaştırıyordu yükümü.
Yataktan kalktım. Üzerimdeki kıyafetler temizdi. Tuvalete girdim, sonra yemekhaneye indim. Sırada beklemek bile sinir bozucuydu. Tepsime bir tost, salatalık, domates ve çay aldım. Çok aç değildim; dünden beri iştahım yoktu.
Sanki her şey bir döngüye girmişti ve kırılacak bir yeri yoktu. Karanlığın dibini yaşıyorduk biz. Aydınlığa koşmak, karanlığa koşmak gibiydi; ruhlarımız siyaha bürünmüştü. Yemeği bitirip tepsiyi teslim ettim. Midemdeki kramp artmıştı. Odama çıkmak istedim; en azından yatıp dinlenmek iyi gelirdi.
Odaya girer girmez kendimi yatağa bıraktım. Bugün derslere girmeyecektim. Çok halsizdim. Küçük tekli koltuğa oturdum, çantamdan en sevdiğim kitabı çıkardım: Siyaha Bürünmüş Kalpler. Sonra en sevdiğim şarkıyı açtım. Kitapla müzik birbirini tamamlıyordu; biri eksik olsa, diğeri de yarım kalacaktı.
Kitapta bir cümle dikkatimi çekti: Kaybolmuştuk biz. Ruhlarımız karanlıkla tanışmıştı. Çünkü biz karanlığın esiriydik. Kalplerimiz sadece aşk için atmazdı; biz karanlığın kuklalarıydık. Bu cümle bana huzur veriyordu. Eskiden aydınlığa inanırdım, şimdi karanlığa inanıyordum. Karanlık hayatımın bir parçasıydı. Biz hayata sadece acı çekmek için gelmiştik. Mutluluk, karanlığa hükmediyordu; aydınlık ise sadece yanıltmak için vardı. Bu okul… bütün aydınlığımı çalan yerdi.
Müziğe dalmışken kapının tıklanmasıyla irkildim. Kapı deliği yoktu. Açtım; dün bayılmadan önce gördüğüm adam karşımdaydı.
Ne işin var senin burada?
Sakin ol, güzellik. Niye atarlanıyorsun hemen?
Çık dışarı.
Çıkmıyorum. Böyle bir kızı asla kaçırmam.
Çık dedim.
Çıkmıyorum.
Peki, sen istedin.
Karnına sert bir tekme indirdim. Sonra bir tane daha. Hak edene dersini vermeden rahat edemezdim. Bana dokunmaya kalkışanı asla affetmezdim.
Koridor insan dolmuştu; herkes izliyordu. Umursamadım. Normalmiş gibi davranmayı seviyordum.
Deniz koşarak geldi:
Güneş, iyi misin? Sana bir şey yaptı mı?
— Hayır. Ben iyiyim.
— Şükür…
— Bir şey mi oldu? Çok heyecanlısın.
— O çocuğun dosyalarını bulduk.
Dosya odasına girdiğimizde, içime bir korku çöktü. Efe Kaya – 17 yaş. Psikolojik geçmiş: baskıcı aile. En sevdiği şey: kan içmek. Bir vampirdi. Beni bir vampir ısırmıştı. Buradaki herkes vampirdi. Tek insan bendim. Ben doğuyordum, onlar batıyordu. Onların olduğu yer benim mezarımdı.
Kabine kapandım. Dizlerimi karnıma çekip oturdum. Fayans soğuktu ama içimdeki ateş daha yakıcıydı. Aynaya bakmaya cesaret edemedim; bakarsam, yüzümde bir değişiklik görürüm diye korkuyordum. Ya da görmezdim… ve asıl korkutucu olan buydu: Tek insan bendim.
İnsan olmak bir ayrıcalık mıydı, yoksa bir ceza mı? Kapının önünde ayak sesleri durdu. Kimse konuşmadı. Kimse kapıyı zorlamadı. Sessizlik, bağırmaktan daha ağırdı. Adımlar uzaklaştıktan sonra kabinden çıktım. Yüzüm solgundu ama gözlerim hâlâ bendim. En azından şimdilik.
Koridor, her zamankinden daha karanlık görünüyordu. Işıklar yanıyordu ama aydınlatmıyordu. İnsanlar—ya da vampirler—bana bakmıyordu; bakmamayı seçiyorlardı. Çünkü bakarlarsa fark edeceklerdi. Ben farklıydım.
Odamın kapısını kilitledim. İlk defa kilitledim. Yatağa oturup bileklerime baktım; iz yoktu. Ama bir şey eksikti, sanki benden bir parça alınmıştı da yerine hiçbir şey bırakılmamıştı. Bu okul beni yutmak istemiyordu; beni dönüştürmek istiyordu. Ve ben… direnip direnemeyeceğimi bilmiyordum.
Derin bir nefes aldım. Bastırdıkça içimdeki çığlıklar çoğalıyordu: öfke, korku, tarifsiz bir yalnızlık. Aras’ı düşündüm: “Acıdım sana” demesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. İnsan acıdığında ne yapar? Acımak, bana karşı bir silah olabilir. Kimse bana acımayacaksa, ben kendi acımı yönetmek zorundaydım.
Kapı hafifçe tıklandı. Başımı kaldırdım. Denizdi. Sessizce elimi tuttu. Köprü gibiydi ellerimiz; kırılgandı ama bağlayıcıydı.
— Seni izliyorlar.
— Kim?
— Hepimiz…
Söylediğinin ağırlığı bir taş gibi omuzlarıma çöktü. “Hepimiz…” derken sadece okul değil, herkes… herkes bana karşıydı.
Gecenin karanlığında, gökyüzü koyu maviyi siyaha çevirmeye başlamıştı. Dışarısı soğuktu; içim daha da soğuyordu. Kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu; korkudan değil, dikkat ve hazırlıktan. Bir şeylerin olacağını biliyordum.
O gece uyku gelmedi. Sadece sessizlik ve düşünceler vardı. Karanlık okul, karanlığın hüküm sürdüğü yerdi. Ve ben hâlâ hayatta olan tek insan olarak, her adımı dikkatle atmak zorundaydım.
Sabah, gökyüzü hâlâ griydi. Koridorlar sessiz, ağır ve tuzak doluydu. Ama bu sefer korkmuyordum; sadece hazırdım. Fark ettim ki: burada hayatta kalmak, karanlıkla barışmak, onunla dans etmek gibi bir şeydi. Kaçış yoktu; tek seçenek, kendi karanlığımı kabul edip onunla başa çıkmaktı.Koridorlar hâlâ sessizdi, ama sessizlik artık boşluk değildi; içinde fısıltılar, adımlar ve gözler taşıyordu. Her gölge bir soru, her sessizlik bir tuzaktı. Ayaklarımı bastığım taşlar, sessiz bir uyarı gibi yankılanıyordu: burada her adım izleniyordu.
Sınıfa doğru yürürken, içimde bir ritim oluştu; nefesimle, kalp atışımla uyumlu bir dans… Karanlıkla dans. Her hareketimi gözleyenler vardı ama fark edilmemek, güçtü. İnsanlar, vampirler… fark etmezdi; hepsi kendi karanlıklarını taşıyordu. Ben ise hâlâ insan kalmıştım, ama sınırlarımı hissediyordum.
Bir anda gözüm koridorun köşesindeki gölgeye takıldı. Deniz… Sessiz, dikkatli, bekleyen bir bekçi gibi duruyordu. Gözleri bana baktı, başını hafifçe salladı; sessiz bir mesaj: Dikkatli ol. Bu basit hareket, yüreğimde bir güven kıvılcımı yaktı. Ama dikkatimi kaybetmek lüks değildi; burada her güven sınanırdı.
Sınıfa girdiğimde öğretmen hâlâ yoktu. Sessizlik yoğun bir bulut gibi dolaşıyordu; her öğrenci kendi karanlık ritüellerine odaklanmıştı. Ben ise kalbimin ritmiyle birlikte nefesimi ayarlıyor, en küçük hareketi, her bakışı, her nefesi analiz ediyordum. Karanlık okul, bir savaş alanıydı; hem ruhum hem bedenim için.
Saatler ilerledikçe, gözlem yeteneğim keskinleşiyordu. Aras’ı, Deniz’i, diğerlerini… her biri bir işaret, bir ipucu sunuyordu. Küçük bir hareket, büyük bir tehlike anlamına gelebilirdi. Her an tetikteydim; çünkü burada yalnız kalmak, yenilmek demekti.
Öğle molasında yemekhaneye indim. Sessizce tepsimi aldım, boş bir masaya oturdum. Yanımda kimse yoktu, ama gözlerimi etrafa diktim; her bakış bir plan, her hareket bir tuzak olabilirdi. Midemdeki kramp hâlâ vardı, ama artık önemi yoktu. Ağrı, sadece varlığımın bir hatırlatıcısıydı: burası karanlık okul, her sınır zorlanır, her ruh test edilir.
Aras tekrar karşıma çıktı. Gözlerindeki bakış farklıydı; öfke yok, sadece dikkat ve bir tür saygı. Bu bakış bir sınavdı: Ne yapacağını biliyor musun? Sanki bütün davranışımı, her adımımı izliyor ve buna göre ölçüyordu. Ama korkmuyordum; sessiz ve dikkatli bir stratejim vardı artık.
Oda, günün ilk ışıklarıyla yarı aydınlıktı, yarı gölgede. Tavana bakarken kendi karanlığımı hissettim; karanlık, içimde bir güç ve hazırlık kaynağıydı. Artık farkındaydım: burada hayatta kalmak, sadece fiziksel değil; zihinsel bir oyun, bir bilinç savaşıydı.
Kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu, nefesim düzensizdi. Gözlerimi kapattım; ama uyku gelmedi. Her gölge, her fısıltı bir tehdit taşıyordu. Kapı hafifçe tıklandı, başımı kaldırdım. Denizdi. Sessizce durdu, bana yaklaşmadı. Gözlerimiz buluştu; kelimeler gerekmezdi. Sadece bakış, “Yanındayım, ama dikkatli ol” diyordu.
O an aklıma geldi:
Gölgenin içinde büyürüm,
Işığa inanmayı bıraktığımda.
Ruhum siyahın soğuk damlalarıyla ıslanır,
Ve ben kendi sessizliğimi dinlerim.
Kelimeler, düşüncelerimle birleşti; içimde bir ritim, bir güç oluştu. Kendi karanlığımı kucakladım. Burada hayatta kalmak, karanlıkla barışmak demekti; ondan kaçmak değil. Kaçış yoktu. Tek seçenek, karanlığımı anlamak ve onunla dans etmekti.
Koridor sessizdi ama artık korkutucu değil; bir sınav, bir meydan okuma gibiydi. Her gölgeyi, her bakışı, her sessizliği bir işaret olarak okuyordum. Gözlemciydim, hazırlıklıydım ve dirençliydim. Artık tek insan olarak, hayatta kalmanın kurallarını kendim belirliyordum.
Ve fark ettim ki: burada hayatta kalmak, sadece fiziksel değil, ruhun sınavıydı. Her nefes, her bakış, her gölge bir savaş alanıydı. Ve ben, kendi karanlığımı kabul ederek, bu savaşta bir adım öndeydim.Pencereden dışarı baktım; gökyüzü gri bir örtüyle kaplıydı, rüzgâr ağaçların dallarını sessizce sallıyordu. Yaprakların hışırtısı, fısıldayan bir uyarı gibi çınladı kulaklarımda: burada hiçbir şey masum değildi. İçimdeki boşluk, soğuk bir güç gibi büyüyordu; korku değil, dikkat veriyordu bana.
Odadan çıkıp koridorlara yürüdüm. Ayaklarımın sesi taşlarla konuşuyordu sanki; her adım bir soru, her nefes bir cevap bekliyordu. İnsanlar, ya da bu okulda yaşayanlar, kendi gölgelerinde kaybolmuştu. Fark edilmemek, görünmez olmak bir tür güçtü. Ben hâlâ insandım, ama bu güç, insanlığın kırılgan yanına dayanıyordu.
Kahvaltı salonunda tepsimi aldım. Masam boştu, ama gözlerimi etrafa diktim; her bakış, her hareket bir anlam taşıyordu. Açlığın acısı midemde kramp gibi kıvrılırken, zihnim karanlıkla hesaplaşıyordu. Burada her sınır zorlanıyor, her ruh test ediliyordu. Kendi güvenli alanımı yaratmak gerekiyordu; boş masalar, sessiz bekleyiş, dikkatle seçilmiş adımlar… bunlar hayatta kalmanın ritüelleriydi.
Aras yine karşıma çıktı. Gözlerindeki bakış dün akşamkinden farklıydı: öfke yerini dikkat ve saygıya bırakmıştı. Sessiz bir sınav bakışı, “Ne yapacağını biliyor musun?” diyordu. Ama korkmuyordum; artık kendi stratejim vardı. Sessizlikle, dikkatle, karanlığı okuyarak ilerliyordum. Gücüm, sessizliğin derinliğinde gizliydi.
Sınıfa yürürken, gözlerim her gölgeyi taradı. Koridorun taşları soğuktu ama adımlarımın ritmiyle uyumlu bir sıcaklık yayıyordu içime. Ders saatleri başlamamıştı, ama sınıflar boş gibi görünüyordu; her masa ve sandalye sessiz bir bekçi gibiydi. Burası bilgi öğretmiyor, karanlık ve dayanıklılık öğretiyordu.
Gözlerimi tavana diktim, ama gördüğüm tavandan çok kendi gölgemdi. İçimde bir fısıltı:
"Sen yalnız değilsin," diyordu ama yalnızlık hâlâ vardı; yalnızlığın şekli değişmişti sadece. Artık dikkatle, gözlemle, karanlıkla dans ederek yalnızdım.Kapı hafifçe tıklandı. Deniz içeri girdi, ama bana yaklaşmadı. Sadece durdu ve gözlerimiz buluştu. Bu sessiz temas, kelimelerden daha fazlasını söylüyordu: “Yanındayım, ama dikkat et.” İçimde tuhaf bir güven ve aynı zamanda tetikte olma hissi oluştu; çünkü burada güven, her zaman sınanıyordu.O anda fark ettim: Hayatta kalmak sadece bedensel bir mücadele değildi. Ruhumu, dikkatimi, her nefesimi sınayan bir oyundu. Ve ben, bu oyunun kuralını anlıyordum artık: karanlığı kabul etmeden, ona hükmedemezsin.Pencereden gökyüzüne baktım; yıldızlar hâlâ saklanmıştı. Ama ben onları aramıyordum; kendi karanlığımda bir yol bulmak gerekiyordu. İçimde bir ritim, bir güç oluşuyordu. Sessizce, karanlıkla barışarak, kendi yolumu çiziyordum.
Ve bir kez daha fısıltı geldi içimden:
"Gölgenin kucağında büyürsün,
Işığa inanmayı bıraktığında.
Ruhun, siyahın soğuk damlalarıyla ıslanır,
Ve sen, kendi sessizliğini dinlersin."
Bir adım attım. Koridor sessizdi, ama her taş, her gölge bir işaret taşıyordu. Artık korkmuyordum. Sadece dikkatli, hazırlıklı ve dirençliydim. Bu okul, karanlıkla doluydu ama ben hâlâ ayaktaydım. Ve ayakta kalmak, artık bir yaşam biçimiydi; nefes almak, görmek ve var olmak… hepsi karanlığın içinde birer zaferdi.Koridorun sonunda durdum. Gitmekle kalmak arasında kalan herkes gibi, ben de bir anlığına durmaya muhtaçtım. İnsan bazen yürümek için değil, düşmemek için durur. Burada durmak cesaret değildi; sadece tükenmişliğin verdiği bir refleks.
Duvara yaslandım. Taş soğuktu. Soğuk, insana canlı olduğunu hatırlatır; çünkü acıtır. Acıtmayan şeyler unutulur. Unutulmak ise bu okulda ölümden bile sessizdi.
Etrafımdan geçenler vardı. Adımlar, nefesler, bakışlar… Hepsi bana değmeden geçiyordu. Bir camın arkasındaymışım gibi. Görünüyordum ama dokunulamıyordum. İnsan olmak buydu belki de: kalabalığın içinde temas edememek.
Bir an düşündüm. İnsan ne zaman kaybolur? Yolunu şaşırdığında mı, yoksa artık bir yol istemediğinde mi?
Bu okulda kimse bir yere gitmiyordu. Herkes sadece erteleniyordu. Gecelere, sınıflara, sessizliklere… Kendimizi ileri değil, içeri doğru taşıyorduk. İçimizde daha karanlık bir yere.Pencereye yaklaştım. Cam kirliydi; dışarısı net değildi. Ama bu beni rahatsız etmedi. Hayat da net değildi zaten. Netlik, hep başkalarının uydurduğu bir rahatlıktı. Ben bulanıklığa alışmıştım. Belirsizlik, benim doğal hâlimdi.
Bir an kalbimin attığını fark ettim. Ritimsizdi. Ama durmuyordu. Demek ki hâlâ buradaydım. Demek ki hâlâ bitmemiştim.Bu düşünce umut vermedi. Sadece gerçeği hatırlattı.
Burada yaşamak bir direniş değildi. Bir kabullenişti. Ama teslimiyet de değildi. Daha çok, susarak ayakta kalmak gibi bir şeydi.Adımlarımı tekrar attım. Gidecek bir yerim yoktu ama durmak da mümkün değildi. İnsan, en çok yönsüzken yürür. Çünkü durursa düşünür. Düşünürse parçalanır.Sınıfın kapısından içeri girdim. Boştu. Masalar, sıralar, tahtadaki silinmemiş izler… Hepsi geçmişten kalan birer yankıydı. Kimse hatırlamıyordu ama her şey duruyordu. Mekânlar, insanların unuttuğunu saklar.
En arka sıraya oturdum. Öne bakmadım. Çünkü bazı yüzleşmeler insanı ileri götürmez, sadece daha derine iter.Gözlerimi kapattım. Uyumak için değil. Kaçmak için hiç değil. Sadece içimde hâlâ kırılmamış bir yer var mı diye bakmak için.Varsa, orası acıyacaktı. Yoksa, zaten geç kalmıştım.Sessizlik çöktü. Ve ben, ilk kez, sessizliğin beni ezmediğini fark ettim.Belki de karanlık, her zaman düşman değildir. Bazen sadece ışığın sustuğu yerdir.Zil çaldı. Ama sınıfa kimse girmedi. Ses, boşluğa çarpıp geri döndü; tıpkı burada söylenen her şey gibi. Ziller bu okulda ders başlatmazdı, sadece zamanı hatırlatırdı. Zamanın geçtiğini bilmek, bazen ilerlemekten daha yorucuydu.
Sıraya yaslandım. Tahta sertti, ama alışkındım. İnsan, uzun süre bir yere ait olmazsa her sertliğe uyum sağlıyor. Rahatsızlık, bir süre sonra fark edilmez hâle geliyor. Tıpkı yalnızlık gibi.
Gözlerim sınıfın kapısına kaydı. Açılmasını beklemiyordum. Beklemek umut isterdi. Umut ise burada fazla ses çıkaran bir duyguydu. Sessiz olanlar hayatta kalıyordu. Ben de sessizdim.
Bir an çocukluğumu düşündüm. Net bir anı değil; daha çok bir his. Hafiflik. İnsanların sana zarar verebileceğini henüz bilmediğin o zamanlar. Dünya daha küçük, acı daha uzaktı. Sonra her şey büyümüştü. Dünya değil… acı.Buradaki herkesin içinde bir şey eksikti. Bazıları bunu öfkeyle doldurmuştu, bazıları sessizlikle. Ben boş bırakmıştım. Boşluk daha dürüst geliyordu. En azından yalan söylemiyordu.Arkamdan bir sandalye sesi geldi. Biri oturdu. Kim olduğunu dönüp bakmadım. Bakmak, temas kurmaktı. Temas ise bağlanma riski taşırdı. Burada bağlananlar ya kırılır ya da kırmak zorunda kalırdı.Yanımdaki nefes sakindi. Bu bile nadirdi. İnsanlar genelde aceleyle nefes alırdı; sanki bir yere yetişiyormuş gibi. Ama nereye?Zaman geçti. Nasıl geçtiğini bilmiyorum. Burada zaman yürümüyor, sızıyordu. İnsan fark etmeden içine doluyordu. Yorucu olan da buydu zaten; ne zaman yorgun düştüğünü anlayamamak.Ayağa kalktım. Sınıftan çıktım. Koridor hâlâ aynıydı ama ben aynı değildim. Bir şey olmuş değildi aslında. Büyük bir olay, bir kırılma, bir patlama yoktu. Sadece içimde çok küçük bir şey daha susmuştu.Merdivenlere yöneldim. Basamaklar eskiydi, aşınmıştı. Kim bilir kaç kişi aynı yerden inip çıkmıştı. Kaçı gerçekten bir yere varabilmişti?Pencerenin önünde durdum. Dışarıda rüzgâr vardı. Ağaçlar eğiliyordu ama kırılmıyordu. İnsanlar da öyle olmak isterdi hep: eğilmek ama kırılmamak. Kimse bunun ne kadar zor olduğunu söylemezdi.Elimi cama koydum. Soğuktu. Camın arkasında hayat devam ediyordu, ama bana ait değildi. Bazı şeyler çok yakındır ama asla senin olmaz. İnsan en çok buna alışmak zorunda kalır.İçimde bir cümle belirdi, yüksek sesle söylemedim: Ben buradayım. Ama bu bir iddia değildi. Bir ispat hiç değildi. Sadece bir tespitti.Burada olmak, yaşamak anlamına gelmiyordu. Ama gitmek de mümkün değildi.Koridordan uzak bir ses geldi. Birinin adı söylendi. Benim adım değildi. İçimde garip bir rahatlama oldu. Görülmemek, bazen korunmaktı.Yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Ama biliyordum ki durursam, içimdeki sessizlik konuşmaya başlayacaktı. Ve bazı sesler bir kez duyuldu mu, insanı bir daha bırakmaz.Bu okul beni yutmuyordu. Yavaş yavaş içime yerleşiyordu.Ve ben, ona karşı koymadan, ama ona ait de olmadan, yürüyordum.Koridorun sonuna geldiğimde durdum. Çünkü bazı sonlar aceleye gelmez. İnsan yürüyerek değil, kabullenerek varır onlara. Ayaklarım artık beni taşımıyordu; ben, onları sürüklüyordum. Burada kalmak bir seçim değildi. Gitmek de öyle. Sadece devam ediyordum.
Duvara yaslandım. Omuzlarımın ağırlığını ilk kez hissettim. Yıllardır taşıdığım şey yorgunluk değildi; anlatılmamışlık hâliydi. İnsan en çok bunu taşır. Kimsenin sormadığı, kimsenin görmediği ama her gece büyüyen bir boşluğu.
Bu okul bana bağırmıyordu. Kimse tehdit etmiyor, kimse zorlamıyordu. Zaten buna gerek yoktu. Burası insanı sessizce içinden alan bir yerdi. Ne zaman eksildiğini fark etmiyorsun. Bir bakıyorsun, eskiden “ben” dediğin şey, artık sadece bir alışkanlık.
Pencerenin önünde durdum. Camda kendi yansımam vardı ama tanıdık gelmiyordu. Yüzüm değil, bakışım yabancıydı. İnsan aynada kendini değil, neye dönüştüğünü görür. Ve bazı dönüşümler geri alınmaz.
İçimde bir şey kıpırdadı. Adını koyamadığım bir ses. Konuşmak istemiyordu; sadece duyulmak istiyordu. O sesi susturmadım. Çünkü bazı sesler sustukça büyür, dinlenince yorulur.
Gözlerimi kapattım. Bu bir kaçış değildi. Bu, içimde kalan son dürüst yere bakma cesaretiydi. Ve orada, kelimeler yavaş yavaş dizilmeye başladı.
Bağırmadan.
Yalvarmadan.
Sadece olduğu gibi.
Ve içimdeki o ses, nihayet konuştu.
Sessizliğe sığındım,çünkü kelimelerim artık kimseye ağır gelmiyordu.
Ağırlık bendeydi.İnsan ne zaman eksilir,
bilir misin?Bir şeyini kaybettiğinde değil;artık aramayı bıraktığında.
Geceler bana uzun gelmedi,ben gecelere kısa kaldım.
Karanlık büyümedi,ben küçüldüm.Kalbim hâlâ atıyor sanıyordum,
meğer sadeceunutulmamaya çalışıyormuş.Bazen içimde bir ses ağlıyor,
ama sesi yok.Gözyaşı değil bu,bir şeylerin artıkgeri gelmeyeceğini anlamak.
İnsan güçlü olduğunuen çok kimseye anlatmadığında sanar.Ama asıl güç,kimseye anlatamayacak kadar
yorulduğunda başlar.Ben dimdik durmadım,sadece düşecek yer bulamadım.
Ayakta kalmak erdem değildi,mecburiyetti.Adımı söyledim içimden,
yanıt gelmedi.Demek ki bazı isimler söylendikçe siliniyor.Ve şimdi…Ne bağırıyorum,
ne susuyorum.Sadece içimdeki o sesleaynı yerde duruyorum.
O ağlıyor.Ben dinliyorum.Çünkü bazı acılar iyileşmek için değil,
insanı sonsuzca
uyandırmak vardır.
Gece, okulun üzerine çökerken bir şey fark ettim:
Karanlık her zaman saldırmaz.
Bazen sadece bekler.
İnsanın kendi içine doğru yürümesini izler.
Işıklar yanıyordu ama kimse aydınlanmıyordu. Duvarlar hâlâ yerindeydi, kapılar kapanmamıştı; kaçabilirdim belki. Ama kaçmak, insanın kendisini de yanında götürmesi demekti. Ben artık kendime yabancıydım. Yabancı birini nereye götürürsün ki?
Pencerenin önünde durdum. Dışarısı sessizdi. Gökyüzü, hiçbir vaatte bulunmuyordu. Yıldızlar bile mesafeliydi; sanki bana bakmamak için özellikle dağılmışlardı. O an anladım:
Bazı geceler insanı karanlık yalnız bırakmaz,
ama kimse de elini uzatmaz.
İçimdeki ses susmuştu. Ağlamıyordu artık. Bu daha korkutucuydu. Çünkü bazı acılar bağırarak değil, kabullenilerek yerleşir. Ve yerleşti mi, insanın içinden hiç çıkmaz.
Bu okul beni henüz yutmamıştı.
Ama beni bekliyordu.
Sabırla.
Benden vazgeçmeden.Yatağa uzandım. Gözlerimi kapattım. Uyumak istemiyordum; sadece bir anlığına düşünmemek istiyordum. Ama insan en çok gözlerini kapattığında görür. Ve ben, ilk kez şunu düşündüm:Belki de mesele hayatta kalmak değildi.Belki mesele, içimde neyin sağ kaldığıydı.
Nefes aldım.
Derin değil.
Uzun değil.
Sadece yeterince.Ve karanlık okulda,bir gece daha beni tanımadan benimle kaldı.Gecenin içinden sabaha benzeyen bir soluk sızdı. Aydınlık denemezdi buna; daha çok karanlığın yorulup gözlerini kısması gibiydi. Uyandım mı, yoksa hiç uyumadım mı bilmiyorum. Bu okulda zaman, insanın bedenine değil, zihnine göre akıyordu. Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey sessizlikti. Ama bu, geceki sessizlik değildi. Daha dikkatli, daha temkinliydi. Sanki her şey beni dinliyordu.Yataktan kalkmadım. Tavana baktım. Çatlaklar vardı; düzensiz, birbirine değmeden uzanan çizgiler. Onlara bakarken düşündüm: Hiçbir şey gerçekten kırılmaz, sadece yer değiştirir. İnsan da öyleydi. Dağılmıyor, başka bir biçime dönüşüyordu. Daha sessiz, daha ağır bir biçime.Kapının önünden ayak sesleri geçti. Durdu. Sonra devam etti. Kim olduğunu bilmiyordum, bilmek de istemedim. Burada isimler tehlikeliydi. Birini tanırsan, ona bir yer açarsın. Yer açtığın şeyler ise zamanla senden ister. Ben artık eksilmek istemiyordum.Kalkıp pencereye yürüdüm. Cam buğuluydu. Elimle silmedim. Bulanıklık daha dürüst geliyordu. Netlik, her zaman bir iddia taşır; ben iddia edecek bir yerde değildim. Dışarıda ağaçlar hareketsizdi. Rüzgâr bile bu okulun sınırlarında durmayı öğrenmişti. Burada her şey, bir noktadan sonra vazgeçiyordu.İçimde tuhaf bir farkındalık vardı. Ne umut ne korku. Daha çok, uyanıklık. İnsan uzun süre tetikte kalınca duygularını askıya alır. Hayatta kalmak için değil; daha fazla zarar görmemek için. Ben de öyleydim. Artık hissetmek istemiyordum. Hissetmek, burada lüks sayılırdı.Kapı tıklandı. Bu sefer açtım. Deniz koridorda duruyordu. İçeri girmedi. Eşiğin dışından konuştu.
— Bugün ders yok, dedi.
Sesi sakin ama yorgundu. Sanki o da bir şeyleri taşımaktan vazgeçmişti.
— Biliyorum, dedim.
Nereden bildiğimi sormadı. Bu okulda kimse “nasıl biliyorsun” demezdi. Bilmek, çoğu zaman bedeldi.
— Müdür toplantı yapacakmış, dedi. Akşama doğru.
Başımı salladım. Gitmeyeceğimi ikimiz de biliyorduk. Burada toplantılar çözüm üretmezdi; sadece suskunluğu resmileştirirdi.Deniz bir an durdu. Gitmedi. Sonra, sanki cümlesini tartıyormuş gibi yavaşça konuştu:
— Sana bakmamamızı istiyorlar.
Bu cümle, tokat gibi değmedi. Daha çok, beklenen bir gerçeğin onayı gibiydi.
— Zaten bakmıyorlar, dedim.
— Bu sefer… özellikle.
Başımı eğdim. İçimde bir şey kımıldadı ama adını koymadım. Adını koyarsam, büyürdü. Büyüyen her şey burada dikkat çekerdi.Deniz gitti. Kapıyı kapattım. Kilitlemedim. Kilitler insanı korumaz; sadece içeride tutar. Ben içeride kalmayı kendim seçiyordum zaten.Koridora çıktım. Sessizdi. Ama artık bu sessizlik beni ezmiyordu. Onunla yürümeyi öğrenmiştim. Adımlarım yankılanmadı. Sanki okul beni tanımıştı; varlığımı kabul etmişti. Bu, bir zafer değildi. Daha çok, ateşkes gibiydi.Merdivenlerden indim. Duvarlara asılı panolar vardı. Eski duyurular, silinmiş isimler, yarım kalmış cümleler… Hepsi bir zamanlar bir şeylerin önemli olduğuna inanıldığını gösteriyordu. İnsan inandığı şeyleri asar; vazgeçtiklerini duvarlarda bırakır.Bahçeye çıktım. Soğuktu. Ama bu soğuk, içimdekiyle uyumluydu. Uyum, insanı rahatlatır. Acı bile tanıdık olunca keskinliğini kaybeder.Bir bankta oturdum. Kimse yoktu. Gökyüzüne baktım. Bulutlar ağırdı. Düşmüyorlardı, sadece asılı duruyorlardı. Tıpkı biz gibi. Ne gidiyor, ne kalıyorduk.
İçimde bir düşünce belirdi, ilk kez netti:Belki de insan olmak, direnmek değil; farkında kalmaktı.Vampirler, karanlıkla barışmıştı. Onlar dönüşmüştü. Ben dönüşmemiştim. Ama bu, saf kaldığım anlamına gelmiyordu. Sadece yarım kalmıştım. Yarım kalan şeyler tehlikelidir. Ne olacağını bilemezsin.Ayağa kalktım. Okula geri döndüm. Kapıdan girerken durdum. Bir anlığına, buradan çıkıp gitmenin nasıl bir şey olacağını düşündüm. Sonra vazgeçtim. Gitmek, cevap isterdi. Ben artık sorularla yaşıyordum.Koridorlar beni yeniden içine aldı. Bu sefer düşman gibi değil; tarafsız bir tanık gibi. Sınıfımın önünde durdum. Girmedim. Devam ettim. En son koridora, kimsenin pek uğramadığı yere yürüdüm. Orada bir pencere vardı. Küçük, dar, unutulmuş.Camın önünde durdum. Kendime baktım. Yüzüm hâlâ bendim. Ama bakışlarım… daha derindi. Korku yoktu. Umut da yoktu. Sadece süreklilik vardı. Devam etme hâli.Fısıldadım, kimse duymasın diye değil; kendim duymak için:
— Buradayım.
Bu kez yanıt gelmedi diye korkmadım. Çünkü artık biliyordum: Bazı cümleler cevap için söylenmez. Sadece kaybolmadığını hatırlamak için söylenir.Akşam yaklaşıyordu. Toplantı yapılacaktı. Kurallar yeniden söylenecek, bakışlar yine kaçırılacaktı. Ama ben artık bunu bir tehdit gibi algılamıyordum. Daha çok, oyunun devam ettiğinin işaretiydi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 5.06k Okunma |
463 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |