7. Bölüm

7)bölüm unutulanlar

defne çekirge
defne_yazar

Koşuyordum, bir hiçliğe doğru. Karanlık… Aydınlık benim için çok parlaktı, karanlık ise sönük ve boğucu. Ormanda kaybolmuştum; nereye gideceğimi şaşırmıştım. En sonunda bir ağaca tırmandım ve ağacın en kalın dalına oturdum. Gözlerim doluyordu, ama ağlayamıyordum. Çünkü ben buyum; zavallı, çaresiz, bir hiç… Daha ne bekliyorsunuz benden? Salaktım, hayvandım; belki de acımazdı bana bu dünya. Hem de asla…

—Oradan inecek misin, yoksa ben mi gelip indireyim seni?

—Git! Allah’ın cezası, budala, pislik, köpek suratlı, maymun, salak, mal, öküz!

—Hayal gücün çok gelişmiş… ve bir de ben köpek değilim, vampirim. İkisi aynı şey değil. Öküz ve salak da değilim. Burada salak ve mal olan varsa, o da sensin.

—Yo, aynı şey! İkisi de ısırıyor.

—Ayy, yeter! Seninle daha fazla uğraşamayacağım.

Aras yanıma geldiğinde başka bir dala geçeceğim sırada bastığım dal kırılmıştı. Ölmüş müydüm, bilmiyordum ama sanki uçuyormuş gibi hissediyordum.

—Artık gözlerini açacak mısın? Düşmedin, merak etme. Ama eğer gözlerini açmaz ve bana kafa tutarsan, ciddi ciddi seni bırakırım. Kaç kemiğin kırılır bilmem artık.

—Tamam, tamam… Beni bırakma, yeter ki!

Aras’ın gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. Dalıp gitmişti sanki; bir şeyi mi hatırlamıştı yoksa benim söylediklerim ona tanıdık mı gelmişti, anlam veremiyordum.

—Beni bırakma derken?

—Yani, beni bırakırsan düşeceğim, ondan bırakma diyorum.

—He… o anlamda… Ben de öyle zannettim. Neyse.

Aras beni ağaca geri çekince içime bir rahatlama geldi. Genelde asla bir erkeğin bana dokunması rahatsız ederdi ama ilk defa… sadece gerici gelmişti bana. Acayipti. Bu günü unutmayı dilemiştim; bu gün asla var olmamıştı ve olmamalıydı da.

—Bu günlük okula geri dönemeyiz, o yüzden bizim eve gideceğiz. Ve sen de geleceksin, yoksa burada kalırsın. Vallahi umurumda da olmaz.

—Gelmeyeceğim, ben burada duracağım. Sizinle o eve gelmem.

—Son kez söylüyorum, gelmiyor musun?

—Gelmiyorum, sizinle asla gelmem!

—Peki, burada kal o zaman. Vahşi hayvanlar yesin seni.

—Yesin, banane.

—Peki, baybay o zaman.

—Baybay.

Sonunda gitmişti. Hava buz gibiydi; üşümüştüm ama ben zaten hep soğuk bir insandım, buna alışırdım; hep alıştığım şeylerden biriydi soğuk.

(gece saat 02:12)

Soğuktan donmuştum. Isınmak için kendimi sarmıştım, öylece uyumaya çalışıyordum. Kafamı ağaca yaslamıştım; uyumaya çalışan soğuktan donmuş bir beden içindeki halim acınasıydı. Kimse acımazdı bana; çünkü o saf temizlikte bir kalbe sahiptim. Asla kimseye kin tutmamıştım; bu yüzden çok kırılmıştı kalbim. Kalbimi buzla kaplamıştım, bir daha kırılmaması için.

(erkeklerden)

—Oğlum, ne demek gelmek istemedi, onu ormanda bu soğukta tek başına mı bıraktın?

—Evet, ne olmuş ki? Vahşi hayvanlar onu yiyecek değil ya.

—Lan oğlum, Aras… Orası orman! Hava soğuk, kız üstüne hırka mırka bir şey almadı; hasta olacak yav. Hem bu gece ay tutulması var ve diğer vampirler avlanmak için bu gün ormana gidecekler. Kızı kendi ellerinle ölüme atmak, gerçekten acınası değil mi?

—Nasıl yani, bu gün ay tutulması mı var?

—Evet, ve bir sürü vampirin avlanmak için gittiği tek yer orman.

—İyi, peki, giderim.

—Biz de seninle geleceğiz, onu tek başına bulamazsın.

—Peki, tamam, gelin.

Yağmur gittikçe daha şiddetleniyordu, sağanak yağıyordu. Bazı şeyleri çabuk unuturdum, ama çardak gibi bir yer gördüğümde direkt oraya gitmiştim. Ama bir çift kol, ağzımı kapattığında olduğum yerde kaldım. Bağırmaya çalışsam da olmuyordu; her zaman ne gelirse başıma gelirdi.

—Bırak beni!

—Hayır, sen kendi ellerinle geldin, ben de esir aldım seni.

Aman ne güzel ya… Bırak diye bağırışlarım boğuk çıkıyordu; nefes alamıyordum. Başım dönüyordu. Berbattı… Bu ölümle yaşam arası mücadeleydi. Ben zaten yaşarken ölmüştüm; yaşayarak ölü bir insandım. Cehennem bile daha güzel geliyordu bana; bu hayattan. Belki cehennemle dünyanın tek farkı, dünyada yanmıyorduk ama cehennemde yanıyorduk. İşte asıl fark buydu.

Bağırışlarım boşunaydı; bırakmayacaktı. Fakat ellerimle onun ellerini çekmeye çalışıyordum. Olmuyordu. Fazla güçlüydü; ellerini çekemiyordum. Hayat bu kadar kısaydı işte. Bir ölüme ne kadar da yakın bir insandım. Yalnız yaşayıp yalnız yok olacaktım. Ben bu dünyadan, yalnızlığa mahkûm bir insandım. Ne seven vardı, ne de bir sayan… Ben acılarla büyümüştüm. Ağzımı tutan eller gevşememişti; tam tersine sıklaşmıştı. Sanki beni nefessiz bırakarak öldürmek istiyormuş gibiydi. Belki de başarmıştı; belki ölüyordum ve bu hiç umurumda değildi. Ölmek bana bir hediye gibi gelirdi; ben zaten yaşayan bir ölüydüm.Kan, ellerimin arasından süzüldü; sıcak ve acı verici bir gerçeklikle yüzleşiyordum. Boynumda derin bir çizgi vardı, nefesim kesilmişti, ama daha korkunç olan şey, arkamda birinin daha beni izliyor olmasıydı. Gözlerimi çevirdiğimde, karanlıkta gölge gibi duran başka bir vampirin varlığını fark ettim. Güneşi boğazlayan, soğuk ve acımasız bir bakışla bana doğru bakıyordu.Her nefes alışım acıya dönüşüyordu. Ellerim kan içinde, titriyordum… Sanki her damla kanım ruhumdan bir parçayı alıp götürüyordu. Neden ben? Neden hep ben?

—Bırak onu! —Aras’ın sesi yankılandı ormanda.

Ama gölge, onun bile sözlerini dinlemiyordu. Sanki benim acımı tatmak için oradaydı, bana bir şeyler fısıldar gibi… ama kelimeler yoktu; sadece korku vardı.

Ayın kırmızı ışığı, yağmurla birlikte sırılsıklam olan saçlarımı parlatıyor, gözlerimdeki dehşeti büyütüyordu. Gözlerimi kapatmak istedim ama açmak zorundaydım; çünkü gözlerimi kapattığım anda yalnızlığımın ve çaresizliğimin ne kadar derin olduğunu hatırlıyordum.

—Neden bu kadar kan kaybediyorsun? —ses geldi, ama bu sefer o gölge değil, Aras’tı.

—Beni bırak… —boğuk, kanlı bir sesle mırıldandım.

—Bırakmam, ama… —Aras’ın sesi titriyordu. “Ama” derken, o başka vampirin varlığını fark ettim. Aras bile onun gücünü hafife alamıyordu.

Kan damarlarımda dolarken, her bir damla sanki kalbimden bir anıyı silip götürüyordu. Hayatımda kimse yoktu; kimse benim için endişelenmezdi… Belki de bu gölgeyi gördüğüm anda fark ettim, yalnızlığımın gerçekliği bir kez daha acımasızca yüzüme çarptı.

—Sen… neden… acımadan bakıyorsun? —fısıldadım.

Cevap yoktu. Sadece gölgelerin arasından, kırmızı gözlerle bana bakış… ve aniden, bir çığlık yükseldi. Sesi, gökyüzüne karıştı; yağmurla birlikte kanı sulandırıyor, acıyı daha da keskinleştiriyordu.Bütün dünya durdu sanki. Ellerim titriyordu, boynumda derin bir iz vardı ve ben… ben hâlâ yaşıyordum. Ama her nefesim bir savaş, her nefesim ölümle yaşam arasında sıkışmış bir çığlıktı. Gözlerimi açtım ve Aras’ın bana doğru koştuğunu gördüm. Ama gölge… hâlâ oradaydı. Beni bırakıp gitmeyecekti.

—Gözlerini kapatma! —Aras bağırdı, ama ben yalnızca gözyaşlarımı hissedebiliyordum.

Kan akıyordu… soğuk ve acımasız yağmurla karışıyordu. Ve o gölge… bana bir ders veriyordu. Acı, bazen kan kadar keskin, bazen yağmur kadar soğuk olurdu. Ama en kötüsü, yalnız olduğun zaman, kimse acını paylaşmazdı.Ben düşmedim. Ama düşmüş gibiydim. Yaşamak mı, ölmek mi? Artık fark etmiyordu. Sadece kan… ve yalnızlık…

Kan… ellerimden süzülüyor, toprağa damlıyordu. Soğuk yağmur, sıcak kanımla karışıyor, sanki hem beni hem de acımı yıkıyordu. Gözlerim bulanık, her şey kırmızı bir perdeyle görünüyordu. Boynumdaki yara hâlâ acıyordu; kan damlaları ellerime, saçlarıma bulaşmıştı.Her nefes bir çığlık gibi boğazımda düğümleniyordu. Kendimi tutamıyordum; ağlamak istiyordum ama gözyaşlarım kanla karışıyordu. İnsanların beni hiç sevmediğini, kimsenin arkamdan bile gelmeyeceğini biliyordum. Ve işte şimdi… bir vampirin gölgesi üzerime düşmüştü. Aras bile onun gücünü karşılayamayacak gibi görünüyordu.

—Güneş… —Aras’ın sesi titriyordu. “Tutunma kendine!”

Ama ben… tutunamıyordum. Ellerim kan içinde, kalbim acıyla çırpınıyordu.vampir, yavaşça bana yaklaşıyor, gözlerindeki soğuklukla beni ölçüyordu. Neden ben? Neden hep ben?

(güneşten — iç ses)

Düşmek istiyordum. Ama düşecek gücüm yoktu. Kan damarlarımda sıcak, acı bir hayat akıyor, yağmurla karışıp soğuyor, beni tamamen sarsıyordu. Ve o gölge… hâlâ oradaydı, hâlâ beni izliyordu. Sanki kanımı tatmak, acımı hissetmek için var olmuş gibiydi.

—Bırak onu! —Aras bağırdı, sesi gök gürültüsü gibi çınladı.

Vampir, onun sesini duymadı bile. Sadece bana doğru yürüyordu. Ve işte o an… yalnızlığımın gerçekliği, korkumun ve acımın en derin noktasıyla yüzleştim.

Kan damlaları ellerimden süzülürken, gözlerimi gölgeye dikmişim. Sanki sadece gözleriyle konuşuyor, sadece bakışıyla bana bir şeyler söylüyordu: “Kimseye güvenme, her zaman yalnızsın…”

Ve ben buna karşı koyamıyordum. Her damla kan, bana bir hatırlatma oluyordu: Ben hep yalnızdım, hep ölüme yakın… ve bu dünyada kimse benim için bir şey yapmayacaktı.

Aras öne atıldı, vampir'i benden uzaklaştırmaya çalıştı.Ama onun gücü yetmedi; sadece duraksattı. Ve o an, ben hâlâ yerde, kan ve yağmurla sırılsıklam, hayat ve ölüm arasında asılı kaldım.Aras bana doğru öne atıldığında, vampir ikinci kez saldırdı. Bu sefer duraksama yoktu; dişlerini boynuma dayadı, kan damarlarımda bir buz gibi acı dolaştı. Boynumda derin bir çizgi oluştu; sıcak kan hızla ellerime aktı.

—Hayır… —nefesim boğuk, kelimelerim kanla karışmıştı.

Vampir, yüzümün hemen önünde duruyor, gözlerindeki kırmızı ışıkla beni ölçüyordu. Her nefesim kesiliyor, her çırpınışım daha da acı veriyordu. Aras ellerini uzatıyor, ama bir şeyleri durdurmaya yetemiyordu; gücü yetmiyordu.

Kan damlaları yağmurla karışıyor, sırılsıklam olan saçlarımı yapıştırıyor, acımı daha da keskinleştiriyordu. Nefes almak için mücadele ediyordum, ama her nefesim daha fazla acı demekti. Vücudum titreyor, dünya dönüyordu; sanki her an bayılıp ölecek gibiydim.

—Beni bırak… —fısıldadım, sesim neredeyse yok oluyordu.

Vampir, dişlerini daha derine sapladı. Bir saniye… sonra bir çığlık yükseldi. Bu sefer sadece benim çığlığım değildi; yağmurun altında Aras’ın da öfke dolu sesi yankılanıyordu:

—Yeter artık!

Ama vampir, Aras’ın öfkesini umursamıyordu. Sanki sadece beni yok etmek, acımı hissetmek için oradaydı. Her damla kanım, kalbimden bir parçayı alıp götürüyordu. Ellerimle dişlerini itmeye çalıştım ama güçsüzdüm; acım, çaresizliğim, kırıklığım gözlerimde bir çığlığa dönüşüyordu.

—Neden… neden bana böyle yapıyorsun? —boğuk bir fısıltı, kanla karışmış bir çığlık.

Vampir hiçbir şey söylemedi; sadece bakıyordu. Soğuk ve acımasız bakışıyla beni adım adım öldürüyor, her nefesimi daha da çekilmez kılıyordu.

Aras bir hamle daha yaptı, vampiri itmeye çalıştı. Bu sefer kısa bir mücadele oldu; vampir geri çekildi ama saldırı bitmedi. Hala önümdeydi, hâlâ dişlerini göstermek için hazır, hâlâ acı vermek için var.Kan akıyordu, ellerim titriyordu ve ben hâlâ düşmemiş, hâlâ yaşamın ve ölümün arasında asılıydım. Ama artık bir şey değişmişti: bu sefer yalnız değildim. Aras oradaydı. Belki de tek bir insanın varlığı, ölüm ve acının ortasında bile bir umut kıvılcımı olabilirdi.Ama vampirin gözlerindeki kırmızı ışık, o kıvılcımı bile söndürmek ister gibiydi.

Vampir,dişlerini boynuma daha derin bastı. Sıcak kan hızla ellerime ve yüzüme bulaştı; her damla sanki ruhumdan bir parçayı alıp götürüyordu. Boynumda acı, bir kor gibi yayıldı, nefesim kesiliyor, titremem dayanılmaz hâle geliyordu.

Aras hemen önümdeydi; ellerini uzattı, vampiri itmeye çalıştı. Ama güçsüzdü, sadece kısa bir duraksama sağladı. Vampir geri çekildi, ama saldırının bitmediği açıktı; gözlerindeki kırmızı ışık hâlâ parlıyordu, hâlâ acı vermek için hazırdı.

—Aras… —nefesim boğuk, kanla karışmıştı. —…yardım et…

Aras titreyen elleriyle bana doğru eğildi, ama vampirin varlığı, onun bile gücünü sınırlandırıyordu. Vampir, Aras’ın öfkesine aldırış etmeden, yavaş ama emin adımlarla bana yaklaşıyordu. Kan damarlarımda sıcak acı dolaşıyor, yağmurla karışan kan, bedenimi ve ruhumu sarsıyordu.Bir damla yaş, gözlerimden süzülerek yanaklarıma indi. Her nefes, bir çığlık, her çırpınış, ölümle yaşam arasında sıkışmış bir yankıydı. Ve ben hâlâ düşmemiştim; hâlâ, kan ve acı arasında, yalnızlığımın en derin noktasındaydım.Vampir bir adım daha attı; dişleri tekrar boynuma indi, bu sefer daha hızlı ve acımasızdı. Sıcak kan, yüzümü ve saçlarımı kapladı; her damla, içimde bir parçayı eritti, ruhumu çıplak bırakıyordu. Titreyen ellerimle boynumu sarmaya çalıştım ama güç yetmiyordu. Nefes almak bir işkenceye dönüşmüştü.

Aras, tüm cesaretini toplayarak vampirin önüne atıldı. Yumrukları ve kollarıyla durmaya çalıştı, ama vampirin üstün gücü karşısında duraksatabildiği tek şey, bir anlık geri çekilme oldu. Gözlerindeki kırmızı ışık hâlâ yanıyordu, hâlâ acıyı ve korkuyu büyütüyordu.

—Tutun bana! —Aras bağırdı, sesi gök gürültüsünü delen bir çığlık gibi yankılandı.

Ama ben hâlâ kanla kaplıydım; her nefes bir çığlık, her an ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi hatırlatıyordu. Vampir, Aras’ın varlığını bir tehdit olarak görmüyordu; sadece bana odaklanmıştı, beni tamamen teslim almak istercesine.

Birden, boynumdaki yaradan akan kan o kadar hızlı bir şekilde çoğaldı ki, gözlerim bulanıklaştı. Yağmur ve kan birbirine karışıyor, bedeni sarsıyor, ruhumu kemiriyordu. Aras’ın elleri titriyordu; güçsüzlüğünü hissetmek, korkumu daha da derinleştiriyordu.

—Nefes al… —fısıldadı Aras, ama kendi sesi bile titriyordu.

Vampir bir kez daha saldırdı. Bu sefer dişleri daha derine indi, acı bütün bedenime yayıldı; sanki her damarım alevle doluyordu. Gözlerimi açtım, kanla bulanmış bakışlarımla Aras’a baktım; o da çaresiz ama kararlıydı. Bir yandan hayatta kalmaya çalışıyor, diğer yandan benim için direniyordu.

Ve o anda fark ettim: bu yalnızlık, bu acı… sadece benim değildi. Aras da bu karanlığın içinde bana tutunmaya çalışıyordu. Ama vampir hâlâ saldırıyordu, hâlâ kanımı istiyordu, hâlâ ölümle yaşam arasındaki bu ince çizgide bizi sınamaya devam ediyordu.Aras, bir adım daha öne atıldı, elleri titreyerek vampirin omuzlarından tutmaya çalıştı. Ama güçsüzdü; sadece kısa bir anlık duraksama sağlayabildi. Vampir geri çekildi, ama saldırısı bitmemişti; gözlerindeki kırmızı ışık hâlâ bana doğru parlıyordu.

—Artık… dayanamayacağım… —nefesim boğuk, kanlı bir tınıyla çıktı.

Aras titreyen elleriyle vampiri itti, ama vampir onu fark etmeden saldırıya hazır hâlde geri döndü. Aras bir çığlık atarak kendini öne fırlattı; tüm gücünü kullanarak vampirin boynumdan uzaklaşmam için beni yukarı doğru çekmeye çalıştı. Ellerim, Aras’ın elleriyle birleşmişti; kan ve yağmurla karışmış, sırılsıklam olmuştu.

Vampir bir adım daha atıp yeniden saldırdı; dişleri boynuma saplanırken sıcak acı bütün bedenimi sardı. Bir çığlık boğazımda düğümlendi, titreyerek Aras’a sarıldım. O da bütün gücüyle bana tutunuyor, beni bırakmamak için direniyordu.

—Sana zarar vermeyeceğim! —Aras bağırdı, sesi gök gürültüsü gibi yankılandı. —Seni bırakmayacağım!

Vampir, Aras’ın kararlılığı karşısında bir an duraksadı, ama gözlerindeki açgözlü parıltı hâlâ korkutucuydu. Kan damarlarımda dolaşan sıcak acı, her nefesimde biraz daha içime işliyordu; titreyen ellerimle boynumu tutarken, artık düşmek veya kalkmak arasında tek bir seçenek vardı: hayatta kalmak.

O an, Aras’ın tüm gücünü kullanarak beni kendine doğru çektiğini hissettim. Vampir bir adım daha ileri attı; ama Aras’ın öfkesi ve kararlılığı onu duraklatmaya yetti. Birkaç saniyeliğine de olsa vampir geri çekildi, acı dolu nefeslerimiz arasında yalnızca yağmur ve kanın sesi vardı.

Ben hâlâ yerdeydim, kanla kaplı, titreyerek nefes alıyor; hayat ve ölüm arasındaki bu ince çizgide asılı kalmıştım. Ama bir şey değişmişti: Aras yanımdaydı, benim için direniyordu. Ve o an, fark ettim ki yalnız olsam da, bu karanlıkta birisi benim için savaşabiliyordu.Aras, benim boynumdan akan kanı engellemek için ellerini güçle bastırdı, göğsünü öne vererek beni tamamen kendi koruması altına aldı. Vampir bir adım daha atmak istedi, ama Aras’ın bakışı ve kararlılığı onu durdurdu. Kırmızı gözlerindeki öfke, vampirin hareketlerini kısıtlamıştı.

O an, kan kaybından güçsüz düşen bedenimi hissedebiliyordum. Gözlerim bulanık, tüm dünya kırmızı bir perdeye dönmüştü; ama Aras’ın sıcak nefesi ve sıkıca tutan elleri sayesinde hâlâ dimdik ayaktaydım. Ölüme bu kadar yakın olmanın verdiği korku ve acı, nefesimi kesiyor, her damla kan bir çığlık gibi ruhumdan süzülüyordu.

—Hayatta kalacaksın! —Aras bağırdı, sesi gök gürültüsü gibi yankılandı. —Beni duy, bırakma kendini!

Vampir bir an duraksadı, Aras’ın gücünü ve kararlılığını gördü; o an, saldırısını durdurdu. Kırmızı gözler, bir süre bana bakakaldı; sonra yavaşça geri çekildi, karanlığın içine karışarak kayboldu.

Ben hâlâ Aras’ın kollarında, kan ve yağmurla sırılsıklam hâlde, neredeyse bayılmıştım. Ama hayattaydım. Gözlerimden kanlı yaşlar süzülüyor, kalbim hâlâ acıyla çırpınıyordu; ama kurtulmuştum. Aras’ın sıcaklığı ve kararlılığı, ölüme yaklaşan bedenimi korumuş, beni karanlıktan çekip çıkarmıştı.Aras hâlâ beni kollarında tutuyordu; her adımı dikkatle atıyordu, ama sert bakışları hâlâ yerindeydi. Dizlerim artık neredeyse dayanacak hâlde değildi; başım ağır, vücudum titriyordu ve kan kaybından dudaklarım solgunlaşmıştı. Her nefes, her çırpınış, bedendeki acıyı biraz daha artırıyordu.

—Tutun… tutunamıyorum… —nefesim kesik kesik, boğuk çıkıyordu.

—Sus, artık daha fazla bağırma. Sözümü dinleyeceksin, yoksa burada bırakırım, anladın mı? —Aras sert bir sesle konuştu, gözlerinde öfke ve kararlılık karışık bir bakış vardı.

—Ama… ama ben… —güçsüz bir şekilde mırıldandım, kelimelerim neredeyse yok oluyordu.

Aras bana bir bakış attı; bir yandan kızgın, bir yandan da beni korumaya kararlıydı. Elleri hâlâ sıkıca beni tutuyor, düşmemem için her hareketini hesaplı yapıyordu. Yağmur ve kan karışmıştı; ıslak saçlarım yüzüme yapışmıştı, gözlerim neredeyse kapanıyordu.

—Hastaneye gideceğiz. Söz veriyorum, hayatta kalacaksın, ama sessiz olacaksın. Eğer bir kelime daha etsen… bunu hatırlatırım. —Aras’ın sesi sertti, ama yavaş yavaş yumuşuyordu.

Arabaya vardıklarında, beni koltuğa oturtmak neredeyse imkânsızdı; bacaklarım titriyordu, ellerim hâlâ kan içindeydi. Aras, bana hiç nazik davranmadan ama dikkatle, kıyafetlerimi ve kanı kontrol ederek arabaya yerleştirdi.

Yolda sessizdim. Kan kaybı, yorgunluk ve acı hâlâ bedenimde ağır bir yük gibi duruyordu. Aras, arabanın direksiyonuna sertçe hâkim, gözleri yolda ama dikkatini bir an bile benden ayırmıyordu. Sessizlik boğucu, yağmurun sesi camlara vurdukça kalbimdeki korku biraz daha yükseliyordu.

—Neredeyse ölüyordun… —Aras, sesi hâlâ sert, bakışları ise keskin bir tehdit gibi yüzüme kilitlenmişti. —Bunu anlıyor musun? Eğer bir daha böyle aptalca bir şey yaparsan… bilmiyorum, kurtaramayabilirim.

—Ben… ben sadece… —nefesim hâlâ kesikti, ama sesim neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı.

Aras arabanın hızını artırdı. Kendi sertliğini hissettiriyor, ama aynı zamanda beni koruduğunu da göstermeye çalışıyordu. Hastaneye varmak için her saniye, ölümün soğuk nefesi ile yaşam arasındaki ince çizgide ilerlemek gibiydi.Ve ben… hâlâ kan ve yorgunluk içinde, Aras’ın sert ama hayatta kalmamı sağlayacak ellerine güvenmek zorundaydım.Arabanın motor sesi yağmurla birleşiyor, camlara vuran damlalar ritmik bir uğultu gibi içimi daha da boşaltıyordu. Bense neredeyse bayılacak kadar güçsüz, kan kaybından titreyerek, her nefeste acı ile çırpınıyordum. Aras, direksiyon başında hâlâ öfke dolu, gözleri keskin bir bıçak gibi önümdeydi.

—Bunu anlamıyor musun, sen… —bağırdı, sesi arabada yankılandı ve yağmurun uğultusunu bastırıyordu— Bu kadar aptalca davranırsan, senin yüzünden benim de başım yanacak! Senin için bu kadar uğraşmak… bana göre tamamen zaman kaybı!

Ben titreyerek, boğuk ve kanlı sesimle:

—Ama… ben… —dedim, nefesim kesilmiş, ellerim hâlâ kan içindeydi.

—Ama sen ne, ha? —Aras bağırmaya devam etti, sesi ok gibi keskin ve aşağılayıcıydı— Senin yüzünden buradayım! Senin aptallığın, senin güçsüzlüğün… bir insan bile olamayacak kadar kırılgan, boynu bükük… ne zannediyorsun kendini?

Kan damarlarımda dolaşan sıcak acı, Aras’ın sözleriyle birlikte kalbime kadar ulaşıyordu. Başım dönüyordu, gözlerim bulanıyordu; her damla kan, her kelime, beni biraz daha çaresiz bırakıyordu. Kendi güçsüzlüğümü, onun öfkesine karşı neredeyse hiçbir şey yapamayışımı iliklerime kadar hissediyordum.

—Bak! —Aras sesi neredeyse çığlık, bakışı ise keskin bir bıçak gibi— Bu dünyada kimse senin için uğraşmayacak! Ben bile sana bu kadar sabrediyorum, ama sen hâlâ düşüyorsun, hâlâ kanıyorsun… Beni aptal yerine koyuyor musun?

Arabanın camından dışarı bakamadım; gözlerim kanla, yağmurla, korku ve acıyla bulanmıştı. Her nefesim bir çırpınış, her çırpınış bir hata gibi hissediliyordu. Ve Aras… hâlâ kararlı, hâlâ sert, hâlâ öfke dolu. Ama bu sefer yalnızca beni uyarmıyor, aşağılıyor, beni yetersiz ve acınası biri olarak yüzüme çarpıyordu.

—Sen… —diye devam etti, sesi daha da soğuk ve alaycı— Bu kadar güçsüz, bu kadar kırılgan… Bir insan olmayı hak etmiyorsun bile. Düşünmeden hareket etmek… bu seni öldürürdü. Ama ben seni kurtardım. Bunu asla unutma. Şimdi sessiz ol ve hareket etme, yoksa seni burada bırakırım.

Bedenim hâlâ titriyordu, ellerim hâlâ kan içindeydi, ama Aras’ın sesi ve bakışı, kalbime işleyen bir ağırlık gibi, beni hem korkutuyor hem de çaresiz bırakıyordu. Her kelimesi, her bakışı, benim yetersizliğimi, kırılganlığımı okura da geçiriyordu.

Gözlerim neredeyse kapanıyordu, ama Aras hâlâ bana bakıyordu. Aramızdaki sessizlik, arabada yağmurun sesiyle birleşince, kalbimin kırılganlığı ve çaresizliğim daha da derinleşiyordu.

—Hastaneye varana kadar sus! —son bir kez bağırdı Aras, öfke ve sertliğiyle— Eğer bir kelime daha duyarsam, bunu sana hatırlatırım. Senin zayıflığın… senin aptallığın… bana göre tamamen aşağılayıcı bir yük!

Ve ben hâlâ ellerim kanlı, bedenim titrek, gözlerim bulanık hâlde, Aras’ın sertliğine, öfkesine ve aşağılama dolu bakışına karşı, neredeyse tamamen çaresiz kalmıştım.Aras hâlâ direksiyonun başındaydı, gözleri keskin, bakışları buz gibi. Sessizliği bozan tek şey, yağmurun camlara çarpması ve Aras’ın nefesinin ağır ağır arabada yankılanmasıydı.

—Bakıyorum da hâlâ ne yaptığını anlamamışsın… —dedi, sesi öfke ve alayla doluydu— Kanın, çaresizliğin, titreyen ellerin… hepsi tam olarak senin yüzünden! Bunu anlamıyor musun, senin aptallığın neredeyse seni öldürüyordu!

Başımı kaldıracak gücüm yoktu, ama Aras’ın sesi, her kelimesi, sanki kalbime saplanan bir bıçak gibi acıyordu. Her sözünde kendimi daha küçük, daha kırılgan, daha değersiz hissediyordum.

—Sen… —Aras’ın sesi öfkeden titriyordu, bir anda bağırarak— Senin gibi birini kurtarmak, bana göre tamamen iğrenç bir iş! Neden bu kadar güçsüz, neden bu kadar kırılgansın? Kendine bak, sen… sadece bir yüksün!

Her kelimesi, beni çökertiyor, ruhumu parçalıyordu. Aras, öfkesini yalnızca benim hatalarıma değil, tüm zayıflığıma, tüm yetersizliğime yansıtıyordu.

—Düşünsene! —sözleri keskin ve alaycıydı— Senin yüzünden, senin zayıflığın yüzünden, ben buradayım! Eğer biraz daha saçma bir hareket yapsaydın, belki de artık kimse seni kurtaramazdı!

Ve bakışları… gözlerindeki kırmızı parıltı, öfke ve aşağılama dolu bakış… sanki sadece beni görmek için değil, içimdeki en savunmasız parçayı yok etmek için oradaydı.

—Artık sustuğunu umuyorum! —Aras’ın sesi keskin bir uyarıydı— Bir kelime daha duysam, sana burada ne olacağını göreceksin! Senin zayıflığın… senin acınası hâlin… bana göre tamamen aşağılayıcı!

Arabada sessizlik çöktü, ama Aras’ın sert bakışı ve aşağılayıcı tavrı hâlâ üzerimdeydi. Her kelimesi, her nefesi, beni küçültüyor, kalbimi kırıyor, ruhumu parçalıyordu. Ben hâlâ kanlı, hâlâ bitap, hâlâ savunmasız… ama Aras, hâlâ sert, hâlâ öfke dolu, hâlâ yıkıcı bir güç gibi üzerimdeydi.Arabayı hastanenin acil girişine doğru sürerken yağmur hâlâ durmamıştı. Camlara vuran damlalar, içerideki gerilimi daha da yoğunlaştırıyordu. Aras’ın elleri direksiyonun üzerinde sıkıca kenetlenmiş, gözleri yolun önünden sapmadan bana kilitlenmişti. Sessizliği sadece ağır nefesleri bozuyordu.

—İşte burası —dedi Aras, sesi hem öfke hem de sabırsızlıkla doluydu— Hadi, çık! Ama aklında olsun… bunu yaptığın için seni bir kez daha uyarıyorum. Aptallığın yüzünden hâlâ hayattasın, bunu unutma!

Kapıyı açtığında soğuk rüzgar içeri doldu, kanla karışmış saçlarım ve ıslak giysilerimle yürümek neredeyse imkânsızdı. Aras, hâlâ sert bir şekilde beni yönlendiriyor, adeta her adımımı kontrol ediyordu.

—Yavaş yürüme! —dedi, sesi yükseldi— Bak, senin hâlin neredeyse iğrenç! İnsanlar seni gördüğünde ne düşünecek? Sen… zayıf, kırılgan, çaresiz bir kızsın! Hadi bakalım, göster kendini!

Hastanenin acil kapısına vardığımızda hemşireler ve güvenlik görevlileri hızla bize yöneldi. Aras, kimseye itiraz etmeden beni onların önüne itti. Ama bakışları hâlâ keskin, hâlâ kırıcıydı; gözleri adeta “Bunu hak ettin” diyordu.

—Hadi, dikkatli ol! —bağırdı— Eğer hâlâ bu kadar güçsüzsen, bir sonraki sefer belki de kimse seni kurtaramaz!

Hemşireler beni sedyeye yatırırken, Aras kenarda dikildi. Gözlerini benden ayırmıyor, her hareketimi, her acımı, her titrememi sanki bir ders gibi izliyordu. Her bakışı, yavaş yavaş kalbimde derin bir iz bırakıyordu: öfke, aşağılama ve acı dolu bir öfke.

—Bakıyorum da hâlâ nefes alabiliyorsun…

—dedi Aras, sesi alaylı, kalp kırıcı ve sert—Ama unutma, bu hâlâ senin şansın. Bir sonraki sefere, senin kadar zayıf biri olmayacak kadar şanslı olamazsın.Kan, ıslak saçlarım, titreyen ellerim… hepsi Aras’ın bakışları altında daha da kırılgan görünüyordu. Ama o hâlâ dimdik ayakta, hâlâ sert, hâlâ yıkıcı, hâlâ kalbime saplanan bir gölge gibi üzerimdeydi.Acilin beyaz ışıkları gözlerimi yaktı. Ormandaki karanlıktan sonra burası bir arınma değil, daha çıplak bir yüzleşmeydi. Her şey fazla aydınlıktı; duvarlar, sesler, bakışlar… İnsan, bu kadar ışığın altında saklanacak bir yeri olmadığını anlıyordu.Hemşireler konuşuyordu. Kelimeler havada asılı kalıyor, bana çarpmadan geçip gidiyordu. İsmimi sordular. Cevap verdim mi, bilmiyorum. Sanki bedenim buradaydı ama ben biraz geride kalmıştım; kanın, yağmurun ve korkunun olduğu yerde.Aras birkaç adım ötede duruyordu. Yaklaşmadı. Elini uzatmadı. Gözlerinde ne telaş vardı ne de pişmanlık. Sadece sertlik… ve daha kötüsü: bıkkınlık.

—Bu kadar büyütülecek bir şey yok, dedi doktora dönerek.

Sesi netti. Rahattı.

—Kendine dikkat etseydi bu hâle gelmezdi.

O cümle, içimdeki son dayanağı da yerinden oynattı.Doktor bir şeyler söyledi. Kontrol, müdahale, bekleme… Hepsi aynı tonda, aynı mesafede aktı. Aras dinliyormuş gibi yaptı ama bakışları çoktan kapıya kaymıştı. Gitmeye hazırdı. Hep gitmeye hazır biri gibi.

Sonra bana döndü.

—Bak, dedi.

Sesini alçalttı ama kelimeleri daha keskinleşti.

—Sana bunu borçlu değilim. Kimse sana borçlu değil. Sürekli kurtarılmayı bekleyen insanlar… en çok yoranlardır.

Bir şey söylemek istedim. Dilim kıpırdamadı. Zaten söylesem ne değişirdi ki?

—Kendini bu hâle sokup sonra da herkes seni toplasın istiyorsun.

Kısa bir duraksama verdi.

—Ama dünya öyle çalışmaz, Güneş. Kimse senin kırıklığını taşımak zorunda değil.

Adımı söyleyişi bile soğuktu. Sanki bir insanı değil, bir yükü çağırıyordu.Hemşire sedyeyi biraz daha içeri doğru iterken Aras geri çekildi. Artık aynı karede bile değildik. Aramızda beyaz bir boşluk vardı; steril, sessiz ve dönüşü olmayan bir mesafe.

—Ben gidiyorum, dedi.

Ne “geçmiş olsun” vardı sesinde,

ne “iyi ol”.

Sadece bu.

—Bir daha… böyle saçma şeylerin içinde olma. Herkes senin kadar dayanamaz.Ve döndü.Ayak sesleri uzaklaştı. Kapı açıldı. Kapı kapandı.

O an anladım:

Bazı insanlar insanın hayatına yardım etmek için değil, yarayı daha derin bırakmak için giriyordu.Tavanın beyazlığına baktım. Gözlerim açık ama içim kapalıydı. Yanımdan geçen sesler, koşuşturan ayaklar, metal tepsilerin tınısı… Hepsi vardı ama hiçbiri bana ait değildi.Yalnızdım.Ama bu yalnızlık yeni değildi.Sadece bu kez, adı konmuştu.Hastanenin ortasında, hayatta kalmış bir bedenin içinde,terk edilmiş bir kalp gibi yatıyordum.

Ve içimden geçen tek cümle şuydu:

Bazı insanlar giderken kapıyı kapatmaz.İnsanın içini açık bırakır.

Düşlerim kanla boyanmış bir geceVe ben hâlâ nefes almak için çırpınıyorum.Yalnızlık, tenimde bir gölge gibi,Ve acı, damarlarımda ağır bir çan.

Her damla kan, bir sözcük,Her nefes, kırılmış bir zamanın yankısı.Gökyüzü sessiz, yıldızlar uzak,

Ve dünya… soğuk, adaletsiz, acımasız.Ama yine de… hâlâ ayaktayım.Her yara, bir hatırlatma:

Ölümsüzlük, belki bir armağan değil,Ama yaşamak, düşmek ve kalkmak…Hâlâ mümkün, ellerin ellerimdeyse…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 26.09.2024 22:41 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...