
Bu kitapta geçen kişi ve kurumların tümü hayal ürünüdür.
ON YEDİ EYLÜL (IV)
52. BÖLÜM: “KAYIPLARIMIZ”
⚖️
“Hayat, kaybettiğimiz yerlerden daima yeniden başlar.”
“Hatırlamıyorum.”
Başımdaki keskin ağrı tüm vücuduma yayılırken sarf ettiğim tek söz, buydu. Dudaklarımı her araladığımda benden çok başka sözler bekleyen polis memurları, ne yazık ki bu kez de tatmin olamamıştı.
“Ne demek hatırlamıyorum?” diye sordu içlerinden biri, sertçe. Sözlerindeki alaycılığı yeni anımsayıp kaşlarımı çattığım vakit, bir diğeri de “Herhalde korkuyor,” diye ekledi.
Başım çok ağrıyordu.
“Bakın, ben…” dedikten sonra aklıma Varan Alp’in evi geldi ve duraksadım. En son onunlaydım, başka bir bilgi yoktu kafamda. Biri sanki bir ilaç içirmişti ve unutmuştum. Yoktu işte. “Hatırlamıyorum. Gidebilir miyim artık?”
“Hanımefendi hafif atlatmış da olsanız durumun ciddiyeti ortada.” Hafifçe yaklaştı bana doğru. “Daha önce tartıştığınız ya da… Ne bileyim, eski sevgili, eski koca… Var mı böyle bir durum? Varsa söyleyin, araştıralım.”
Yüzümü ekşitip başıma dokundum, sonra da ağrıyla arkama yaslanıp “Gerçekten çok kötüyüm,” dedim ve bu kez midemin bulandığını hissettim. “Ben eğer neler yaşadığımı hatırlarsam en yakın ve müsait zamanımda yakınımdaki bir karakola uğrar, ifademi veririm.”
Cümle kuruyor olmam bile mucize gibi bir şeydi.
“Peki… Geçmiş olsun.”
Ardından arkalarını dönüp acilden ayrıldılar.
Arkama yaslanıp gözlerimi kapattım, sonra da bana uyumamam gerektiği konusunda epey ikazda bulunan doktoru anımsayıp bundan derhal vazgeçtim. Nasıl dayanacağımı bilmediğim için elimi cebime daldırdım, sonra da telefonumun ekranını açtım. Zor bela kilit ekranımdaki cevapsız aramalarıma baktıktan sonra “Bu ne ya?” dedim sessizce.
Varan Alp otuz kez aramıştı, annem kırk beş, babam elli!
“Of…” diyerek başıma dokundum, sonra da gözlerimi kırpıştırıp durdum. Ayağa kalkmam lazımdı.
Uyumamak için ayağa kalktım, sonra da tekrardan telefonumu kontrol ettim.
SAAT: 06.12 TARİH: 18 EYLÜL 2028
Sertçe yutkunduğum vakit, eş zamanlı olarak içime bir kurt düşmüştü.
17 Eylül bitmişti ama ben saat 22.00’den sonrasını hatırlamıyordum.
En son uyumuştuk.
Ondan sonrası yoktu zihnimde.
Titreyen ellerimle zor bela Halegül Komiser’i aradım, sonra da hasta yatağına oturarak dişlerimi gıcırdatıp durdum.
İki kez çaldıktan sonra açtı.
“Sen neredesin?”
Endişeli gelen sesi dolayısıyla aniden ayağa kalktığımda başımdaki keskin ağrı hem boynuma hem de gözlerime ulaşınca dişlerimin arasından “Hastane,” dedim.
“Ne hastanesi? Ne? Ne oldu? İyi misin? Miray saatlerdir sana ulaşmaya çalışıyoruz!”
Parmaklarımı boynuma götürüp kaşırken “Hangi hastanede olduğumu bile bilmiyorum. Başımdan yaralanmışım, düştüm herhalde,” dedim kısık çıkan sesimle.
“Nasıl?” diye sordu endişeli sesi. “Sen iyi misin?”
“Kötü bir şey olmadı, değil mi? Herkes beni aramış.”
“Maalesef… Biri öldü.”
Gözlerimi belerterek “Kim?” diye sordum. “Kim öldü? Kim? Bizden biri mi?” Duvara yaslanıp sesli nefesler verirken sesi pek rahat geldi:
“İlkhan Taşkın öldü.”
Cümlesini bitirdiği an itibariyle kısa bir süre şaşkınlığımın geçmesini bekledim, sindirdikten sonra ise “Nasıl öldü?” diye sordum. “Trafik kazası falan mı?”
Halegül’ün sıkıntılı sesi “Cinayet diye düşünüyoruz,” dedi.
“Cinayet mi?” Yanımdan geçen hemşirelerle göz göze gelince daha kısık bir sesle “Ben geleceğim emniyete,” dedim. “Kim var şimdi orada? Kim bu durumdan haberdar?”
“Miray, bilmen gereken bir şey var,” derken onun da sesi ilk defa kısık çıkmıştı. “Sakin ol öncelikle…”
Dişlerimi sıkmaktan çeneme ağrı girmişti. “Halegül lütfen hemen söyler misin?” dedim ve hasta yatağının üstünde duran askılı çantamı koluma taktım. “Ya bir sonuç bekliyordum, tomografi mi ne… Yüz saattir çıkmadı. Sabrım tükenmek üzere. Sen de ne söyleyeceksen çabuk söyle, rica ediyorum.”
Bir yandan da yürüyüp acilden ayrıldım.
“İlkhan parti binasındaydı, muhtemelen orada gizlediler. Çatı katından atıldığını düşünüyoruz. Karnından yaralanmış, karın boşluğundan. Sonra muhtemelen çatı katından atıldı.”
Alelacele hastaneden çıkarken çıkış kapısını görüp “Tamam,” dedim. “Belki karın boşluğundan yaralandı, sonra intihar etti, olamaz mı?”
Hastaneden çıkarken Halegül, “Hayır çünkü çatı katındaki kırık duvara tutunmuş, parmak uçları da epey zarar görmüş, yani tutunmaya çalışmış,” dedi. “Yani öldürüldü.”
Soğuk hava tenimi ürpertirken üstümdeki kıyafete bakıp kaşlarımı çattım. Tişörtümün ucunda kan lekesi vardı.
“Miray,” diyen Halegül, daha kısık bir sesle konuşmaya devam etti: “İlkhan çatıdan düşmeden hemen önce havai fişek patlamış.”
“Ne?” diye neredeyse çığlık atarken hastanenin önüne gelen taksilerden birine doğru hızlı adımlarla yürüdüm.
Şaşkınlıktan ne diyeceğimi şaşırmıştım.
“Bir de şey oldu… Bu yüzden ulaşmaya çalıştık sana,” derken sesi epey titredi. “Biz çatı katındaki merdivenlerin arasında senin akbiline ulaştık, İstanbul kartına.”
Adımlarım hastanenin bahçesinde durunca içimdeki korku ve hüzün, tüm vücudumun uyuşmasına sebep oldu.
“Nasıl yani?” derken sinirden birkaç saniye güldüm. “Ben…” Kafamdaki ağrı, ben buradayım, dercesine kendisini belli edip canımı yakarken “Hiçbir şey hatırlamıyorum,” dedim. Gözlerim doldu, ne diyeceğimi bilemedim ve “Geliyorum oraya,” dedim.
“Buraya hiçbir şeyden haberin yokmuşçasına gel. Seni önden uyarmak istedim. Şu an en büyük şüpheli sensin Miray.”
Alt dudağımı ısırırken iki gözümden de sıcak birer gözyaşı aktı. Ardından toparlanıp “Geliyorum,” dedim.
⚖️
Emniyete gelir gelmez beni ifade odasına almışlardı ve açıkçası tanıdık kimseyi görememiştim. Yalnızca polis memurları vardı, onlar da beni direkt buraya yönlendirmişlerdi.
Elbette çatı katında akbilimin bulunması beni direkt cinayet şüphelisi yapmazdı lakin gece hakkında hiçbir detay hatırlamıyor oluşum beni bu konuda bir hayli endişelendiriyordu. Bir soru sorsalar verecek cevabım yoktu ve mantıklı düşünmek zorundaydım.
İfade odasına Halegül girince derin bir nefes aldım. Yanımızdaki diğer polis memurunun fark etmemesi için de onunla yakın bir sözlü iletişime geçmedim.
Ağır ağır yürüdü, karşımdaki sandalyeye oturdu ve “Miray Hanım, avukat ister misiniz?” diye sordu.
Göz ucuyla masanın dibinde korkuluk gibi duran polis memuruna baktıktan sonra Halegül’ün mavi gözlerine döndüm. Ardından tok bir sesle “Hayır,” dedim.
“Bu akşam neredeydiniz?” Dan diye lafa giren Halegül pek soğuktu. “Daha doğrusu polis memuru arkadaşlarımız sizi savcımızın evine bırakmış, Varan Alp Savcımızın…” dedi daha yumuşak bir sesle. “Oradan saat kaçta ayrıldınız?”
İşte burada tıkanmıştım.
“Kaçta ayrıldığımı hatırlamıyorum ama…” Düşündüm. “En az 23.00… Yani bir saat kalmışımdır.”
“Yani siz şimdi gece hakkında hiç mi bir şey hatırlamıyorsunuz?” diye sordu masanın dibinde dikilen adam.
Başımı işaret ettim. “Gördüğünüz gibi başımdan yaralandım, hatırlamamam kadar doğal bir durum yok. Dilerseniz bir doktora danışın.”
Göz ucuyla başımı inceledi, sonra da “Düşmüş müsünüz yoksa biri sizi darp mı etmiş?” diye sorunca gözlerimi kaçırdım.
“İki olasılık da makul gibi… De ama neden biri beni darp etsin? Düşmüşümdür.”
Halegül araya girdi: “Neyse ne… Şimdi siz şunu söyleyin: İstanbul kartınızın parti binasında ne işi var? Kartın üstünde bir kan damlasına rastlandı. Bunun için bir açıklamanız var mı?”
Bıkkın bir nefes verdim. “Dediğim gibi, Varan Alp Savcı’nın evinden çıktığım anı ve sonrasını hatırlamıyorum.”
“Orada bir ton polis memuru vardı,” diye kabaca masaya yumruğunu vuran diğer polis memuru beni az da olsa ürkütmüştü. “Onları atlatıp çıkmışsınız. Henüz kamera kayıtları elimize ulaşmadı fakat bu şekilde, kaçarcasına yani, savcımızın evini terk etmeniz büyük bir şüphe uyandırıyor. Sizi kuvvetle muhtemel nezaretimizde misafir edeceğiz. Bir savcımızla görüşelim, bilgilendiririz.”
Halegül araya girdi: “Ederdik tabii ama Avukat Hanım başından yaralanmış, en iyisi benim odamdaki koltukta otursun, dinlensin. Hatta belki uyur.”
Başımı olumsuz anlamda sallarken “Lüzum yok,” diyerek ayağa kalktım. “Nezarette kalırım. Zaten doktor yirmi dört saat uyumamam gerektiğini söyledi.”
Halegül itiraz edercesine imayla kaşlarını kaldırırken gözlerimi kaçırdım. Benimle -doğal olarak- çok sert konuşan Memur Bey de geriye çekilip kapıyı işaret etti, sonra da “Buyurun, eşlik edeyim,” dedi.
“Ben size şey soracağım,” dedim ifade odasından çıkmadan önce. “Diğer 17 Eylüllüler iyi, değil mi? Evdeler sanırım?”
Halegül “Hepsi iyi,” dedi tok bir sesle. “Aklınız kalmasın.”
“Peki Varan Alp Savcı?” dedim gülümsemeye çalışarak. “O burada mı? Yoksa evinde mi? Haberi vardır mutlaka?”
Eli havada kalan Memur Bey, “Kendisi emniyetten bir saat önce ayrıldı,” diye kabaca söylendi.
“Ha buradaydı yani?”
Halegül başıyla onayladı. “Olay yerinde de mevcuttu kendisi.” Göz ucuyla ileriyi işaret etti. “Çok soru sordunuz Miray Hanım, oyalanmayın,” diye yalandan sertçe kızdı. “Götürelim nezarete.”
İfade odasından çıkar çıkmaz karşımızda Onur belirdi. Önce Halegül’e baktı, ardından beni görünce ufak çaplı bir şok geçirdi. Endişeyle başıma baktıktan sonra “Ne oluyor?” diye sordu. “İyi misiniz?”
Başımla onayladım. “İyiyim.”
“Savcım, akbili bulunan şahıs,” diyen adını bilmediğim kaba polis memuru, beni işaret etti. “Başından darbe aldığından ötürü gece nerede olduğunu hatırlamadığını söylüyor.”
Onur kararsız bir tınıyla “Kamera ve mobese kayıtları elimize ulaşana kadar nezarette misafir edelim kendisini,” dedi. “Var mı başka bir şey?”
“Yok Sayın Savcım,” dedi Halegül. “Adli tıptan sonuç gelsin, bilgilendireceğim sizi.”
Onur başıyla onaylarken ben de yanımda dikilen polis memuruna baktım. Beni nezarete atma konusunda epey hevesli olduğunu çatık kaşları sayesinde anladığımda, “Gidelim o zaman nezarete,” dedim ki rahatlasın.
“Bir zahmet…” diyerek önden yürümem için müsaade etti.
Birkaç dakika içerisinde nezarete girişim sağlandığında, zaten öncesinden de aşina olduğum bu ortama karşı pek yabancı hissettiğim söylenemezdi. Hatta burada dakikalarca yaptığım tek aktivite, İlkhan’ın ölümü üzerine derin düşüncelere dalmaktı.
Onun ölümünden ziyade akbilimin orada işi ne, onu düşünmüştüm.
“Ne alaka?” diyerek bacaklarımı sallayınca başım duvara çarptı ve canım yandı. “Of!” dedim sonra da sinirle.
Yan nezaretimdeki kadınlar tip tip bakarken gözlerimi devirdim ve kısa bir süreliğine kapattım. Uyumamam gerekiyordu ama burası da çok sıkıcıydı. Ayrıca gece yaşananları hatırlamamak beni mahvediyordu!
Varan Alp’e sarılarak uyuduğumu hatırlayıp gülümsedikten sonra ne oldu da kalkıp çıkmıştım ki ben oradan, diye düşünüp gözlerimi kıstım. Hem de polis memurlarına görünmeden? Niye yani? Amacım neydi ki?
“Niye oraya gitmiş olabilirim ki?” dedim fısıltıyla.
Nezarethanenin giriş kapısından sesler gelince hemen karşımdaki masada duran polis memuru ayağa kalktı, ben de başımı sağa doğru çevirdim.
Demir parmaklıkların arkasında Varan Alp’in bedenini görünce ayağa kalktım. Henüz beni görmediği için boş gözlerle baktığı nezarethaneye, ona attığım adımlar sayesinde bir iki saniye sonra endişeyle bakmaya başlamıştı.
Tabii bu kez nezarethaneye değil, direkt gözlerimin içine ve başımdaki sargıya bakıyordu.
Bedenini tamamen içinde bulunduğum nezarete çevirince demir parmaklıklara yapışacak kadar yürüdükten sonra durup başımı kaldırdım, sonra da gözlerinin içine baktım.
Elini iki demir parmaklığın arasına soktuktan sonra çeneme getirdi ve fısıldayarak “Ne oldu başına?” diye sordu.
Çeneme değen parmaklarının sıcaklığı vücudumu da ısıtınca gözlerimi kapattım ve “Hatırlamıyorum,” dedim.
“Hatırlamıyor musun?”
Beni anlamaya çalışır gibi bakınca bıkkın bir nefes verdim. “Senin evinden ne zaman çıktım, hatırlamıyorum. Ondan sonra ne oldu, hiç hatırlamıyorum.”
Gözlerimi açtığımda bu kez saçlarıma dokundu, sonra da “Miray sen neden gittin?” diye sordu. “Evden neden çıktığını da mı hatırlamıyorsun?”
Büyük bir üzüntüyle “Hayır, gerçekten hatırlamıyorum,” dedim. Yüzümü inceledi ve inandıktan sonra başıyla onayladı. “Ama zaten kamera kaydı yok mudur parti binasında? Ben neden oraya gideyim ki? Çok saçma.”
Elini geri çekti ve “Yangın merdivenlerinden inmişsin, hemen alt kata,” dedi. “Sonra kimseye görünmeden siteden de çıkmışsın.”
Merakla başımı kaldırdım. “Sonra peki?”
“Ne olduğunu anlattılar mı sana?” diye sorarken bile o kadar kibar konuşuyordu ki bir an önce buradan çıkıp ona sarılmak istemiştim.
“Yani kısmen biliyorum.”
“Ölmüş,” derken oldukça nötrdü. “Daha doğrusu öldürülmüş.”
Başımı salladım. “Havai fişek meselesi can sıkıcı,” dedim endişeyle. “Herkes de evdeymiş, anlamadım ki… Sen ablamlara gitmişsin. Babam ve annem de çok aramış beni. Nasıllardı?”
“Evet, gittim,” dedikten sonra pek anlamamış gibi kaşlarını çattı. “Onlar iyilerdi.”
Kaşlarım çatıldı ve gülümsedim. “Nasıl yani? Beni sana sormadılar mı?”
Bir süre duraksadı. “Hayır.”
“Ha o zaman beni Mir Beyaz’da falan zannettiler,” dedim fakat uyuşmayan birkaç detay olduğunu fark ettim. “O zaman niye yüz kez aradılar beni? Allah Allah…”
“Yüz mü?” diye sorup başını biraz yaklaştırdı. “Merak etmişlerdir. Otuz kez de ben aramışımdır seni,” dedikten sonra başıma baktı tekrardan. “Seni biri hastaneye mi götürmüş?”
“Yok. Biri ambulansı aramış herhalde…”
“Nereden almış ambulans seni?”
Dudaklarımı büzdüm. “Ben yarı baygın gibiydim, Varan Alp. Hastaneden bile zar zor çıktım.”
İlgiyle “İyi misin şimdi?” diye sorarken gözlerindeki yorgunluğu görüp üzüldüm.
“İyiyim ben. Sen de uyuyamamışsın yine…”
“Beni boş ver. Sen nereye düştün de kafanı çarptın… Anlamadım gitti.”
Düştüğümü zannettiği için bozmadım ve “Ya ben sakarım işte,” dedim. “Kim bilir nereye takıldım da düştüm bu topuklularla...”
Başımı çevirip oflarken yanımdaki nezaretteki tüm kadınların bizi izlediğini fark edip gözlerimi belerttim. Hepsi dizi izler gibi bizi izliyordu ve ben baktığımda bile kafalarını çevirmemişlerdi. Hatta içlerinden biri ayağa kalkıp kafasını demirliğe yaslayarak bakmıştı bana.
İstemsizce gülümsedim, sonra da “Benim akbilim de yanımdaydı,” dedim. “Nasıl gitti oraya?”
“İşte o sıkıntı…” derken düşünceli bir ifadeyle bana baktı. “Oraya gitmiş olabilir misin?”
“Parti binasına mı?” Gözlerimi devirdim. Dalga geçercesine “Tamam da ne işim olur benim orada?” diye sorup biraz geri çekildim. “Hem oraya en yakın hastane Mecidiyeköy A.R. Hastanesi, orada düşüp yaralansam o hastaneye götürürlerdi.”
Kafası karışmıştı.
“Neyse boş ver, uyumaman gerekiyormuş…” Nezarete baktıktan sonra rahatsız olurcasına bana döndü. “Burada kalma. Yaralanmışsın zaten… İnsafsız herif, hemen attı tabii.”
Ciddiyetsiz bir gülümsemeyle “Sanki sen daha önce atmadın…” dediğimde o da yorgun bir gülümsemeyle arkasını döndü.
“Çıkaralım.”
“Savcım, yalnız…” diyen polis memuru itiraz edene kadar beni nezaretten çıkarmak için konuştuğunu anlayamamıştım. “Onur Savcı, makul bir şüphe gerekçesiyle nezarette kalması gerektiğini söyledi.”
“Tamam, ben de makul başka bir gerekçeyle çıkması gerektiğini söylüyorum,” diyerek beni işaret etti Varan Alp. “Görmüyor musun? Yaralı!” Sertçe konuşmaya devam etti: “Çıkar hemen. İfade odalarından birinde bekletiriz.”
İki kez öksürdükten sonra “Kalırdım ben, sıkıntı yok,” dedim.
Polis memuru arada kalsa da en son anahtarları çıkardı ve bize doğru yürüdü. Varan Alp biraz geriye çekilince de kapıyı açtı.
Ağır adımlarla ilerleyip dışarı çıktım, sonra da Varan Alp’e bakarken “Bu yaptığın etik değil ama,” dedim kısık bir sesle.
Hiç bozuntuya vermeden “Başın yaralı, kocaman sargı var kafanda…” dedi sinirle. “Başkası olsa da aynısını yapardım, merak etme.”
İleriyi işaret edercesine kolunu kaldırınca ben de daha fazla enerjim olmadığı için istemeyerek de olsa yürümeye başladım. Nezaretten çıkana kadar konuşmadık, tamamen çıktığımızda ise arkamı dönüp durdum.
Sonra o da durdu.
“Abimin odası boş, orada oturursun, gidelim, hadi…” deyip hareket edeceği esnada kaşlarını çatıp boynumdaki bir bölgeye baktı. “Miray,” dedi sonra da. Saçlarımı geriye hareket ettirdikten sonra boynumun belirli bir noktasına dokunup “Sen biriyle kavga mı ettin?” diye sordu. Kaşları çatıldı.
Boynumda ne olduğunu düşündüm ve dudaklarımı büzdüm. Anlamsız bir bakış attıktan sonra “Ne var ki?” diye sordum. Kulağımın altına dokunduğunda ise canım yandı, hemen kendimi geri çektim.
Şüpheli bir bakış attıktan sonra “Sen düştün mü yoksa biri kafana mı vurdu?” diye sordu. “Doğruyu söyle.”
Bir iki kişi yanımızdan geçti, ben de endişelenmemesi adına “Yok canım. Kim vuracak bana? İlkhan tek düşmanımızdı, o da geberdi gitti,” dedim. “Ayrıca kaç kere söyleyeceğim?” İki elimi birden kaldırıp kollarına dokundum, o da inanmak istiyormuş gibi başını eğip benimle göz teması kurdu. “Hatırlamıyorum,” derken neredeyse hecelemiştim.
“Odaya geçelim, konuşalım.”
Ellerimi indirmeme fırsat kalmadan kendisi tuttu ve indirdi. Emniyetin içinde beni nezarethaneden çıkardıktan sonra bu kadar rahat olmasını sorgularken emniyetin her köşesini kolaçan edercesine bakış attım.
Teoman’ın odasına girdikten sonra kapıyı kapattı, ben de elini bıraktıktan sonra bekleme koltuğuna oturup bir süre gözlerimi kapattım.
“Şimdi,” diyen Varan Alp, karşımdaki sandalyeye geçip biraz bana doğru yaklaştı. Gözlerimi açtığım andan itibaren asla göz temasımızı kesmedik. “Sen uyandın, sonra?”
Ofladım. “Uyandığım anı da hatırlamıyorum. En son şey var işte…” dedim yersiz bir öfkeyle.
“Ne var?” diye sorduğunda yüzündeki imalı gülümseme sebebiyle sıcak bastı. Ardından hemen toparlanıp “O zaman muhtemelen sana bir telefon geldi, sen de alelacele kalktın,” dedi.
Bu nasıl benim aklıma gelmemişti?
“Evet,” dedikten hemen sonra ayağımı bir kez yere vurdum. Sinirle “Keşke buraya gelmeden önce son aramalarıma, mesajlarıma baksaydım,” dedim. “Telefonumu aldılar. Gerçi cevapsız aramalarıma bakmıştım ama… Konuşmamışım sonuçta kimseyle. Ya da konuştum mu acaba?” Kaşlarımı çattım.
Kapı dan diye açılınca ikimiz de korkuyla arkamızı döndük. Bir anlığına İlkhan dirildi de hesap sormaya mı geldi diye düşünüp ürktüm ama karşımda pörtlek gözlü Aykut’u görünce rahatlama geldi.
“Aykut!” dedim elimi kalbime götürdüm.
Elindeki klasör çantayı sallaya sallaya “Sana inanamıyorum, Miray!” dedi. Varan Alp’e baktı. “Savcım sana da aşk olsun! Benim iş arkadaşım ve meslektaşım, biricik arkadaşım nezarethaneye atılmış! Ben de bunu zurna kafalı Onur’dan öğreniyorum! Aşk olsun!”
Gözlerimi devirirken “Allah’ım sabır ver…” diye fısıldadım.
“Bu kanunsuzluk karşısında itirazımı yapacağım elbet,” dedikten sonra gözleri kafama çarptı. “Kız seni kim dövdü?”
Varan Alp bıkkın bir nefesin ardından “Avukat Bey, hayırdır? Kapı çalma adetin yok mu senin?” dediğinde sabrının epey sınandığını fark etmiştim. “Dan diye giriyorsun odaya.”
Aykut elbette üste çıkmak için “Benim iş arkadaşım, Sayer Hukuk’un en iyi ceza avukatı nezarethaneye düşmüş. Bundan önemli ne olabilir Sayın Savcım? Anlatın da bileyim. Miray’ın şu an iyi bir avukata ihtiyacı var, anladınız mı?” diyerek çaprazımızdaki sandalyeye geçti. Oturduktan hemen sonra “Avukat müvekkil gizliliği meslek hayatımda benimsediğim etik kurallardan biridir, Varan Alp Savcım. Bu yüzden müvekkillerimin sırlarının başkaları tarafından bilinmesine asla onayım yoktur,” diye devam etti.
“Ne alaka?” diye sordu Varan Alp de. Aykut’u öldürecekmiş gibi bakıyordu.
Üfleyip püfleyen Aykut, gram komik olmamasına rağmen “Kel alaka,” demiş bulundu. “Yani sizi dışarı alabilir miyim?”
“Bak sen bu aralar çok kaşınıyorsun,” diyen sesin Varan Alp’e ait olduğunu düşünmesem de maalesef o konuşuyordu. “Haddini bil. Ben konuşuyorum Miray’la.”
İki kez ikaz edercesine öksürünce Varan Alp’in gözleri bana döndü. Orta yolu bulmak adına gülümsedim ve “Tamam, şöyle yapalım,” dedim. “Aykut kalkmış sıcacık yatağından sabahın köründe buralara kadar gelmiş… Ben beş dakika Aykut’la konuşayım mı Varan Alp?”
“Bir zahmet.” Aykut da öfkelenmişti. “Anladık, âşıksınız.”
“Aykut!” dedim dişlerimin arasından.
Aykut bir türlü susmak bilmedi. Varan Alp’e dönerek “Merak etme, sevgilinde gözüm yok. Çünkü kendisi ablam yaşında,” deyince gözlerimi belerttim.
“Yok teyzen!” diye takıldım ve sandalyesine ufak bir tekme attım. “Aykut sus artık.”
Varan Alp’e döndüğümde yavaş yavaş ayaklandı ve “Bekliyorum,” dedi gözlerimin içine bakarak. İki gözümü de birden kırptıktan sonra göz temasımızı kestik.
Arkasını dönüp odadan çıkana kadar onu izledim. Kapıyı kapattıktan sonra ise Aykut’a döndüm.
“Cık cık cık…” Bacağını bacağının üstüne atıp başını olumsuz anlamda salladığında yüzümü ekşitmiştim. “Birincisi, senin kafana vuran kimse onu bulup hapse tıkılması için dişimi tırnağıma takıp çalışacağım.” Pek dinlemek istemesem de beni çabucak salsın diye başımla onayladım. “İkincisi, İlkhan’ı sen mi öldürdün?”
“Yuh!” dedim ve arkama yaslandım.
“Hayır mı?”
Çaresizce Aykut’a döndüm. “Aykut, ben hiçbir şey hatırlamıyorum ama zannediyorum ki henüz birini öldürebilecek kadar kötü bir insan değilim. Ama… Sıfır. Hafızam sıfırlanmış.”
“Hhi!” dedi ve ellerini birbirine vurdu. “İşte şimdi bittik.”
“Aykut saçmalama istersen! Ben kimseyi öldüremem.” Ciddiyetle ona doğru döndüm ve göz teması kurdum. Hâlâ dünyası başına yıkılmış gibi bakıyordu. “Ama parti binasına gidip gitmediğim meçhul.”
Harvard Üniversitesine giriş sorusunu çözüyormuş gibi beni inceledikten sonra “Aha!” dedi ve tişörtümü işaret etti. “Önce parti binasında bulunan akbilin, şimdiyse tişörtünün ucundaki kan damlası…”
“Başım kanadı ya Aykut…” dedim ben de.
Cevabı gecikmedi: “Akbilin üstünde de kan damlasına rastlanmış. Yoksa?”
Dudaklarımı büzdüm. “Yoksa ne?”
“İlkhan sana bir tane çarptı, sen de onu ittirdin.”
Hayatımda duyduğum en saçma cümleyi sindirmek için bir süre duraksadım, sonra da “Aynen,” dedim. “Sen avukatlığı bırak ve derhal dedektif ol. Bu beyinden kimse mahrum kalmasın.”
“Kinayen hoşuma gitmedi.” Sevimsiz bir bakış attı. “Seni şirketimin zarar görmemesi adına derhal emniyetten çıkarmalıyım. Bu yüzden gidip yalan söyleyeceksin.”
“Ya bırak Allah aşkına,” dedim ben de rahatça. “Mobese görüntüleri gelsin, zaten beni Mecidiyeköy Salkım Hastanesi’ne götürmüşler.” Kaşlarımı çattım. “Sadık mı Salkım mı neyse… Hatırlamıyorum. Ambulans nereden aldıysa oraya ulaşılır, görgü tanığı da bulunur. Yani aklanırım Aykut.”
Biraz rahatlar gibi olduktan sonra “Neyse,” dedi uzatarak. “Kız başın ağrıyordur şimdi senin.” Acıyormuş gibi baktı. “Sen de ne bahtsız garibansın ya… 17 Eylül’den sağ çıktın derken 18’inde yaralandın. Vallahi inanamıyorum.”
Masanın üstünde duran kalemliği elime aldıktan sonra “Ben de şimdi senin kafanı yarsam?” dedim büyük bir öfkeyle. “Çık, hadi… Varan Alp zaten nezarethaneden çıkarttı beni, burada bekleyeceğim. Bir şey olursa buraya gelirsin.”
Gözleriyle kalemliği işaret edip “İçindeki pilot kalem güzelmiş, alsam mı?” dedi. Kalemliği yerine bırakıp ona döndüğümde “Şaka,” dedi. Biraz bozulmuştu sanırım bana. “Neyse o zaman ben emniyette bekleyeyim. Önce zurna kafalı Onur Savcı ile görüşürüm tabii…”
Ayağa kalkıp havalı bir şekilde arkasını döndü, sonra da yürümeye başladı.
“Aykut,” dedim, o kapının kulpunu çekerken.
“Ha?” diye döndü bana.
“Geldiğin için sağ ol.” Gülümsedim.
Egosundan ödün vermeyip “Rica ederim,” dedi. “Böyle kibar bir adamımdır ama kimse değerimi bilmiyor.”
Kıkırdadım. “Ne yapsak, sana birini mi bulsak?”
Kapıyı açarken “Kız öyle söylenir mi?” dedi. “Neyse…” dedi sonra da. “Savcım girebilirsin!”
Bakış açıma Varan Alp girince gerçekten de kapının önünde beklediği için mutlu olup çaktırmadan sırıttım. Aykut kapıyı aralık bırakarak odadan ayrılınca Varan Alp’in esneyerek içeri girdiğini gördüm. Ardından gülümseyen yüzüm bir anda soldu.
“Varan Alp sen uyusaydın bari… Bak, kaç gündür uykusuzsun. Olmuyor böyle.”
Başını olumsuz anlamda salladıktan sonra “Gece uyudum biraz,” dedi. Bu kez çaprazımdaki sandalyeye geçti ve bana yaklaştı, sonra da sağ elimi iki elinin arasına alıp gözlerimin içine baktı. “Bak, bundan sonra gizlimiz saklımız olmasın. Söz ver bana.”
Ondan gizlediğim bir durum olmadığı için “Kuruntu yapıyorsun şu an çünkü ben gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum,” dedim. Israrla aynı bakışı atınca küser gibi gözlerimi kaçırdım.
Avuçlarının arasında duran elimi kaldırıp öpünce dayanamayıp tekrardan döndüm. O da “Tamam, şu an hatırlamadığına inanıyorum,” dedi sakince. “Ama olur da bir şey hatırlarsan önce bana söyleyeceksin.”
Daha önce kırılan güveni yüzünden bu şekilde davrandığını fark edip “Tamam, söz, ilk sana söyleyeceğim,” dedim. İkimiz de biraz sakinleşince Varan Alp elinin üstünde duran elime baktı, ben de gülümseyerek “Biz şimdi barıştık, değil mi?” diye sordum.
Yorgun gözlerini kaldırıp bana çevirdi, sonra da “Evet,” dedi.
Uykusuzluktan ötürü sarhoş gibi gülümseyip “Tamam,” dedim ve ben de onun elini tuttum. “Telefonuma sen bak istersen. Yani şu an gidip bakabilirsen en azından neler olduğu konusunda tahmin yürütürüz. Aykut az önce bana İlkhan’ı öldürüp öldürmediğim konusunda saçma bir soru sordu. Yani aylardır sürekli iletişimde olduğum çalışma arkadaşım bile bu soruyu soruyorsa emniyet mensupları ne düşünüyordur Allah bilir…”
Gözleri tekrardan boynuma doğru değince “Kendi boynunu sen mi çizeceksin böyle? İmkânsız,” diye mırıldandı.
“Ben ne diyorum, sen ne diyorsun!” Birbiriyle düğümlenen ellerimize bakıp daha da sıkı bir düğüm hâline getirdim. Göz teması kurar kurmaz “Gidip telefonuma bak,” dedim.
Kapı dan diye açılınca birleşen ellerimizi ayırdım ve korkuyla sandalyemi geriye hareket ettirdim. Neye uğradığımı şaşırırken Halegül “Çok pardon,” dedi, içeri girerken. “Savcım, kusura bakmayın…”
Heyecanlı gelen sesinden dolayı “Ne oldu?” diye sordum.
Varan Alp de sabırsızca “Gelişme mi var, komiser?” diye sorunca Halegül yavaşça kapıyı örttü.
Karşımızdaki sandalyeye oturup “Akbilin üstünde iki ayrı kan damlasına rastlanmış,” dedi sessizce. “Ve farklı kişilere ait çıkması gerekiyor haliyle.”
Kaşlarımı çattım. “Ve?” dedim dayanamayıp.
“Biri 0 RH -, diğeri ise B RH + kan grubuymuş. Yani Miray, Aykut her an seni emniyetten çıkarabilir.”
Varan Alp anlamayarak “Yani ya Miray’ın ya da İlkhan’ın DNA’sı çıkacak akbilin üzerinden,” dedi.
Halegül başıyla onaylarken “Evet, Miray’a aitse büyük sıkıntı savcım, olay yerine gittiğini işaret eder,” diyerek fikrini belirtti. “Ama değilse de Aykut çıkarabilir.”
“Miray’ın olay yerine gittiğini işaret eden en büyük delil, orada İstanbul kartının bulunması.” Varan Alp arkasına yaslandığında ne diyeceğimi bilemediğimden sessiz kalıp Halegül’e döndüm.
Halegül ise “Benim aklıma çok kötü senaryolar geliyor,” dedi. Arkasını kontrol etti, ardından sandalyesini biraz daha yaklaştırdı. “Miray’ı eğer biri darp ettiyse ve o şekilde akbilini alıp olay yerine götürdüyse? Suçu Miray’ın üstüne atmak isteyen birileri olabilir.”
Kafam karıştı. “Hiç sanmıyorum. İlkhan 17 Eylül’de ölmüş, benim o saatte parti binasında ya da yakınlarında olmam imkânsız.”
Varan Alp çenesini kaşırken “Görüntülerde gözüküyor,” dedi. “23.20’de siteden çıkmışsın.”
“Tamam ya, düşünme sen bunları Miray,” dedi Halegül çatık kaşlarıyla. “İllaki nerede olduğun anlaşılır. Bu kafanı yaralayan şerefsiz kim, onu öğrenmek lazım aslında…”
Varan Alp şüpheyle Halegül’e doğru döndü ve “Yaralayan şerefsiz?” dedi soru sorar gibi. “Bundan emin misiniz? Bir kayda mı ulaştınız?”
Halegül pot kırmış gibi “Hayır savcım, sadece…” derken sesi titredi.
“Ulaşmışsın!” dedi Varan Alp de sinirle.
“Hayır, tahmin ettim.” Halegül gerilerek ayağa kalktı. “Yüksek bir yerden düşmediyse bu şekilde bir darbe alıp yaklaşık yedi saati hatırlayamaması imkân dâhilinde gibi gelmiyor.” Arkasını döndü. “Neyse, ben sizi yalnız bırakayım. Bilgi edinince haberdar edeceğim.”
Odadan alelacele çıkınca hüzünle Varan Alp’e döndüm.
“Araştırıyorlar işte Varan Alp, gitmesene kadının üstüne…” dedim esefle.
“Tamam,” dedi ve iki kez öksürdü. “Şuradan bir çıkalım da…”
Konuyu değiştirmek için “Sen telefon görüşmelerime bakacaktın hani?” diye sordum.
Başıyla onayladı. “Doğru. Gidip bakayım.”
Ayaklanmadan önce “Şifrem 4141,” dedim.
Gülümsedi. “41 demek…”
“Evet.” Ben de gülümsedim.
“Tamam, ben bakıp geleceğim.”
İki gözünü birden kırparken yorgun simasına bakıp hafifçe dudaklarımı büzdüm. Arkasını dönüp ilerlerken derin bir nefes verdim.
Odada yalnız kalınca üstümdeki ağır yüklerin verdiği etkiyle direkt arkama yaslandım ve tavana bakıp neler yaşandığını hatırlamaya çalıştım. Beni gerçekten de İlkhan darp etmiş olabilir miydi? Ben neden kendi isteğimle onun yanına gitmiş olabilirdim ki? İmkânsızdı.
Hele de Varan Alp’in yanından gizlice çıkıp?
Bu iş epey karışıktı. Eğer HTS kaydım parti binasında çıkarsa işim gerçekten çok ama çok zorlaşacaktı. Korkuyordum.
Onu öldürmüş olamazdım, değil mi?
Zihnimi zorladım, kaşlarımı çattım, duruşumu dikleştirdim ve istemsizce defalarca kez ofladım. Her şey düzelecek gibi olmuştu ama tekrardan bozulmuştu. Sınanmayacağımızı düşündüğüm iki dakikanın ardından bir cinayette şüpheli olmuştum.
Yaklaşık on dakikalık bir süre boyunca odada yalnız kaldım ve elbette düşünmeye fazlaca vaktim oldu. Ancak asla hatırlayamıyordum. Sanki Varan Alp’in yanında uyumuştum ve biri beni alıp hastaneye götürmüştü.
Başıma aldığım darbeden ötürü hatırlamıyorsam niçin sadece darbeyi aldığım anı hatırlamıyordum ki? Bu da mantıksız geliyordu. Gerçekten şiddete uğramış olabilir miydim?
Bu düşünceyle beraber kalp çarpıntımı epey hissettim, ardından nefes alış ve veriş hızım arttı, kolumda bir ağırlık hissettim ve parmak uçlarım karıncalanmaya başladı.
Kapı ağır bir hareketle aralandığında Varan Alp’i gördüğüm için rahatladım ve yüz ifadesine bakarak telefonumda nasıl bir bilgiye ulaştığını anlamaya çalıştım.
Gayet rahattı, bu yüzden ayağa kalktım ve söyleyeceği şeyi bekledim.
Kapıyı yavaşça kapattıktan sonra “Mesajlarına baktım,” dedi. “En son Halegül’le konuşmuşsun, o da akşama doğru.”
Derin bir nefes aldım. “Peki aramalar?”
“Saat 22.00 sonrasına baktık, herhangi bir arama yoktu.” Bana doğru iki adım attıktan sonra saçlarımı geriye doğru ittirip boynuma baktı. Başparmağıyla boynumu yavaşça okşarken “Bir yerden düşmüş de olabilirsin gerçekten,” dedi ne olduğunu anlamaya çalışırcasına.
Göz teması kurduğumuzda “Arama yapmadıysam…” dedim ve geriye çekildim. “Niye yanından aceleyle çıkayım ki? Güvenli değil.”
“Bir de kaçar gibi çıkmışsın.” Ses tonu şüpheli değildi ama basbayağı anlam verememişti, tıpkı benim gibi. “Acaba korktun mu? Sonuçta İlkhan dışarıdaydı, birine zarar verebilirdi.”
Dudaklarımı büzdüm. Mantığıma oturmasa da içi rahatlasın diye “Belki de…” dedim. Sol avucumu sıktım ve göz ucuyla istemsizce koluma baktım. Ardından “Bence düştüm, evet evet, düştüm,” diyerek kolumu kaldırdım. “Kolumda bir ağırlık var. Kolumun üstüne düşmüş olabilirim.”
Başını ağır ağır salladı, sonra da boynuma baktı. “Yuvarlanmış olsaydın kıyafetlerinde bir iz olurdu; direkt düşseydin kolunda ağırlık olmazdı, acı olurdu.” Oturmam için sandalyeyi işaret edince bıkkınlıkla oturdum, sonra da “Boynunun sağ tarafında morluk var. Sol kolunda ağırlık olduğunu söylüyorsun. Düşmedin. Biri seni darp ettiyse korkudan kalbinin ağrıması ve sol koluna ağırlık yayılması durumu açıklar,” dedi.
Adamın içini rahatlatayım diye düşünmeden salakça konuşmasaydım keşke. Darp edildiğimden emindi ve beni de inandırmıştı. Çünkü söyledikleri mantıklıydı.
Gözlerindeki öfkeye bakarken sol yanağımı dişledim ve arkama yaslandım. Kollarımı göğsümde bağladıktan sonra “Otur sen de,” dedim. Oturmadı ve başımdaki sargıya bakıp bir süre öylece durdu. “Varan Alp sen doktor musun?” diye sordum yalandan kızarak. “Kafandan senaryo uydurup zor duruma sokma şimdi bizi. Belki düştüm. Olabilir yani… Olayın aslı astarı nedir bilmeden felaket senaryolarıyla işimizi daha da zorlaştırma.”
Başını olumlu anlamda salladıktan sonra “Haklısın,” diye mırıldandı. “Doğru.” Kendisini ikna etmek ister gibi son kez kollarıma ve başıma baktıktan sonra “Olabilir,” dedi ve sertçe yutkundu. “Zaten ben söyledim ekibe...” Çaprazımdaki sandalyeye oturup bana yaklaştı. “Nereye ne zaman gittiysen tüm mobeselere bakacaklar. Sonuçta bu da ayrı bir mesele, bakmaları lazım.”
Başımla onayladım. “Tamam, durum böylece çözülmüş olur.”
“Çözülecek.”
“HTS kayıtlarım da bir çıksın,” dedim bu kez kendimi rahatlatmak ister gibi. “Diğer durum da çözülsün, başka bir şey istemiyorum. Geberdi gitti zaten şerefsiz.”
Göz göze geldik. “Havai fişek patlamış. Öyle söyledi görgü tanığı.”
Alt dudağımı ısırdım ve “Biliyorum. Tesadüf olamaz herhalde,” dedim.
“Yok canım ne tesadüfü!” Hiddetle söylediği sözden sonra başını olumsuz anlamda salladı. “İmkânsız. Kendisi yaptı. Ya da bilmiyorum, şebekenin işi de olabilir.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Nasıl denk getirecek ki? İntihar edip havai fişek mi patlatacak? Bence de şebekenin işi.”
Başını bir kez yukarı kaldırdı. “Yaralanmış, itilmiş. Otopsi raporu daha çıkmadı ama… Zaten çatı katının altındaki katta tutunmaya çalışmış. İntihar değil.”
“Bu cinayet olduğunu ispatlar mı? Yani itildiğini…”
Başını olumsuz anlamda salladı. “Otopsi sonucunda anlaşılır. Eğer itildiyse ittirildiği bölgede bir iz bulunabilir. Morluk gibi. Ya da ne bileyim… Olay yeri inceleme ayak izlerine bakarak kayma açısına göre bir tahminde bulunabilir. Bu şekilde ittirildiği anlaşılabilir. Açısına bakarak anlaşılmayabilir, tutunmuş falan ama otopside ya da olay yerinde mutlaka belli olur. Kesin, demezler ama yüksek ihtimalle bir tahminde bulunulur.”
“Bir de yaralanmış,” dedim Halegül’ün söylediği cümleler aklıma gelince. “Karın boşluğundan.” İkimizin de gözü bir anda benim karın boşluğuma döndü. Sertçe yutkunduktan sonra “Yani ne desem bilemedim…” dedim. “Sanki biri benim ondan intikam aldığımı gösterecek şekilde bir plan yapmış, uygulamış ve suç üstüme kalacak gibi… Neyse.”
Betim benzim atmıştı, uykusuzdum ve ağrılıydım. Bu konuşmalar geçtikçe de sinirden ve kaygıdan ne yapacağımı şaşırıyordum. Vücudum tüm bunları kaldırabilecek bir güçte değildi.
“Çatı katında kovan, çekirdek vesaire yoktu. Ateş etmişler ama İlkhan’ın vücudunda kurşun yoktu. Sıyırmış.” Kaşları çatıldı. “Parti binasını inceleyeceklerdi en son. Hani başka bir odada ateş edildiyse çekirdek, kovan… Balistik incelerdi. Ama bildiğim kadarıyla herhangi bir iz yok.”
Olay gittikçe karışmaya başlayınca “Kim vardı acaba yanında?” diye sordum. “Sen gittiğinde Ümit Haldun İnal orada mıydı?”
Başını olumsuz anlamda salladı. “Ben arayıp haber verdim ona.”
“Anladım,” dedim, keyifsiz sesimle. “Kim vardı peki?”
“Güvenlik.” Arkasına yaslandı. “Gece vakti pek kimse durmaz oralarda. Bir tek görgü tanığı vardı, o da zaten arka taraflardaymış, evine gidiyormuş.”
Tek kaşım havaya kalktı. “Ne işi varmış parti binasında?”
“Evime dönüyordum, dedi. Parti binasıyla ortak bahçesi olan bir şirket var, orada temizlikçiymiş. İşini bitirmiş, eve dönecekken de İlkhan hemen beş metre önüne düşmüş. Ondan önce havai fişeklerin patladığını söyledi. Bu kadar.”
Yorgunlukla boynumu soluma doğru çevirip omuzuma dokununca tarifi zor bir acıyla gözlerimi kırpıştırıp olduğum yerde sıçradım. Varan Alp bu hareketimle koluma dokununca aniden kendimi geri çektim ve gözümün önünde bir şeyler canlanmaya başladı.
“Bırak,” dedim ve geriye çekildim.
Ayağa kalkınca da “Miray,” dedi, şokla. “İyi misin?”
Nabzım hızlandı, saniyede neredeyse iki kez nefes alıp geriye sendeledim ve masaya tutunduktan sonra karanlık bir bakış açısıyla yere düştüğüm anı gördüm.
Gözlerim kapanır gibi olduktan sonra açıldı ve bulanık bir bakış açısıyla boynuma dokundum.
“Miray,” diyen Varan Alp, iki elini de havada tutarak “Tamam, dokunmuyorum… Sakin ol,” diye ekledi. Hızlı hızlı konuşuyor, ne yaptığıma anlam vermeye çalışırcasına bir gözlerime bir boynuma dokunup indirdiğim ellerime bakıyordu.
Sakinleşerek masaya tutundum ve “Gördüm,” dedim.
Ellerini indirdi ve “Neyi gördün?” diye sordu.
Bakış açımda canlanan kaldırımdan nerede darp edildiğimi ya da kim tarafından darp edildiğimi anlayamazdım, bu nedenle “Düştüğüm anı,” dedim sadece. “Kafamda canlandı.”
Derin bir nefes verdi, sonra “Düşmüşsün yani,” dedi, soru sorar gibi.
Onu korkuttuğumu anlayıp koluna dokundum, sonra da “Özür dilerim, ne olduğunu anlayamadım, korktum,” diye açıkladım durumu.
Gözlerim dolunca tek koluyla yavaşça bana sarıldı ve “Tamam, sorun değil. Sen en iyisi dinlen,” diyerek ağır ağır yürümeye başladı. Kendimi bedenine yasladım, onunla beraber ağır ağır yürüdüm.
Sandalyeye oturmamı sağladı ve bana doğru eğildi. Saçlarımı geriye doğru getirip sargımı düzeltti, sonra da tereddüt ederek yanağımdan nazikçe öptü.
Karşımda eğilip gözlerimin içine bakana kadar her şey, en az az önceki gibi kötüydü. Az önce aklıma gelen görüntü kafamı o kadar karıştırmıştı ki tüm bedenim tekrardan o anı yaşıyormuş gibi tepkiler vermişti.
Başımı hafifçe Varan Alp’e doğru çevirdiğimde gözleri elime kaydı, sonra da ağır hareketlerle ellerimi tuttu.
Tekrardan göz teması kurduğumuzda gülümsedim. O da hemen “İyisin, değil mi?” diye sordu.
“İyiyim.”
Söylediğim cümleye pek inanmış gibi değildi, bu yüzden “Eğer bir şey hatırlarsan ilk bana söyle, lütfen,” diye ısrarla, huzursuz bakışlarla ve tedirgin ses tonuyla devam etti. “Belli ki bir şeyler olmuş.”
Hatırlamıyordum. Hatırlamamak canımı çok sıkıyordu ve bu düşünceler kalbimin sıkışmasına sebep oluyordu. Az önce gayet rahattım çünkü bir şey yapmadığımdan çok emindim fakat gözümün önüne gelen görüntülerden sonra “Ya bir şey olduysa,” düşüncesi zihnimi ele geçirdiğinden ötürü kendime olan tüm güvenim yerle bir olmuştu.
Aklımdan geçen saçma sorulara daha fazla katlanamadım, bu yüzden “Eğer bir hata yaptıysam,” dedim, gözlerim dolunca. “Yine terk eder misin beni?”
Gözleri kısıldı ve güldü, sonra da “Etmem,” dedi.
İnanmadığım için kaşlarımı çattım ve “Aynen, kesin etmezsin,” diyerek arkama yaslandım. “İlk beni silersin be.”
Oturduğum yere yaslandığımda elleri havada kalan Varan Alp, bir süre duraksadıktan sonra ayağa kalktı. Karşımdaki sandalyeye oturana kadar iki kez derin nefes verdi ve muhtemelen barışmamızın birinci saatinde benden sıkıldı.
Evet, kesinlikle sıkıldı.
“Miray,” diye tam da kendisinden beklenecek sükûnet dolu bir tınıyla konuşunca gözlerimi ona doğru çevirdim. Sandalyesini biraz yaklaştırdıktan sonra tanıdık kokusu etrafa yayıldı. Berbat bir halde olduğum için bana iyi davrandığını düşünüyordum, ta ki “Ben seni affettim,” diyene kadar. “Yine aynı şeyleri yapsan muhtemelen yine affederim.”
Şaşırdığımı belli etmemek için put kesildim. Sonra da tavırlı bir sesle “Ben de seni affettim,” dedim. “Ama…”
“Ama?” dedi merakla.
“Ama aynı şeyleri yaşamaktan korkuyorum. Başıma böyle bir şey gelmeseydi belki yine de endişelenebilirdim gerçekten,” diye açıkça itiraf ettim. “Ben sana söz verdiysem sen de bana söz vereceksin.”
Başıyla onayladı. “Tamam, söz.”
“Neye söz verdin pardon?” diye sordum sağ elimi ‘hayırdır’ dercesine sallayarak.
Bir iki saniye düşündükten sonra “Aynı şeyleri yaşatmayacağıma?” dedi kurnazlık yaparak. “Bilip bilmeden yani seni dinlemeden hiçbir şeye inanmayacağıma?”
Başımla onayladım. “Tamam, oldu.”
Boynum kaşınınca kaldırdığım elimi boynuma götürdüm ve kaşımaya başladım, Varan Alp de “Kaşıma, yara olacak,” deyip kolumu eliyle kendisine doğru çekti. “Doktor ne dedi başın için? Ya da boynun için?”
Kaşıntı hâlâ devam ettiği için huzursuzca kımıldandım, sonra da “Tomografi mi ne…” dedim. “Öyle bir şey çekmişler, onun sonucunun çıkmasını bekleyecektim sözde ama işte…”
“Hangi hastaneydi? Gidip bakarız.”
Bir şey çıkmayacağını düşündüğüm için “Aman… Ne çıkacak sanki? Bayılıp ayıldım sonuçta,” dedim boş vermiş bir tınıyla.
“Gidip bakarız. Kaç saat uyumaman gerekiyormuş?” diye sorunca kaşlarım çatıldı. “Unuttum, deme sakın?”
“Bu gece uyumayın, dedi. Yani 24 saat uyumayacağım şekilde bir gün geçirmem gerekecek. Başka bir şey dediyse de asla hatırlamıyorum çünkü o sırada başım çatlıyordu. Şu an neyse de… İlk kalktığımda kafamın üstünde kamyon geçmiş gibi gelmişti.” Ofladım. “Nasıl düştüysem artık… Zaten düşündükçe daha kötü oluyorum.” Gözlerimizi buluşturdum. “Ve uykum geliyor.”
Kapıya doğru baktıktan sonra “Yani dışarı çıkamayız, gözaltına alındın,” dedi. Bir süre sessiz kaldı, sonra da “Bir çözüm yolu yok gibi, mecburen burada kalacağız,” dedi.
Esnedikten sonra “Uyusam ne olur ki?” diye sordum.
Başımı sandalyeye yaslamaya çalışınca burnuma dokundu ve “Uyuman da yasak,” diyerek kalkmama sebep oldu. Zaten sandalyeye yaslanamadığım için boynum da ağrımıştı.
“Gözaltındayım ve neden alındığım konusunda en ufak bir fikrim bile yok,” diyerek çığırmaya başlayınca biraz geriye doğru çekildi. “Uykum geliyor ama uyumam yasak ki açıkçası ağrılarım yüzünden iyi bir uyku çekeceğimi hiç zannetmiyorum!” Ayağa kalktım ve eniştemin sıkıcı masasına yaslandım. Öfkeyle “Ayrıca beni sorguya çeken odun kafalı polis memurundan da hiç hazzetmedim, beni içeriye tıkmak ister gibi bakıyordu,” diye konuşmaya devam ettim. “Ve dua et, zihnimdeki son anılar barıştığımız anlara ait Varan Alp.”
Hayretle beni izlerken “Anlamadım?” dedi.
“Nesini anlamadın? Öznil’in senin evinden,” diye vurguladıktan sonra işaret parmağımı ona yönelttim. “Çıktığı an, zihnimdeki son anı olsaydı…” İşaret parmağımla kafamdaki sargıyı işaret ettim. “Bu sargının aynısından senin kafanda da olabilirdi, diyorum.”
Cümlelerimi tamamlamadan gülümsemeye başlayınca yumuşamadım, aksine daha da sinirlendim. O ise tüm bu söylediklerimden sadece tek bir şey çıkardı:
“Bence sen kendine geldin.”
Sinirle “Ben kendime daha gelmedim,” dedikten sonra kapıya doğru baktım. “Ama öyle düşünüyorsan beni tekrardan nezarete yollayabilirsin. Sonuçta yapmadığın şey değil.”
“O konuları geçelim, geçelim bence çünkü hatırlarsan yüz sene önceki olayları yüzüne…”
Lafını böldüm. “Senin yaptığın şeyle benimki bir değil bir kere! Sen benim kalbimi kırıyordun, ben sadece şaka yapıyorum.”
Lafı bölününce öylece kaldı, sonra da “Kalbin kırılıyordu,” dedi, içinde tekrar edeceği cümleyi bayağı bayağı dışından tekrar ederek. Ayağa kalkıp iki adım attı, ben de başımı hafifçe kaldırdım. “Özür dilerim. Ben o kırık parçaları yapıştıracağım, eskisinden de güzel olacak.”
“Eskisinden güzel mi olacak?” diye sorunca başıyla onayladı. “Nasıl olacakmış o? Bin parçaya bölündü.”
“Bin parçalık yapbozları birkaç saatte bitirmişliğim var.”
Havalı havalı konuşunca küçümseyerek “Hileyle,” dedim.
“Hileyle falan değil.”
Sevimsiz bir bakışla “Neyse ne,” dedim. “Elini çabuk tutsan iyi edersin.”
“Ben o parçaları birleştireyim, sonra orada hep çiçekler açacak.”
“Kalbimi önce yapboz parçasına, sonra da tarlaya benzettin Varan Alp,” diyerek hafifçe ittirdim, sonra da sandalyeme tekrardan oturdum. “Ama kalp bu, ikisine de benzemez, haberin olsun. Daha çok uğraşmak lazım iyileştirebilmek için.”
Bu sefer o masaya yaslandı ve “Biliyorum,” dedi kısık bir sesle. “Ama biz hallederiz bence.”
Zorla gülümsedikten sonra “Ben bir şey diyeceğim,” dedim. “Bunu başarabilmen için bence birtakım etkenlerin ortadan kalkmasına ihtiyacımız var.”
“Nasıl yani?”
Oturması için karşımdaki sandalyeyi işaret ettim. İki adım atıp sandalyeye oturunca da hemen “Yani senden bir şey isteyeceğim,” dedim.
Başıyla onayladı. “Tabii, emirleriniz…” dedi şakadan.
“Dalga geçme, ciddiyim.” Yalandan gözlerimi kıstım.
Başıyla onaylarken “Ben de ciddiyim,” dedi. “Ne istersen tamamım ben.”
Yine ellerimi avuçlarının içine aldı.
Zorla gülümsedikten sonra “Şey isteyeceğim,” dedim. Bir süre duraksayınca gerçekten merak etti, onun da gözleri kısıldı. “Barıştığımızı bir süre kimse bilmesin. Çünkü öğrenirlerse hep ilişkimizin içine dahil olurlar.”
Hoşuna gitmedi. “Kim?” dedi birkaç saniye sonra. “Kim dahil olurmuş?”
Bıkkın bir nefes verdim. “Yani, herkes…” dedim ve arkama yaslandım. “Özellikle ablam ve abin.”
“Olmaz,” deyince meydan okurcasına kaşlarımı çattım. “Ya biz liseli miyiz? Kimseden bir şey gizleyemem ben bu yaştan sonra.”
Oflarken “Ben de gizlemek istiyorum,” dedim.
“Tamam da ne diyebilirler ki? Hayır, olmaz, biz istemiyoruz mu?” Omzumu silktiğimde ikna olmadığım için daha da sıkıldı canı. “Tamam da buradaki amaç ne? Sen yoksa annenden babandan falan mı çekiniyorsun?”
Kekelercesine “Ben kimseden çekinmem ki…” dedim.
“Aynen… Gördük.”
“Sen neye bu kadar bozuldun?” diye sordum anlamayarak.
“Bak,” dedi salağa anlatır gibi. “Biz dün otuz yaşımıza girdik. Otuz.”
“Yani?”
“Yani ben bu yaştan sonra kimseden ilişkimi saklamam.” Oyunbozanlık yaptığı için ben de inat ettim ve tekrardan omuz silktim. “Saklamıyoruz, bitti.”
Cadı gibi kıkırdadıktan sonra “O zaman ben de seninle barışmam,” dedim. Elimi elinden çekip bitti dercesine birbirine çarpınca hayretle beni izledi. “Ne?” dedim ben de. “İstemiyorum! Bizim ailelerimiz tanışıyor, farkında mısın sen?”
“Bir dakika bir dakika…” dediğinde büyük oyunu çözmüş gibi bakakaldı.
Biraz geriye çekilip gülümsedim. “Ne oldu?” diye sordum.
“Senin derdin şimdi belli oldu. Biz barıştık, diyeceğiz… Herkes öğrenecek. Ondan sonra ailelerimiz zaten tanıştığı için evlilik mevzusu dönecek. Bu yüzden kaçıyorsun.”
Zekâ bambaşka bir olay…
“Evet,” diye itiraf ettim. “O yüzden bir süre saklayalım dedim. Ne var bunda? Ayrıca konu sadece o da değil. Anlamak mı istemiyorsun? Hep yanımızdalar zaten, bir de vık vık konuşup başımızı şişirecekler.”
Bu kez o küser gibi başka bir tarafa döndü. Sonra da “Kırıcı,” diye bir yorumda bulundu. “Ama tamam, öyle olsun.” Tavırlı bir bakış atarken “Sonuçta senin üstüne gelecekler,” dedi. “Benim üstüme gelmezler.”
“Öyle olacak.”
“Bir hafta falan?” dediğinde dalga mı geçiyor acaba, diye düşündüm fakat ciddiydi. “İki?”
“Saçmalama istersen…”
“Üç hafta.”
“Varan Alp!”
“Bir ay,” dediğinde kedi gibi baktığı için gülmeden edemedim. “Tamam, bence bir ay olur.”
Gülüşümün arasında “En az üç ay,” dedim.
“Üç mü?” derken o kadar şaşkındı ki gülüşüm derinleşti. “İstersen Rüzgar liseye geçsin, sonra açıklayalım.”
Rüzgar’ın liseye geçmesine ne kadar kaldığını düşünürken bir süre sessiz kaldım, sonra da “Yok, o çok olur,” dedim ciddiyetle.
“Şaka yaptım zaten.” Bu kez o da ciddileşti. “Şaka yaptığımı da mı anlamadın? O kadar uzaksın yani… Hiç benlik değil böyle şeyler. Neyin gizliliği bu, anlayamıyorum.”
Bıkkınlıkla “Her şeye dahil oluyorlar Varan Alp, onun gizliliği!” diye patladım. “Özellikle ailelerimiz bir araya geldiğinde! Çünkü zaten dünürler! Bu yüzden istemiyorum.”
Gözlerimi devirirken “Vallahi seninkilerle alakalı,” deyince cinnet geçirir gibi bir anda ona doğru döndüm. “Ablam çok saygı duyar bize, asla seninle uğraşmaz.”
Burnumdan solurken “Asıl senin ablan dahil olur,” dedim ve çirkefleşmemek için derin nefesler alıp verdim. “Leman Hanım’ın elinde olsa ohoo…”
“Ablamın kendi dertleri var zaten, bizimle uğraşamaz.”
Erkek kafası…
“Tamam, anladık, aynen…”
Başıyla onayladıktan sonra “İki ay,” diyerek elini uzattı.
Tam el sıkışmak için elimi kaldıracaktım ki bir anda dank etti. “Üç ay dedim ya Varan Alp?”
“İki çeyrek?” Güldü. “İki buçuk?”
“İyi, tamam. İki buçuk ay kimseye söylemiyoruz. Özellikle Teo’ya söylemeyeceksin.” Başıyla onayladı ama emin olmak için elimi uzatmadım. “Söz ver. Gözlerimin içine bakarak.”
Göz göze gelince “Söz,” dedi ciddiyetsiz bir sesle. Elimi sıkmak için kaldırdığı eline uyarır gibi hafifçe vurunca “Gerçekten söz!” dedi.
Bu sefer el sıkışmak için uzattığımda sıkıca tuttu ve sallamaya başladı.
Elimi geri almak için çabalarken beni kendisine doğru çekince sandalyemle birlikte yavaşça ona doğru çekildim. Tam dudaklarını aralayıp bir şey diyecekken de kapı aniden açıldı.
Ödüm koptu.
Elimi hemen Varan Alp’in elinden kurtardım ve ayağa kalktım.
Gelen kişi Teoman’dı.
Az kalsın sözümüz beş saniye içinde bozulacaktı.
Teoman önce Varan Alp’e sonra da aniden ayağa kalkan bana bakarken “Senin başına ne oldu?” diye sordu. Sertçe yutkunduğumda, “Boynuna ne oldu?” diye sormaya devam etti. Kapıyı sertçe kapattıktan sonra yanıma doğru yürüdü ve “Oğlum söylesenize,” dedi Varan Alp’e dönerek.
“Bilmiyorum,” dedim ben de ne diyeceğimi bilemeyerek.
Kaşları çatıldı. “Nasıl bilmiyorsun? Senin kafan sargılı. Ben mi bileceğim?”
Sert konuştuğu için öylece kaldım, sonra da “Ben kafama darbe almışım,” dedim.
Varan Alp ayağa kalktıktan sonra “Hatırlamıyor,” deyince eniştemin çatık kaşları gevşedi. Onay istercesine bana dönünce ben de başımı salladım. “Ya biri vurdu kafasına, yere düştü ya da yüksek bir yerden falan düştü. Bilmiyoruz henüz. Araştırıyor Halegül Komiser.”
“Teo, İlkhan ölmüş,” deyince çenesi kasıldı ve yüzünü bana çevirdi.
Gözlerini kaçırırken “Var haberim,” dedi.
“Biri yapmış,” dediğimde Varan Alp’e doğru döndü, sonra tekrardan yüzünü bana doğru çevirdi. “Yani biri öldürmüş.”
Ensesini kaşırken “Vallahi kim yaptıysa eline sağlık,” dedi ve masasına doğru eğildi. Laptopunu kolunun arasına ve “Bir gelişme olursa haber ederim,” dedi.
Odadan çıkacakken “Benim İstanbul kartım parti binasında bulunmuş, üstünde iki ayrı gruptan kan damlası tespit edilmiş,” dedim ve yanına doğru yürüdüm.
Eniştem de “Senin kartın mıymış?” diye sorarken gözleri fal taşı gibi açıldı. “Nasıl oluyor o? Sen şeydeydin, Mir… Eee…” Varan Alp’i işaret etti. “Varan Alp’in evindeymişsin. Mir Beyaz beni aradı, o söyledi.”
Varan Alp, “Ben çiftlik evine gidip döndüğüm için endişelenmiş, o yüzden gelmiş,” deyince makul bir gerekçe sunduğu için epey tatmin oldum. “Bir saat sonra da çıkmış ama ben uyuyakaldığım için bana söylememiş.”
Teoman’ın gözleri seğirir gibi olunca işaret parmağıyla gözünü iyice kaşıdı. Sonra da “Keşke Varan Alp’e haber verseydin,” dedi kısık bir sesle.
Ne diyeceğimi bilemedim. “Uyandırmayayım dedim…” diye geveledim ağzımın içinde.
“Parti binasına gitmişsin yani, öyle mi?” diye sordu bu kez de. “Sonrası?”
Varan Alp, “Gitmemiştir abi, 23.20’de çıkmış benim evden,” diye devam edince Teoman başını olumlu anlamda salladı. “Bir de ambulansla parti binasına diğer hastanelere nispeten daha uzak bir hastaneye götürmüşler. O yüzden ben imkân veremiyorum.”
Teoman da “İnşallah kan damlaları sana ait çıkmaz,” dedikten sonra kapıyı araladı. “Ben şimdi biraz yorgunum, bir haber gelirse yanınıza gelirim. Tamam?”
Kapıyı üstümüze kapatırken parmağındaki kesik gözüme çarptı. Tam ne olduğunu soracaktım ki kapıyı sertçe kapattı ve gitti.
“Bu neydi şimdi?” diye sordum korkuyla. “Niye böyle davrandı?”
Varan Alp’e döndüğümde bana katılır gibi durduğu aşikârdı. Yüzü az öncekinden daha beyazdı, gözleri kısıktı ve kaşları çatıktı.
“Gel,” dedi ve sol kolunu yana doğru kaldırdı.
Yanına doğru gidince bana sarıldı ve “Sen dinlen, ben abimle konuşacağım,” deyip alnımdan nazikçe öptü. “Belki konuştuklarımızı duymuştur. Duyduysa bana söyler.”
Hak verircesine “Bence de söyler, sen bir konuş,” dedim.
Varan Alp “Aç mısın bu arada?” diye sorarken bir iki adım attı.
Arkasını döndüğünde “Hayır,” dedim. “Hatta midem bulanıyor. Asla yemek yiyemem şu an.”
Başıyla onayladıktan sonra “Bir iki saat sonra kahvaltı edersin,” dedi. Ardından “Otur, ayakta durma. Ben gelene kadar da uyuma,” diye iyice tembihte bulundu.
“Uyumam,” dedim kendimden emin bir sesle.
HAKİM BAKIŞ AÇISI
Teoman, laptopunu sertçe masaya bıraktıktan sonra dişlerini birbirine bastırıp sandalyeye oturdu. Başını havaya kaldırıp gözlerini tavana dikti, sonra da bıkkın bir nefes verdi.
Telefonunu cebinden çıkarıp ekranı kontrol ettikten sonra Seray’dan gelen mesaj bir anda kilit ekranında belirdi.
Serayım:
Çabuk eve gel Teo.
Kilit ekranını açıp cevap vereceği sırada, bulunduğu odaya Varan Alp’in girmesiyle telefonu masanın üstüne aniden bıraktı. Kardeşi, o sırada kapıyı kapatmakla meşgul olduğu için abisinin manasız hareketini görmemişti.
“Olay ne?” diye soran Varan Alp, abisinin gözlerinin içine baktığında öfke ve korku görüyordu.
Teoman arkasına yaslandı, rahat görünmeye çalışarak “Ne olayı Varanım?” diye sordu.
“Niye bu kadar sertsin? Bilmediğim bir şey mi var? Bir saat önce gayet normaldiniz?”
Teoman gülümsedi, sonra da “Sen de hemen anla,” dedi. “Ne olacak, Seray’la tartıştık yine!”
Varan Alp’in kaşları gevşedi, rahatlayarak “Hee,” dedi. “Niye, hayırdır?”
“Miray sende kalmış ya hani, onu öğrendi Seray.”
Varan Alp, sabrı epey sınandığı için sakin kalamadı ancak Miray’a söz verdiği için sustu. “Miray’la aramda bir şey yok. Kız beni merak etti. Çocukluk arkadaşım o benim, ayrıca zor zamanlar geçirdik… Merak etti, geldi, bir saat kaldı. Bir şey yapmadık herhalde!”
Teoman “Tamam oğlum, biliyorum da… Olay artık Miray ve Varan Alp’ten çıkıyor bir süre sonra. Benim kardeşim, senin kardeşin şeklinde devam ediyor. Sonra tartışıyoruz,” diye açıklamaya devam etti. “Zaten başımızda tonla bela var bir de Seray’ın dırdırıyla uğraşıyorum.”
“Uğraşma abi. Kadınlar her türlü her tartışmanın sonunda haklı çıkıyor mu, çıkıyor. O zaman en iyisi tartışma.” Öfkesini iyice bastırdıktan sonra abisinin aklına girmeye devam etti: “O yüzden dediğim gibi yap: Miray haklı, de.”
Teoman’ın gözleri kısıldı. “Miray haklı mı diyeyim?”
“Evet, evet. Varan Alp ayı olduğu için kıza çok kötü davrandı, Miray çok haklı, de.”
Hafifçe sırıtan Teoman, “Zaten normalde de öyle söylüyorum,” deyince Varan Alp’in yüzü düştü. “Ama yine de tartışıyoruz.”
“İyi, tamam,” diyen Varan Alp, sabırsızca ayağa kalktı. “Ben Miray’a bakayım, uyumaması lazımmış da…”
“Niye nezarette değil o?” diye sordu Teoman, laptopunu açarken.
Varan Alp “Kafası sargılı ya, rahat bir yerde otursun diye Halegül Komiser, senin odana yollamış,” diye yalan söyledi.
“Tamam.”
Alelacele odadan ayrılan Varan Alp’in arkasından bakan Teoman, cıklayarak telefonunu eline aldı. Üç saat önce sessize aldığı telefonuna bir yeni mesaj daha gelmişti.
Serayım:
Çabuk eve gel Teo.
Koray gece evden çıkmış.
Kafa kafaya verip çözelim şu işi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.33k Okunma |
4.33k Oy |
0 Takip |
55 Bölümlü Kitap |