
Bu kitapta geçen kişi ve kurumların tümü hayal ürünüdür.
ON YEDİ EYLÜL (IV)
54. BÖLÜM: “İYİ YALANCI”
⚖️
“Bazı iyi yalancılar hiç değişmez.”
Bana göre iki tür iyi yalancı var: Birincisi, iyi yalan söyleyen insana denir. Sen de amma yalancısın, ne iyi yalan uyduruyorsun ama, dediğimiz ve hayret ettiğimiz, Oscarlık performans sergileyen yalancılara denir bu. Bir diğeri de yine iyi yalancıdır ancak bu kez yalanı değil, kendisi iyidir. Genelde yalan söylemek zorunda kalır ve söyler fakat bunu yapmak istemez.
Gerçi kim bile isteye yalan söylemek ister ki?
Evde olduğum süreçte anneme söylediğim yalanları düşündüğümde, onları düşündüğümden yapmıştım bunu, diyebilirim. İtiraf edeyim, kendimi de düşündüğüm için… Onların bana üzülüyor olması benim de üzülmem demekti neticede.
Fakat beklemediğim detay, onların da bana amma iyi yalan söylemiş olmalarıydı. Hepsi bir olup benden gece ne yaşadıklarını saklıyorlardı ama neden ki?
On dakikadır bunu düşünüyordum, kimi zaman sesli kimi zaman sessiz.
Varan Alp kendime yaptığım işkenceye son vermek adına “Bir gidelim, öğrenelim, sonra düşün Miray,” demeye başladı. “On dakika yolumuz var, biraz sabret.”
Sakinleştirici cümleleri bir işe yaramadı. Yol boyu yanağımı dişledim, dudağımdaki etleri kopardım ve fark ettiğim müddetçe de bacaklarımı sallamayı durdurdum. Kıpırdanmadan duramadığım için yoldan vakit kaldıkça yüzünü bana çeviren Varan Alp yanımda olduğu için mutluydum ama Koray’ın ne yaptığını kestiremediğimden dolayı da korkuyordum.
Ya Koray parti binasına gittiyse? Menderes’in çalışanı olan koruma, ya Koray’ın parti binasına gittiğini söylerse, diye düşünüp delirdim. Üstelik eğer İstanbul kartımı evde unuttuysam Koray benim kartımı alıp kullanmış da olabilirdi.
Nefes almak için camı açtım, sonra da gözlerimi kapatıp rüzgârı yüzüme iyice yedim. Bir süre bu şekilde durabildim ancak tabii ki düşüncelerimden sıyrılamadım.
Derin bir nefes alıp verdiğim esnada, cam iznim olmaksızın otomatik bir şekilde kapandı, ben de gözlerimi açıp direkt Varan Alp’e döndüm.
“Rüzgâr çarpar,” diye açıkladı kısaca. “Hasta olursun.”
Bugün biraz esiyordu, bu yüzden hak verip önüme döndüm. Ardından “Ben içeri girip konuşurum, sen şimdi durduk yere muhatap olma,” dedim tedirgin olduğumu bayağı belli ettiğim kısık sesimle.
Yaklaştığımızı ekrandaki konumdan gördüm ve tekrardan ona bakmaya başladım. Muhtemelen arabayı park etmek için bir yer arıyordu.
“Unut o dediğini,” dedi sonra da. “Kafandaki düşünceleri de içeri girene kadar sil lütfen.”
Yenilgiyle önüme döndüm, arabayı park edene kadar da sadece kucağımda duran pamuk şekere baktım.
İçeri girene kadar pek konuşmadık. Sadece kapının önüne geldiğimizde ne kadar kalabalık olduğu konusunda bir iki söz ettik, sonra da hemen Menderes’in çalışanlarından biri bizi fark etti zaten.
Bir kebapçı ne kadar zengin ve abartılı durabilirse o kadar zengin ve abartılı duruyordu. Sıkıntılı ruh halim müsaade etseydi gelen müşterilerin sosyoekonomik düzeyi ve giydiği şık kıyafetler hakkında bilgi verecek kadar incelerdim ancak şu anlık sadece kahkahalarından zengin olduklarını anlayabilmiştim.
Neredeyse tüm restoran bej rengindeydi ve boy camlarıyla oldukça şatafatlı görünüyordu.
Köşedeki masada L koltuğa yayılmış Menderes, önündeki kebabın yarısını bitirmiş ve oldukça iştahla salatasından bir lokma alırken bizim geldiğimizi fark etti. Çalışanına müsaade etti, bize yol boyunca eşlik eden takım elbiseli genç çocuk yanımızdan ayrıldı ve biz de masaya geçtik.
“Avukatım, savcıyla geleceğini söylesen önden önlem alırdık,” dedi ağzının içinden.
Varan Alp, Menderes’in cümlesini duydu ve gereksiz herif bakışı atıp kısık gözleriyle tam da Menderes’in yanına oturup direkt konuya girdi:
“Aç, göster bakalım…”
Menderes öksürdü, sonra da “Neyi affedersiniz?” diye sordu.
Tam karşılarında oturduğum için ikisini yan yana görmek komik geldi, ufak bir tebessüm ettim. Sonra da “Video ya da fotoğraf var mı, onu soruyor Varan Alp,” diye izah ettim.
Menderes peçeteyle dudaklarının kenarını ağır aksak sildi, sonra da arkasına yaslandı. “Vallahi biz delilsiz çalışırız, savcı. Bizim dünyada işler çok daha karışık, haberin ola.”
Cevabı beğenmeyen Varan Alp, Menderes’ten biraz uzaklaşıp yüzünü bana çevirdi. Ben de artık ne olduğunu öğrenmek istediğim için sabırsızca “Nereye gitti Koray?” diye sordum. “Söyle, hadi.”
Çaprazımda duran Menderes, yüzünü biraz yaklaştırmaya çalıştı fakat muhtemelen Varan Alp’ten çekindiği için “Şu an söyleyeyim mi? Emin misin?” diye sordu.
Başımla onayladım. “Söyle.”
Menderes kaş göz işareti yaptı, sonra da “Bu adam savcı ya hani… O bakımdan,” dedi apaçık.
Her şeye hazırdım, bu yüzden “Söyle, hadi,” dedim cesurca.
Varan Alp merakla Menderes’e döndü, pek bir şey söylemedi ama huzursuz olduğu belliydi.
Cebinden siyah bir poşet çıkaran Menderes, masanın üstüne bırakıp “Şunun içinde ayıptır söylemesi uyuşturucu madde vardı,” dedi.
Bunu beklemediğim için kaşlarımı çattım ve poşeti inceledim. İçi boştu elbette.
“Koray bu poşeti bir adamdan alıp başka bir adama ulaştıracakmış,” diye açıklamaya devam edince betim benzim attı. Zorla arkama yaslandım ve sertçe yutkundum. “Ama gördüğün gibi müdahale ettik, poşeti çöp konteynırına boşaltıp konteynırı yaktım.” Gururla arkasına yaslandı. “Daha doğrusu yerleştirdiğim korumaya emrettim, o da yaptı. Yani kardeşin güvende. Ulaştıracağı adamın yerini de öğrendim, onun da icabına…” deyip hemen sustu. Varan Alp’e dönüp “Kendisi kaçtı,” diye düzeltti artık ne söyleyecekse. “Ama kardeşine sahip çık, derim avukatım çünkü belli ki cezaevinde bu çocuğa hiç düzgün şeyler öğretmemişler.”
“Ne yaptınız adama? İcabına nasıl baktınız?” diye peş peşe sordu Varan Alp.
Araya girip “Tamam, bir dakika,” diyerek Varan Alp’ten müsaade istedim. Menderes’e dönüp “Sağ ol,” dedim öncelikle. “Koray neredeydi tam olarak? Konumu belli mi? Telefonunu yanına almış mı?”
Rahat bir hareketle arkasına yaslanan Menderes, “Şişli yakınlarında değil,” diyerek soruyu neden sorduğumu anında anlayıp o şekilde gerekçelendirmişti. “Akbilini de görmemiş, avukat.”
Tam bu bilgiye nasıl ulaştığını soracaktım ki benden önce Varan Alp sert bir sesle “Sen bunu nereden biliyorsun? Emniyetten size bilgi mi sızdırıyorlar?” diye sordu.
Menderes hızlı bir şekilde “Yo,” dedi. “Aykut avukatım söyledi. Zaten savcı, senlik bir şey yok. Koray’ın eline uyuşturucu geçti, o da bana verdi, ben de yaktım… Zaten delil falan da yok, hiçbir şey de yapamazsın. Şu kızcağızı da sana zahmet daha fazla üzme de konuyu kapa.”
“Sana mı soracağım ne yapacağımı?” diyen Varan Alp’in haklı olduğu konular da olsa epey kötü bir durumda olduğumdan ikisine de bir şey söyleyemedim, kızamadım. “Kime işini öğretiyorsun, ne olarak öğretiyorsun?”
Menderes saygısını pek bozmadı. “Ortada delil falan yok, savcı. Sen bunu bil, ona göre davran. Ne görüntü var ne video var ne ses kaydı ne de madde. Ben ondan öyle dedim yani… Çocuğu zorlamışlar, bir kereliğine yapacakmış, o da sırf koğuşta hasta arkadaşı olduğu için. Öyle söyledi. Kısa yoldan para kazanmak için…”
“Tamam, anladık,” dedi Varan Alp hemen. “Sen sanki bu kısa yoldan para kazanma işinde hiç yokmuşsun gibi insanların fakirliği ve mağduriyetleri üzerinden manipülasyon yapma şimdi. Biz senin gibileri çok gördük. İki kahramanlık ayağına sevap işlediğini sanan ama buna tezat belinde silahla gezen, pek çok kişiyi inciten tiplersiniz işte…”
Varan Alp, Menderes’i tanımadığı için böyle konuşuyordu ve genelliyordu. Bunu bildiğim için “Konumuz şu an Menderes değil,” dedim hızlıca.
“Boş ver avukat, biz mafyatik tipler de olmasak savcılar kime laf sokacak…” diyen Menderes, keyifle arkasına yaslandı. “Neyse ki saygımız sonsuz.”
Varan Alp aceleyle ayağa kalktı, sonra da “Yine silahlı saldırı olmadan çıkalım en iyisi,” diyerek inceden Menderes’e laf soktu. “Malum, bu arkadaş çok maruz kalıyor, en azından biz kalmayalım. Hadi Miray.”
Menderes’e dönüp iki gözümü birden kırptım, sonra da hüzünle karışık “Teşekkür ederim,” dedim içtenlikle. “Biz sonra yine telefonlaşırız,” diye fısıldadığımda, Varan Alp yüzünü başka yöne doğru çevirdiği için rahatça gülümsedim.
“Avukat, sen benim canımsın, seni üzen olursa karşısında beni bulur,” dedi imayla.
Tabii ki üstüne alınan Varan Alp, başından savar gibi “Hadi be,” deyince ben de çantamı koluma asıp sandalyemi ittirdim.
Ayağa kalkıp koluna girdim, sonra da “O benim müvekkilim,” dedim şakayla karışık. “Niye öyle davranıyorsun?”
Yürümeye başladık, muhtemelen öfkelendiği için bir süre sessiz kaldı ama kendisini tutamayıp “Böyle müvekkil mi olur Miray? Adamın silahı var,” dedi hayret eder gibi. “Babası ruh hastası, manyak… Kaç tane suçu var adamın biliyor musun? Bunlara müvekkil diyorsun bir de…”
Koray konusunu Varan Alp ile konuşmak istemediğim için bilerek takıldım ve “Senin de silahın var,” dedim şakayla karışık. “Yapma Varan Alp ama… Menderes çok iyi bir insan, tanısan o kadar seversin ki…”
Bendeki de laf… Cidden savcı ve mafyayı bir araya getirmeye kalkışan ilk kişi olabilirdim.
“Aynen aynen…” dedikten sonra dışarıya çıktığımız için bir anda soğuk hava yüzümüze vurdu.
Hızlı bir hareketle arabaya ulaşır ulaşmaz kapımı açtı ve ben de içeri girdim. Dışarısı nasıl bir anda buz kesmişti, biz de anlamamıştık… Eylüldü işte, dengesizdi.
Arabaya binip çalıştırınca ben de pamuk şekerimi bıraktığım yerden alıp poşetini açtım. Biraz şeker az önce duyduklarıma iyi gelebilirdi, betim benzim atmıştı ve bence iyi de idare etmiştim.
Konuşmamıza kaldığımız yerden “Ayrıca niye seni benden korumaya çalışıyormuş gibi konuşuyordu?” diye devam edince bugünkü kaçıncı kıskançlığı, sayamadım. Bıkkınlıkla başımı ona çevirdim. “Sanki zorla peşine takılmışım gibi… Hiç mi bilmiyor bu adam bizim aramızdakileri?”
“Biliyor Varan Alp, bildiği için söylüyor zaten… Biz onunla çok yakınız, o benim arkadaşım, sen de alışsan iyi edersin.” Alışmak istemiyormuş gibi bir bakış atıp önüne döndü. “Ayrıca o bizim kuvöz arkadaşımız… Benim daimî müvekkilim… Sürekli hayatımızda olacak.”
Mızıkçı çocuklar gibi agresif bir sesle “İstemiyorum ben,” deyince gülümsedim. Omuzlarını da silkmişti.
“Ekmeğimizle oynuyorsun ama,” deyince kıstığı gözleriyle bana döndü. Yola dönmesi gerektiği için başını çevirdi ama yüzünde de vardı bir şapşallık. “Çok bela açar başına, biliyorsun ki ben de iyi savunurum…”
“Yemek yiyelim mi?”
Konuyu yüz seksen derece değiştirince adapte olmak için iki saniye duraksadım, sonra da “E yeseydik ya Mendo’nun yanında…” dedim.
“Miray, şu Mendo’dan ya da Obur’dan çıkıp Varan Alp’e döner misin?” dedi hayret edercesine.
Beni gülümsetmeyi başardı ama içimdeki sıkıntıdan dolayı, annemlerin yalanları ve kendi söylediğim yalanlardan dolayı huzursuzca dışarıya baktım.
Eve gidip annemlere her şeyi bildiğimi, Koray’ın 17 Eylül davası ya da herhangi başka bir mesele dolayısıyla zarar görmeyeceğini söylemek istedim. Ama buna tezat, onları görmek de beni geriyordu. Sürekli bir şeyleri açıklamak, başımıza gelenleri çözmek ve toparlamak beni çok yoruyordu. Varan Alp de bu noktada bana iyi geldiği için onunla zaman geçirmenin daha doğru olacağını düşündüm.
Trafikte durduk, ben de istemsizce Varan Alp’e bakmaya başladım. Bir süre gizli gizli onu izlediğimi düşündüm ancak bu düşüncemden on saniye sonra başını bana çevirip güldüğünde, öylece kalakaldım.
“Ne oldu?” diye sorunca boşluğuma geldi ve gözlerimi kırpıştırdım. “Beni mi kesiyorsun?”
“Dalmışım,” dedim hemen. “Ne keseceğim ya… Hiç de bile, kesmiyordum.”
“İyi yalancısın,” dedi, birkaç kez daha söylediği cümleyi tekrar ederek.
İyi bir insan mı yoksa iyi yalan söyleyen bir insan mıyım, diye soramadım tabii ki ona. Elbette iyi yalan söylediğimi kastetmişti. Ama bence iyi de bir insandım.
“Otopsi sonucu geldi mi peki?”
Gözlerini kısıp bir saniyeliğine bana baktı, sonra hemen başını trafiğe doğru çevirdi. “Tabii, çıkmıştır muhtemelen. Onur eğer Kamil Savcı’ya bilgi verirse o bizi arar, öğreniriz.”
Tedirgin bir nefes verdim. “Sen arasan?” dedim sonra da.
“Kamil Savcı’yı mı?”
“Evet, arayıp sorsan… Belki de ben yaralıyım diye sana bilgi vermiyordur,” derken aklıma öğleden önce Kamil Savcı ile Varan Alp’in bir süre baş başa kalıp konuşmak için yanımızdan ayrıldıkları an geldi. “Gerçi…” dedim hatırlarken gülümseyerek. “Siz bizden gizli bir şeyler konuşuyordunuz ama…”
“Hakkınızı yemeyeyim, siz Erkin’le o konuda çok daha iyisiniz,” diye laf çarparken bir yandan da gülümsemesi beni bir nebze sinirlendirdi. “Biz de fena sayılmayız.”
“Komik mi şimdi?”
Telefonunu çıkarıp bana uzattığında, ne yapacağımı bilemeyerek parmaklarımın arasına aldım. O da “Konuştuğumuz konu dava hakkında değildi,” diye devam etti. “Sen ara Kamil Savcı’yı.”
Araba kullanırken telefonla konuşmaktan hâlâ nefret ediyordu anlaşılan.
Telefonu yüzüne doğru tutup açtıktan sonra rehberinden yavaş yavaş inerek K harfine geldim ve Kamil Savcı’nın numarasına tıkladım. Ararken göz ucuyla telefonuna bakan Varan Alp, rehberini didik didik ettiğimi anlasa da bir şey söylemedi.
İki kez çaldıktan sonra açtı, telefon da arabaya bağlı olduğu için Kamil Savcı’nın sesi bir anda arabada yayıldı:
“Ben de seni arayacaktım.”
Bir gelişme olduğunu anladığım an doğruldum. Varan Alp de “Otopsi raporu çıktı mı, diye soracaktım ben de savcım,” dedi.
“Vallahi çok ilginç haberler var. Uğrayayım mı sana? Emniyetten çıktım.”
“Dışarıdayım ben de.”
“Neredesin? Bir yerde buluşalım da anlatayım. Senin Erkin de adliye çıkışı soru yağmuruna tuttu zaten. Onu da ara, gelsin. Zaten keyifler kaçık…” Kamil Savcı’nın hüzünlü sesine anlam vermeye çalışırken “Neyse, ne diyorsun? Yemek yiyelim Uygar Ağa’da,” diye devam etti.
Varan Alp parmağını ekrana doğru kaldırırken “Tamam, geliyoruz,” dedi kısaca.
Telefonu kapatınca gözlerimi kıstım ve “Varan Alp, niye yanında olduğumu söylemedin?” diye sordum.
Bıyık altından gülerken “Sen istiyorsun ya böyle olmasını,” deyince ne istediğimi unuttuğum için bir süre duraksadım. “Seni eve bırakırım şimdi.”
“Pardon?” dedim hayretle. “Niye ya? Ben de gelmek istiyorum.”
Yüzüme bakmadan “Canım sen demedin mi, kimse beraber olduğumuzu bilmesin, barıştığımızdan kimsenin haberi olmasın, bir süre…” dedi hatırlatmak ister gibi.
“Ha…” dedim ve arkama yaslandım. “Merak edip gelmek istemiş olamaz mıyım? Ben de geleceğim,” dedim ısrarla. “Erkin’i de davet etti sonuçta. Erkin gelmesin, ben geleyim.”
“Sen bilirsin,” derken meydan okuyucu bir tavırla söylediği için hafifçe kaşlarımı çattım. “Şimdi elini tutarsam, dayanamayıp öpersem, güzel güzel bakarsam anlarlar ama… Benden söylemesi.”
Çatık kaşlarım gevşedi, aceleyle “Anlamazlar, anlamazlar…” dedim. “Kamil Savcı’nın yanında da öpme bir zahmet. Tamam mı?”
“Kamil Savcı aşk adamı,” deyince güldüm. “Gerçekten.” İnanmadığımı düşünüp yine bir saniyeliğine bana döndü. “Bir güzel şiir okur, şok olursun.”
“Neyse ki cinayet konuşacağız,” dedim yarı alayla.
Esefle kınarcasına bir iki kez cıkladı, sonra da “Son kez,” dedi. “Her şey bitmek üzere, inan bana.”
Kollarımı göğsümde bağlarken refleksle kolumu sıktım ve bir anlığına canım yandı. Morlukların olduğu bölgeye dokunduğumu fark edince bir süre koluma baktım, sonra da önüme döndüm.
Varan Alp trafik dolayısıyla tekrardan durmak zorunda kalınca bıkkınlıkla camı açtı ve kafasını çıkarıp önündeki trafiğe göz ucuyla baktı. “Köprü girişi kapalı yine… Zaten ne diye şaşırıyorsak… Hep böyle Allah’ın cezası şehir.”
Ses seda çıkarmadan bıkkın bir nefes verdim, o da bana dönüp gözlerimin içine baktı.
“Erkin’e de mesaj atayım,” diyerek aramızdaki boşluktan telefonunu aldı.
Başımı sağa doğru çevirip camdan trafiğe baktım.
⚖️
Adliyeye birkaç dakikalık mesafede olan Uygar Ağa restoranının en ücra köşesindeydik. Bizden yaklaşık on dakika önce gelen Kamil Savcı, Varan Alp’in yanında beni görünce sanki yanında olduğumu biliyormuş gibi asla bozuntuya vermemişti. Selamlaştıktan sonra oturup bir şeyler yemeye karar verdiğimiz esnada, Erkin de büyük bir merakla dibimizde bitmişti.
Daha önce üçü burada buluşmuşlar, bir süre buluştukları zaman yedikleri yemekler hakkındaki görüşlerini dinledim bu yüzden, daha doğrusu maruz kaldım.
İki dakika sonra İlkhan’ın otopsi raporunu konuşmayacakmışız gibi normal konular hakkında fikir beyan etmeleri tuhaf geldi.
“Sizin Halegül’de buluştuğunuz gündü işte,” diye devam etti Kamil Savcı. “Ama ben geçen gün yine öğle yemeğine geldim, lazanya yedim… Böyle bir şey yok!”
Erkin sabırsız bir tavırla “Savcım lazanya konuşmanın sırası mı Allah aşkına? Otopsi raporunda ne çıkmış, anlatsana, meraktan delireceğiz,” dedi.
Erkin lafını bitirir bitirmez “Al benden de o kadar,” deyince Kamil Savcı güldü.
“Haklısınız, ne bileyim…” dedi ve yüzü düştü. “Yani vallahi bıktık, usandık artık. Sürekli aynı şeyleri konuşmaktan… Dengemiz bozuldu. Ben de keyfiniz çok kaçmasın diye, öyle, neyse…”
“Kaçmaz, kaçmaz,” dedi Varan Alp de.
“Şimdi şöyle, Onur Savcı’ya rapor akşama doğru gelmiş. Onu da aradım ama ondan önce emniyetteyken Miray’ın darbı ya da düştüğü olay hakkında bir gelişme olduğu için… Önce bir ondan bahsedeyim.”
Duyacaklarımın beni inciteceği hissi tüm vücudumu sardı, biraz kıpırdandım fakat sonra büyük bir öfkeyle “Ne olmuş?” diye sordum.
Varan Alp de “Ne gelişmesi?” diye sordu şaşkınlıkla. “Ben sordum, bir şey yok, dediler.”
“Halegül’le görüştüm. 112’yi kim aradıysa ona ulaşmışlar ve ifade vermesi için emniyete çağırmışlar. Tabii doğal olarak Miray’ın ambulansla alındığı yer de belli olmuş oldu. O taraftaki araç kameraları, mobeseler vesaire incelenmeye daha şimdi, yeni başlanmış. Ambulansı çağıran vatandaş da kimseyi görmediğini söylemiş ama yine de bir ifadesi alınacak.”
Erkin “E nerede görmüş bu arayan vatandaş?” diye sorunca merakla Kamil Savcı’ya döndük.
“Saat 00.20’de aramış, parti binasına yakın bir bölgede.”
Kamil Savcı’nın söyledikleri beni daha da huzursuz etti. Masadan kalkıp gitmek, her yeri yıkıp dağıtmak ve bir süre kimseyi görmemek istiyordum. Bu his içimde sakladığım, zihnimde bir yerlerde sıkışıp kalmış o kötü anıdan ötürüydü, farkındaydım.
“Mecidiyeköy’de. Tabii yürüyerek yaklaşık on dakika sürecek bir mesafeden bahsediyorum.” Kamil Savcı bu söylediklerinin ardından “Miraycığım,” deyince gözlerimi onda sabitledim. “O taraflarda kime uğramış olabilirsin?”
Omuzumu silktim, on saniye sessiz kaldım ve “Kimseye,” dedim sinirle.
Üçü de ölüm sessizliğine büründü, bir süre konuşmadılar. Fakat Varan Alp dayanamamış olacak ki “Miray’ın o taraflarda bir yere uğraması zaten saçma,” dedi. “Parti binasında bir şeyler gördü, şerefsizin teki de ne yaptıysa artık… Bir de daha 17 Eylül’dü ya!”
Sesi yükselince istemsizce vücudum titredi. Onun yanından neden ayrıldığımı düşünüp öfkelenmişti zannımca ama hatırlayamadığım için de kızamıyordu bana.
Ben onun yerine de kendime kızıyordum.
“Tamam, sakin,” diyerek Varan Alp’in koluna dokunan Kamil Savcı, iki saniye sonra geri çekti. Erkin’le göz göze geldiğimde, kaygılı hâli gözlerinden anlaşılıyordu. Buna tezat bir biçimde gayet sakin duran ve bizi de sakinleştirmek için çaba gösteren Kamil Savcı, “Neticede Miray zarar görmedi. Bu bile birçok şeyi açıklıyor. Mesela İlkhan’ın düştüğü anı gördüğü için onu kim, niye gizlemeye kalkışsın? 17 Eylül davasındaki yıldız simgeli şebekeyse şayet zaten Miray’a zarar vermek yerine direkt…” dedi. Dile getiremedi. “Siz anladınız. Bu noktada ben tanıdık birinin yapabileceğine imkân vermiyorum. Bu demek değil ki iyi bir durum, yanlış anlamayın ama en azından İlkhan’ın başına gelenlerden ayrı tutalım, diyorum.”
Toparlanıp sesli bir nefes verdim, sonra da “Haklısınız,” dedim. “17 Eylül’le alakalı olmak zorunda değil. Buradan tahmin yürütmeyelim ve konuyu kapatalım.”
Göz ucuyla Varan Alp’e döndüğümde önündeki peçeteye ve çatala ölümcül bir bakış attığını fark edip hemen önüme döndüm.
Erkin de “Peki otopsi?” diye sordu, muhtemelen konuyu değiştirmek için.
“İlkhan Taşkın’ın karın boşluğunda bir ateşi silahlanma yarası, göğsünde de birden çok bıçak darbesi bulunmuş fakat asıl ölüm nedeni yüksekten düşüp kemik, iç organı kanaması vesaire, bunlar…”
“Nasıl yani?” diye sordu Varan Alp, kaşlarını çatarak. “Karnından vurulmuş, göğsünde de bıçak izleri mi var?”
Ben de tam anlamadığım için “Nasıl ölmemiş o zaman?” diye sordum. “Yani düşmeden önce.”
Kamil Savcı başıyla onayladı. “Bıçak darbeleri çizgi şeklinde, yani…” Bir iki saniye düşünür gibi havaya baktı. “Biri onu bıçaklamaya çalışmış ama bıçaklayamamış. Hatta muhtemelen yine aynı kişi karın boşluğuna ateş etmiş. Yani parti binasında ne yaşandıysa öyle bir arbede çıkmış ki savaş meydanına dönmüş. Gariptir ki odalar tertemiz. Sadece düştüğü çatı katındaki teras var ya… Merdiven arasında falan sanırım… Tam hâkim değilim gençler, kusura bakmayın. Orada bir şeyler bulunmuş. Ha bir de Onur’u aradığımda düştüğü açıdan ötürü ayakkabı tabanının çıkardığı izlerden çok sert itişmeler olduğunu düşündüklerini söyledi. Kamera kayıtları hiç yok.” Varan Alp’e döndü. “Varan Alp, dayının evine de birileri girmiş, ofisinden parti binasındaki odasının anahtarını çalmışlar.”
“Oha!” dedik aynı anda.
Erkin hemen “Belki siyasi bir durumdur, olamaz mı?” diye sordu.
“Ya bırak, ne siyaseti?” diye öfkeyle söylenen Varan Alp’e başımı çevirdiğimde öfkesinin dakikalardır geçmediğini fark ettim. “Kendisi planlamış işte, şerefsiz. Birileri onu aşağıdan atacak, ölecek, sonra suçu Miray’ın üstüne atacak.”
Kamil Savcı yüzünü ekşitti. “Oğlum niye böyle bir şey yapsın?”
Erkin “Bu klişe planı uygulasaydı Miray çoktan cezaevindeydi. Herifler o kadar sağlam plan yapıyor ki aylarca kim olduklarını çözemedik. Miray’ı çatı katına bırakırlardı öyle olsa,” dedi hemen.
Bir ona bir buna dönmekten başım dönünce “Bir dakika,” dedim yüksek bir sesle. “Şimdi olay yerinde hiç mi silah, bıçak, kan… Yani bunları nasıl bulamamışlar? Nasıl yok etmişler? Başka bir yerde gerçekleşse yaralanma olayı, İlkhan oraya gidene kadar kan kaybından ölürdü zaten. Demek ki parti binasında olmuş, merdivenlerden çıkarken de yaralı olduğu için akbilimin üzerine kan damlamış.”
“Dayımın odasında gizli bir bölge var o zaman,” dedi Varan Alp. “Ya da parti binasının herhangi bir yerinde. Olabilir mi acaba böyle bir şey? İlkhan’ı gizlediyse mümkün. Ki anahtarın çalınmış olması dayımın odasında böyle bir bölge mi var, diye düşündürmüyor değil.”
Tüylerim ürperdi, sonra da “Evet, o yüzden anahtar çalmışlar,” dedim büyük bir aydınlanmayla. “Demek ki sadece anahtarla açılan, kırılamayan bir kapı var, gizli bir yere açılıyor. Dayının odasında olmayabilir de… Yani öyle bir bölme ki emniyet fark edememiş.”
Erkin, “Yoktur öyle bir şey, alt tarafı siyasi parti binası,” dedi rahatça.
Kamil Savcı da bize katıldı. “Ben Varan Alp’in söylediğine çok kıl oldum vallahi, Erkin Savcım.”
Varan Alp duraksadıktan sonra devam etti: “Bir de aslında en başından beri hep Miray’ın akbilinin parti binasına nasıl gideceğini düşünüyoruz. Akbilin üstünde parmak izi mutlaka çıkmıştır. Sistemde eşleşmemiş mi savcım?”
“Eşleşme yok vallahi, yani ben duymadım,” diyen Kamil Savcı derin düşüncelere daldı. “Yahu şimdi bu akbil sendeyse, sen de parti binasına gittiysen, orada seni darp eden kişi senden akbilini alıp çatı katına çıkarmış olmasın?”
Her şey olabilirdi. Bu yüzden “Olabilir savcım, yani ben hatırlamıyorum ama mümkün,” dedim kısaca.
“Görgü tanığı da İlkhan’ın düştüğünü gördükten sonra bayılmıştı, yani içeriye gireni ve çıkanı görememesi mümkün. Ne kadar baygın kaldığını söylemedi,” dedi Varan Alp. Bana doğru dönüp koluma hafif bir hareketle dokundu ve “Sen bana gelirken akbilin yanında mıydı?” diye sordu.
Bir süre düşündüm ama hatırlamayınca hüzünle önüme döndüm. “Hatırlamıyorum Varan Alp.”
“O zaman Miray’ın hatırlamasını bekleyelim,” dedi Erkin de. “Ondan akbili kim aldıysa cinayeti de o işledi.”
“Tabii ki bunu beklemeyeceğiz.” Varan Alp hemen telefonunu çıkardı. “Ben dayımla konuşacağım, işin aslı ne onu öğreneceğim. Gizli odası var mı, yok mu… Mecburen söyleyecek. Sıkıyorsa söylemesin.”
Masadan kalktı, ileriye doğru yürüdü. Bir süre telefonla konuşmasını izledim. Tabii ki söylediklerini duymadığım için de epey merak ettim.
Kamil Savcı, “Miraycığım,” dedi kısık bir sesle. Ona doğru döndüğümde göz ucuyla Varan Alp’i izlediğini fark ettim. Gözlerini bana çevirip Erkin’e de kısa bir bakış attıktan sonra “Şimdi bu oğlan senin darp konusunu duyunca deliriyor, o yüzden öyle bağırdı,” dedi kısık bir sesle. “Siniri de ona. Sana değil yani...”
Sıkıntılı bir nefes verdim. Sonra da “Tahmin edebiliyorum,” dedim.
“Sen eğer bir şey hatırlayacak olursan gel, ilk bana haber ver. Erkin Savcıma haber ver,” diyerek Erkin’in omuzuna dokundu. Elini çeker çekmez “Şimdi buna söylersen mantıklı düşünemez, yanlış hareketler yapar,” deyince arkama dönüp Varan Alp’e baktım.
Masaya dönerken “Eğer net bir şey hatırlarsam ondan saklamam,” dedim.
Kamil Savcı tebessüm etti. “Canın çok yanıyor mu hâlâ?”
Başımı bir kez kaldırıp cıkladım. “Dokununca morluklarım ağrıyor ama baş ağrım geçti gibi. Bir de çok uykusuzum. Konuştuğumuz konu sıradan bir şey olsa burada duramazdım herhalde. Acayip uykum geliyor.”
Erkin sıkıntıyla “Sana şunu yapan herifi alacaksın, kafasına kafasına vuracaksın da… Neyse…” deyince kaşlarım çatıldı.
“Belki de bir kadındır,” dediğim an ikisinin de kaşları çatıldı. “Ama erkek ön yargınıza çok hak verdim.” Arkama yaslandım. “Sonuçta her yıl kaç kadın öldürülüyor bu ülkede… Şiddete uğradıysam yüzde doksan dokuz bir erkek yapmıştır. Evet, hak veriyorum.”
İkisinin de başı hafifçe yukarı doğru kalkınca Varan Alp’in geldiğini anladım ve soluma döndüm. Yanımdaki sandalyeyi çekip hızlıca oturan Varan Alp başını olumsuz anlamda salladı.
“Dayımı aradım, açmadı. Şoförünü aradım ben de. O da nerede olduğunu bilmiyormuş. Sonra babam biliyordur diye babamı aradım,” dedi umutsuz bir vakadan bahseder gibi. “Babam bilmediğini söyleyip yüzüme kapattı.”
Çenemi tutamadım ve “Bu adam manyak mı?” diye sordum sert bir sesle. Ardından pişman olup yüzümü ekşittim çünkü Varan Alp’in babasıydı ve ayıptı. “Yani şey… Dayına dedim.” Gerçi o da dayısıydı ama en azından manyak olduğu tescillenmişti.
“Fark etmez ki… İkisi de gerçekten deli çünkü.” Telefonunu masaya bırakmaktan ziyade fırlattı, sonra da “Hadi, yiyeceksek yiyelim şu yemeği,” dedi bıkkınlıkla. “Yarın sabah tekrardan ararım. Bu arada yine de kolluk arama yapsa iyi olur. Onur’a söylersin sen Kamil Savcım.”
Yemeklerimizi sipariş ettikten sonra pek sohbet edemedik. Tadımız çok bariz bir şekilde kaçıktı. Fakat Kamil Savcı bazen kafamızı dağıtmayı başarabiliyordu. Mesela Ankara’dayken hayatının nasıl olduğunu anlatıp İstanbul ile karşılaştırdığında hepimizi güldürmeyi başarmıştı. Bu masadaki herkesin hayat çizgisinden muhakkak geçmiş olan Ankara, belli ki kendisini tüm kasvetine rağmen özletmeyi başarmıştı.
“Ben Ziva’ya bakmaya bayılırdım,” derken Varan Alp ile olan anılarından bahsediyordu. “Ben de köpek sahiplendim ama kısa bir süre sonra kaybettim.”
Refleksle dudağımı ısırdım, sonra da “Çok üzüldüm savcım,” dedim hemen.
“Hayvan öyle bir şey ki…” Kamil Savcı’nın epeydir şen görünen yüzü bir anda hüzne büründü. “Gerçekten sahip olmadan o sevgiyi anlayamıyorsun. Evinde her şeyden habersiz saf bir can var, seni bekliyor, seni gerçekten seviyor ve bunu hissettiriyor. Sonra bir bakıyorsun, diğer gün yok. Ne farkı var ki insandan? O saf sevgiyi hiçbir insan veremiyor hatta. Ama gel gör ki bizden daha az yaşıyorlar. Keşke ölümsüz olsalar.”
Erkin ortamın duygusallığının tabiri caizse içine ederek “Benim de küçükken balığım vardı, iki gün yaşayıp öldü. Sinirlenip bir daha almadım,” dedi.
Maalesef güldüm.
Kamil Savcı, Erkin’in omuzuna sertçe dokunurken “Savcım ne yaptın balığa da iki günde gitti hayvancağız?” diye sorunca Erkin öylece kaldı.
“Ne yapacağım hayvana be? Boyum yetişmiyordu, zar zor görüyordum akvaryumdan.”
“Yuh!” dedim ben de gülüşümün arasında. “Bir tane balığa kocaman akvaryum mu almıştınız?”
Varan Alp elini omuzuma getirip saçlarımı geriye atarken “Canım onlar zengindi,” dedi. “Fanus almaya utanmışlardır.”
Göz ucuyla omuzumda duran eline ve boynumda kalakalan parmaklarına baktım, sonra da karşımızda oturan Kamil Savcı ve Erkin’e. İkisi de Varan Alp’e bakıyordu.
Erkin “Oğlum senin bu konuda konuşmaya hakkın var mı?” diye sorarken odaklanamadım çünkü Kamil Savcı bana kaş göz işareti yapmaya başladı. “Haksız mıyım Kamil Savcım? Adamın dayısı siyasetçi, tüm akrabaları hukukçu. Hadi, hepsini geçtim. Anne tarafı milyoner. Bana zengin züppe diyor.”
“Hadi oradan, anne tarafımla görüşmüyorum bile.” Varan Alp’in elini omuzumdan indirdiğimde Kamil Savcı keyifle arkasına yaslandı. “Ayrıca hukukla zenginliğin bağlantısı ne tam olarak?”
“Hadi hadi… Anne tarafıyla görüşmeyen Varan Alp’e bak. Dayın az kalsın Cumhurbaşkanı olacaktı. Seni de yakında pusulada görürdük.”
Kamil Savcı kahkaha atarken “İlahi… Varan Alp’i asla siyasetçi olarak düşünemiyorum,” dedi.
“Katılıyorum,” dedim ben de.
Varan Alp “Ben de katılıyorum,” dedi komik bir sesle. “Erkin buraya gelmeden kafayı bulmuş. Zaten geldiğinden beri ağzından çıkan mantıklı kelime yok,” diyerek arkadaşına takılmaya devam etti.
Erkin geçiştirircesine kaş göz işaretleri yaparken Kamil Savcı da “Ben de seni iyi gördüm,” dedi. Kime söylediğini anlamak için başımı ona doğru çevirdiğimde Varan Alp’e baktığını fark ettim. “Böyle yüzüne bir kan gelmiş. Hayırdır?”
Belli etmemek için kafam kadar büyük olan su bardağını elime aldım ve içmeye başladım. Varan Alp de o sırada “Bana mı?” diye sorup zaman kazanıyordu muhtemelen. “Ne hayrı? Anlamadım.”
“İyisin iyi…” dedi Kamil Savcı imayla.
“Ne oluyor ya?” diye soran Erkin, her şeyden bihaber gibiydi. “Olay ne şu an? Söyleyin savcım da ben de takılayım azıcık.”
Su bardağını masaya nazikçe bırakırken ikisine de bakmadım. Kamil Savcı da “Yok bir şey, öylesine…” deyip geçiştirdi. “Miray senin işler nasıl gidiyor? Aykut Bey’le anlaşıyorsunuz galiba?”
Konuyu değiştirmesine epey memnun olurken “İyi,” diyebildim sadece. “Evet, Aykut bir anda beni çok sevmeye başladı. Değişik biri ama ben de seviyorum onu.”
Kamil Savcı dalga geçercesine Erkin’e dönüp “Sana aldığı kılıfı kullanmalıydın,” deyince tebessüm ettim.
“Çok komik,” diyen Erkin gözlerini devirdi. “Ruh hastası herif… Nasıl bir kafayla yaşıyor, bilmiyorum. Oksijen yerine helyum mu çekiyor, su değil de rakı mı içiyor, hepsi birer muamma.”
Varan Alp, “Sen kendine bak önce,” diye takılmaya devam etti. “Bugünkü hallerin deli etti beni. Sensin ruh hastası.”
Erkin, çaprazında duran Varan Alp’e “Git işine be,” dedikten sonra tavırla önüne döndü. “Ne yaptık sanki?”
“On kere odama geldin mesela. En son gelişinde Niyazi bile yuhladı,” deyince tepkisini merak ettiğim için Erkin’e döndüm.
“Niyazi yuhladı,” dedi yediremiyormuş gibi. “O Niyazi zaten kaşınmaya başladı. Ayrıca çok bıktıysan git başka arkadaş edin kendine. Değerini bilenleri çat diye çıkarıyorsun hayatından.” Erkin bunu söyleyince Kamil Savcı ve Varan Alp kıkırdamaya başladı. “Kamil abinle güzel güzel geçinip gidersiniz.”
Kamil Savcı, “Erkin Savcım bu adam seninle her gün görüşemez,” deyince kaşlarım çatıldı. Bir yandan uykum geldiği için asla sohbete katılamıyordum. “İleride evlenip barklanacak, hiç görüşemeyeceksiniz.” Göz ucuyla bana bakıp “Değil mi? Alışsın yani şimdiden,” deyip sırıttı.
“Tamam, anladık ya… Siz emniyetin ücra köşelerinde gizli gizli buluşun.” Bizi kastettiğini zannedip kaşlarımı çatarken Kamil Savcı’ya döndü. “Sonra böyle sözlerle beni kandırın.”
Varan Alp, “İçtin mi gerçekten sen?” diye sordu ciddiyetle. “Bak, dürüst cevap ver. Eğer içmediysen kafanı bir yere vurduğundan şüphe edeceğim artık.”
“İçmedim.”
Kamil Savcı “İnsan içmeden de kafa bulabilir gayet,” deyip arkasına yaslandı. Bıyıklarını düzeltip “Mesela aşk, insanı sarhoş eder,” diye devam etti. “Öyle değil mi Erkin Savcım?”
Bugün Erkin’e takılma günüydü anlaşılan.
“Âşık falan değilim ben,” diye anında inkâr etti. “Ayrıca önce kendine bak sen, Kamil Savcı. Halegül Komiser’e aşkından engelini kaldırdığını bile anlayabiliyorsun. Bu nasıl bir kafa mesela? On beş yaşında gibisiniz.”
Kamil Savcı asla bozulmadı, aksine büyük bir mutlulukla “Âşık olduğumu inkâr edecek kadar korkak değilim,” dedi. “Ama bu masadaki diğer arkadaşlarım için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.”
Varan Alp de Erkin de bir süre Kamil Savcı’ya takıldı, o kadar uykum geldi ki bazı söylediklerini dinleyemedim, daha doğrusu odaklanamadım. Gözlerim bir açılıp bir kapanırken dik durmak zor olmaya başladı.
Bir iki dakika sonra “Değil mi Miray?” diyen Kamil Savcı’nın sözüyle irkilip gözlerimi kırpıştırdım. “Ohooo, iyice gitti Miray. Biz seni evine bırakalım da uyu en iyisi.”
Parmaklarımla gözlerimi ovuşturdum, sonra da “Gerçekten çok uykum var,” dedim. “Uyumam lazım, yoksa uykusuzluktan bayılacağım.”
“Ben bırakayım seni,” diyen Varan Alp’e doğru zar zor döndüm, artık gözüm önü kararıyor gibiydi.
Sandalyeme astığım çantamın kolundan tutup omuzuma astım, sonra da gözlerimi iki saniye kapatarak ayağa kalktım. Bacaklarımla sandalyemi geriye ittirirken Kamil Savcı biraz daha burada kalacağını, Erkin’in de ona eşlik etmesi gerektiğini söyledi.
“Görüşürüz,” dedim, daha fazla sohbetlerine dayanamayarak. Tek isteğim, eve gidip uyumaktı.
Vedalaştıktan iki dakika sonra arabaya biner binmez emniyet kemerimi bağladım ve gözlerimi kapattım fakat Varan Alp’in “Senin uyuman yasak değil miydi?” demesiyle aniden gözlerimi açtım.
“Ne yasağı?” Gözlerimi kırpıştırdım. “Yirmi saat geçmiştir. Uyuyacağım ben.” Başımı cama yasladım fakat araba hareketlenir hareketlenmez geri kaldırdım.
Güldü ve “Telefonunu masanın üstünde unutmuşsun, al bakalım,” diyerek bana uzattı.
Telefonumu elime alır almaz kilit ekranım açıldı. Hiçbir mesaj görmemek beni rahatlatırken uyumak için tekrardan rahat bir pozisyon aradım.
Biraz daha uyumasaydım direkt bayılacağımdan da ayrıca çok emindim.
Yol boyunca uyuduğumu, Varan Alp’in burnuma dokunup beni uyandırmasıyla fark ettim. Bu hareketinden hemen sonra gülümseyerek gözlerimi açtım ve yüzümü geriye doğru çektim.
“Bu burnuma dokunarak uyandırmak…” dedim uykulu sesimle. Yeni uyanmanın verdiği rahatsızlıkla esnedim ve “Nereden esiyor hep?” diye sordum.
Ben dışarıya bakıp nerede olduğumuzu anlamaya çalışırken o da “Gıdıklanınca uyanır ya insan,” diye açıkladı kendince. “Ondan yani.”
Gözlerimi tamamen açmaya çalışıp “Günaydın,” deyince asla bozuntuya vermeden ciddiyetle başını salladı.
“Günaydın.”
Yalnızca sokak lambasının aydınlattığı karanlık caddeye doğru bakarken arabaya nasıl bindiğimi bile hatırlamadığımı fark ettim. Zihnim benimle dalga geçiyor gibiydi.
Eşyalarımı toparlamak için arabaya bakındım, Varan Alp de o sırada “Yarın sabah hastaneye mutlaka git, unutmadım onu,” demeye başladı. Çantamın fermuarını açıp telefonumu içine sıkıştırdım. “Hatta şimdi bile gidebiliriz.”
Hâlâ uykum geldiği için “Çok yoruldum bugün, yarın giderim, sana da haber veririm,” diye geçiştirdim. “Zaten önemli bir şey yoktur. Futbolcular kafa kafaya çarpışıyor, aynı gece taburcu olup gülerek galibiyet gönderisi paylaşıyorlar. Alt tarafı kafam bir şeye çarpmış. Bir kere ben…” dediğim an gülmeye başladı. “Parkta Koray’ı salıncağa bindirip salladım, sallarken salıncak kafama çarptı, yere yapıştım anlayacağın üzere… Annemler hastaneye götürdü, yine aynı şeyler yani…”
“O günden beri de arsızlık var galiba,” deyince anında ayıldım ve kaşlarımı çattım.
“Ne?” dedim kızar gibi. “İki oldu bu. İki kez bana arsız dedin Varan Alp.”
“Öncekini söylediğim gün de delirttin beni. O neydi ya öyle?” diye sorunca o günü anımsayıp sırıttım. “Niye öyle davranıyordun o gün bana?”
Gizemli bir sesle “Söylemem, sır,” dediğimde daha da merak ettiği gözlerinden anlaşılıyordu. “Ama kötü bir sır değil, komik bir sır.”
“Komik bir sır…” derken anlamaya çalıştı ama muhtemelen tahmin edemedi.
Annemin beni delirtip manipüle ettiğini ve o delilikle gidip Varan Alp’e sataştığımı kimse bilmemeliydi.
Saatin geç olduğunu, onun da benim gibi yorgun ve uykusuz olduğunu hatırlayıp rahatsız bir ifadeyle arabadan saati kontrol ettim. Çok geç olmadığı için gülümseyerek ona döndüm ve “Sen de eve gidip hemen uyu,” dedim. “Hiç uyumadın kaç gündür… Gözlerinin çevresi,” deyip işaret parmağımla göz kapağına dokundum. Sol gözü kapandı ama sağ gözünü açık tuttu, ben de bir anda güldüm.
“Ne olmuş, çirkin miyim yani?” diye sordu.
“Benim sözlerimi bana mı satıyorsun şimdi?” diye sorup elimi geri çektim ama tam çekemeden tutup öptü.
“Senin sözlerini sana iade ediyorum tam olarak, evet.”
“Elimi de iade edersen yalnız,” deyip yalandan çekiştirdim ama bırakmadı. “Evime gideceğim.”
Başını tıpkı benim gibi kendi koltuğuna yan bir şekilde yaslayıp yüzüme bakarken gözleri önce yüzümde, sonra da boynumda gezindi. Boynumdaki yaraya baktığını anlayınca da daha fazla görmemesi için saçımı öne getirip iyice kapattım.
“Öyle kapatınca geçiyor mu hemen?” diye sorduğunda sıkıntılı bir nefes verdim.
Uykulu ve yorgunduk, ek olarak ara ara gerçekten de çok üzülüyorduk. Kim olduğunu bilmediğim manyağın tekiyle aramda ne geçti de böyle oldu diye düşünüp durmaktan da bezmiştim. Muhtemelen Varan Alp de aynı durumdaydı.
“Geçmiyor tabii.” Elini daha sıkı tuttum. “Ama daha fazla düşünme sen de Varan Alp. Ne olup bittiğini bilmeden bu kadar kafa yormak… İnsanı hırpalar. Ben de düşünmemeye çalışacağım. Tamam mı?”
Hiçbir tepki vermedi, sonra da belli belirsiz kafasını salladı. Emniyet kemerini çevik bir hareketle çözünce kaşlarımı çattım. Biraz daha yaklaşınca da neden çözdüğünü anlayıp ona sarıldım.
Bu bir “iyi geceler” sarılmasından ziyade “birbirinden güç alan iki sevgili, dost, her neyse” onun sarılmasıydı. Bu yüzden sıradan “iyi geceler” sarılmasından çok daha uzun sürmüştü. Neredeyse bir dakika, belki de daha fazla. Saymadım.
Çenesini omuzuma dayamış, burnunu da saçlarıma gömmüştü.
Kendimi geri çektiğim an o da uzaklaştı, sonra da saçlarımı geriye doğru atıp boynuma dokundu. “Buraya krem falan yazmadılar mı? Daha erken iyileşmesi için?”
Esefle kınar gibi bir bakış attım ama kıyamayarak “Hayır, hemen çıktım hastaneden,” diye açıkladım.
“Eczaneye gidip soralım mı?” diye sorunca bıkkınlıkla ofladım.
“Artık şu yara konusunu direkt kapatsak çok iyi olacak. Tamam, eczaneye de giderim. Oldu mu?” diye hızlıca sorup konuyu kapattım.
İkna olur gibi başını salladıktan sonra tekrardan yaklaşıp boynuma dünkü sert öpücüklerinden ziyade yumuşak bir öpücük kondurdu.
Geri çekilirken güldüm ve “Sen de öpmelere doyamadın dünden beri,” dedim utandırmak için. “Anladık, bir sene ayrı kaldın, çok özledin…”
“Miray!” dedi şakayla karışık kızıyormuş gibi.
“Bir de!” dedim hatırlayıp duruşumu dikleştirirken. “Kamil Savcı yanağıma dokunduğunu gördü! Söz verdin, bir kendini tut insanların yanında!” diye kızdım. “Görüp imayla baktı bir de…”
“Ne zaman yaptım?” diye yalandan sorunca öfkeyle bakmaya devam ettim. “Tamam, unutmuştum o an, sonra fark ettim…” diye bahane uydurdu. “Gerçekten.”
Çantamı koluma taktıktan sonra emniyet kemerimi çözdüm, sonra da “Bir daha olmaz herhalde,” dedim ve göz ucuyla siteye baktım. “Özellikle ablam ve Teo’nun yanında beş adımdan fazla yaklaşırsan çok büyük olay çıkarırım.”
Hemen uyum sağladı ve “Tamam,” dedi sakince. “Söz verdik bir kere, tamam.”
Kapıyı açmak için elimi götürdüm, sonra da masum masum bakan Varan Alp’e uzanıp yanağından öptüm. “Görüşürüz,” dedim.
“Görüşelim.”
Arabadan zar zor indim, desem yalan olmazdı. Kapıyı kapatırken bile arabanın cam filmli kaplamasından ötürü onu göremesem de adımlarım geri geri gitti fakat saçmaladığımı düşünüp hızlı hızlı eve doğru yürüdüm.
Anahtarı kapıya uzattığım an kapı aniden açıldı ve annem “Nerede kaldın sen?” diye diye bir anda muhtemelen hesap sormaya başladı. Ses tonu pek hesap soruyormuş gibi çıkmasa da yüzündeki endişe dolayısıyla öyle anlamıştım.
Eve adımımı atar atmaz “Nerede mi kaldım? Ne zaman?” diye sordum peş peşe. Ayrıca benim onları soru yağmuruna tutmam gerekirdi, bu yüzden “Benden önce siz mi hesap verseniz?” diye sordum öfkeyle.
Annem geriye çekilip kaşlarını çatarken “Ne hesabı kızım? Sen neredesin bu saate kadar? Telefonuna da ulaşamadım. Delirdim meraktan ya…” dedi. Neredeyse ağlayacaktı. “Zaten kafanda, boynunda…” Cıkladı.
Üstüme yürürcesine bir adım attı ve bana sarıldı, ben de korktuğunu anlayınca “Anneciğim, şeydeydim ben…” dedim. “Kamil Savcı falan… Onlarlaydım. Otopsi raporu hakkında konuştuk, yemek yedik.”
Sonunda sıkıca sardığı vücudumu bıraktı ve geriye çekildi. Sonra da “Kızım insan bir haber verir, telefonuna ulaşamadım,” dedi peş peşe. “Yemek yedin mi, ne yedin? Bu doktorlar sana ilaç yazmış mıydı?” Yaramı kontrol edercesine boynuma baktı. “Ağrı kesici vereyim mi? Ablanda vardı, getirdim.”
“Anne,” diyerek müsaade edercesine ileriyi işaret ettim. “Geç salona, geliyorum. Koray ve babam evde mi?”
“Koray uzanıyor salonda. Baban da mutfaktaydı. Ne oldu, niye?”
Şüpheyle gözlerinin içine baktım. “Bir halt yemiş yine. Bu çocuk benden dayak yemeden… Neyse… Elimi yüzümü yıkayıp geliyorum.”
“Ne haltı?” diyerek cevabını bildiği bir soruyu sorsa da aldırmadım ve banyoya girdim.
Çeneme ve boynuma soğuk su çarptım, elimi yıkadım ve saçlarımı biraz düzeltip banyodan çıktım. Salona girene kadar ne diyeceğimi düşüneyim derken eş zamanlı olarak zil çaldı.
Kimin geldiğini düşünürken kaşlarımı çatarak hızlıca kapıya yürüdüm ve açtım. Sanki geldiğimi görüp peşime takılmış gibi sırıtan eniştem ve ablama ölümcül bakışlar attım. Ha bir de… Yeğenimi de işin içine karıştırıp süsleyip buraya getirmişlerdi.
“Hayırdır bu saatte?” diye sordum sinirle. “Yoksa annem mi haber verdi de suçlu suçlu peşime takıldınız?”
Ablam sessiz kalırken eniştem içeriye girdi ve “Hayırdır Miray?” diye sordu.
“Senin keyifsizliğinin sebebi de belli oldu Teoman.” Geriye çekildim ve salonu işaret ettim. “Geçin de anlatın bakalım. Hepimizden de saklamışsınız zaten.”
Ablam sanki daha az azarlamamı istiyormuş gibi gülümsedi ve Rüzgar’ı kucağıma verdi. Zavallı yeğenimi alet ettiği durum dolayısıyla daha çok sinirlendim ve ona da içeriyi işaret ettim.
“Rüzgar,” dedim ve bana merakla bakan yeğenime gülümsedim. “Teyzeciğim, senin bu annenle baban…” dedim kısık seslerle. “Benim arkamdan iş çevirmişler.”
Çenesinden öpünce güldü ve iki saniye sonra kucağımdan inmek için kıpırdandı. Yere bıraktım ve “Hadi,” dedim peşime takılması için yürüyerek.
Salona girdikten sonra babam da dahil herkesin tek bir koltukta oturması komik gelince gülmemek için epey direndim. Hepsi büyük bir merakla yüzüme baktığı içinse kendimi öğretmen gibi hissettim.
Öğrencilerini azarlayan bir öğretmen.
Ayakta durmak istemediğim için berjere oturdum ve “Koray uyuşturucu satıyor,” dedim öfkeyle. “17 Eylül’de dışarı çıkıyor. Siz de bunu bilip bayağı bayağı benden saklıyorsunuz. Niye sakladınız ya?” diye bağırdım.
Annemin kafası karışır gibi oldu. “Kızım, iyi misin sen?” diye sordu.
Babam “Dalga geçiyor bizimle,” deyince eniştem araya girdi:
“Hatırlamıyor geceyi.”
“Ne?” diye aniden ayağa kalkan annem, şokla yüzüme baktı.
“Bana söylediniz mi bunu?” diye sordum merakla. Ben de şaşırmıştım.
Teoman çenesini kaşırken “Koray dışarı çıktı, biz de onu aramak için çıktık,” dedi keyifsizliğini sürdürerek. “Bengü anne de sen belki ulaşırsın diye sana haber vermiş. Ona çıkacağını söylemişsin.”
Aklıma telefon aramalarım geldi. “İyi de ben nezare…” derken sustum. “Şey, emniyetteyken telefonumu kontrol ettim, annemle görüşmemişiz.”
Nezarethanede olduğumdan bihaber oldukları için az kalsın pot kırıyordum.
Koray başını asla kaldırmadığı için “Koray gözümün içine bak!” diye bağırdım. “Nasıl böyle bir şey yaparsın sen ya? Daha cezaevinden yeni çıktın, geri zekâlı!”
“Kızım, bağırma,” dedi babam saati işaret ederek.
Kendimi tutamadım ve “Neye bağıralım baba? Buna bağırmayacaksak neye bağıralım mesela?” diye devam ettim ancak Rüzgar bana merakla baktığı için bunu derhal kestim. “Rüzgar korkmasın diye şu an bağırmıyorum ama Koray gerçekten, sen…” dedim dişlerimin arasından. “Büyük bir dayağı hak ettin. Keşke Menderes patlatsaymış iki tane ensene.”
“Menderes’in gönderdiği koruma gece Koray’ı eve getirdi,” dedi ablam.
Muhtemelen Varan Alp ablamlara uğradığında o yüzden herkes evde ve mutluydu.
“Biz seni çok aradık,” dedi babam, başımdaki sargıyı işaret ederken. “Açmayınca hem Koray için hem senin için endişelendik kızım. Çok kötü bir geceydi.”
“Siz telefonlarınızı kapattınız, değil mi?” diye sorunca hepsi kaşlarını çattı. “İlkhan öldü ya hani… Şimdi parti binasına yakın bir yerde sinyal verdiyseniz…”
Teoman rahatlıkla “O şerefsizle alakamız yok, kurcalama sen de,” dedi ve konuyu direkt değiştirdi: “Sen neredeydin gece?”
Eniştem Varan Alp’in evinde olduğumu annemler öğrensin diye böyle bir laf ortaya atınca sinirlendim ve ayağa kalktım.
Bu kez oklar bana döndü, hepsi sorgulayıcı bakışlarla bana bakmaya başladı.
“Mir Beyaz’laydım, sonra Varan Alp’in yanına gittim.” Annemin kaşları çatıldı. “Sonra da zaten apar topar çıkmışım. Ayrıca,” dedim enişteme bakarak. “Oradan hemen çıktım. Ve evet, sonrasını da hatırlamıyorum.”
“Bu merdivenden düşme işi yalandı, ben biliyordum…” Annemin gözleri doldu. “Kızım sana biri bir şey mi yaptı? Bak, hatırlıyorsan söyle.”
Ablam “Ne?” dedi ve başımdaki sargıya baktı. “Miray düşmedin mi sen şimdi?”
Babamla Koray’a baktım, sonra da enişteme. “Olmadı bir şey.”
“Nasıl olmadı?” diye soran babam, aydınlanır gibi ayağa kalktı. “Kızım senin başına ne oldu? Düştüm, dedin. İnandık biz de. Eee? Ne bu şimdi? Annen neden böyle söylüyor?”
Bunalınca bir bahane bulması için enişteme döndüm ama o da tüm bunlardan sıkılmış gibi başını çevirdi. Ben de “Hiçbir şey hatırlamıyorum,” dedim bahane üretemeyince.
“Hiçbir şey hatırlamıyorsun.” Babam biraz daha yaklaşıp başıma iyice baktı, sonra da sabır çekercesine gözlerini yumdu. “Biri senin başına vurdu o zaman. Öyle miymiş Teoman?”
Eniştem “Bilmiyoruz baba,” deyince öfkeden ve muğlaklıktan ötürü sinirim çok bozuldu, gözlerim doldu.
Babam gözlerimin dolduğunu görünce “Kızım eğer korkuyorsan…” dedikten sonra söylediği cümleden pişman olur gibi yüzünü ekşitti. “Sen korkmazsın gerçi.”
Hatırlamayı mı istiyorum, hatırlamamakla mı kalsın istiyorum, bilemedim. Bu yüzden iyice öfkelendim ve “Korkmuyorum, sadece bilmiyorum,” dedim.
Babam ağladığımı görünce bir süre niye ağladığımı anlamaya çalışır gibi yüzüme baktı, sonra da sırtımı sıvazlayıp “Düşmüşsündür kızım, boş ver,” demeye başladı. “Bakma bize, başımıza bu kadar iş gelince kurcalayıp durduk.”
Burnumu çektikten sonra “Düşmüşümdür,” dedim inanmayarak.
Kafamdan öptükten sonra sırtımı sıvazladı ve biraz sarıldıktan sonra “Hadi, git odana da uyu, gözlerin kıpkırmızı uykusuzluktan…” deyince geriye çekildim ve herkese tek tek baktım.
Tabii ki sulu göz annem ve kopyası olan ablam ağlıyordu.
Beni de kendilerine benzetmişlerdi.
Koray’a döndüğümde suçlu bir bakışla gözlerini kaçırdı, ben de tekrardan sinirlenip “İyi geceler,” dedim. Odama yürüdüm ve girer girmez kapıyı sertçe kapattım.
⚖️
Sabah kalkar kalkmaz Kamil Savcı’yı arayıp bir gelişme var mı, yok mu soru yağmuruna tutmuştum fakat onun da haberi yoktu. Onur’la görüştükten sonra haber verecekti ve tıpkı herkes gibi o da dinlenmem gerektiğini söyleyip durmuştu. Benden bir şey mi saklıyorlar, diye düşünüp dururken annemin elime tutuşturduğu tabakla göz göze gelmiştim.
Mir Beyazlara poğaça götürmem için tutuşturmuştu. Üstelik sıkıntıdan üç tepsi yaptığı için neredeyse bir tepsi poğaça vardı tabağın içinde. Bu dengesiz halimle düşürmesem iyiydi.
Mir Beyaz’ın kapısını çalışımın üstünden bir dakika geçtiğinde, elimdeki poğaça tabağına ölümcül bir bakış attım. Annem evde olduklarını söylemişti ama kapıyı çalsam da açan yoktu.
Elif’te olabilirler miydi?
Buse’nin terliği de dâhil olmak üzere kapının önündeki ayakkabılıkta hiçbir iz göremeyince sırf Mir Beyaz’ı merak ettiğim için Elif’in dairesinin yolunu tuttum.
C bloğun, yani Elif’in dairesinin olduğu bloğun önüne geldiğimde duvarın kenarında Mir Beyaz’ı ve Elif’i konuşurken gördüm. Arkaları dönük bir şekilde oturdukları için beni görmediler, ben de öylece durdum çünkü Elif ağlıyordu.
Dinlemek için merdivenin arkasına doğru gizlice yürüdüm, elimdeki poğaça tabağını da çimlerin üstüne bıraktım. O sırada Elif “Sürekli kurcalıyor, çok sinirim bozuluyor,” diyordu.
Ne için söylüyordu ki bunu?
Mir Beyaz teselli eder gibi “Tamam, geçti gitti artık,” deyince kaşlarım çatıldı. Çok tuhaf hissettim. “Seni bir daha ararsa bana söyle, ben uyarırım.”
Kimden bahsettiklerini düşünürken Elif’in peşinde bir sapık mı var acaba, dedim içimden.
Onları dinlemek yanlış olduğu için gitmek için arkamı döndüm. Yere bıraktığım tabağı almak için eğilirken Elif, “Sonuçta savcı,” dedi belirsiz bir sesle. Öncesinde ne dediğini duyamamıştım. “Sen nasıl engel olacaksın? Boş ver. Ben onunla idare ediyorum bir şekilde. Zaten eskisi kadar kötü davranmıyor.”
“Boş ver, takılma. Anlattığına göre pek de normal bir an değilmiş, sorgulaması normal, takılma.”
Sertçe yutkunurken eğildiğim yerde kalakaldım. Beynime bir anlığına kan gitmedi.
Çimlere oturup sakinleşmeye çalışırken beni “Unut o geceyi, HTS kayıtları hallolmuş zaten,” dedi. “Önüne bak artık. Kendini deli ettin iki gündür. Böyle olunca annen de endişeleniyor.”
“Nasıl sakin olayım Mir Beyaz?” diye daha yüksek bir sesle konuşan Elif, bir süre sessiz kaldı. “Geri zekâlı, pis katilin teki yüzünden yapmamam gereken iğrenç bir şey yaptım.”
“Yapman gerekeni yaptın.”
Elif ısrarla “Hayır!” deyince sesi sanki vücudumun içinde yankı yapıp canımı acıttı.
“Elif, tamam, yeter… Annen yukarıda sırf sen böyle ağladığın için perperişan. Saide abla sakin kalsın istemez misin? Hem sürekli dile getirip durma. Ben biliyorum, sen biliyorsun. Başka kimseye anlatma. Başının belaya girmesini istemem, tamam mı?”
“Tamam. Tamam, iyiyim.”
“Hadi,” diyen Mir Beyaz’ın kalktığını anlayınca saklanmak için daha geriye gittim ve oturup gizlendim.
Merdivenlerden çıkarken adım seslerini işittim, sonra da sertçe yutkundum. Gittiklerini anlayınca ayağa kalktım ve yerde duran poğaça tabağıyla göz göze geldim.
İçeri girip ne olduğunu öğrenmem gerekiyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.33k Okunma |
4.33k Oy |
0 Takip |
55 Bölümlü Kitap |