
Merhabalar benim biricik okurlarım. Nasılsınız? Umarım iyisiniz dir?
Instagram hesabım
👇👇
haya.liyazar
Tiktok hesabım
👇👇
fatma.uygun.wattp
Hesaplarımı takibe alırsanız sevinirim.
Yorumlar da buluşalım canlarım.
İyi okumalar.🥰
___________________________
Kına …
Bir kızın avuçlarına sürülen renk değil sadece; bir hayatın başka bir hayata teslim oluşunun sessiz yeminiydi.
Aden ise o yeminle arasındaki mesafeyi her ne kadar korumaya çalışsa da, adımlarını kınanın kırmızı kaderine doğru sürükleyen görünmez bir el vardı: Zaman , aile, gelenek ve en çok da… Barlas.
Bir gelinin ellerine kına değil, kader sürülürdü aslında.
Avucunda yanan kırmızının her tonu, ona ait olanla olmak zorunda kalanın arasındaki ince çizgiyi hatırlatırdı.
Aden o çizginin tam üzerinde duruyordu şimdi .
Bir yanda ailesinin duaları, geleneklerin ağırlığı…
Diğer yanda Barlas’ın susarak anlatabildiği o derin, karanlık sevgi.
Kalabalığın gürültüsü Aden’e çok uzak, Barlas’a ise çok önemsiz geliyordu.
Çünkü ikisi için de bu gece, yüzlerce insanın arasında yaşanan tek bir an’a daralmıştı:
Bir hayatın diğerine dokunduğu o keskin, geri dönüşsüz an.
Aden, nefesini tutarken kendini bir okyanusun ortasında çırpınırken buluyordu.
Ne kıyı belliydi, ne dalga.
Yalnızca bilmediği bir yöne sürüklenen bir sandal hissi…
Ve Barlas’ın bakışlarıyla oluşan bir akıntı; güçlü, sahiplenen, kaçmanın imkânsız olduğu bir çekim.
Barlas ise Aden’i öyle bir dikkatle izliyordu ki, sanki dünyadaki tek gerçek oydu…
Tek kırılganlık, tek güzellik, tek ihtiyaç duyduğu şuanda elini tuttuğu kadınıydı.
Gözlerinin karanlığında hem bir adamın aşkı, hem bir adamın yarası vardı;
hem koruyan bir gölge, hem de yakan bir ateş.
Aden farkında olmadan titredi.
Barlas ise avucu arasındaki titreyen küçük kadının elini daha sıkı tuttu.
Barlas…
Kalabalığın içinde durduğu hâlde kalabalığa ait olmayan adam.
Bakışlarıyla Aden’in tenine dokunmadan dokunabilen, bir kadına sevdayı hem siper hem esaret kılabilecek kadar tutkulu ve kudretli bir adam dı.
Kına gecesin de yakılan mumlarından daha harlı bir ateş taşıyordu gözlerinde; Aden’i her gördüğünde biraz daha büyüyen, biraz daha sahiplenen, biraz daha saklamayı arzulayan bir ateş.
Aden ise biliyordu .
Bu aşkın içinde hem sığınak vardı hem tehlike.
Barlas’ın ona uzanan ellerinde bir adamın sevdası , inadı , derin yaraları, suskun öfkesi , gizlenen sırlar ve gömülü acıları saklıydı.
Oysa kadın kendi avuçlarında… özgürlüğünün son kırıntıları titriyordu.
Bu gece, Aden’in kına gecesiydi.
Ama belki de aslında Barlas’ın , Aden’i yeniden sahipleniş gecesiydi.
Aden kalabalığın arasında titrerken, Barlas sessiz bir savaşın tam ortasında tek bir şeyi biliyordu:
Bu kadın, onun alınyazısıydı. Bu kadın onun kadınıy dı.
Aden, merdivenlerin son basamağında Barlas’ın elini tutmuş bir vaziyette bekliyor du avludan bir alkış daha yükseldi.
Zılgıt sesleri havayı kesip tekrar çoğalıyor, kadınların neşesi taş duvarlardan yankılanıyordu.
İkisi yan yana, kalabalığın arasından ağır adımlarla ilerlediler.
Aden’in avuç içi terlemişti ama elini çekmemişti.
Barlas’ın tutuşu kararlıydı, sanki Aden’in adımını bile düşünmesine gerek kalmasın ister gibiydi.
Avlunun ortasından geçerken herkesin bakışları üzerlerindeydi;
ama Aden’in duyduğu tek şey zılgıtların ortasından yükselen sessiz çığlığıydı...
Boğazı yırtılırcasına bağırmıyor du ama bağırsa boğazında oturan yumrudan daha az canı yanardı. Bir yanı Barlas'a teslim olmak ister iken bir yanı ondan kaçmak istiyordu. Herkese karşı inkar etse de Barlas'ın her dokunuşun dan etkileniyordu bir süredir.
Bazen kendini bile kandırıyordu. Çünkü aklı, kalbî ve gururu arasında sıkışıp kalmıştı genç kadın. Ama bildiği tek şey gururu ağır basıyordu. Neticede Barlas yüzünden az şey yaşamamıştı.
Barlas’ın , Aden'in elini tutarak avludan çıktığında, kalabalığın alkışları peşlerinden bir dalga gibi yükseldi.
Zılgıtlar gecenin serinliğine karışıyor, konvoydaki arabaların farları sokağı baştan sona aydınlatıyordu.
Her kafadan bir ses, her arabadan başka bir türkü yükseliyor; düğün kalabalığı sokağın tamamına taşmıştı.
Kapı eşiğini geçip sokağa çıktıklarında hava daha serindi. Aden'in tenini ürperti yordu.
Gelin arabası sokak lambasının yansıması arasında parlıyordu;
çevresinde toplanmış kuzenler, amcalar, yengeler, çocuklar iki ailenin tüm akrabaları uğultu içinde birbirine karışmıştı.
Kornaların prova gibi kısa kısa öttüğü, müziğin arabalardan dalga dalga yayıldığı bir curcuna vardı sokakta.
Barlas, kalabalığı yarıp Aden’i arabaya doğru yönlendirdi.
Hiç acele etmeden, Aden’in eteği arabanın kapısına takılmasın diye hafifçe geriye çekilmesini bekledi.
Sonra kapıyı açtı.
“Dikkat et güzelim,” dedi alçak bir sesle.
Aden kabarık kına elbisesinin eteğini topladı, dikkatlice koltuğa yerleşti.
Artık arabada onun nefesi vardı, kokusu vardı, tereddüdü vardı.
Barlas , Aden’in elbisesinin eteğinin dışarıda kalan kısmını arabanın içine doğru yerleştirip Aden’in diz hizasına hafifçe dokundu geri çekildi .
“Tamamdır güzelim,” dedi Barlas.
Sanki bütün dünya düzene girmiş gibi.
Sonra kapıyı kapatmadan önce
bir anlığına Aden’in yüzüne baktı.
Duru, yakıcı, gizlemediği sevdası ile baktı.
Barlas hiçbir zaman sevdasını saklayan bir adam olmadı.
O bakış bunu bir kez daha kanıtladı. Bu defa herkes şahitlik etti .
Aden'in kına elbisesinin eteğine dikkat ederek arabanın kapısını yavaşça kapattı.
Arabanın etrafından dolaşırken sokakta korna sesleri çoğaldı;
Miraç, Cihangir ve Mirza çoktan arabalara dağılmış, müziğin sesini sonuna kadar açmışlardı.
Barlas sürücü kapısını açıp içeri oturdu.
Anahtarı çevirmeden önce bir an Aden’e baktı.
Sanki onu sadece bir koltuğa değil, başka bir hayata yerleştirmiş gibiydi.
Aden gözlerini kaçırdı;
Barlas’ın bakışındaki yoğunluk bir an için nefesini kesmişti.
Derken konvoyun en öndeki arabası kornayı uzun uzun çaldı.
Bu, hareket işaretiydi.
Arabalar ağır ağır yola koyulmaya başladı arkadan kornalar patladı,
zılgıtlar yükseldi,
kalabalık bir anda hareketlendi.
Konvoy sokağa yayıldı.
Müzik arabaların içinden taşarken
arabanın içinde bir tek sessizlik oturuyordu.
Aden camdan dışarı bakıyordu.
Sokağın renkleri akıp giderken içi daha da daralıyordu.
Barlas’ın nefesi ise direksiyonda sıkışmış bir adamın nefesi gibiydi kadına ne yaptığının farkındaydı ama geri dönüşü yoktu olmayacaktı da . Aden'i korumak için farklı bir çözüm bulunmuş olsa dahi Barlas için geri dönüşü yoktu. İlk başlarda başka bir yol olsun istiyordu Aden'i incittiği için ama sonradan kadına yakın oldukça, ona ufak temaslarda bulundukça sol yanındaki ateş büyümüştü ve Aden olmadan olmazdı eksik kalırdı yarım kalırdı. En önemlisi ise yıllardır olduğu gibi duygusuz gaddar bir adam olarak kalırdı.
Sevdiği kadını yanında tutmanın mutluluğu ile
onu korkutmamak için bastırdığı yangının arasında kalmış bir nefes vardı boğazına oturan .
Bir an için göz ucuyla Aden’e baktı.
Zorla değil.
Hak iddia eder gibi değil.
Sadece onun ne hissettiğini anlamaya çalışan bir adam gibi. Gördüğü manzara haftalardır gördüğü ile aynıydı. Zorla dayatılan hayatı kabullenmeye çalışan bir kadın . Ama Barlas'ın içine geçen haftalarda tohumu serpilmiş bir umut vardı. Tıpkı kartal yuvasına koyulmuş bir tohum gibiydi.Geçen haftalarda Aden zorunda olduğu için değil kedi iradesi ile ara ara Barlas'a yakın olmuş hatta gece arar olmuş tu.
Önceleri telefonu kapatmak için kırk takla atan kadın Barlas'ı arayıp sohbet edip düğün için fikrini alıp isteklerini sunmuştu.
Barlas geçen o günlerin verdiği rahatlıkla yüzünü cama çevirmiş dışarıyı izleyen kadının elini tuttu.
Aden eline temas eden sıcak elle bir an irkildi bakışlarını yan tarafında ki adama çevirmişti ki:
“Elin buz gibi olmuş yavrum niye üşüdü ğünü söylemiyorsun.” Arabanın ısısını bir kademe yükseltti.
“ Hangi zaman söyleyeyim ? Benim ellerim ve ayaklarım kışın hep soğuktur hep üşür .” Aklına gelen ile gülümseyip. “Utanmasam bir ara çorap dahi giymeyi düşündüm . Sonra çoraplı gelin diye deli lakabı gibi lakap takarlar diye vaz geçtim misafirlerin diline düşmek istemem.”
Son cümlenin ucundaki gülümseme, Aden’in kırılgan güzelliğiyle birleşti.
Barlas’ın yüzüne arsız, yakıcı bir gülüş yayıldı.
Aden’in elini avuçladı, sonra dudaklarına götürüp öptü.
“Karım hakkında yeni bir şey öğrendim iyi.”
Bakışlarını yola çevirirken göz kırptı.
“Ben dikkat ederim.
Ellerin de ısınır, ayakların da.”
Bir saniye durdu.
Gülüşü daha da derinleşti.
“Ben ateş gibiyim zaten koynuma girince hiç üşümezsin.”
Kadının nefesi bir an soluk borusuna takıldı.
Aden bir anda duyduğu söz ile afallayıp elini çekmeye çalıştı. “ Edepsiz adam yine başladın.” dedi yüzü kırmızıdan mora döner iken .
Barlas elini bırakmadı.
Aksine, bir kez daha dudaklarına götürüp öptü.
“Ne yapayım? Sen böyle utanınca güzel oluyorsun.”
Araba kırmızı ışığa gelince durdu. Barlas bu anı fırsat bilip küçük kadının çevirdi bedenini hafif eğilerek iki eliyle Aden’in yüzünü avuçları arasına aldı yumuşak, sahiplenici ve saklamadığı bir aşkla dolu bir temas.
Aden’in nefesi kesildi.
Gözleri büyüdü, dudakları aralandı.
Barlas biraz daha eğildi Aden’i kendine çekti ve yanağına sert ama sevgi dolu bir öpücük bıraktı. Özlediği ten yandığı kadının teni.
“Ulan…” dedi, sesi boğuk ve sıcak.
“Çok güzelsin. Kurban olurum sana.”
Aden’in göz bebekleri titredi.
Söz bulamadı. Barlas'ın yaptığı ani hareket ile resmen dili tutuldu böyle birşey beklemiyor du.
Ne yapacağını bilmeden dudaklarını dişlerinin arasına alıp ezdi utangaçlığından, heyecanından, ne yapacağını bilemeyişinden.
Barlas'ın bakışları Aden'in dişlerinin arasında ezdiği dudaklarına kaydı bu küçük hareketi görünce kısa bir an durdu.
Aden’in nefesini yüzünde hissetti.
Kadının saçlarından yayılan koku burnuna doldu.
Ve o kokuyu içine çekti derin bir nefesle…
sanki yıllardır özlediği bir şeyi bulmuş gibi.
“Mis kokulu güzel karım. ”
Sonra Aden’in boynuna eğildi.
Aden refleksle başını geriye çekmek istedi, ama Barlas’ın parmakları çoktan ensesini tutmuştu nazik ama bırakmaya niyeti olmayan bir tutuşla.
Boynuna hafif, kısa bir öpücük bıraktı.
Aden’in nefesi titredi.
Gözleri bir an kapandı.
Barlas başını kaldırıp Aden’in dudaklarını tekrar dişlerinin arasında kıstırdığını görünce başını hafif yana eğip fısıldadı:
“ Tüm irademin içinden geçiyirsun. Delirtiyorsun beni kadın… ”
Sesi hem gülüyor hem yanıyordu.
“Ben seninle nasıl baş edeceğim ha?” Ah şimdi ne çok isterdi o küçük dolgun dudakların arasındaki nefesi dudaklarının arasında hapsetmeyi. Kana kana o dudakların tadına bakmak o dudaklar şişene kadar ayrılmamak isterdi. Aden'in karşılık vereceğini bilse ne kına konvoyu, ne trafik ışığında durması fark ederdi. Bir saniye durmaz o arzu ile yanıp kavrulduğu dudaklara kapanıp saatlerce nefessiz kalana kadar hoyratça öperdi.
Yeşil ışık yanması ile Barlas kendini toparladı. Trafik akmaya başlamıştı ki yan tarafında Miraç'ın arabası üst üste kornaya basarak önüne geçti süratle ilerlemeye başladı.
Aden ve Barlas'ın gözü aynı anda arabanın arka camın da yazan yazıya takıldı.
“BİZ İSTERSEK ALIRIZ .” Yazıyordu.
Aden’in kaşları kalktı.
Barlas’ın dudak kenarı memnuniyet ile kıvrıldı.
Aden kıkırdamasını tutamayınca Barlas başını hafifçe ona çevirdi.
“Bak,” dedi, “Miraç bile doğruyu yazmış.”
Aden yüzünü buruşturup: “ Abim ve- ” Sözünü tamamlayamadan bu defa Ferman'ın arabası üst üste kornaya basıp gelin arabasını sollayıp tam önlerine geçti.
Bu defa Aden gördüğü yazı ile gülmesini bastıramayıp kahakahayı bastı.
Ferman'ın arabasını arka camında.
“ BEN VERMESEM NAH ALIRDIN.” yazıyordu. Kına konvoyu konağın kapısının önüne geldiğinde o yazıyı fark etmiş ve sinirden kudurmuş tu içten içe. Bunun altında kalmaya niyeti olmadığı için kuzenin den rica etmişti bu yazıyı yazmasını. Yazının biçimsiz liğinden de belliydi acele ile yazıldığı. Ferman da Karahan lara papuç bırakacak göz yoktu.
İki arabanın arkasındaki yazan yazı konvoydakiler Barlas ve Aden'in düğününü hatırladıkça güleceklerdi.
Aden kahkahaya boğulur iken
Barlas'ın yüzündeki az önceki memnun gülümseme kaybolmuş yerine öfke ile gerilmişti.
“ Yine başladı şe- ” sözünü tamamlayamadı karısının yanında. Eğer sözünü tamamlamış olsa Aden abisini savunmak için dili açıldımı Barlas'ın üstünden geçerdi bununla da kalmaz kavga çıkarır kınayı burnundan getirirdi. Barlas'ın sözünü tamamlamaması ile Aden'in kahkahası sona erdi .
Aden çattığı kaşları ile : “ Devamını getir sözünün çok merak ettim ne diyecektin.” Ne diyeceğini çok iyi biliyordu Barlas'ın ve abisini ezdirmeye hiçte niyeti yoktu.
Barlas kısa süreliğine bakışlarını Aden'e çevirip tekrar yola döndü. Ferman hala önünde ilerliyor du . Ve Barlas'ın sinirleri hala gördüğü yazı ile gerilemeye başlamıştı.
“ Yine başladı eniştesinin biricik kayınçosu diyecektim." Külliyen yalan dı . Dışarı savurama dığı küfürleri içinden saydırıyor du . Karısı içinden saydırdıklarını duysa o tatlı sivri dilli ile perişan ederdi adamı bunu bildiği için bir güzel lafı kıvırmıştı . Ama yüz hatlarının gerilmesi Ferman'a olan öfkesini alenen belli ediyordu.
Barlas daha fazla dayanamayıp homurdanmaya başladı:
“Bak hele şuna…” dedi dişlerinin arasından.
“Yazdığı lafa bak. Ulan Ferman…”
Aden gülmemek için elini ağzına götürdü.
“Barlas, sakın –” sözünü dahi tamamlayamadan Barlas tekrar öfke ile homurdanmaya başladı.
“Sen vermesen almayacaktım ha?
Beni hâlâ tanıyamamış bu adam yıllardır tanır ama tanımazdan gelir.”
Aden gülmemek için kendini zor tuttu.
Barlas’ın öfkesi çocukça, ama sahiplenişi tehlikeli bir çekicilikle doluydu.
“Miraç’ın yazısı abine nispet…
Ferman’ınki de bana laf sokmak.” Sert bir tonda hala homurdanıp duruyordu.
“Barlas abim sonuçta.
O seni–”
“Sevmiyor,” diye kesti Barlas.
“Sorun değil.
Ben de onu sevmiyorum.”
Aden derin bir nefes aldı.
Barlas bir anda bakışını Aden’e kaydırdı.
Öfkenin yerini o tanıdık, içini titreten sahipleniş aldı. “Kimsenin izin vermesine ihtiyacım yoktu.” Ona ne şüpheydi kadında bunu çok iyi biliyor du.
Barlas'ın gözlerindeki o yangın adeta Aden'i içine çekmiş gibi bedeni alev gibi yandı. Bu adamın bugün ettiği her söz kadını aptala çeviriyordu. Ve Aden bu halinden hiç memnun değildi resmen Barlas'ın rüzgarına kapılması an meselesiydi. Aden ise önceki gibi gururuna sığınıp Barlas'a eskisi gibi soğuk ve mesafeli olmayı istiyordu. Çünkü çocukluk ve kadınlık gururu bu adam yüzünden amcası tarafından arka bahçeye sürüklenerek götürüldüğü gün ayaklar altına alınmıştı ve Aden ne kadınlığına nede çocukluğuna ihanet etmek istemiyordu du. İşte bu çelişki Adeni aptala çevirmiş Barlas ve gururu arasında sıkışıp kalmıştı. Psikolojik olarak zaten çökmüş bundan sonra ne yapacağını da bilmiyordu.
Barlas tekrar konuştu bakışlarını kısa süreliğine Aden'e değindirip:
“Ama ikisi de bir şeyi bilmedi.”
Aden’in elini tekrar tuttu, baş parmağı ile nazikçe sıvazladı.
Aden ise bakışlarını uçsuz bucaksız gece gökyüzünü anımsatan koyulaşmış gözler ile buluştudu tekrar.
Barlas gözlerini karısından ayırmadan konuştu:
“Ben seni istersem alırım.
Kimse de engel olamaz. Aldım da .”
Aden’in göz bebekleri titredi.
O an yüzünün yanına düşen saçlarını bile nefesleri karıştırdı.
Barlas'ın bakışları yol ve kadın arasında gidip geliyordu.
“Kim ne yazarsa yazsın…”
kısık, sert, sahiplenen bir sesle,
“Benimsin, Aden ,karımsın , kadınım olacaksın.” Dedi .
Aden bedeni titredi ciğerlerine derin bir nefes çekti Barlas tan gözlerini kaçırıp dışarıya çevirdi.
Barlas ise hala önünde ilerleyen Ferman'ın arabasının arkasındaki yazıyı gördüğü için öfkesini gizleyemedi yine homurdanmaya başladı:
“Abin laf sokmuş olabilir…”
Kaşlarını hafif kaldırdı.
“Ama ben daha güzelini sokarım.”
Aden’in nefesi kesildi, gözleri büyüdü.
“Barlasss!” dedi uyarır gibi. Bu arsız adam ile ne yapacağını bilmiyordu.
Barlas direksiyona dönüp gülümsedi.
O arsız, kendini beğenmiş, tehlikeli gülüşlerinden biriyle.
“Ne?
Ben doğruyu söylüyorum. Sokmada üstüme yoktur bayada sertim.
Seni bana vermeselerdi de…
Ben seni yine alırdım, Aden.”
Aden başını iki yana sallayıp gürültülü bir nefes verdi. “ Ben artık ikiniz ile baş edemiyorum çocuk gibisiniz. ”
Barlas sanki hiçbir şey olmamış gibi gaza bastı, konvoya katıldı.
Ama dudaklarının kenarında o arsız, sahiplenen gülümseme hâlâ duruyordu.
Kına gecesi başlayalı neredeyse bir saat olmuştu. Salon, nefes aldırmayacak kadar kalabalıktı; her köşeden gelen kahkahalar, fısıltılar ve tebrik sesleri birbirine karışıyor, kapıdan hâlâ yeni misafirler akmaya devam ediyordu. Çalan oyun havaları ile halay halkası büyüdükçe büyüyor pistte adım atacak yer kalmamıştı.
Aden ile Barlas, gelin odasında beklemeyi sürdürürken Şehnaz Hanım, Agâh Ağa ve Eslem Hanım kapıdan ayrılıp misafirler ile ilgilenmek için salona geçmişlerdi. Girişte, iki aileyi temsilen Karahanlardan Deva ile Eroğullarından Ferman gelen misafirleri karşılamaya devam ediyor du.
Diğer gençler ise bir oraya bir buraya koşuşturuyor, misafirlere yer gösteriyor, ikramlarla ilgileniyor; her biri gecenin telaşını omuzlarında taşıyordu.
Gecenin tatlı telaşı, sevinci ve gerilimi hepsinin yüzüne aynı anda yansıyor, salona adeta canlı bir nabız kazandırıyordu.
Salonun girişinde hafif bir kalabalık vardı.
Ferman, koyu lacivert takım elbisesinin ceketini düzeltti. Deva ise siyah elbisesinin ince askısını omzunda sabitleyip duruyordu.
İkisi bir araya geldiğinde huzur bulmaları imkânsızdı.
Didişmeden, laf sokmadan duramazlardı.
Ama bu gece işler biraz farklıydı.
Ferman, koyu lacivert takım elbisesinin içinde dik duruyor ama durduğu gibi kalamıyordu… Çünkü hemen yanında duran Deva’nın elbisesi onun sinir sistemini tamamen alt üst ediyordu.
İnce askılı, siyah, derin yırtmaçlı bir elbise.
Deva her misafire doğru adım attığında o yırtmaç açılıyor…
Ferman istemeden bakıyor…
Bakınca sinirleniyor…
Sinirlenince daha çok bakıyordu.
Deva, ince askılı, siyah, derin yırtmaçlı elbisesiyle alev gibi duruyordu.
Her adım attığında o yırtmaç boydan açılıyor, ışık ince teninde geziniyordu.
Ve bu Ferman’ın sinirini hoplatıyordu.
Zaten sinirliydi Aden ve Barlas'ın evlenmesini hala kabullenmiyor du. Öfkesini sessizce bastırmaya çalışıyor ama bastırdığı öfke daha çok yakıcıydı. Aden'in, Barlas ile evlenmesine öfkeli olduğu yetmezmiş gibi birde Deva' nın elbisesi iki kat öfkelenmesine sebep oluyor du.
Bir çift içeri girdiğinde ikisi aynı anda:
“Hoş geldiniz.” dediler.
Ferman’ın omuzları taş gibi sıkıydı.
Deva, yan gözle ona baktı.
“Yüzün yine duvara dönmüş gibi. Bu kadar kasılınca salon çökecek sanıyorum.”
Ferman kısa ve sert bir ses tonu ile:
“Keyifli değilim.”
Deva hafif alayla:
“Aden’in kınasında keyifsiz olmak pek abilik ruhuna ters değil mi?”
Ferman’ın bakışları karardı. Öfkesini gün yüzüne çıkarmamak için günlerdir içinde yaşıyordu. Aden şimdi vaz geçse Ferman güle oynaya kardeşini de alır yurt dışına giderdi.
“Benim kız kardeşim. Onu kolay kolay kimseye emanet edemem!”
Deva hemen kaşlarını kaldırdı:
“Yine mi aynı konu?” Bakışlarını Ferman'a çevirdi.
Bir an sessizlik oldu.
Ferman’ın gözleri Deva’nın gözlerinde takılı kalmıştı; sinirle karışık bir hayranlık gibi. Bu gece Deva , genç adamın aklını almaya yemin etmiş gibi çok güzel olmuştu. Ve Ferman ise Deva'nın güzelliğinden etkileniyor du. Deva'yı bu gece gördüğü ilk saniyeden bu yana ona bakmadan edemiyor du.
Ferman , kendini toparladı çenesi kasıldı.
“Aden’in ,Barlas’la evlenmesine alışamıyorum. Bu kadar basit.” Hoşnutsuz bakışlarını salonun üzerinde gezindirdi. Sanki bu gece kardeşinin kına gecesi değilmiş , kavgadan çıkmış gibi burnundan soluyor du.
Yan tarafında ki Deva'nın elbisesi ve güzelliğide bu öfkesinin cabasıydı.
Deva küçük bir kahkaha attı Ferman'ın sözlerine.
“ Yahu bu gece onların kına gecesi , Aden artık bir Karahan abimin karısı. Atı alan Üsküdar'ı geçti sen hala alışamadım diyorsun. ” Ferman'ın hala gönülsüz olması Deva'nın sinirini bozuyordu. Ama yapacak birşey yoktu tipik Ferman kıskançlığı alışmıştı artık Aden'e ne kadar bağlı olduğunu biliyor du .
Deva'nın attığı ufak çaplı Kahkaha Ferman'ın sinirini bozuyordu. Deva yı öldürmek istiyormuş gibi olan sert bakışlarını ona çevirdi.
“Aden hala benim küçük kızım. Her şeyim. Ve ben onu Barlas’a teslim ediyorum. Nasıl kabulleneyim?”
Aden’i, kendi canından koparıp Barlas'ın karısı olduğunu düşündükçe boğazı düğümleniyordu.
Deva bunu hissetti; içi yumuşadı ama sesi yumuşamadı.Yüzündeki hafif gülümseme silindi, yerine ciddi bir ifade oturdu.
“Ferman Aden mutlu. Bu sana bir şey ifade etmiyor mu?” Ferman'a biraz daha yaklaşıp: “ Aden çocuk değil Ferman kendi kararlarını alacak yaşta çocuk muamelemesi yapma ona.”
Görünürde Aden mutlu gibi görünüyor du. Tıpkı Barlas'ın deliler gibi kadına aşık olduğu gibi Aden'in de ona aşık olduğunu zannediyorlar dı.
Çünkü Aden rolünü iyi oynuyor Barlas'a tutulmuş gibi görünüyor du. Ama gerçekleri bilmeyenlerin bilmediği birşey vardı. Aden'in içinde fırtınalar kopuyordu. Kan kusup kızılcık şerbeti içiyordu. Yaşadığı onca acı , onca dert söylenilen sözler onu canlı canlı ölüme göndermekten hiç bir farkı yoktu.
Kimse onun ne yaşadığını ne hissettiğini ne görüyor ne biliyor du. Aden bir uçurum kenarında araf taydı , ne geri çekile biliyor nede kendini o uçurumun boşluğuna bıraka biliyor du.
Ferman dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerindeki öfke kendini belli ediyor gönülsüz olduğu yüzüne bakan herkes anlaya bilecek kadar belirgindi.
Mutluluk kelimesi bile canını acıtıyordu. Aden'in mutlu olması onun için herşey den önemliydi ama Barlas ile mutlu olması imkansız gibiydi. Ferman korkuyordu Aden'in masal gibi gelen hayat Barlas'ın karanlık tarafı ile yok olmasından korkuyor du. Aden'in anidene ‘seviyorum ’ diye aldığı o karardan pişman olmasından korkuyor du çünkü Aden pişman olup dönmek ister ise Barlas'ın ondan vaz geçmeyeceğini çok iyi biliyor du. Barlas bu zamana kadar hiç bir kadın için böyle yeri göğü inletmemişti bunuda biliyordu. Barlas'ın öfkesi kontrolden çıktığı zaman onu kimse durduramazdı . Korkuyordu işte Ferman kızının incinmesin den korkuyordu.
“Mutlu diye bu iş içime siniyor sanma. Kardeşimi ben büyüttüm, Deva. O daha küçüktü babam yoktu. Ben ona hem baba oldum hem abi. Ben Aden ile baba olmayı öğrendim ne zorluklarla büyüttüm onu ."
Onu bir baba gibi büyüten, okul kapısında bekleyen, ateşlendiğinde annesi ile başında sabahlayan kardeşi değildi sadece Ferman için;
kızı gibiydi, emaneti gibiydi, nefesi gibiydi. Ve şimdi kızını Barlas'a emanet etmek zor geliyor du.
Deva hafifçe başını salladı.
Bu sert adamın kardeş sevgisini anlayabiliyordu.
Aden’e baba olmuş bir adamı ikna etmek kolay değildi.
“Sen Aden’i çok seviyorsun bunu biliyorum. O da seni öyle seviyor Ferman. Ama abim ile mutlu sen bunu görmüyorsun . Abim olmasa Aden bir başkası ile olacaktı."
Deva hareket edince elbisenin yırtmacı bacağını açığa çıkardı.
Ferman, bir adım ötede yırtmacından bacağı görünen Deva’ya istemsizce baktı.
O ince, zarif, güçlü kadın konuşurken gözleri parlıyordu.O yırtmaç, o siyah kumaş, o ince uzun bacak…
Öfkesiyle karışıp içini daha da daraltıyordu.
Ferman içinden:
Bu kadın da ayrı bela… Niye böyle giyiniyor bu akşam sanki giyecek başka elbise yoktu? Neden ben bakınca sinirleniyorum? Neden başkası bakınca deliriyorum?
Ferman’ın nefesi bir an kesildi.
Öfkesinin yönü bir anda şaştı. Hemen kendini toparladı.
“Benim kardeşimi kimse böyle yıldırım gibi gelip alıp götüremezdi. Barlas hariç.”
“Abim kötü biri değil. Aden’e zarar verecek biri hiç değil.”
Ferman bir anda öfke ile bakışlarını kadına çevirdi. “ Barlas'ı tanıyorum Deva! Hemde çok iyi tanıyorum sinirlendiği zaman gözü dönüyor onun hayatı benim kardeşime göre değil karanlık neyden bahsettiği mi çok iyi biliyorsun. Aden narin çabuk kırılır, çabuk üzülür Barlas onu üzer.” Öfkesi adeta ela gözlerine yansıyor du.
“Bazen insan sevildiğini sanırken kırılır. Barlas’ın ,gözü karadır. Ben onun huyunu bilirim.”
“Abim gözünü karartsa bile konu Aden olunca başka birine dönüşüyor. Sen göremesen de ben görüyorum Ferman.”
Barlas sinirlendiği zaman gözü dönüyordu. Öfkesine yenik düştüğü çok zamanda olmuştu ama söz konusu Aden olunca bam başka biri oluyordu.
“ Barlas'a güvenmiyorum.” Deva'nın kırılacağını umursamadan.
Deva kaşlarını çattı; abisinin adı geçince içindeki kor çıkıverdi.
“Abimi suçlama. O seni sırtından vurmadı. Sadece kardeşine aşık oldu aynı şeyi sende yaşaya bilirsin hiç olmaz dediğin bir kadına deli gibi aşık ola bilirsin.”
Ferman sustu.
Sustukça bakışları karardı; Aden konusu onu hem öfkelendiriyor hem yaralıyordu.
O sırada Deva yan yana duruşlarını biraz değiştirmek için adım attı.
Ama o adım yırtmacı açtı.
Aden’e mi kızsın, Barlas’a mı…
Yoksa bu yırtmacın adamın tüm aklını dağıtmasına mı?
Ferman kendini toparlayıp alayla gülümsedi, ama gülüş öfkeyle çizilmişti:
“Öyle mi? Ben ona kardeşim derken o benim kardeşime göz dikti.” Ferman büyük sözler ediyordu zamanın ona ne getireceğini bilmeden. O zaman geldiğin de de aynı şeyi söyleye bilecek miydi?
“Abim kalbine söz geçiremedi sen kalbine söz geçirebilen birini tanıyor musun ?” Deva'nın bu sözü Ferman'ın susmasına sebep oldu.
Ferman mırıldandı:
“Delirteceksin beni. Bugün attığın o mesajı da unutmuş değilim konuşacağız o boyundan büyük ettiğin lafları.” Deva'nın Mardin'den gelirken video atıp yazdığı mesajı da unutmuş değildi. Ama Deva'ya iki hafta önce ‘ ne gurursuz bir kadınsın ’ dediği için pişman dı genç adam.
Deva genişçe gülümseyip:
“ Konuşuruz hiç sıkıntı yok.” diyerek başını yana doğru yatırıp “Delirteceksin beni dedinya.Sadece ben mi? Yoksa önce Aden ve abim mevzusu mu? Sıralama yapalım istersen.” Tatlı tatlı Ferman'a bakmaya başladı.
“İkisi de. Sen de. O da. ” bakışlarını Deva'nın üzerindeki elbiseye çevirip “üzerindeki bu elbisede .Bu gece her şey sinirimi bozuyor.” Gerçeği daha fazla gizleyemedi Deva'nın elbisesini dile getirmeden de edemedi.
“Senin sorunun, kontrol edemediğin her şeye sinirlenmen. Aden’in kaderine… benim elbiseme… hatta kendi duygularına bile.”
Ferman gözlerini Deva’dan kaçırdı ama sesi çok daha düşük, daha gerçekti.
“Sen en çok sinirlendiğim şey olabilirsin.”
Deva bir adım yaklaştı.
Gözleri parladı.
“Benim de en çok eğlendiğim sen ola bilirsin .”
Ferman'ın dudağının kenarı varla yok arası kıvrıldı. Bu kadın çok fenaydı. Hele bu gece tam bir ateş parçası gibi olmuştu. Ve bu gece Deva'ya kimin gözü değse Ferman o gözü oymak istiyor du .
Salonun giriş kapısı tekrar açıldığında Akşit Aşireti içeriye girdi. Aşiret ağası olan Mahir Akşit en önde yanında ailesi vardı. Her zamanki gibi dik duruşu ve ağır başlılığı ile tüm dikkatleri üzerine çekecek kadar yakışıklı ve heybetli idi.
Deva hemen fark etti ve nazik bir gülümsemeyle onlara doğru yürüdü.
Akşit’in kadınları Deva’yı tanıyordu. Karahan Aşireti’nin güçlü, saygı duyulan kızı. Akşit kadınları Deva’yı görünce sevgiyle sarıldı; yıllardır tanıdıkları için kısa, sıcak bir sohbet döndü.
Kadınlardan biri Deva’yı kucakladı.
“Deva kızım, yine güzelliğinle ortalığı aydınlatmışsın.”
“ Teşekkür ederim Ayşe teyze.Hoş geldiniz . Yol uzun, yormadı inşallah?”
Kadınlarla kısa, samimi bir sohbet döndü.
Mahir Akşit Deva'nın bir kaç adım ötesinde duruyor du.
Gözlerinde her zamanki ağırbaşlılık, ama bu kez üzerine eklenen açık bir hayranlık vardı.
Deva bakışlarını bu defa Mahir'e çevirip tebessüm ederek.
“ Hoş geldin Mahir ağa umarım yolculuk iyi geçmiştir.”
Ferman ise az ileride Deva'yı izliyordu çatık kaşları ile.
Mahir’in gözlerinde çok kısa bir süre yorgunluk değil başka bir şey parladı ama hemen sakladı.
“ Hoş bulduk Deva .” dedi koyu harelerini Deva'nın gözlerinden ayırmadan.“ Rahat geçti yormadı.”
Deva aldığı cevap ile başını salladı tebessüm edip kadınlara masalarını gösterdi, iki adım ileri yürüdü.
Fakat mahir adım atmadı.
Gözleri bir an, Deva’nın hareketiyle hafif açılan yırtmaca takıldı.
Bakışı rahatsız edici değildi; daha çok beğeni, hayranlık ve iki yıldır içinde olan o yoğun duyguları vardı bakışların da. İki yıldır tek taraflı olan hislerinde boğulan bir adamın bakışı idi.
Deva kadınları masalarına yönlendirdikten sonra arkasını dönüp hala yerinde duran Mahir'in yanına geldi.
Mahir'in gözleri hala Deva'nın üzerinde oyalnıyordu itina ile.
İşte o an…
Ferman’ın damarlarında bir şey patladı.
Sanki içindeki koruyan, kollayan, kıskanan yan bir anda harekete geçti.
Ela gözleri karardı.
Kaşları istemsizce çatıldı.
Dişleri sımsıkı kenetlendi.
Bir anda düşünmeden, kendisi bile ne yaptığını fark etmeden .
Mahir'in bakışlarını ateş gibi keserek Deva’ya doğru yürüdü.
Acele etmeden, ama çok net bir sahiplenme tavrıyla Deva’nın yanına geldi.
Bir şey söylemeden Deva’nın elini tuttu.
Ne sertti ne nazik ama kararlıydı.
Deva şaşırdı.
Mahir şaşırdı.
Hatta Ferman bile kendi refleksine şaşırdı ama elini bırakmadı kadının.
Mahir önce ne olduğunu anlamadı.
Sonra bakışları yavaşça iki elin birleştiği noktaya indi.
Bu görüntü yüzüne o belli belirsiz, hoşnutsuz çizgiyi düşürdü.
Kendine kızmış, duruma kızmış, Deva’nın elinin tutulmasına kesinlikle sinir olmuştu.
Ferman ise Mahir’e öyle bir baktı ki.
Ela gözleri öfkeden neredeyse karaya dönmüştü.
Deva’nın kalbi yerinden kopacak gibi oldu.
Şaşkınlık, telaş, hoşlanma hepsi birbirine karıştı.
Her şey saniyeler içinde gerçekleşti.
Ferman ise elini bırakmadan hiç acele etmeden Deva’yı salona girişte durdukları eski noktaya doğru götürdü.
Giden ikiliyi izlemeye gururu izin vermedi; sert bir nefes çekip içeri yürüdü Mahir.
Deva şaşkındı.
Kafası karışmıştı.
Ama Ferman’ın elinin sıcaklığı avucunda öyle bir iz bırakmıştı ki…
Göğsünde ılık ılık bir şey akıyordu, tarif edemediği bir his.
Deva birkaç saniye konuşamadı.
Sonra çevreye kaygılı bir bakış attı. Kimsenin diline düşmek istemiyor du. Diğer yandan abileri görse kına gecesi dövüş ligine dönerdi.
Mahir’in bakışları sertleştiği anda Ferman’ın içindeki öfke dalgası yükselmiş ve adam, düşünmeden, tamamen içgüdüsel bir hareketle Deva’nın elini tutup kalabalıktan uzaklaştırmıştı.
Her şey o kadar hızlı olmuştu ki ne Deva ne Ferman ne yaptığını tam anlamıyla kavrayabilmişti.
Deva’nın kalbi, Ferman’ın parmaklarının sıcak baskısıyla hızlanmıştı.
Oysa bu ikili, bir araya geldiklerinde genelde birbirlerini boğazlayacak gibi tartışırdı.
Ferman’ın bugün bu kadar sahiplenen bir tavır göstermesi Deva’nın kafasını fazlasıyla karıştırıyordu.
Ferman ise kendi içinde olup biteni anlamaya çalışıyordu.
Bu kızla hiçbir zaman “o şekilde” bir bağı olmamıştı; hatta çoğu zaman Deva’yla konuşmak bile sinirini bozan bir şeydi.
Ama Mahir’in , Deva’ya bakışını gördüğü an içindeki bir şey kabarmış, ne olduğunu kelimelere dökemediği bir his boğazına oturmuştu.
Yerlerine döndüklerinde Deva hâlâ Ferman’ın elini tutuyor olmasına şaşkındı.
Adamın tutuşunda öfke, sahiplenme, sinir, kıskançlık hepsi birbirine karışmıştı ve Ferman bunun hiçbirine açıklama bulamıyordu.
“Ferman, elimi bırak artık. ” telaş ile etrafta bakındı elini Ferman'ın elinden kurtarmaya çalışarak.“ Biri görecek. Sen kafayı mı yedin ne yapıyorsun abimler görse ne diyeceğiz?”
Hışım ile elini çekip Ferman'ın güçlü parmaklarının arasından kurtardı. Ferman ne yaptığını şimdi fark etti. Ama bozuntuya vermedi.
“ Sana iyilik ettim. Densiz insanların ağzının suyunu akıtarak ” bakışlarını Deva'nın elbisesine çerip yırtmacını işaret edip “ daha fazla görmesinler diye yaptım.” Külliyen yalandı kıskançlığına kılıf uydurup kendisi de ne yaptığını bilmiyor du .
Ferman dudağını sıkıp salonun içine, Mahir’in bulunduğu masaya baktı öfke ile koyulaşan ela gözleri ile. Aynı şekilde Mahir'in bakışları da Ferman daydı.
Aslında “neden” sorusunun cevabı kafasında bile tam oluşmamıştı.
Ne alaka?
Ne hakla?
Neden bu kadar umrunda?
Bu soruların hepsi kendineydi ama cevabı bilmiyordu.
Bugün zaten oldukça zor bir gündü gözünde hala küçük bir kız çocuğu gibi olan kardeşini istemeye istemeye Barlas'a vermişti. Onun öfkesi , Deva'nın elbisesi , tıklım tıklım dolu olan salon üstüne üstüne geliyor kayışı sıyırmış gibi kendisi de ne yaptığını bilmiyor du. Tek bildiği tanımadığı o adamın Deva'ya ilgi ve beğeni ile baştan aşağı süzmesinden nedense rahatsızlık duymuştu.
Deva bunu duyunca içinden bir şey geçti hem şaşkınlık hem hoşuna giden bir tedirginlik.
‘ Bu adam bana niye böyle davranıyor bugün? ’sorusu zihninde yankılandı.
“Kim? Mahir mi?”
Ferman’ın çenesi sıkıldı.
İşte o anda Deva kesin emin oldu: Ferman bugün kesinlikle normal değildi.
“Hımm.”
Deva hafifçe güldü.
Bu adamın kıskandığını düşünmek bile absürd geliyordu ona ama gözlerindeki o kararmış bakış başka bir şey diyordu.
“ Saçmalama Mahir niye bana baksın. Sen Aden evleniyor diye kafayı sıyırdın iyice. Deliydin tescilli deli oldun bugün.”
Ferman, kadının sözleri biter bitmez bir anda eğilip, sinirli bir hızla kumaşı çekiştirdi.
“Biraz kapat şunu! Herkes bakıyor.”
Ferman öfke ile Deva'nın yırtmacını kapatmaya çalışınca Deva elini hızla itti.
“Yapma şunu manyak herif biri görecek !” diye etrafta bakındı ve tam o an Mahir ile göz göze gelince gözlerini kaçırdı.
“ Körsün .” dedi Deva'ya yandan ter bir bakış atarak.“ Şu giydiğin elbiseye bak terzi dikmeyi unutmuş sende aptal gibi alıp giymiş sin.” Ela gözleri hala öfke ile ışıldıyor du.
“Eee sana ne benim elbisemden seni ne ilgilendirir?” dedi haklı olarak. Ferman'a neydi onun elbisesin den ? Onu ne ilgilendirir di ? Kimdiki o ne hakkı vardı kadının üzerinde?
Ferman’ın içi daha da kabardı.
Kızın bu rahat tavrı sinirini artırıyordu ama o siniri sadece elbiseye, Mahir’e ve salonun yarısına yöneltebiliyordu çünkü “ben seni kıskandım” demek gibi bir ihtimali yoktu.
Ferman bakışlarını kaçırdı.
Bugünkü tepkilerinin hiçbirine anlam veremiyordu. İçinde olan bu öfkenin sebebi saçma ve tuhaf geliyor du. Tüm bu olanları az önce Deva'nın dediği gibi Aden'in, Barlas ile evliliğine yordu çünkü başka bir açıklaması yoktu. Ama şimdilik.
Deva'nın sorusunu es geçip:
“Barlas gördü mü bu elbiseyi?”
Deva gözlerini kaçırıp sustu. Çünkü ne Barlas, nede diğer abileri fark etmişti elbisesinin derin yırtmacını onlar görmesin diye düğün salonuna gelene kadar bir eli hep yırtmacının açık kısmını bir araya getirmek ile oyalanmıştı. Şimdi bir anda bu sor bu şekil bu ses tonu Ferman’ın kendi üzerindeki elbise için bu kadar gerilmesi tamamen akıl dışıydı genç kadına göre.
Ama aynı Ferman da kendine saçma geliyordu.
O kadar saçma ki, içinden bile doğru düzgün savunamıyordu.
Ferman , kadının cevap vermemesi ile tekrar konuştu:
“ Belli ki görmemiş . Görseydi bu elbise ile seni ayaklarından tavana asardı. ” Kadının üzerindeki bakışlarını çekip ağzının içinden söylendi: “ Ben olsam yapardım. Şu sikik kumaşı elbise diye geçirmiş üstüne ” tabi bu ağzının içinde gevelediği şeyleri kadın duymadı.
“ Ne o Ferman efendi ne bu haller . Sana birşey olmuş bugün yoksa ne ilgilendirir ne ben nede elbisem seni ?”
Ferman'ın kıskançlığı istem dışı hoşuna gitmişti. Nedensizce Ferman'ın üzerinde bakışlarını gezindirdi. Koyu lacivert takım elbese iri yapılı bedenini sarmış oldukça uzun boyu ile yakışmıştı genç adama. Hele o öfkelendiği zaman koyulaşan ela gözleri üzerindeki takım elbise ile aynı renge bürünüyor du. Bakışlarını bu defa yüzünede gezindirdi . Sert çehresi yüzüne yakışan kavisli burnu ve dolgun dudakları
yüzüne ayrı bir karizma veren hafif uzun kirli sakalları oldukça kusursuzdu. Her kadının arzulaya bileceği bir erkek ti.
Deva aklından geçirdikleri ile sertçe yutkunup içten içe kendine kızdı. Ferman'a bu yönden hiç bakmamış tı.
Ferman bir an gözlerini kaçırdı.
Bu soru tam kalbinden vurmuş gibi oldu.
Bilmiyorum.
Demek istiyordu.
Ama demedi.
“Bir şey olmadı. Sadece benim yanımda ki kadına böyle bakılmasın dan rahatsız oluyorum.” Halbuki kim ne giymiş kim kime bakmış umrunda olmazdı Aden ve Dila hariç şimdide başına Deva çıkmıştı.
“Hah.” Deva histerik bir şekilde güldü. “ Bir çok kadın ile iş yapıyorsun onlar da mı seni ilgilendirir biri baktığı zaman .” Deva çok iyi biliyor du az buçuk Ferman'ın huyunu öğrenmişti. Sevmediği değer vermediği hiç bir kadını umursamazdı. Ve Deva şuanda Ferman'ın bu hareketlerinin altındaki yatan gerçeği öğrenmek için kıvranıyor du.
Ferman rahatsızlıkla yutkundu.
Bir şey söylemek istedi ama kelime bulamadı.
İçinde kaynayan o kıskançlık hissini ne ile açıklayacaktı?
Deva’ya ne diyecekti?
'Kendimi tutamadım '?
'Hoşuma gitmedi?'
'Bakmasınlar?'
Hiçbiri mantıklı değildi.
Ferman yandan bir bakış atıp:
“Sana mı hesap vereceğim?”
“Vermiyorsun zaten. Ama ben merak ettim.”
Ferman bir an bakışlarını Deva’nın gözlerinde tutmak zorunda kaldı.
O an, gerçekten ne diyeceğini bilmedi.
“ Yine çenen düştü hadi Deva salona geçelim. Gelenlerde bir zahmet kendilerini karşılasın . diyerek Deva'yı önüne katıp salona doğru ittirerek yürümesini sağladı. “Birazdan Aden ler salona geçecek kız kardeşimin kınasını kapıdan izleyemem ” İkili birlikte kalabalığa karıştı.
Dakikalar sonra nihayet gelin ve damadın salona giriş vakti geldi.
Gelin odasının kapısı açıldığında içeriden yükselen zılgıt sesleri, salonu bir anda hareketlendirdi.
Davulun tok sesi, ritmik erbane eşlikleri ve hareketli Kürtçe kına havası, mekânın içinde dalga dalga yayılıyordu.
Aden, elini tutan Barlas ile birlikte merdivenin başına geldiğinde nefesi hafifçe kesildi.
Başındaki kırmızı duvağın altından salonu görünce bir an olduğu yerde kalakaldı.
Kalabalık inanılmazdı…
Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar… üç bin kişi belki de.
Kadınlar zılgıt çekiyor, hareketli Kürtçe müzik salonun duvarlarına çarpıp daha da çoğalıyordu. Mendiller havada renk renk savruluyor, merdivenin iki yanında genç kızlar omuz omuza dizilmiş, heyecan ve merakla yukarı bakıyordu.
Kırmızı duvağın altından görebildiği kadarıyla salon tıklım tıklım doluydu ve bu kalabalık Aden'in gerilmesine sebep oldu. Üzerindeki altınlar oldukça fazlaydı ama Aden'e on kat daha ağır geliyor du. Çok düğün görmüştü ama bu kadar kalabalığı ilk defa bir arda görüyor du. Neticede Barlas Karahan'ın kına gecesiydi yıllardır aşiretin beklediği bir şeydi. Düğün daha kalabalık olacaktı daha Barlas'ın yurt dışından, İstanbul'dan gelemeyen bir çok dostu ve iş ortakları vardı. Kınaya gelememişlerdi ama düğüne geleceklerdi. Aden gördüğü kalabalığın karşında nefesi istemsizce düğümlendi. Parmakları Barlas’ın elinde sıkılaştı . Bu kadar kalabalık olacağını beklemiyordu ve istemsizce gerildi.
Barlas bunu anında fark etti.
Parmaklarının arasında kalan o küçücük gerginlik titremesine karşılık, Aden’in elini avuçlarının içinde daha sağlam sardı.
Aden başını hafifçe çevirip duvağın altından Barlas’a baktı. Barlas’ın dik ve sakin duruşu, gözlerinin o kendinden emin gölgesi Aden’in tüm telaşını sarmaladı. Sanki o kalabalık yoktu, o ses yoktu, o nefesler yoktu.
Sanki sadece onlar vardı.
Barlas dudaklarının kenarına ince, güven veren bir gülümseme yerleştirip eğildi Aden’e; sesi, kalabalığın gürültüsüne rağmen yalnızca onun duyabileceği bir sıcaklıkla aktı:
“ Kasma kendini bu kadar güzelim. Ben yanındayım.”
Aden, duvağın altından ona baktı. Göz göze değillerdi belki ama nefeslerindeki birbirine karışan sıcaklıktan anlaşılıyordu: Barlas’ın sesi Aden’in içindeki tüm gürültüyü bastırmıştı. Aden , Barlas'ın varlığından güç buldu. Bu gece yaslana bileceği tek kişi kocasıydı. Ne kadar ona karşı kırgın olsada ondan başka kimse onun tedirginliğini alamazdı. Barlas'ın güven veren bir tarafı vardı kadına karşı ve Aden bunu defalarca tatmıştı . Bu evlilik konusu gündeme geldiğinden bu yana bu adam ona hem yara açmış hemde teselli vermişti. Düşeceği zaman hep yanında olmuş sarıp sarmalamıştı ve Aden yine Barlas'a bıraktı kendini.
Artık dönüşü olmayan bir yola çoktan girmişti genç kadın .Bundan sonra yapacak hiçbir şey yoktu.
Zılgıtlar yükseldi. Kadınlar mendillerini coşku ile havada salladı, alkışlar salonu doldurdu. Herkes Barlas ve Aden'e bakıyordu.
Aden’in içi daha da sıkıştı. Bu kalabalık değil, bu adım değil onu zorlayan…
Bu evlilikti.
Kendi isteğiyle adım atmadığı bir yoldu bu. Geri dönüşü olmayan bir yol...
Barlas ise… Barlas başka türlüydü. Aden’in bu hâline rağmen, Aden istemese bile, kalbini ona adamış bir adam gibi yanında duruyordu. Yanına değil hep arkasına koymuştu kendini. Her an destek, her an siper gibi.
Aden’in içinden geçenleri kimse bilmiyordu. Bu evliliğe rızası olmadığını, kalbinin hiç hazır olmadığını, adım adım merdivenden inerken içinin nasıl sıkıştığını… Barlas bile tam olarak bilmiyordu. Bildiği tek şey vardı:
Aden’i incitmek istemiyordu.
Bu yüzden yanındaki kadının her adımında elini sıkmadan, çekmeden, yönlendirmeden, sadece sessizce destek olarak eşlik etti.
Merdivenlerden inmeye başladıklarında salon bir anda coştu. Kadınların ellerindeki renk renk mendiller havada savruluyor, genç kızlar zılgıtlarıyla adeta göğü yarıyordu. Gençlerin sesi salonun dışına taşıyordu.Herkesin gözü üstlerindeydi özellikle de Aden’in.
Barlas ise Aden’in her adımında biraz daha dik duruyor, her adımında onu biraz daha kolluyordu. Mardin’den, Van’dan, Şırnak’tan, Urfa’dan , Diyarbakır , Kars, Hakkari ve daha bir çok ilden gelen aşiretlerin bakışları merdivenlere çevriliydi; Barlas Karahan’ın gelinini görmek için binlerce göz oradaydı.
Bembeyaz teni, duvağın kırmızısına karışıp sanki parlıyor gibiydi kadın.
Barlas ise herkesin bildiği o dik duruşuyla merdivenlerden inerken; bakışları bir tek kişiden ayrılmıyordu: Aden’den.
Salonun iki yakasına kadınlar ve gençler dizilmiş, çift oradan geçerken adeta bir koridor oluşturmuşlardı. Bu görüntü iki büyük ailenin birleştiği ve tüm misafirlerinde unutmamak için zihnine kazınacak türdendi.
Merdivenin son basamağına yaklaştıklarında müzik daha da yükseldi, salondaki zılgıtlar göğü deler gibi patladı.
Ferman ve Aras salonun merdivenlerine yakın bir yerde durmuş hala gözlerinde küçük olan kız kardeşine bakıyorlardı. Aras'ın gözlerindeki yaş çoktan akmaya başlamıştı. Onun bircik gözünde hala küçük olarak görünen kardeşinin büyüyüp yuvadan uçtuğunu görmek ağır geldi. Oysa Aden , Aras'ın gözünde hiç bir zaman büyümeyen küçük kardeşiydi.
Ferman ise öyle bir bakıştı ki bu, kimsenin fark etmediği ama içinde paramparça olan bir abinin bakışıydı.
Aden’i büyüten, ona hem abi hem baba olan adam. Ne zorluklarla büyütmüştü , hele bir de Aden'in çocukluk travması olduğu için hiç bir zaman Aden'in normal bir hayat süremeyeceği kaygısı ile daha çok çabalamış kardeşini bu günlere getirmişti.
Şimdi onu başka bir adamın yanında, başka bir hayata doğru yürürken izliyordu.
Ferman’ın içi çöktü, gözleri doldu ama nereye bakacağını bilemedi Acı birbirine karışmıştı yüzünde.
Eslem hanım ise kadınların arasına karışmış göz yaşı döküyor du. Değiştirmeye gücü yetmediği kızının kaderine ağlıyor du. Onun kuzusunun hayatını elinden almışlar ordan oraya savurmuşlardı. Eslem hanımın gözünden akan her bir damla yaş bir annenin evladı için çaresiz ce akıttığı yaştı. Herkes sanıyor du ki kızı yuvadan uçuyor o yüzden gözünden akan yaşlar ama kimse gerçeği bilmiyor du tıpkı Eslem hanımın içinin yandığını bilmedikleri gibi. Dila ise ağlayan yengesinin göz yaşlarını silip ona destek oluyor du dolan gözleri ile. Ama ağlamayacak tı Dila. Eğer ağlar ise Aden güçlü duramaz oda ağlamaya başlayacaktı. Aden ne kadar rızası olmasada bu evliliğe bu gece Aden'in gecesiydi ve herşey güzel olsun istedi Dila . İleriki zamanda Aden'in için de bu güne dahil bir burukluk kalmasın istedi.
Barlas'ın ailesi ise oldukça mutluydu. Bir kişi hariç o kişi ise Elzem hanım. Geri kalan aile fertleri Barlas'ın yuva kurmasının sevincini yaşıyor du.Hele Hesna hanım dedikodu olacağını bilmese piste çıkıp halay başına geçecek kadar mutluydu. Dünya gözü ile en kıymetli torunun mürvetini görmek nasip olmuştu. Barlas'ın yıllardır neler çektiğini , acısını tek başına sırtlanıp hayatı cehenneme döndüğüne gün ve gün şahit olmuştu. Altı yıldır hayatı zehir zemberek yaşayan torununun yüzünü bir kadın güldürmüştü ve Hesna hanım o kadını el üstünde tutacak tı. Altı yıl sonra torununu böyle mutlu görmüş tü ya artık ölsede gam yemezdi. Barlas'ın kardeşlerini ve kuzenlerini söylemeye gerek yoktu bile düğün başladığından beri pistten inmemiş durmadan coşku ve mutluluk ile halay çekmişlerdi.
Salonun karşılıklı dizilmiş kadınlı erkekli sıralarının arasından geçip piste doğru ilerlediler.
Aden’in zarafeti, kırmızı duvağın altında bile kendini belli eden endamı;
Barlas’ın dimdik duruşu, o ağır ve kudretli Karahan tavrı.
Barlas hiçbir an Aden’in elini bırakmadı.
Her adımda, avuç içiyle destek verdi;
Aden’in minik bir sendeleyişini bile hissetse kolunu hafifçe kaldırıp tutuyordu.
Ve herkes gördü.
Gaddar, sert, dokunsan çelik gibi duran herkesin korktuğu Barlas Karahan’ın
gözlerinin Aden’e değince yumuşadığını.
Bakışlarına “sevda” denen şeyi saklayamadığını gördü tüm salondaki ler.
Dostları gördüğü kadar bu gece düşmanlarına da haber uçacak tı elbet Barlas Karahan'ın kıymetlisi,zayıf noktası karısı olduğu.
Pistin ortasında, onlara ayrılan geniş boşluğa adım attıklarında etraflarındaki kalabalık yavaşça daire şeklinde açıldı.Hareketli müzik bir anda kesildi. Davullar sanki aynı anda susmuş, müzik değişti dans müziğinin melodisi yükselmeye başladı bu defa salondan .Işıklar hafifçe loşlaştı, kırmızı duvağın altından Aden’in yüzündeki tedirginlik hâlâ seçilebiliyordu. Barlas onun elini tutmaya devam ediyor, bakışlarını hiç kaçırmadan gözlerinde huzur arıyordu.
Müzik başladığında salon bir anda sessizleşti. Konuklar , akrabaların oturduğu yerlerden, kadınların renk renk fistanlarından yansıyan ışıklarla pist hafifçe kızıla büründü.
Barlas, Aden’in karşısında durdu. Elleri hiç titremezdi onun ama şimdi, Aden’e değeceği an avuçlarının içi kıpır kıpırdı. Yavaşça uzandı, kırmızı duvağın kenarlarını tuttu. Bir an nefesi kesildi. Duvağı kaldırırken gözleri istemsizce kısıldı; sanki tüm salonu dışarıda bırakıp sadece Aden’e odaklanmak ister gibi.
Barlas, Aden’in kırmızı duvağını yavaşça kaldırdı. Duvağın altından dökülen ışık Aden’in yüzüne vurduğu anda, Barlas’ın bakışları yumuşadı.
Aden’e duyduğu sevda, adamın gözbebeklerinden taşacak kadar büyüktü.
Barlas’ın bakışı Aden’in kalbine saplanan bir sevdaya dönüştü.
O bakış, Aden’in içini bir anda kavuran bir ateşti. Öyle bir bakıştı ki…
“Dünyada herkes gitsin sen kal.” der gibiydi.
Göğsünün sol yanında taşıdığı, içini parçalayan o büyük sevda gözlerinde yankılandı; Aden’i öyle bir seviyordu ki, sıksa kalbine sığmayacak kadar, dünyayı karşısına alacak kadar, gerekirse nefesini bile Aden’e verecek kadar.
Bu sevda, Aden’in de içini titretti.
Rızası olmadan adım attığı bir evlilikti bu…
Gururuna yenik düşen bir kadın oluşu, canını en çok acıtan adamla yan yana duruyor oluşu…
Hepsi zihninde bir düğüm gibi duruyordu.
Ama Barlas’ın o gözleri sevdasını bağıra bağıra dile getirmeden sesi oluyordu.
O gözlerde Aden’in bilmediği, anlamlandıramadığı bir şey vardı. Aden içinden geçirdi ‘ bir adam gerçekten bu kadar çok seve bilirmi? Sevdasını gözleri ile bu kadar açık anlata bilirmi?’
Barlas'ın kendisini sevdiğini biliyor du Aden ama bu kadar çok sevdiğini şimdi iliklerine kadar hissetti.
Aden'in kalbi ona ihanet etmeye başladı o anda.Aden’in içinde bir şey kıpırdadı.
Sanki göğsünün ortasında, yıllardır buz tutmuş bir yer…
Biri üfleyince ısınmış gibi.
Ufak bir kıvılcım ,küçücük bir ateş parçası…
Ama gerçek.
Ve Aden’in kalbine doğru ılık ılık yayıldı.
Gururu bir yana, öfkesi bir yana…
Aden’in kalbi başka bir yana çekiliyordu.
Bir sıcaklık.
Bir kıpırtı.
Kalbinin tam ortasında, ufacık bir ateş parçası kıvılcımlandı sanki.
Sanki iliklerine kadar ılık bir şey dökülmüştü.
Aden’in nefesi istemsizce hızlandı.
Barlas, Aden’in yüzünü iki avucu arasına aldı.
Avuçları sıcaktı, güçlüydü…
Ama Aden’in canını değil, kalbini tutar gibiydi.
Alnına uzun, derin bir öpücük kondurdu.
Geri çekildiğinde elleri hâlâ karısının yüzünde gözleri gözlerinden ayrılmadı.
Etrafta alkış sesleri ve zılgıt sesleri yükseliyor du. Barlas için etrafında ki kalabalık yok sadece onun için Aden varmış gibi karısının gözlerine bakarak.
“ Allah'a binlerce şükürler olsun kaderimde seni bana nasip ettiği için . Çünkü ben seni bu kadar severken kimseye yar etmezdim.” parmakları Adenin narin yüzünü okşuyordu.
Aden, Barlas’ın ağzından dökülen bu cümleleri duyar duymaz içinde bir şey kıpırdadı: itiraz etmişti, direnecekti hâlâ belki; ama o cümlenin taşıdığı sevda ve kesinlik, dirençli duvarlarda küçük bir gedik açtı. Bu adam gaddar görünüşünün altında kendini adayan bir karanlıktı; Aden bilirdi, biliyordu ki Barlas sevdiği için yakıyor, sevdiği için yakılıyordu. Bu, onu yumuşatan türden bir ateşti.
Aden’ın gözü Barlas’ın gözlerine takıldı. O deli sevdası yatıyordu o bakışlarda. Aden'in gözlerinde ise işte orada korku da vardı, evliliğin zorunluluğu da; ama daha derinde, bir kıvılcım vardı; küçücük, sıcak bir parça. Bu evlilik onun rızasıyla olmadı.
Evet…
Ama Barlas’ın gözlerindeki o kocaman, sessiz sevdaya karşı kalbinde küçücük bir kıpırtı doğmuştu.
Sıcaktı.
Yaktı.
Korkuttu.
Gururuyla kalbi arasında sıkışıp kalmıştı Aden.
Barlas yüzünden çok acı çekmişti; çok kırılmıştı.
Ama yine de…
Adamın bakışlarında kendine ait bir yer vardı.
Aden bunu ilk kez bu kadar net hissediyordu.
Kendi rızasıyla gelmemişti buraya; bildiği, kabul ettiği bir kader değildi. Yine de o kıvılcım sessiz, utangaç yükseklerden bir ılık rüzgâr gibi kalbine yayıldı. Utançla karışık bir rahatlama; hem suçlu hem suçsuz hissetmek gibiydi.
Aden'in dudakları yukarıya kıvrıldı adamın gözlerinin içine bakarak gülümsedi. Yüzüne yayılan o derin gülümseme içtenlikle doluydu bu defa .İlk defa içtenlikle gülümsedi Aden karşısında ki adama.
Bu defa salondaki yankılanan dans müziği değişti. Barlas'ın özellikle istediği müziğin melodisi duyuldu. Barlas kadının yüzündeki ellerinin birini beline yerleştirmiş, diğeri ile o narin parmakları avucunun arasına alarak dans etmeye başladılar.
Aden bakışlarını kısa bir süre genç adamdan ayırıp salonun içinde gezindirdi hâlâ gergindi. Onca kalabalığın ortasında, herkesin onları izlediğini bilmek nefesini hızlandırıyordu. Barlas bunu fark etti; elini Aden’in sırtına biraz daha yerleştirdi.
Aden’in titreyen bakışlarıyla göz göze gelince dudakları hafifçe kıvrıldı.
Barlas , karısının gerginliğini almak için:
“Bakma etrafa sadece bana bak. Gerisi yok.”
Aden’in göğsü, dışarıdan belli olmayacak kadar hafif bir titremeyle inip kalktı.
“ Tamam .” diye bildi Aden.
Barlas gülümseyerek dudaklarını Aden'in alnına bastırıp geri çekildi: “ Güzel karım.”
Barlas gözleri yine Aden’in gözlerinde kilitlendi.Sanki göğsünün altına gizlediği o koca sevda, ritimle beraber kabarıp dışarı taşacak gibiydi. Bir yıldır bağrında taşıdığı, karşılıksızlığın bile söndürmediği sevdası şimdi, tüm salonun gözleri önünde yüzüne vuruyordu.
O anda zamanın ağırlaştığını ilk hisseden Barlas oldu.
Kollarında tuttuğu kadının incecik belinden yükselen ürperti, elinin içinden kalbine kadar vurdu.
Aden hafifçe başını kaldırıp ona baktı; gözlerinde karmaşık bir sis vardı:
Bir yılın kırgınlığı kalbinin derinlerine gömülmüş öfkesi ama hepsinin gerisinde küçücük bir kıvılcım.
Barlas’a doğru usul usul yaklaşan, kendisi bile fark etmek istemediği bir duygu…
Barlas’ın bakışları ise bambaşka:
O, sevdiği kadını sonunda kollarına almış bir adamın, susarak bağıran aşkıydı.
Dünyanın bütün gürültüsü susmuştu sanki; sadece Aden vardı, bir de onun kokusu.
Barlas Aden’i kendisine biraz daha yaklaştırdı.
Burnu Aden’in saçlarına değdiğinde gözlerini kapadı; sanki bir yıl boyunca nefes alamayıp nihayet yeniden yaşamaya başlamış gibiydi.
Ve sonra şarkının ilk sözleri duyuldu.
Barlas, Aden’in gözlerinin tam içine baktı.
Koyu kahve gözleri titreşti, sesi yumuşak ama içi fırtınalıydı.
Sanki her kelime, göğsünde biriken sevdayı Aden’in kalbine bırakıyordu.
Barlas sevdam dediği kadının gözlerinin içine bakarak şarkıya eşlik etti.
“Bir akşam gidişatınıda aşk tüterse
Geçmiş günler aklından geçerse
Kalbin bomboş, ümitler bitse…
Sen üzülme, ben varım…”
Aden’in nefesi titredi.
Barlas’ın gözlerindeki aşk öyle büyük, öyle yakıcıydı ki,
Aden istemeden de olsa içine sızan sıcaklığı engelleyemedi.
Barlas’ın sesi, Aden’in etrafında görünmez bir duvar örüyor gibiydi.
Kaçmak istese de kaçamayacağı bir duvar.
Barlas devam etti, hiç gözlerini kaçırmadan:
“Neler geçti kim bilir başından
Sevgi umdun hep başkalarından
Ağlama gidenlerin ardından
O giderse ben varım…”
Aden’in kalbi, göğsünde yumruk gibi attı.
Şarkı sözleri, Barlas’ın gözleri, teninin sıcaklığı her şey Aden’i sıkıştırıyor ama aynı anda yumuşatıyordu.
Aden istemese bile…
Bu adamın sevgisi içine işliyordu.
Yavaş, derin, kaçınılmaz bir şekilde.
Sonra Barlas, Aden’in yanağına yanağını yasladı.
Dudakları Aden’in kulağına öyle yakındı ki, Aden'in omuzlarından aşağıya ince bir ürperti aktı.
Barlas’ın kokusu, nefesi, sesi Aden’in bütün dengelerini altüst etti.
Ve Barlas, sadece Aden’in duyabileceği bir tonda…
Sanki her harfi Aden’in kalbine mühürler gibi söyledi:
“Zaman durdu sanki
Beklerken seni
Ben bir tek sevgiye
Bağladım kalbimi…”
Aden’in gözleri kapandı.
Bir an sadece bir an kendini bıraktı.
Gururu ile kalbi arasında sıkışıp kalmış o kadın,
İlk kez, Barlas’ın sevgisinin sıcaklığına teslim oldu.
Barlas’ın sesi daha da derinden geldi:
“Ayrılmam her yerde hiç yanından
Çağırsan gelirim çok uzaklardan
Eskiden korkardım yalnızlıktan
Korkmam artık… sen varsın…”
Aden’in kalbine saplanan o küçük kıvılcım büyüdü, sıcaklaştı,
sessiz sessiz içini yaktı.
İnsanların bakışları onları adım adım izliyor, mırıldanmalar arasında tek bir gerçek beliriyordu:
Karahanların gelini güzelliğiyle büyülüyordu.
Aden’in narinliği, kırmızı duvakla birleşince sanki el üstünde gezinen bir gül gibi görünüyordu.
Ve Barlas ,dik, kudretli, soğukkanlı duruşuyla Karahan soyunun bütün ağırlığını üzerinde taşıyordu. Onun yanında yürüyen her kadın güzel görünürdü ama Aden’in üzerinde başka bir şey vardı; bir zarafet, bir masumiyet, bir ateş hepsi bir aradaydı.
Kadınlar hayranlıkla fısıldaştı. Genç kızlar Aden’in elbisesine, duruşuna, zarafetine bakmaktan kendini alamadı.
Bazıları imrenerek, bazıları içten içe kıskanarak süzdü onu.
Erkekler ise istemsizce Barlas’a baktı:
Her zaman gaddar, soğuk, kimsenin gözünün içine bakmaya cesaret edemediği Barlas Karahan… ama şimdi, karısına öyle bir bakıyordu ki salondaki herkes bunu gördü.
Karahan’ın gaddarı olarak bilinen Barlas,
Aden’e dokunurken yumuşuyordu.
Bakarken eriyordu.
Ona duyduğu sevda, salondaki herkesin iliklerine kadar işledi
Barlas’ın bakışlarında güç yoktu sadece…
Aşk vardı. Sahipleniş vardı. Köklü, sarsılmaz bir sevgi vardı.
Dışarıdan bakıldığında herkes aynı şeyi düşündü:
Barlas Karahan karısına âşıktı.
Hem de öyle sıradan bir sevgiyle değil; adam ateş gibi yanıp tutuşuyordu.
Kimisi imrenerek baktı;
kimisi hasetle.
Kimi kadınlar Aden’in güzelliğini konuştu, kimi erkekler Barlas’ın öz güvenli , kudretli duruşuna hayran kaldı.
Kadınların çoğu hayranlıkla izliyordu onları;
Aden’in güzelliği salonu büyülemişti.
Erkeklerin bir kısmı Barlas’ın yanındaki bu güzelliğe gıptayla bakıyor,
kadınların bir kısmı Aden’in yerinde olmak için içten içe haset duyuyordu.
Sahnenin ortasında, ışığın tam altında, binlerce insanın ortasında…
Birbirlerine ait gibi duran iki insan vardı.
Etraflarındaki herkes onların birbiriyle âşık iki insan olduğuna inanıyordu.
Oysa bu aşk… yalnızca Barlas’ın içindeydi.
Ve ne tuhaftır, bu gece Aden’in kalbine bir kıvılcım düşmüş gibiydi çok küçük, çok ürkek ama varlığını hisseden bir kıvılcım…
O kıvılcım iki hafta önce düşmüştü ama Aden kendince inkar etmişti ama bu gece inkar edemiyordu. Edemezdi de çünkü Barlas, Aden’in bu titreyişini, bu gözlerde beliren ince dalgalanmayı fark ettimiş ti bu gece yüreği yerinden sökülecek gibi oldu.
Bir damla umut büyüdü içinde… kocaman, güçlü bir umut.
Dans bitip müzik yumuşayınca Barlas, Aden’in elini avucuna alıp kalabalığı yararak masalarına doğru yürüdü. Herkes iki yana çekiliyor, Karahan ağasının heybetli duruşu ve Aden’in ihtişamı adımladıkları her yere bir sessizlik bırakıyordu.
Halay tekrar başlamış pist kalabalık ile dolup halay halkası genişliyor du.
Barlas sandalyeyi usulca geriye çekti.
Aden otururken hiçbir şey demedi ama utangaç bir minnetle ona baktı.
Barlas da onun yanına oturup bir an Aden’i baştan aşağı süzdü.
Bakışında ağırlık, sevgi, bastırılmış bir yangın vardı.
Aden'in gözleri ise salonun üstünde gezinirken bir köşede duran Ferman ve Aras ile kesişti gözleri. Aden abisine buruk bir şekilde gülümsedi. Ama Ferman o burukluğu görmedi o burk gülümsemeyi sadece Aden bilirdi. Dudağına yerleştir diği gülümseme herşey yolunda ben mutluyum diyordu ama içi o kadar karmaşıktıki Aden bile anlamıyordu o karmaşıklığı. Sanki ip yumağı gibiydi bir yanı hala korkuyor du bilmediği bir hayat bilmediği bir şehir ve yeni yuvası ve yanında tüm heybeti ile oturan adam ... Alışa bilirmiyim ? Onların hayatına uyum sağlaya bilirmiyim? En önemlisi ise yanındaki adam ile bir ömür yapa bilir miyim yeni yaralar alamadan ?
Bir diğer yanı ise işte onun ile ters düşüyor du. Barlas yüzünden çok yara almış çok incinmiş en derin yarası deşilmişti o yara babasıydı. Yıllardır savaşarak kazandığı tüm o iyileşmeler, tüm o direnç hepsi bir anda çökmüş, travması yeniden canlanmıştı. Ve bütün bunlar, Aden’e göre, Barlas yüzündendi.
Son iki haftadır Aden’in zihni karmakarışıktı. Barlas’tan uzak durdukça kalbi ve ruhu ona daha çok çekiliyor, Barlas ağır ağır, sinsi bir sabırla Aden’in kalbine süzülüyordu. Aden ise içindeki o düğüm yumaklarını çözemedikçe daha çok çırpınıyor, çırpındıkça ruhu ve bedeni daha da yoruluyordu.
Aden iki abisiyle göz temasını sürdürürken, yanındaki adam hâlâ onu dünyanın en kıymetli varlığıymış gibi izliyordu. Aras’ın gözlerindeki o kederi, o buruk tebessümü görüyordu; hâlâ istemiyordu abileri bu durumu. Ferman’ın bakışlarında ise derin bir acı vardı; ela gözleri titriyordu.
Dost dediği adamın kız kardeşine gönül koyup evlenmek istemesinin ağırlığı yetmezmiş gibi, bir de Savaş’ın Aden’e yaşattıkları ve bir abinin kardeşini koruyamamanın yükü omuzlarına çöküyordu.
Aden, abisinin gözlerindeki acıyı gördükçe içi burkuluyor, boğazına sert bir yumru oturuyordu. İstemeden, farkında bile olmadan abisinin güvenini kırmış gibi hissediyor, sanki ona ihanet etmiş gibi içi sızlıyordu. Gözleri dolmaya başlamıştı ki kulağının dibinde hissettiği sıcak nefes ve ses başını yana çevirmesine sebep oldu.
“ İyimisin güzelim? ” diyerek elinde dolu olan su bardağını Aden'e uzattı. Kadının abisine bakarken gözlerinin boncuk boncuk dolmasına kıyamamıştı.
Aden yan tarafa döndüğünde göz bebekleri titreşti acı ile . Nasıl birşey yaşıyordu? Neyin içine düşmüş neyin bedelini ödüyor du? Ya kalbinden ve aklında geçenler işte o genç kadını boğuyor du . Gözlerinin en derinine taparcasına bakan adam onu ikilemde bırakıyordu.
Kalbi , artık iki ayrı sese bölünmüş gibiydi.
Bir yanı, Barlas’a doğru usul usul büyüyen bir sıcaklıkla doluydu.
Onu her kalabalıkta ilk bulan gözleri…
Sanki Aden’in nefes alışını bile ezberlemiş gibi, en ufak huzursuzluğunu bile fark eden dikkati…
O koca kalabalıkta, bir tek Aden’e yönelen o bakışlar…
Aden istemeden de olsa içine işliyordu bunlar.
Kalbinde titrek bir filiz gibi büyüyen bir duygu vardı; korkak, ürkek ama yalan da değildi.
Barlas’ı düşündükçe içini hem bir ısınma kaplıyor hem de tarifi mümkün olmayan bir sızı.
Barlas’ın varlığı güven veriyordu…
Ama o güvenin ardında saklı olan geçmiş çok fazla acı taşıyordu.
Aklı ise,o filizi her seferinde hunharca bastırıyordu.
Unutma, diyordu.
Unutma o geceyi. Unutma saçlarından sürüklenip merdivenlerden indirilişini…
Unutma babanla vedalaştığın o toprağa atılışını…
Unutma Savaş’ın nefret dolu gözlerini, iftirasını, yumruklarını , o gece ölüme yaklaştığını unutma.
Unutma o kadar işittiğin lafı, abin ile tehdit edildiğini , amcanın yaptıklarını , bu adam için abilerine karşı geldiğini unutma .
Babanın öldürüldüğü yere nasıl götürüldüğünü unutma. Saçlarının acı ile yolun duğunu, babanın son nefesini verdiği yere değersiz bir varlık gibi nasıl fırlatıldığını , o toprağın soğukluğunu nefesinin titreyişini , o günden sonra uykuları kabuslara bıraktığını unutma Aden diyor du.
Hepsi Barlas’ın adı yüzünden oldu.
Hepsi bu evliliğe rızan olmadığı için yaşandı.
Bu adamı sevmeye cesaret edersen, yine acıyı sen yaşayacaksın. Bu adam sana acı getirdi.
Barlas’la anılmak bile seni ölümün eşiğine getirdi seni Savaş. Bir adım daha yaklaşma.
Aklı avazı çıktığı kadar haykırıyor du genç kadının kafasında.
Aden’in zihni karanlık bir kuyuyu andırıyordu; elini nereye uzatsa keskin bir anı yakalıyor, nereye kaçsa başka bir acı karşısına çıkıyordu.
Kalbi Barlas’a doğru atıyor…
Aklı onu geri çekiyordu.
Ruhu iki farklı yöne aynı anda parçalanıyordu.
Ama Aden'in içindeki o kıpırtı böyle giderse kalbî galip gelecekti.
Derin bir nefes aldı Aden.
“ İyiyim sadece çok kalabalık olduğu için gerildim.” Aklından geçen herşeyi kovdu. Barlas'ın eline bıraktığı bardaktan bir yudum su içip masaya bıraktı.
Barlas sandalyesini biraz daha Aden'e yaklaştırıp elini kadının sandalyesinin başına koydu. Kadının sırtına dökülen kahverengi yumuşak bukleleri parmak uçları ile sevdi.
Gözleri hala boncuk tanesi gibi dolan kadının gözünden ayırmadan:
“ Salon kalabalık olduğu için mi boncuk tanelerin doldu gözüne? ” Kadının ne denli canı yandığını biliyor du. Aden’in içindeki acıyı görüyordu.
Ve bu acının kaynağının kendi olduğunu bilmek, Barlas’ın içinde sessiz ama derin bir yangın yaratıyordu.
“ Ben onların güvenini kırdım istemeyerek” bakışlarını tekrardan abilerine çevirdi. Abilerinin bakışları da hala genç kadınday dı. “ Onlara ihanet etmiş gibi hissediyorum. Heleki Ferman abime en çok ta ona ihanet etmiş gibi hissediyorum dostum dediği adam ve kızı gibi büyüttüğü kardeşi biz çok ağır geldik abime. Bu güne kadar yapma dediği hiç birşeyi hiç bir zaman yapmadım çünkü benim iyiliğimi istediğini biliyorum. Ama senin konunda abime karşı geldim çocukluğunu bana adayan , büyüten adama baş kaldırdım ben Barlas.”
Bakışlarını Barlas’a çevirdi. şefkat dolu gözler ile kendisini izleyip dinleyen adam ile birleştirdi bakışlarını.
Adamın gözleri, kadının her kırılgan hâlini, her tereddüdünü okur gibiydi.
Hiçbir kelime etmeden, sadece varlığıyla onu sarıyordu Aden’in içindeki acıyı görüyordu.
Barlas ne salondaki kalabalığı umursadı nede hala bakışları üzerlerinde olan Aden'in abilerini. Elini Aden’in yanağına koydu, okşadı; gözünden kaçmak üzere olan bir damla yaşı, parmak uçlarıyla nazikçe sildi.
“Akılından bunları çıkar, güzelim,” dedi,eli hala aşinası olduğu kadının yüzünü okşuyordu sesi sakin ama derinden di.
“İhanet eden bendim, Ferman’a kendini suçlama.
Ben, kardeşim dediğim adamın kardeşine aşık oldum sana…
Çok kez dedim: ‘Olmaz Barlas, o senin dost dediğin adamın kardeşi, bu sana yakışmaz.’
Ama her şeye, herkese sözünü geçiren ben, gönlüme söz geçiremedim.”
Yüzünün her zerresine aşık olduğu kadının şakağına bir öpücük kondurdu, ardından gözlerinin derinliklerine bakmaya devam etti:
“Her şeyden vazgeçen ben, bir senden vazgeçemedim, herkese sözünü geçiren ben bir sana Aden bir sana yenildim.”
Barlas’ın bakışları Aden’in gözlerinde durdu.
O sınırsız, ucu bucağı olmayan kadına olan sevdası, Aden’in yaşadığı tüm korkuların ve geçmişin gölgelerinin yarattığı acıyı Barlas’ın içinide yakıyordu.
Her kırılgan hâli, her gözyaşı, Barlas için tarifsiz bir yanmaydı; ama yine de bırakmadı.
Çünkü bu sevgi, ne acıya ne karanlığa boyun eğebilecek türdendi. O kadar büyüktü ki kimse o sevdayı ne tahtından nede Barlas'ın gönlünden etmeye gücü yeterdi.
Aden’in her hâli, Barlas’ın kalbinde daha da büyüyen bir tutkuyu körüklüyordu.
Duyduğu her cümle kadının kalbinin bir köşesini ayrı titretti.Aden’in bakışları ise, o sözlerin ağırlığı altında titremeden durmaya çalışıyordu. Dudağında acı dolu bir gülümseme belirdi. Barlas bilirdi Aden'in yüzündeki her mimiğin ne olduğunu kadının ne hissettiğini. Şimdide görüyor du o gülümseme mutluluk değil acı ve kederliydi.
Aden gözlerini gecenin karası gibi olan koyu kahvelerden ayırmadı. Nede güzel seviyordu bu adam .
Aden ‘ne olurdu ’ diye geçirdi içinden ‘ ne olurdu bu sözleri aynı duyguları bende sana hissederken duysaydım . Bu kadar yara almadan acı çekmeden duysaydım. Keşke canımı yakmasaydın gelirdim sana Barlas gelirdim. Geç olsada gelirdim bu kadar güzel sevilmenin hakkını verirdim. Senin gibi bende severdim seni geç olsa da severdim. Ama sen hem kendini hem beni yaktın sevdanla.’ Ah kadın bunu dile getirmeyi o kadar çok istiyordu ama söyleyemedi. Ne yeri ne zamanıydı. Ama birgün muhakkak dile getirecek ti elbette. Barlas'ın gözlerinde titreşen acı kadının da canını yakıyor du. İkiside bir birinin canını yakmadan edememişlerdi. Barlas sevdası ile kadının hayatını, umutlarını almıştı ondan. Aden ise adamın sevdasına karşılık vermeyerek her gün biraz daha tüketiyor du Barlas’ı . Bir uçurum kenarına biraz daha itiyordu.
Aklından geçenler iyiydi hoştu ama gerçekleri bilmiyor du bilseydi önce kırılır üzülürdü gerçekleri öğrendiğinde sarsılırdı bir yara daha alırdı ama Barlas'a sım sıkı sarılır dı.
Aden aklımdan geçenleri bir kenara itip:
“Senin vazgeçemediklerin kadar kolay değil benim yaşadıklarım, Barlas.”
İnsanın kalbî ve aklı bazen aynı gemiye sığmaz ya deniz dar gelirdi yada nefesi dar gelirdi . Kadının aklı ve kalbî de bir gemiye sığmıyor ters düşüyor du.Aden de hem denizi hemde aldıkları nefesi dar ediyor du ikisinede . Oda kendince haklıydı. Neler yaşamıştı kolay değil di sadece içinde bastırıyordu herşeyi.Hakikatin resmi insanın içindeydi dışarıdan bakan sadece manzarayı görür.
Kalabalığın uğultusu, halayın ritmi, kadınların kahkahalar hepsi bir an için sustu Barlas'ın duyduğu sadece Aden'in sözleri olmuş tu.
Barlas’ın gözleri Aden’deydi; içinde derin bir suçluluk, tarifsiz bir sevgi ve aynı zamanda bir koruma arzusu yanıyordu.
O, bu evliliği istemişti ama nedeni sadece Aden’i korumaktı.
Ne Savaş’ın tehditlerini, ne geçmişin acılarını, ne de amcasının Aden için oturduğu o pazarlık masasını olası tehlikeleri kadının bilmesini istemişti.
Her acı, her yara hepsi onun yükü olmalıydı; Aden’in omuzlarına binmemeliydi. O kadar çok seviyor du ki kıyamadı kadına onun canı yanmasın diye kötü olmayı tercih etti sevdiği kadının gözünde.
“ Canını ne kadar yaktığımı biliyorum. Ama sende şunu bil güzelim.” Diyerek Aden'in elini parmaklarının arasına aldı. “ Tüm yaptıklarımı , tüm acılarını tüm yaralarını tek tek saracağım sadece karşımda durma yanımda dur . Ben herşeyi yoluna koyacağım yaptığım herşeyi telafi edeceğim Allah şahidim olsun.” Ah bir kadın görseydi Barlas Ağa'nın kalbindeki yangını , içinin gidişini, bir yandan kavuşmanın sevincini diğer yandan vicdan azabı çektiğini gerçekleri bir bilseydi...
“ Senden tek birşey istiyorum . Aklından geçenleri bir kenara bırak bu gece bizim gecemiz. İleriki zamanda burukluk ile hatırlamayalım olurmu .” Parmakları ile sardığı elin tersini baş parmağı ile okşuyordu.
“ Tamam .” dedi Aden masum bir şekilde. Başka ne diye bilirdi ki ? Nereye kadar direne bilir nereye kadar kaça bilirdi? Eninde sonunda bu adama teslim olacaktı. Onun yeni hayatı bu adam dı ve Aden de içinde bugünü hatırladığında içinde burukluk olsun istemiyor du.
Kadının bu güzelliğine bu masumluğu karışınca Barlas'ın dudağında bir gülümseme belirdi.
“ Böyle uslu olup söz dinleyince daha çekici oluyorsun. ” dudağında ki gülümseme arsız bir gülümsemeye döndü.“ Aslında senin her halin çekici laf yetiştirmelerin, sinirlendiğinde daha seksi oluyorsun o halinde ayrı çekici ateş böceğim .” Arsız bir şekilde göz kırptı.
Aden kızaran yanakları ile gözlerini kaçırdı.
“ Bende diyordum nerde kaldı bu adamın edepsiz hâlleri diye.”
“ Kurban olurum utançtan kızaran yanaklarına da sana da kadın .”
Onlar böyle böyle bir birlerine alışacaklardı Barlas bunu biliyordu. Aden'i almıştı ya gerisi boştu artık tüm zamanlar onlarındı yavaş yavaş genç adam kadını kendine katacaktı.
Onlar kendi dünyalarına dalmış konuşurken Deva ve Dila gelip ikiliyi halaya kaldır dı.
Bu kez halayın başı Aden’di.
Yanında Barlas vardı ikisi de ritme öyle uyumlu adımlar atıyordu ki sanki yıllardır aynı gövdenin iki kolu gibi hareket ediyorlardı.
Barlas’ın sol yanında Deva belirdi; ardından Mirza, Araf, Miraç, Cihangir dizildi.
Halayın diğer yanına Ferman geçti; hemen yanında Aras, sonra Dila, Alp ve Erva. Aden'in çocukluk arkadaşı Deren ve kocası Timur da katılmıştı.
Geriye doğru uzayan halka ise Karahan ailesi, Eroğlu ailesi ve Türkiye’nin dört bir yanından gelen aşiret misafirleri ile dolup taşıyordu.
Salonun ortasında dev bir halka olmuşlardı adeta.
Aynı ritimde, aynı neşede, aynı coşkuda.
Kadınların renk renk yöresel elbiseleri ışıkta parlıyor, genç kızların mendilleri havada kuş kanadı gibi süzülüyordu. Erkeklerin sert ve gururlu adımlarının arasına kadınların zarafeti karışınca ortaya nefes kesici bir sahne çıkmıştı.
Kadınların çınlayan zılgıtları, deflerin tok sesi ve halay müziğinin ritmi salonu baştan sona doldurmuştu.
Kimi kadınlar Mardin’in geleneksel kıyafetleriyle omuz omuza diziliyor, kimi daha modern elbiseleriyle adımların zarafetini tamamlıyordu.
Uzun dakikalar sonra Barlas halaydan ayrılmış Cihangir ve Araf ile birlikte masasına geçmişlerdi.
Bir ara halay başını Aden’in abileri, Ferman ve Aras, aldı.Eroğlu kardeşlerin ikisi de meydanın ağırlığını bir anda topladı üzerlerine.
İkisi de Eroğlu ailesinin o ağır ama asil duruşunu taşıyordu.
Ferman mendili savurdukça halkadaki coşku ikiye katlanıyor, Aras da onun ritmine ayak uyduruyordu.
Ne kadar bu durumu kabullenmeseler de kardeşlerinin kına gecesiydi. Ve kız kardeşini bu durumdan mahrum etmeyeceklerdi. Onların kardeşi sahipsiz değildi dağ gibi iki abisi vardı.
Aden iki abisinin arasında halayın ritmine ayak uyduruyor du . İçinde ise yürüyen bir gurur ve bir burukluk vardı.
Ferman’ın Aden’in elini bir an bile bırakmayan o korumacı hâli, Aras’ın kız kardeşine göz kulak olan bakışları…
Hepsi Aden’in yüzüne ince bir tebessüm yerleştiriyordu.
Aden abileri Ferman ve Aras’ın bu büyük halay halkasında yer almasını izledikçe hem gurur duyuyor hem de içi sızlıyordu. Bu gece bıraktığı ev, abileri , kuzenleri, çocukluğu, gençliği… hepsi birden gözlerinin önünde bir film gibi dönüyordu.
Barlas ise oturduğu yerden karısını izliyordu. Kalabalığın içinde karısına her baktığında yüzündeki sertlik çözülüyor, yerini yumuşak bir gurura bırakıyordu.
Aden , ara ara gülümsüyor genç adamın sevdiği o gamzeleri meydana çıkıyor Barlas ise baktıkça bakası geliyordu karısı adeta bir ressamın tuvalin den çıkmış gibi kusursuz du.
Müzik bir anda hızlandı, ritmin tınısı salonun duvarlarını çınlatırken halay halkası kendi içinde açıldı. O açıklığın tam ortasına, kimsenin beklemediği bir anda Ferman ile Dila girdi.
İkisi de mendillerini aynı anda havaya kaldırdı.
Sanki aralarında önceden sözleşilmiş bir uyum vardı ama yoktu. Uyum onlara sonradan öğretilmiş bir şey değil, kanın içinden gelen bir ritimdi.
Ferman’ın sağ eli Dila’nın sol elini kavradı; diğer ellerinde renk renk mendiller vardı.
Davulun tok sesi salonu delerken ikisi aynı anda adım attı.
Dila’nın bileklerinden süzülen zarafet, Ferman’ın sert, güçlü adımlarına bir ritim gibi karışıyordu.
Mendilleri havada kıvrılıp açılıyor, tekrar kapanıyor; sanki ikisi değil, tek bir beden dönüyordu ritme.
Ferman’ın yüzünde hafif bir ciddiyet, Dila’da belirgin bir özgüven vardı.
Kalabalık, ikilinin uyumuna hayranlıkla baktı;
bir kadın ve bir erkeğin bu kadar kusursuz ritme oturması nadirdi.
Dila, renkli mendilini zarafetle savururken etrafında döndü; eteği hafifçe açıldı, adımlarının çevikliği genç kızlardan bir alkış yükseltti.
Ferman’ın gözleri sertti ama adımları yumuşaktı. Ağır bir adam gibi görünse de ritmi kırmadan Dila’yı takip ediyor, her dönüşünde onunla aynı adımda buluşuyordu.
Aynı figürde buluşuyor, aynı anda dönüyor, aynı anda adım atıyorlardı.
Birleşik elleri hiç ayrılmıyordu.
Bir noktada ikisi birden diz kırıp aynı anda doğruldu. O an kalabalık gür bir alkış kopardı.
İkisi sanki yıllardır birlikte oynuyormuş gibiydi; ritim onları değil, onlar ritmi yönetiyordu.
Ferman gibi ağır, soğuk mizaçlı bir adamın bu denli ritme hâkim oluşu; Dila’nın tam tersi zarafetle ona ayak uyduruşu…
Sahnede bir denge oluşturmuştu.
Ferman’ın keskin yüz hatlarına, Dila’nın neşeli gülüşü eşlik edince ortaya öyle bir sahne çıktı ki, salondaki kadınların zılgıtı bir anda yükseldi.
Kız evi olarak salonu hayran bırakmışlardı kendilerine.
Halay halkası tempo tuttu, alkışlar ritmi daha da ateşledi.
Ortada dönen iki figür, salonun geri kalanını gölgede bırakan bir uyumla hareket ediyordu.
Salonu yıkan alkış ve zılgıt sesleri davulun sesi ile salonu dolduruyor du.
İkisi de birbirine hafif bir tebessümle başını eğdi.
Bu, iki kuzenin yıllardır alışık oldukları o kusursuz uyumdu.
Dila ve Ferman pistin ortasından çekilince bu defa Barlas oturduğu yerden kaldırılmış hâlây başına geçmiş damadın arkadaşları oynayacak tı.
Aden ise Dila , Deva ve Deren ile birlikte gelin masasına geçmiş takım elbiseleri ile pisti dolduran adamları izliyorlardı.
Barlas halay başında dimdik duruyordu. Solunda Cihangir, yanında Araf, Mirza, Miraç, Hozan, Mahir Akşit… arkalarında Van, Diyarbakır, Hakkari, Siir, Urfa, Mardin ve daha birçok ilden gelen genç aşiret ağaları. Halay halkası giderek genişliyordu; her yeni katılan adım pistteki boşluğu dolduruyor, artık neredeyse adım atacak yer kalmamıştı. Salon, davul ritmiyle adeta bir gövde gibi hareket ediyordu.
Mardin’e özgü cida halayı başlamıştı. Omuzlar aynı anda kalkıp iniyor, ayaklar ritme kusursuz uyum sağlıyordu. Halay, sadece bir halk oyunu değil, gücün, kararlılığın ve birliğin gözle görülen bir göstergesiydi.
Barlas başı çekiyordu. Kudretli duruşu, her adımında halkayı yönlendirişi, omuzların iniş çıkışına kattığı ritimle herkesin dikkatini üzerine topluyordu. Her hareketi, halay halkasını tek bir bedende toplayan bir merkez gibi etkileyiciydi. Halayın her anında, gençlerin adımları Barlas’ın kararlılığıyla uyumlanıyor, ritim bir uyum içinde doruğa ulaşıyordu.
Gelin masasında oturan Aden, kocasını izliyordu. Her bakışı, Barlas’ın kudretli duruşunu görüyordu.
Salonun dört bir yanında izleyenler nefeslerini tutmuştu. Bazıları hayranlıkla, bazıları şaşkınlıkla bakıyor, kimi elini ağzına götürerek zılgıt çalıp coşkuyu izliyordu. Barlas’ın takım elbisesi, her adımıyla bedeninin heybetini, güçlü omuzlarını ve dik duruşunu ortaya çıkarıyordu. Sade ama kusursuz kesimiyle takım elbise, yakışıklılığını ve kararlılığını daha da vurguluyor, gençlerin ve izleyenlerin gözlerini onun üzerinde topluyordu.
Barlas başını kaldırıyor, omuzlarıyla ritmi belirliyor, halkayı tek bir beden hâline getiriyordu. Her hareketi, her bakışı, halaydaki gençleri yönlendiriyor, ritmin düzenini sağlıyordu. Gençler, onun kudretli duruşunu izliyor ve adımlarını ona göre uyarlıyor, halay bir senfonik uyum içinde ilerliyordu.
Barlas yine dik duruşu ile dikkatleri üzerine toplamış .Pist bir anda Karahan erkeklerinin hâkimiyetine girdi.
Halay halkası büyüdükçe büyüdü.
Sonunda pistte boş yer kalmadı.
Barlas adım attıkça kalabalık sarsılıyor, salonun enerjisi tavan yapıyordu.
Kiminin kıskandı, kiminin imrendiği bakışlar vardı üzerinde.
Barlas’ın yüzünde sert ama gururlu bir ifade vardı.
Her adımında Karahan soyunun gücü vardı.
Ama Barlas’ın bakışları?
Ne kalabalığı görüyor, ne etrafı, ne fısıltıları…
Ama gözleri?
Gözleri hâlâ Aden’i buluyordu.
Aden de izliyordu onu.
Kalbinde karmaşık bir düğüm…
Gurur, kırgınlık, öfke ve bir yerlerde saklı duran o ince kıpırtı…
Barlas’ı böyle coşku ile oynarken görmek göğsünde tanımlayamadığı bir şey bıraktı.
Salonun coşkusu halayla doruğa ulaşmış, erkekler enerjilerini sergilemişti. Artık kına vakti gelmişti. Deva, Dila ve Deren, Aden'i gelin odasına götürüp üzerindeki kına elbisesini çıkarmasına yardım etmişlerdi.
Barlas'ın özel olarak aldığı Mardin yöresine ait kırmızı bindallısını özen ile giydirmiş bindallının üzerine alınan altın kemer ve diğer altınları takmışlardı. Oldukça fazla altın olmasına rağmen Deva yenisine yenisini eklemiş Karhan ların şanını konuşturmuştu.
Gelin odasından çıkan Aden, kızların oluşturduğu uzun kuyruk arasında ilerledi. Her biri karşılıklı dizilmiş, ellerinde yanan mumlarıyla bir geçit oluşturmuştu. Salonda yükselen kına müziği, mekâna hem coşku hem de bir ritim getiriyordu; ateşin sarı ışığı mumların üzerinde titreyerek Aden’in üzerindeki kırmızı bindalliyi ve altın kemeri daha da parlatıyordu.
Aden adım attıkça, kızlar ellerindeki mumları adeta bir fermuar gibi açıyor, yol veriyordu. Ellerinin birleştiği noktadan geçerken Aden’in her adımı, sessiz bir ritim ve zarafetle süzülüyordu.
Kalabalığın sonunda, Aden’e hayranlık ve gurur dolu gözlerle bakan Barlas duruyordu. Karısını baştan aşağı süzen bakışları, hayranlık ve beğeni doluydu; her detayını, her hareketini gözlerinden kaçırmıyordu. Aden Barlas’a doğru yaklaştıkça, adamın varlığı etrafındaki havayı sanki durduruyor, ritmi kendi nefesiyle eşitliyordu.
Barlas Aden’in elini tuttu ve birlikte pistin ortasında konumlandırılmış tahtın yolunu aldılar. Her adımda Barlas’ın elinin sıcaklığı ve sağlamlığı Aden’in tenini ürperti yor istemsizce bir güven veriyordu genç kadına.
Tahta ulaştıklarında Aden oturdu; hemen ardından Dila yanına geldi ve dikkatle, özenle kırmızı duvağını Aden’in başına örttü. Duvağın kırmızısı, bindallinin ve altın kemerin parlaklığıyla birleşerek Aden’in zarif ve görkemli duruşunu tamamlıyordu.
Salonun ışıkları mumlarla dans ederken, kına müziği yükseliyor, Aden’in her hareketi, Barlas’ın hayran bakışlarıyla birlikte mekânda unutulmaz bir sahne yaratıyordu.
Salonun köşelerinden hafif bir uğultu yükseldi; genç kızlar ve erkekler damadın ve gelinin etrafında toplanmış, birçok misafir ise pistin etrafını sarmıştı.Herkes heyecanlıydı, ama Aden’in gözünde bu anın ağırlığı farklıydı. Artık yolun sonuna gelmişti; yeni bir hayata adım atacak bir kadındı. Hüzün, titrek bir gölge gibi kalbini sarmıştı
Şarkının ilk mısrası duyulur duyulmaz Aden’in nefesi sıkıştı.
Göğsünde bir şey sanki içten içe çöktü.Aden’in yüreğine dokunan o ağıt gibi ses yükseldi.
Boğazına bir düğüm oturdu kaçmak ister gibi, ama oturduğu yerde kımıldayamadı.
Sanki bütün salon sislenmiş, tek bir ışık Aden’in üzerine düşmüş gibi…
“Bu gecenin koynunda”
“Saçlarımı örer anne”
“Yıldızlara takılmasın”
“İnciniler anne…”
Sözler, kalabalığın içine ince bir sızı gibi yayıldı.
Antep’in eski bir geleneği gibi…
Yüzyıllardır kızların avucunda biriken kınanın kokusu gibi…
Bir evliliğin eşiğinde, sessiz bir teslimiyet gibi…
Genç kızlar ellerinde mumlarla harekete geçti. Yavaş adımlarla, sessizce, Aden ve Barlas’ın etrafında dönmeye başladılar şarkının sözlerine eşlik ederek. Mumların sıcak ışığı kırmızı duvağın üzerinde dans ediyor, duvardaki yansımalara yıldız gibi serpiştiriyordu.
Aden'in gözleri dolmaya başlamıştı bile.
Annesi Eslem Hanım’ın yüzü gözlerinin önünde belirdi; çocukken saçlarını ördüğü günler, dizine yatıp uyuduğu geceler.
Bu şarkı, o an, onun kalbine bir bıçak gibi saplandı.
“Bu gecenin koynunda saçlarımı ör anne
Yıldızlara takılmasın, incinirler anne”
Aden zaten göz yaşlarını zor tutuyor du gecenin başından beri . Ama şimdi tutmasına gerek yoktu bir bahanesi var gibi gözünden yaşlar biri akarken diğeri doluyor du. O kadar doluydu ki sabaha kadar ağlasa yinede bitmezdi göz yaşları. Akan her damla göz yaşında bir acı vardı her birinde yaşadıklarının ağırlığı vardı.
Kızının ağlayışını duyan Eslem Hanım'ın gözleri anında doldu.
Ama o kendi gözyaşlarını bile yutmak zorundaydı.
Bu evliliğin nasıl bir zorunluluktan doğduğunu bilen tek büyüktü.
Kızının bu sahneye nasıl sürüklendiğini de biliyordu,kurtaramadığını da.
Aden’e bakarken dudakları titredi.
Sanki ayakları yerinden kopup kızına koşmak,
onun yüzündeki duvağı çekip almak
ve “yeter artık, benim kızıma kimse acı çektiremez,” demek istedi.
Ama yapamadı.
Yapamayacağını biliyordu.
Eslem Hanım, başını hafifçe eğdi.
O eğiş, yenilginin değil…
bir annenin içindeki sessiz feryadın eğilişiydi.
Kızlar hala ritmik bir şekilde gelin ve damadın etrafında dönüyor, mumların ışıkları duvarda dalgalanıyor; tıpkı bir yıldız denizinde dönüyormuş gibi bir atmosfer yaratıyordu.
“Kına yak ellerime, parmaklarım kalsın”
“Dokundukça tenime kokun bende kalsın”
Adenin ağlayacak o kadar çok acısı vardı ki. Dudağından bir hıçkırık firar etti acı dolu bastırılan bir çığlığın sesiydi.
Hangi yarasına ağlasa azdı. Babasızlığı, yıllardır çektiği acı, amcasının yaptıkları, Savaş’ın o gece yaptıkları, ailesinden uzak kaldığı yıllar... Şimdi ise bu evlilik . En çok yara aldığı ise bu evlilik ile doğmuştu. Tamam Barlas'a karşı içinde ufak birşey vardı ama bu evlilik ona zorla dayatılmıştı. Hangi birine yanacağını şaşırdı kadın.
Şimdi babası yanında olmasını o kadar çok istedi ki. Babası olsa bunların hiç biri olmazdı korurdu babası kızını. Kimsenin incitme sine saçının teline dokunmasına izin vermezdi.
Aden’in yaşlı gözleri, tülün arkasından kalabalığı taradı.
Babasının yokluğunu o kadar derinden hissetti ki… Yıllardır hissettiği gibi ama bu defa bam başkaydı.
“Keşke burada olsaydın baba…”
dedi içinden.
“Keşke saçlarıma son kez sen dokunsaydın…
Bir baba kızının ilk sığınağı dır. Gücüyle değil varlığı ile korur. Bir kız, dünyayı babasının omuzunda tanır, sevgiyi onun sessiz fedakarlığında öğrenir. Zaman değişir, yollar ayrıldı , ama aradaki bağ mefelerle değil sevgiyle ölçülür. Baba ve kızın bağı kalpte başlayan ve ömür boyu süren bir hikayedir . Ama Aden'in babası ile olan hikayesi sekiz yaşında yarım kalmıştı.
Müziğin sözleri hala salonu doldurmaya devam ediyordu. Ama Aden'in zihni farklı bir zamanda takılmış tı.
“Kına yak ellerime, parmaklarım kalsın”
“Dokundukça tenime kokun bende kalsın”
Aden nefesini derin çekti.
Kalbi doluydu ama mutlu olduğu için değil.
Bugün bir devrin kapanışıydı onun için.
Bir an gözleri kapandı kırmızı duvağın altında ve babası belirdi zihninde.
O adamın kokusu, sarıldığı sıcak omuzları, gülüşü…
Küçücük ellerine bulaşmış kanı hatırladı.
Daha sekiz yaşındaydı.
Babası gözlerinin önünde can verirken “Korkma, kızım,” demişti.
Ama Aden büyüdükçe korkuları da onunla büyümüştü.
Babası bugün burada olmalıydı.
Elinden tutmalı, ona sarılmalı, “Korkma, artık ben varım arkandayım” demeliydi.
Oysa yoktu.
Ve yokluğunun bıraktığı o boşluk yıllardır hiçbir şeyle dolmamıştı.
Sanki yıllarca biriktirdiği diz çökmemiş acılar nihayet ayaklarına kapanmıştı.
Babasının yüzünü hatırladı.
Hatırlayabildiği kadarını.
Bir ses, bir koku, bir dokunuş…
Hepsi çoktan toprak olmuştu.
Ve bugün babasının yokluğunu ilk kez bir kadın gibi, bir gelin gibi değil…
Kalbi hâlâ çocuk olan bir evlat gibi hissetti.
O an o kadar kırıldı ki…
Gözyaşı duvağın içinde süzüldü, gizlice.
Mum ışıkları Aden’in yüzüne vuruyor, duvağın altındaki gözlerine hüzünlü bir parıltı veriyordu.
Genç kızlar bir süre sonra dönüşü yavaşlattı.
Sonra müziğin ritmine uyum sağlayarak ağır adımlarla durdular…
Ve gelin ile damadın etrafından çekilip yanına toplandılar.
Mumların küçük alevleri sanki Aden’in kalbinin içinde sönmeyen anıları gibi titriyordu.
Aden bir anda yalnız hissetti.
Kızlar etrafını sarınca, tüm kalabalığın içinde yapayalnız kaldı.
Sanki salonun ortasında duran herkes bu geceyi bir eğlence sanıyor, sadece o, kendi içindeki mezarı taşıyordu.
Onun Ferman büyütmüştü, doğru…
Hem abi olmuştu hem baba.
Ama hiçbir erkek çocuğa babanın yerini tutamazdı.
O boşluk vardı, hep olacaktı.
Aden bugün o boşluğu daha derinden hissediyordu.
“Uyut beni göğsünde ağıtlarınla anne”
“Gelinliğimi ört üstüme, giyemedim anne”
“Uyut beni göğsünde ağıtlarınla anne”
“Gelinliğimi ört üstüme, giyemedim anne”
Şimdi herşey Aden'in göğsünden taşıyordu. Göz yaşları sadece babası için değildi... Kaderini yazan kaleme, hayatını elinden alan adama, amcasının yaptıklarına, annesinin çektiği eziyete, acı ile yok olmuş yıllarınay dı...
Aden, içinden geçenleri kimseye söylemeden sadece durdu.
Nefesi titredi.
Gözlerini kapadı.
Bu gece, sadece bir kına gecesi değildi onun için.
Bir kadın oluşu değildi.
Bir gelin oluşu değildi.
Bu gece…
Çocukluğunu gömdüğü gündü.
Bugün eline yakılan kına, bir kadınlığın nişanı değil…
Kendi kaderine teslim oluşunun mühürüydü.
Barlas ise yanındaki karısının titreyen omuzlarını kırmızı duvağın üstünden baktığında bile parlayan göz yaşını görmesi kalbini sıkıştırıyor. Aden'in bu kadar ağlayacağını bilseydi eğer örf adet dinlemez kına yakma adetini bozar kınayı bitirirdi. Söz konusu Aden olunca içindeki o sahiplenme duygusu artıyor du. Deli tarafı tutardı şüphesiz. Aden'in gözünden akan her bir damla yaş Barlas'ın sol yanındaki ateşi büyütüp yakıp kavuruyordu. Gözlerini bir an olsun ayırmadan karısının göz yaşlarını izledi içi gide gide.
Eslem hanım kızının az ilerisinde iki oğlunun arasında göz yaşı dökerek izledi kızını. Aras annesinin başını omzuna yaslamış bir kolu ile sarmıştı. Eslem hanım ise oğlunun omzuna göz yaşlarını dökerek sanki daha dün küçücüktü . Ne ara büyümüştü. Eslem hanım kızının büyüdüğünü ilk defa bu gece hissetti. Ferman'a ise diyecek bir söz yoktu onun içi fırtına , kıyametti. Gözleri doluyor ağlamamak için kendini kasıyordu. Ela gözlerine keder çökmüştü. Aden seviyorum diyip diretmese Ferman ne Barlas'a nede bir başkasına kız kardeşinin kesip attığı tırnağını dahi vermezdi.
Salonun en ücra köşesinde ise Murat vardı. Kına başladığı dakikadan itibaren salonun en kuytu köşesine oturmuş içiyordu. Gözlerinin feri sönmüş yaşayan bir ölü gibi bakıyordu. Yaptığı tek şey biten alkollünü yeniliyor birde gözlerini hiç çekmeden Aden'i izliyor du. Aden'i izlerken bir kaç defa Barlas'ın sert bakışı ile karşı karşıya gelmiş yinede bakmaktan vaz geçmemiş ti. Barlas'ın bu geceyi mahvet meyeceğini bildiği için. Ama sert kayaya çarpmış Cihangir gidip kulağına gereken uyarıyı yapmıştı. Abisi bildiği adamın mutlu gecesinde kimsenin canını sıkmasına müsade etmezdi Cihangir.
Nihayet gelinin eline kına yakma vakti gelmişti. Aden'in yanında Deva, Dila ve Deren vardı.
Deva tepsiyi Aden’in önüne bıraktı, bir Aden’e baktı… bir eline… tekrar Aden’e…
Sonra yüksek sesle:
“Gelin elini açmıyor!”
Herkes kısa bir an durdu.
Cihangir kaşını kaldırdı.
Mirza kıkırdadı.
Miraç arkadan “Daha yeni başladık…” diye mırıldandı.
Erva gülmemek için dudaklarını ısırdı.
Aden anlayan bakışları ile başını Deva’ya çevirdi:
“Açık Deva…” dedi, gözlerinin önünde avucunu göstererek.
Deva daha da eğildi. Bu kez neredeyse Aden’in elinin içine burnunu sokacak gibi baktı.
“Yok! Açık değil! Açık olsa ben görürüm. Kız elini açmıyor diyorum!” diye üsteledi.
Dila yan taraftan boğuk bir kahkaha kaçırdı.
Kalabalığın diğer ucunda Mirza “Bizim Deva kesinlikle profesyonel kınacı olmalı…” derken, Cihangir alttan ekledi:
“Bence aşirette yeni görev belli oldu.”
Aden, şaşkınlıktan ıslak gözlerini kırpıştırdı.
“Deva yeminle açık. Bak…” Diyerek elini iyice Deva'nın göz hizasına doğru kaldırdı.
Bir yanda hala kına türküsü çalar iken kadının yaptığı hareket ile salon kahkahaya boğuldu.
“Yok yok! Açık değil! Kaynanaya altın taktırmadan açılmaz!” diye ciddi bir ifadeyle parmağını salladı.
“ Anne gelinin elini açmıyor nerdesin. Evin tek gelininin eli altın sız mı kalsın” Diye bağırdı gürültüden dolayı gülerek.
Bu sözle birlikte kalabalık hafif dalgalandı.
Deva'nın sözleri salonu kahkahaya boğmuştu.
Aden tamamen dalgınlığın dan dolayı yıllardır adetleri olan bu an aklından uçmuş tu.
O anda Barlas, Aden’in hemen yanı başından hafifçe eğildi ve çok doğal, çok sakin bir sesle söyledi:
“Aden kapat elini güzelim adet bu .”
Kim derdi Barlas Karahan böyle küçük bir adeti bilecek diye . Ama kına hazırlıkları yaparken tüm herşeyi öğrenmiş küçük karısı için tek tek aklına kazınmıştı. Aden'in yerinde başka bir kadın olsaydı yanında umursamaz dı. Ama söz konusu Aden olunca herşeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenirdi karısı eksik kalmasın diye.
Aden bir an dondu.
Sonra minik bir utanmışlıkla avucunu kapattı.
Kapatırken de fısıldadı:
“Unuttum…”
Barlas’ın dudakları bu defa fark edilir şekilde kıvrıldı; Aden’in o şaşkınca, masumca verdiği tepki onu hem güldürdü hem içini ısıttı. Ama hala sol yanı Aden'in ıslak yanaklarını gördükçe keskin bir bıçak saplanmış gibi sızlıyordu.
“ Kız sen böyle yaparsan abimin servetini kim harcayacak. Daha bende diyordum Aden ile abimin paralarını ezeriz diye . Pehh sende hiç iş yokmuş ama merak etme gülüm ben sana Barlas Ağa'nın parası nasıl eziliyor öğreteceğim” Deva'nın yine dili durmamış herkesin gülmesine sebep olmuştu.
Barlas'ın yan tarafında duran Miraç ise:
“Abi bak ne gözü tok yengem var, başkası olsa Ataköyde kat, tarabyada yat, birde ustune bana avrat ister."
Miraç'ın sözü ile Cihangir gür bir kahkaha attı: " Oğlum hadiyatı katı anladim da avrat ne lan.”
Miraç gülerek: “ Ne bileyim kına gecesi ya konsepte uygun olsun diye dedim.”
Barlas ise kardeşine sahte bir kızgınlık ile bakıyordu. Araf'ın ise keyfî gayet yerindeydi bu aile ile ne zaman bir araya gelse hiç eğlenmediği kadar eğleniyordu.
Kalabalığın arasında Şehnaz Hanım ağır adımlarla ilerledi, gelininin avuçlarını açıp iki elinin avuçlarına iki tam altın koyup koluna bir bilezik taktı mutluluk ile . Nihayetinde oğlu yuva kuruyordu kesenin ağzını tamamen açık bırakmış herşeyin en iyisini fazlası ile yapmıştı. Fazlasını almış eksiği koymamaştı.
Aden’in avuçlarına bırakılan altınların soğukluğu ile ürperdi. Dila ve Deva Aden'in avuçlarına yakılacak kınayı hazırlar iken Aden başını kaldırıp kalabalığın içinde annesinin yüzünü aradı yan tarafına baktığında ise annesi ile göz göze gelmesi ile sertçe yutkunup gözlerine yine yaşlar akın etti.
Eslem Hanım’ın gözleri kıpkırmızıydı.
Gizlemeye çalışıyordu ama başaramıyordu.
Bir anne, kızının avuçlarına yakılan kınayı izlerken hem gururu hem acısı tek çizgide birleşmişti.
Omuzları belli belirsiz titriyordu; dudakları birbirine bastırılmış; elleri göğsünün üzerinde kavuşmuştu.
Yıllardır direnmeye alışmış bir kadının kırılma anıydı bu. Bir annenin duruşunda öfke yoktu artık; yerine tükenmiş, çaresiz bir kabulleniş vardı. Bir anne, kızının eline kınanın yakıldığını izlerken içinden bir şeyin koptuğunu herkes değil ama Aden gördü.
Aden'in bakışları bu defa annesinin iki yanında duran abilerine çevirince bakışlarını bir hıçkırık firar etti dudaklarından.
Az önceki küçük gülüşmeler, Deva’nın komik telaşı, o kısa süreli hafiflik…
Hepsi dağılıp gitti.
Göğsünün tam orta yerinde bir boşluk açıldı.
Nefesini çekti ama içi dolmadı.
Bu onun ailesiydi. Yan tarafında duran üç kişi onun her şeyiydi bu hayatta tek serveti annesi ve iki abisiydi.
Hayatta en çok tutunmak istediği üç insan.
Babası yoktu, yokluğun gölgesi hep onların arasına düşüyordu…
Ama bu üçü hep bir aradaydı.
Ve şimdi o sıcak üçlünün yüzünde aynı gölge tekrar belirmişti. Hepsinin gözünden yaş süzülüyor aralarındaki mesafeye rağmen aynı yerde buluşuyor du.
Aden daha fazla dayanamayıp bakışlarını ellerine indirdi. Bakmaya devam ederse annesinin kollarının arasına girip ağlamaya devam ederdi. Dila Aden'in avuçlarına kına yakmaya başladı.
Dila’nın gözünden bir yaş süzüldü ve kınayla birlikte Aden’in avucuna damladı.
Aden irkildi; başını kaldırdığında Dila’nın gözleri kızarmıştı.
Dila gülmeye çalıştı, ama yapamadı.
Dila, kınayı Aden’in avucuna yaydı.
Avucuna bıraktığı her damla, onların çocukluğunun, hayallerinin, umutlarının üstüne düşen bir ağıt gibiydi.
Başını kaldırıp kırmızı tülün ardındaki dolu gözlere bakıp.“Affet beni gücüm yetmedi koruyamadım seni ” diye fısıldadı Dila.
Aden’i koruyamadığı için… Onu bu evliliğe yalnız bıraktığı için… Babası yüzünden kız kardeşi gibi büyüdüğü kuzenin hayatı mahvolmuştu. Utanıyor du Dila . Behram bey bir nebze utanma duygusu yokken Dila onun yerine utanıp af dili
yordu. Aden onun çocukluğuydu. Kardeşi, sırdaşı sırtını dayadığı kaleydi. Onlar beraber ağlar beraber gülerler di . Tıpkı şimdi birlikte sağladıkları gibi.
Ama Aden duymuştu Dila'nın ne dediğini.
Diğer yanda ise Araf , Barlas'ın serçe parmağına kına yakıyor du.
Deva da kendini tutamayıp oda ağlamaya başladı Aden'in avucunda ki kınanın üzerine el gülü takarken: “ Kız ağlama yeter .” dedi göz yaşlarını silerek.
Herkes Aden'i kınanın duygusuna kapıldığı için ağlıyor sanıyordu. Oysa Aden'in içinde bin bir kıyamet kopuyordu.Her yarası için bir kıyamet bir göz yaşı dökülüyor du ama kimse bilmiyor. Herkes sevdiği adama kavuştu diye fısıldaşıyordu .
Yaşları duvağın altından süzüldü. Sildiğini sandığı her acı geri dönmüş, avuçlarına yakılan kınayla birleşmişti şimdi.
Barlas daha fazla dayanamadı. Kına merasimi başladığından bu yana karısının göz yaşlarını izliyordu. Ama Aden'e duyduğu sevda, merhameti daha fazla sessiz kalmadı.
Bir an bile düşünmedi.
Kalabalığı, görenleri, salonun doluluğunu hiçbir şeyi umursamadı.
Sessizce ona doğru eğildi ve elini, kırmızı duvağın altına usulca soktu. Parmağı Aden’in yanağındaki yaşa dokundu sıcaklığı hissettiği anda nefesi titredi. Sanki o damla, Aden’in değil, kendi içinin kanayan yerinden düşmüştü.
Aden irkildi.
Beklemediği bir dokunuştu bu.
Başını hafifçe kaldırdı, duvağın altında göz göze geldiler.
Barlas’ın yüzünde tek bir şey vardı:
Dayanamamak.
Kadının ağlamasına tahammül edememek.
O an Barlas içinden kopanı saklamadı.
Elini Aden’in yanağından çekmeden, onu kendine doğru çekti. “Gel” der gibi değil, “bana dayan ” der gibi.
Aden’in başını kendi göğsüne yasladı, titreyen saçlarının üzerinden kırmızı duvağın üstüne kapanıp bir öpücük kondurdu.
O an Barlas’ın göğsüne kadının yaşları ıslatırken kendi gözünden damlayan bir damla süzüldü duvağın üstüne düştü.
Kimse görmedi.
Kimse bilmedi.
Sadece Aden hissetti. Ve başını Barlas'ın göğsüne dahada yasladı.Barlas’ın göğsünün altında ağlamak daha kolaygeldi o anda .
Sanki iki dünyanın bütün acısı tek bir nefeste birleşti.Aden’in acısı, Barlas’ın taşıdığı vicdan azabı ve pişmanlıkla birleşti.
Aynı anda, aynı yerde, aynı nefeste.
İki yüreğin çarpıştığı sessizlik, salonun her köşesine yayıldı. Ama herkes onları tek yürekte birleşen büyük bir sevdalı olarak görüyor du.
Kına merasiminin son türküsü sustuğunda, salonun üzerine ince bir sessizlik çöktü. Aden’in avuçlarında kurumaya başlayan kına, gün boyu sakladığı bütün duyguların ağırlığını sanki avuçlarına mühürlemişti.
Başı biraz eğik, gözleri kıpkırmızı ve inceldiği yerden kopmaya hazır bir iç sızı.
Ferman , kardeşinin gözünden akan yaşa dayanamayıp yanına gitti.Kardeşinin yüzündeki o derin hüzün, Ferman’ın kalbine bir hançer gibi saplandı.
Oysa o, bu gözyaşlarını kına gecesinin heyecanına, gelin olmanın duygusuna yoruyordu.
Kız kardeşinin içindeki fırtınaların, mecbur bırakıldığı gerçeğin farkında değildi.
Aden başını kaldırdığında abisinin bakışıyla karşılaştı o bakış ki, yıllardır hem baba olmuş, hem siper olmuş, hem yara bandı olmuştu ona.
Ferman bir şey söylemedi. Söylemesine gerek yoktu.
Kız kardeşinin gözlerindeki çağlayan acıyı görür görmez, iki adımda uzandı kendi canından bir parça gibi,
bir baba gibi,
kayıp yıllarının hesabını veremeyen bir adamın bütün çaresizliğiyle
kollarına aldı .
Aden, birden küçücük kaldı Ferman’ın göğsünde.
Sanki o güçlü kız, o kaderin üzerine devrildiği kadın, bir anda yine o sekiz yaşındaki çocuğa dönmüştü.
Babası kanlar içinde yere yığıldığında, dünyası altüst olduğunda, onu yerden kaldıran aynı kollardı bu kollar.Ferman, Aden’in başını boynunun içine doğru çekti.
Ferman hâlâ ne Aden'in büyüdüğünü nede Barlas ile evlendiğini kabullenmiyor du. Kollarının arasındaki kadın Ferman için hala küçük bir kız çocuğuydu. Herşeyine yetiştiği çocukluğunu unutup baba olduğu hem kızı hem kardeşiydi.
“Ağlama Aden .” dedi göz yaşlarını akıtırken . Adenin bu hâline dayanamayıp yine yapacağını yaptı “Barlas, Barlas diye tutturmasaydın şimdi ağlıyor olmayacaktın. Evimizde dizimin dibinde oturup gülüyor olacaktın.” dedi homurdanarak Aden'in yan tarafında duran Barlas'a da ters bakışlarını atmayı ihmal etmemiş ti. Aden onun canından bir parça gibiydi.
Ferman'a sorulacak olursa Aden onun kızıydı...
Barlas ise Ferman'ın bu sözlerine karşılık.
“ Ya sabır ya sabır . Bu adam beni kayınbirader katili edecek.” Dişlerinin arasında homurdanarak söylenip Ferman'ı boğmak isteyen bakışlarını da eksik etmedi.
Aden ise abisinin kollarında gülse mi? Ağlasa mı? Şaşırıp kaldı. Bu iki adamın çocuk gibi bir birlerine taş atmadan duramıyorla dı. Ve Aden bu iki adamın arasında kalıp duruyor bu tavırları ile baş edemiyor du artık.
Aras ise yine Barlas ile abisinin laf dalaşına girdiğini görünce.Ferman’ın kolundan usulca aldı Aden’i.
“Gel buraya.” dedi yalnızca.
Aden Aras’ın omzuna kapandığında, Aras’ın boğazı düğümlendi.Aras, Aden’i sımsıkı sardı.
Onların sarılışı daha yumuşaktı; çocukluklarının, birlikte koşup düştükleri günlerin sıcaklığı vardı o kucaklaşmada. Aden’in yanakları Aras’ın omuzuna değdiğinde Aras içinden “Keşke babamız da bu günü görebilseydi,” diye geçirdi.
Daha sonra ise Eslem hanım ile Aden bir birlerine sarılmışlardı. Aden'in göz yaşları artık akmıyor du annesine sarıldığında. Çünkü annesinin gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş tü. Annesi ağlamasın diye göz yaşlarını silip annesine sarılmış tı.
Kalabalık artık solundan yavaş yavaş dağılmaya başlamış. Barlas ise karısının elini tutarak alkışlar ,zılgıt lar ve iyi dilekler eşliğinde salondan çıkarıp arabasına bindirmişti. Aden yarın hayatını sürdüreceği Mardin'e temelli olarak gidecekti.
O gece herkes kendi köşesine çekilirken bir tek gerçek vardı:
Bir evlat evinden eksildi…
Bir kadın kaderine boyun eğdi…
Ve bir aile, o an kimse fark etmese de, biraz daha dağıldı.
Gece böyle bitti...
_________________________



Bölüm sonu...
Bölümü nasıl buldunuz?
Aden'in Barlas'a karşı birşeyler hissetmesi .
Barlas'ın, Aden'in gözlerine bakarak söylediklerini nasıl buldunuz?
Ferman ve Deva ile ilgili ne düşündünüz?
Deva'nın kına yakılır iken yaptığı şey 😄😄
Beğeni ve yorum yapmayı unutmayın. Beğeni atmayanlar lütfen yıldızları patlatın. Hesabımı takibe alırsanız sevinirim.
Sizleri seviyorum. Yeni bölüm de görüşmek üzere biricik okurlarım...🥰🙂
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 16.06k Okunma |
991 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |