
Defne , Ege'nin göğsünde uzanırken bulutların üzerinde gibi rahattı. Ege’nin kollarının verdiği huzur, içine usul usul yayılırken dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Gözlerini gökyüzüne çevirdi; güneşle bulutlar, birbirine karışmış yumuşak bir düş gibi görünüyordu.
Üzerlerindeki saten beyaz örtüye baktı ve şaşkın bir şekilde Ege'ye döndü. Ege, sakin bir ifadeyle gülümsüyor, parmak uçlarını Defne’nin yanağında yavaşça gezdirerek onu rahatlatmaya çalışıyordu.
Defne içinde hissettiği tuhaf kaygıyı bastırıp yeniden başını Ege'nin çıplak göğsüne bıraktı. Kalbinin altında attığını hissedebiliyordu. Sanki gökyüzüne biraz daha yaklaşıyor, maviliğin içine doğru sürükleniyorlardı.
Defne masmavi gökyüzünün bir anda karardığını fark etti. Az önce içini ısıtan güneş kaybolurken bulutlar ağırlaştı. Defne daha ne olduğunu anlayamadan üzerlerine sağanak yağmur boşaldı. İnce saten örtü saniyeler içinde ıslandı. Defne’nin kalbi, içine dolan panikle hızla çarpmaya başladı.
Defne telaşla başını Ege'ye çevirdi ama yanında yatan kişinin Savaş olduğunu görüp hızlıca korkarak doğruldu.
"Nereye gidiyorsun sevgilim?"
Savaş’ın sesi, Defne’nin içine soğuk bir ürperti gibi işledi. İçini kaplayan sıkışmışlık hissiyle geri çekilmeye çalıştı ama bulunduğu yer aniden altından kayıp gitti.
Kendini boşluğa bıraktığı anda çığlığı gökyüzünde yankılandı.Hızla aşağı düşerken gözlerini korkuyla yukarı dikmişti. Yağmur damlaları yüzüne çarpıyor, karanlık gökyüzü gittikçe uzaklaşıyordu.
"Hayır!"
Defne yatağında aniden sıçradı ve uykusundan uyandı. Sanki gökyüzünden yatağına düşmüştü, endişeyle doğruldu. Nefesi düzensizdi, alnı ince bir ter tabakasıyla kaplanmıştı. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlamaya çalışarak karanlık odaya bakındı. Gözleri telaşla etrafta gezinirken kalbi hâlâ korkuyla çarpıyordu.
Afallamıştı.
Gördüğü saçmalığın bir rüya olduğunu fark edince derin bir nefes verdi. Omuzları yavaşça gevşerken başını geriye yasladı ve mırıldandı.
"Rüyaymış..."
Böyle bir şeyin gerçek olması zaten mümkün değildi. Ama rüyanın içindeyken her şey öylesine gerçek hissettirmişti ki... Bulutların üzerinde uzanmaları bile. Ege’nin kollarındaki huzur, gökyüzünün maviliği, tenine değen yağmur damlaları... Hepsi sanki gerçekten yaşanmış gibiydi.
Ama o huzur, Savaş’ın yüzünü gördüğü anda bir kabusa dönüşmüştü.
Defne’nin içi daraldı. Elini istemsizce göğsüne götürüp kalbinin üzerine bastırdı. Canı acıyormuş gibi derin bir nefes aldı. Savaş’ın göğsünde yattığını düşünmek bile midesini bulandırıyordu. Kendinden uzaklaşmış gibi hissediyordu.
Rüya bile olsa bu düşünce ona kötü gelmişti.
Yataktan bir hışımla kalktı ve ter içinde kalmış üstünü çıkartıp hızlıca kendini banyoya attı.
Ilık rahatlatıcı bir duş alıp kahvaltıya inmek için hazırlandı. Aynada kendine bakıp içindeki huzursuzluk ile tebessüm etmeye çalıştı. Bir rüyanın gününü mahvetmesini istemiyordu. Telefonunu eline aldı ve Ege'nin günaydın mesajına karşılık verdi.
Gönderilen: Sevgilim ♡
Günaydın canım♡
Defne’nin dudaklarının kenarı bu kez istemsizce kıvrıldı. Parmakları hızlıca ekranın üzerinde dolaştıktan sonra telefonunu çantasına koydu ve aşağı indi.
Mutfaktan gelen yemek kokuları eve yayılmıştı. Masaya göz gezdirdiğinde babasını göremeyince kaşları hafifçe çatıldı. Şaşkın bir ifadeyle halasına döndü.
"Günaydın, babam uyuyor mu?"
Berfu, masadaki çayı karıştırırken başını kaldırıp Defne’ye gülümsedi. Ardından hayır anlamında başını salladı. Defne’nin tabağına omlet koyarken sakin bir sesle konuştu.
" Günaydın halacığım, baban erkenden çıkmış. Nerede bilmiyorum."dedi. Defne de meraklı bir şekilde etrafa bakındı.
" İşe mi gitti acaba?"
Fatma Hanım yanlarına gelip tebessümle yeni yaptığı sigara böreğini servis etti. O esnada da konuşmaya dahil oldu.
" Sürpriz olacağını söylediler sadece"
"Sürpriz mi?" Defne ve Berfu aynı anda şaşırıp birbirlerine bakarken Defne endişeli bir şekilde konuştu.
"Daha tam iyileşmedi, neden böyle şeyler yapıyor bu adam?"
Defne gözlerini devirirken Berfu tebessüm etti. Abisinin ne işler peşinde olduğunu bilmese de kızını mutlu etmeye çalıştığını biliyordu. Bu yüzden de söylenmek yerine beklemeyi tercih ediyordu.
Berfu ve Defne kahvaltılarını henüz bitirmeden geldi Cem. Yüzünde muzip bir gülümseme ile Defne'ye seslendi.
"Defne Hanım, bahçeye gelir misiniz benimle?"
Defne şaşkınlıkla doğruldu. Babasının yüzündeki o çocuk gibi heyecanlı ifadeyi görünce istemsizce meraklandı. Sandalyeden kalkıp ona yaklaşırken şüpheli gözlerle baktı.
" Baba henüz tam iyileşmedin."dedi kaşlarını çatarak. "Neler karıştırıyorsun?"
Cem kızının onun için endişelenmesinden hoşlanarak tebessüm etti, Defne'nin saçlarını okşayarak konuştu. Kızını mutlu edeceğini bilmenin sevinci vardı gözlerinde.
“Burada ebeveyn olan benim, sen değilsin Defne,” dedi Cem hafifçe kaşlarını kaldırarak. “Ben baban olarak gayet iyiyim. Benim için endişelenmeyi bırak.”
Sonra yüzündeki o gizemli gülümseme yeniden belirirken ses tonu yumuşadı.
“Hadi gel, sana ufak bir sürprizim var.”
Defne de onun bu tatlı sevincine ortak olup gülümsedi. Bahçeye doğru çıkarlarken Cem hızla kızının gözlerini elleriyle kapattı.
“Baba…” diye mırıldandı gülerek. “Düşeceğim…”
Cem’in dudaklarından hafif bir kahkaha döküldü. Ellerini gözlerinden çekmeden diğer koluyla kızını dikkatlice destekledi.
"Düşmezsin."
Defne, babasının sesindeki güvenle gülümsedi. Küçüklüğünde hissetmeyi çok istediği o korunaklı his, şimdi geç de olsa içine dokunuyordu. Birkaç adım daha attılar. Sonunda Cem onu yavaşça durdurdu.
Ellerini hâlâ çekmemişti.
Başını Defne’nin kulağına biraz yaklaştırıp alçak bir sesle fısıldadı.
"Hazır mısın bebeğim?"
Defne’nin nefesi bir anlığına duraksadı.Hayatı boyunca babasıyla böyle bir noktaya gelebileceklerini hiç düşünmemişti. Aralarındaki eksik yıllar, kırgınlıklar, özlem… Hepsi bir an için içinden geçip gitti.
Sessizce başını salladı. Konuşursa sesi titrer diye korkuyordu. Cem ellerini yavaşça onun gözlerinden çekti ve heyecanla onu izlemeye başladı.
Defne gözlerini açar açmaz güneşten hafifçe kısıp karşısındaki çiçeklere ve küçük fidana baktı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken şaşkınlıkla babasına döndü.
Cem, kızının elini tutup gülümsedi.
“Defne ağacı,” dedi hevesli bir sesle. “Seninle birlikte bir köşeye dikelim istedim. Adını taşıyan bir ağacımız olmasın mı?”
Son cümlesinden sonra sesi hafifçe yavaşladı. Gözleri kısa bir an uzaklara dalarken dudaklarındaki gülümseme buruklaştı.
“Senin pencerenin yanındaki ıhlamuru annenle birlikte dikmiştik,” dedi sessizce. “Hatta sana hamileyken hep ‘Kızımız büyüyünce bir de defne ağacı dikeriz,’ derdi.”
Defne’nin boğazı düğümlendi. Gözleri bir anda dolarken babasına baktı. İçine yayılan duygu öylesine yoğundu ki birkaç saniye konuşamadı. Sonra dayanamayarak Cem’e sarıldı.
“Teşekkür ederim baba…” diye fısıldadı titrek bir sesle.Cem, kızına sarılırken gözlerini kısa bir an kapattı. Ardından fidana dönüp hafifçe tebessüm etti.
“Annen, sana hamileyken hep şu köşede otururdu,” dedi bahçenin bir tarafını göstererek. “İstersen oraya dikelim.”
Defne gözlerindeki parıltıyla fidana doğru yaklaştı. Parmaklarını dikkatlice yapraklarına dokundurup babasına döndü.
“Olur…” dedi gülümseyerek. “Nasıl yapacağız?”
Cem, saksıyı yerden almak için eğildiğinde Defne’nin yüzündeki ifade anında değişti. Cem daha tam kaldıramadan hızlıca yanına gidip saksıyı elinden aldı.
"Baba!” diye söylendi telaşla. “Bu senin için çok ağır. Sen ameliyat olduğunu unuttun herhalde.”
Sesindeki endişe o kadar gerçekti ki Cem istemsizce gülümsedi. Defne’nin ona bir şey olacakmış gibi paniklemesi, onu durmadan kontrol etmesi… Bunların hepsi kalbinin en derin yerine dokunuyordu.Kızının, yaşanan her şeye rağmen onu affedip sahiplenmesi; Cem’i hayatında hiç olmadığı kadar mutlu ediyordu.

Cem eline küreği alıp fidanı dikecekleri yeri kazmaya başladı. Toprağın yumuşak sesi bahçedeki huzura karışırken başını kaldırıp eve doğru seslendi.
“Fatma Hanım, bize biraz su getirir misiniz?”
Sonra dönüp Defne’nin elindeki fidana baktı. Gözlerinde yine o sıcak gülümseme vardı.
“Hadi dikelim canım.”
Defne ve Cem, defne fidanını birlikte dikkatlice toprağa yerleştirdiler. Cem toprağı kapatırken Defne de elleri kirlenmesine aldırmadan fidana destek oluyordu. Birkaç dakika sonra Fatma Hanım’ın getirdiği suyu yavaşça toprağa döktüler.
Can suyuyla birlikte, sanki yıllardır eksik kalan şey de yerini buluyordu.
Defne, babasının zamanla böylesine ince düşünceli bir adama dönüşmesini gördükçe içten içe mutlu oluyordu. Her geçen gün onu biraz daha affediyordu. Çocukluğunda eksikliğini iliklerine kadar hissettiği baba sevgisi, hayatına şimdi yavaş yavaş giriyordu.
Eskiyi düşünmeyip anı yaşadığında dünyanın en mutlu kızı oluyordu ama eski günler, annesiz ve babasız büyümesi her zaman içinde bir yara olarak kalacaktı. Hissetse de hissetmese de.
Defne, Cem’e sıkıca sarılıp diktikleri ağaca bakarken neşeyle gülümsedi. Sürekli teşekkür ediyor, çocuk gibi babasına sırnaşıyordu.
Cem ise kollarının arasındaki kızına bakarken yıllar önce uzaktan izlediği o küçük Defne’yi görüyor gibiydi. Kaçırdığı yılların özlemi, kalbine ağır ama güzel bir sızı bırakıyordu.
Berfu, uzaktan onları izlemeyi sonunda bırakıp yanlarına geldi. Kollarını açıp ikisine birden sarılırken kahkahasını tutamadı.
“Bensiz saadet olmaz!” dedi neşeyle.
Üçü birbirine sarılıp gülerken Berfu, başını kaldırıp abisine baktı.
“Abiciğim,” dedi gözlerini kısarak, “acaba ameliyatta sana yeni kalp falan mı taktılar? Bu duygusallık, bu nahiflik… başka açıklama bulamıyorum.”
Defne halasının lafıyla gülmekten yerlere yatarken Cem surat asarak baktı.
" Aşk olsun kızım ya, ben hep duygusal biriydim ama kendimi ifade etmeyi bilmiyordum. Hem bu ameliyat, hem Defne'nin hasreti bana baba olmayı öğretti. " dedi.
Berfu ve Defne’nin yüzündeki gülümseme yavaşça duygusal bir ifadeye dönüştü. İkisi de aynı anda Cem’e yeniden sarılıp yanaklarından öptüler.
Defne geri çekildiğinde babasına sevgiyle baktı.
"Benim çıkmam lazım ama her şey için teşekkür ederim baba."
Cem başını salladı ve tebessüm etti.
"Ege'ye mi?"
Defne başıyla onayladı ve içeriden çantasını alıp el sallayarak bahçe kapısından çıktı. Ama kapıdan çıkar çıkmaz adımları aniden durdu.
Karşısında, arabasına yaslanmış şekilde bekleyen Savaş’ı görünce yüzündeki tüm renk çekildi, hayalet görmüş gibiydi. Sabahki rüyayı hatırlayıp daha da irkilmişti.
Ağır adımlarla isteksiz bir halde ona yaklaştı.
“Neden geldin?” dedi Defne sert bir sesle. İçindeki huzur, Savaş’ı görür görmez yerle bir olmuştu.
Savaş ise onun öfkesine karşı oldukça sakindi. Arabadan doğrulup ağır adımlarla Defne’ye yaklaştı.
“Nişanlımı almaya geldim,” dedi sakin bir tavırla. “Geçen gün gelmedin ama bugün gelirsin diye düşündüm.”
Sonra sesi hafifçe ciddileşti.
“Bunun bir oyun olduğunu sadece biz biliyoruz, ailem bilmiyor Defne. Beni zor durumda bırakma.”
Defne bir an duraksadı. Gözleri istemsizce evin olduğu tarafa kaydı. Babasının onları görme ihtimali bile içini geriyordu. Birkaç saniye düşündükten sonra kaşlarını çatıp alçak sesle karşılık verdi.
“Sesini alçalt, babam bilmiyor.”
Savaş kısa bir süre ona baktı. Ardından arabanın kapısını açıp sakin bir ifadeyle sordu.
“Geliyor musun?”

Defne istemsizce dudaklarını sıktı. İçinden hiçbir şekilde gitmek gelmiyordu ama şu an tartışma çıkarırsa dikkat çekeceğini biliyordu. Zoraki bir şekilde arabaya binip koltuğa oturdu. Kollarını göğsünde birleştirip somurtarak Savaş’ın direksiyona geçmesini bekledi.
"Yalnızca yarım saat!"dedi net bir sesle.
“Anlaştık,” diye karşılık verdi Savaş hemen. Bu kez sesi daha yumuşaktı.
Ardından gözleri Defne’nin ellerine kaydı.
“Yüzüğünü ve kemerini takar mısın?”
Defne oflayarak cüzdanından yüzüğü çıkarttı ve sinirle parmağına geçirdi, sonrasında ise hızlıca emniyet kemerini bağladı.
İçindeki sıkışmışlık hissi yeniden büyüyordu.
Sürekli sevmediği birine bağlıymış gibi davranmak, onun yanında olmak, aynı oyunun içinde kalmak Defne’yi giderek yoruyordu. Kendini bir kafesin içinde gibi hissediyordu.
Ama şimdilik sabretmek zorundaydı.
Biraz daha. Sadece biraz daha…
***
Sıkıcı bir aile ziyareti sonrasında Savaş, büyük ısrarları sonucu Defne'yi gideceği yere bırakmıştı;yani Ege'nin yeni evine. Savaş için bu çok zor olsa da yan yana Defne'yle geçirdiği her dakika ona iyi geliyordu. Hiç olmayacaklarını bildiği halde bir ihtimale tutunuyor, onun yanında olmaktan keyif alıyordu.
Defne ise her geçen gün Savaş'tan daha çok soğuyor ve ona olan saygısını yitiriyordu.Buna rağmen hala kibar bir şekilde teşekkür ederek sözde nişanlısının arabasından ayrılıp sevgilisinin evine doğru ilerliyordu.
Defne , Savaş'ın arkasından uzun uzun baktığını biliyordu. Hatta kendisine olan hislerini de fark ediyordu ama onu görmezden gelerek duygularını anlamamış gibi yapıyordu. Bunun gerçekliğinden kaçıyordu.
Defne binaya koşar adımlarla girerken aklındaki bütün düşünceler yavaş yavaş dağıldı. Yerini yalnızca Ege’ye duyduğu özlem aldı. Şu an tek istediği şey ona sarılmak, kokusunu içine çekmek ve yanında biraz nefes alabilmekti.
Zili çalıp beklerken küçük bir çocuk gibi heyecanlıydı, kapı açıldığı anda karşısında Ege’yi görünce içi bir anda ısındı. Kalbi, kaynamaya başlayan su gibi kıpır kıpır olmuştu.Onu görünce hiç beklemeden kollarına atladı ve sıkıca sarıldı. Ege'nin kendisini kucaklamasına izin verdi ve gülümsedi.
"Sevgilim"
“Hoş geldin kalbim,” dedi Ege alçak ve sıcak sesiyle. “Seni bekliyordum.”
Ege’nin o sakin ama insanın içine işleyen tavrı, Defne’nin kalbini usulca okşuyordu. Onun kollarından indiğinde yüzünde içten bir gülümseme vardı. Gözlerini Ege’ninkilere dikip hafifçe omuz silkti.
“Kusura bakma,” dedi mahcup bir tavırla. “Babamla ağaç diktik, sonra da…”
Bir an durup gülümsedi.
“Neyse… geldim işte.”
Ege , Defne'nin elinden tutup salona çekti. Sehpanın üzerinde tomarla duran mektupları gösterdi.
"Sana yazdığım mektuplar, evde okursun."
Defne duygulu ve anlamlı bakışlarla ona bakarken omzuna doğru kafasını dayadı. Ege Defne'nin elindeki yüzüğü fark edince ortamdaki aşk cıvıltısının yerini ölüm sessizliği aldı.
Ege hiçbir şey söylemedi. Söylemek de istemedi. Çünkü cevabını duymaktan hoşlanmayacağı şeyleri sormanın bir anlamı yoktu. Ama yüzündeki küçücük değişim bile hislerini ele veriyordu. Bakışları durgunlaşmış, omuzları hafifçe gerilmişti.
Defne bunu fark edince hemen açıklama yapma ihtiyacı hissetti.
" Buraya gelmeden önce Savaş'ın anne ve babasına uğramak zorunda kaldım. Buraya da beni o bıraktı."
Bakışlarını kaçırıp yüzüğe dokundu. "Tadımız kaçsın istemedim sadece, kızma lütfen" dedi Defne mahcup bir şekilde.
Ege, duymazdan gelir gibi davranarak konuyu değiştirdi. Belki de şu an bunu konuşursa içindeki bütün kırgınlık ağzından dökülecekti.
" Film izler misin?"
Defne, yüzüğü hızlıca çıkarıp yeniden cüzdanına koyduktan sonra Ege’ye sokuldu. Dudaklarında hafif muzip bir gülümseme vardı.
"Film değil de, konuşuruz diye düşünmüştüm. Belki uzanırız..."
Defne onunla yakınlaşmak isterken, Ege yalnızca ona bakıyordu. Fazla sakin, fazla kontrollüydü.
Defne’nin kaşları hafifçe çatıldı. Onun bu kadar mesafeli davranmasına anlam veremiyordu. İnsan yıllar sonra kavuştuğu sevgilisine nasıl böyle davranabilirdi? İçindeki özlem onu yakıp kül etmişken Ege’nin bu kadar kontrollü olması canını sıkıyordu.
" Ege..." diye mızmızlandı Defne ve ayaklandı. "Seni çok özledim. Bana bensiz oralarda ne yaptığını anlatmayacak mısın?" dedi.
Ege gülümsemeye çalışarak ona baktı ve o da ayaklandı.
"Yemek yerken konuşuruz diye düşündüm, gelsene."diyerek mutfağa yöneldi.
Ege, Avustralya'dayken yaşlı bir amcadan yapımını öğrendiği etli turtadan yapmıştı Defne için. Biraz uğraştırıcı ama çok lezzetli bir şeydi, üstelik sevgiyle yapıldığında dünyadaki en güzel şeylerden biri olabilirdi.
Defne, biraz önceki neşesini kaybetmiş gibi sessizce mutfağa geçti ve masaya oturdu. İçindeki huzursuzluk yeniden kendini hissettirmeye başlamıştı. Ege’nin mesafesi canını düşündüğünden daha çok sıkıyordu.
Ege bunu fark etmişti. Ortamdaki gerginliği dağıtmak ister gibi Defne’nin yanına yaklaşıp yanağına uzun, yumuşak bir öpücük bıraktı.
Defne’nin gözleri kısa bir an kapandı.
Ege onu delicesine seviyordu. Buna en ufak bir şüphesi yoktu ama Defne’nin bir başkasının nişanlısı olması, ne kadar sahte olursa olsun, içindeki huzuru zedeliyordu. İstemeden de olsa kendini geri çekiyordu.
Defne’nin dudakları yeniden hafifçe kıvrılmaya başlayınca Ege derin bir nefes aldı ve hazırladığı turtayı önüne koydu.
"Yaşlı bir Joe amca vardı, ölen karısının tarifi. Öyle güzel bir aşk hikayeleri vardı ki... Onların aşkını anmak ve senin için bir şey yapmak istedim. " dedi.
Defne tebessüm etti, kafasında sormak istediği, bilmek istediği milyonlarca şey varken Ege'nin Joe amcadan bahsetmesine şaşıyordu. Ege tabaklara turtadan dağıttıktan sonra Defne'nin karşısına geçip oturdu.
"Çok yorgunum" diyerek mırıldandı.
Birbirlerini çok özlemişlerdi ama aynı zamanda yeni hallerine de alışmaya çalışıyorlardı.
" Sensiz yaşadığımı sandığın yılları anlatmak için çok yorgunum. Bilmek istiyorsun, ben de istiyorum ama bir türlü başlayamıyoruz."
Defne mağrur bakışlarıyla Ege'ye bakıp turtadan bir çatal aldı. Gerçekten lezzetliydi ama şuanda aklı karşısındaki adamdaydı. Ege'yi anlamaya çalışarak konuştu.
" Sorular sorarak başlayalım, istersen "
Ege de yemeğinden bir çatal aldı ve kafa salladı.
"Başla, bu arada şarap içer misin?"diyerek ayaklandı.Defne'nin cevap vermesini beklememişti, eline tezgahın üstündeki yumuşak içim şarabı alıp açtı. Dolapları biraz karıştırdıktan sonra iki kadeh bulup masaya bıraktı. Defne de bakışlarıyla onay verdiğinde ikisine de biraz şarap doldurdu.
Defne bir yudum aldıktan sonra mırıltıyla konuştu.
" Oraya ilk gittiğinde ne yaptın, ne hissettin?"
Ege de kadehinden bir yudum aldı. Birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Gözleri Defne’deydi ama bakışları sanki çok uzak bir yere dalmıştı.
“Bittiğimi hissettim,” dedi sonunda yavaş bir sesle. “Sanki hayat durmuştu. Seni bir daha göremem sandım.”
Parmakları kadehin etrafında sıkılaştı.
“Oraya gittiğimde çoktan pes etmiştim zaten. Mahvolmuştum Defne… Kendime bile tahammül edemiyordum. Çok çirkinleşmiştim.”
Dudaklarında acı bir gülümseme oluştu.
“Sonra bir gün düşündüm… Ya küçücük de olsa bir ihtimal varsa diye.”
Bakışlarını Defne’nin gözlerine kaldırdı.
“Eğer bir gün karşına çıkacaksam, sana iyi biri olarak dönmek istedim. Sağlıklı, güçlü… Sana layık biri gibi.”
Sesi gittikçe daha derinden geliyordu.
“Hayatımı seni göreceğim gün için yaşadım ben. Günlerimi, aylarımı… Kendimi sana layık hissedebilmek için çalıştım.”
Defne onu pür dikkat dinliyordu. Kadehini yavaşça dudaklarına götürüp küçük bir yudum aldı ama gözlerini Ege’den ayırmadı. İçinde bir yer sızlıyordu. Çünkü Ege’nin anlattığı her şey gerçekti. Sesindeki kırıklık bile bunu hissettiriyordu.
Ege yorgun bir ifadeyle ona baktı.
“Sen…” dedi duraksayarak. “Ben gidince bana çok kızdın mı?”
Defne’nin dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu.
“Çok kızdım,” dedi dürüstçe. “Hem de çok.”
Gözleri kısa bir an masaya indi.
“Ama en çok kendime kızdım.”
Derin bir nefes aldı.
“Beni bırakıp giden bir adama nasıl hâlâ âşık olabiliyorum diye düşündüm sürekli.”
Sesi hafifçe titremeye başlamıştı.
“İnkâr ettim… Ağladım… Delirdim.”
Gözlerini yeniden Ege’ye çevirdiğinde içindeki bütün kırgınlık bakışlarına vuruyordu.
“Gerçeği öğrenene kadar senden nefret etmeye çalıştım.”
Küçük bir sessizlik oldu.
“Ettim de belki…” dedi kısık bir sesle. “Ama seni sevmeyi hiçbir zaman bırakamadım.”
“Peki yurt dışına gittiğinde ne oldu?” diye sordu Ege merakla. Ses tonu sakindi ama gözlerinde gerçek bir merak vardı. Defne’nin onsuz nasıl yaşadığını bilmek istiyordu.
Defne kadehini parmaklarının arasında yavaşça çevirirken düşünceli bir ifadeyle konuşmaya başladı.
“Babamdan… bu şehirden, yaşadığım her şeyden uzaklaşmak ilk başta iyi gelmişti.”
Dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu.
“Yeni arkadaşlar edindim tabii. Ama hiçbiri Caner, Açelya ya da Zeynep kadar yakın olamadı.”
Bir an durup derin bir nefes aldı.
“Yine de eğlendim. Öğrendim… büyüdüm.”
Sonra yüzündeki ifade ağırlaştı.
“İlk zamanlar gerçekten rahatladığımı sanmıştım ama meğer insan nereye giderse gitsin acılarını da yanında götürüyormuş.”
Bakışları uzaklaştı.
“Gecelerce senin adını bağırarak uyandım.”
Sesi gittikçe kısılıyordu.
“Anneannemi anlatmayayım bile… Ne halde olduğumu zaten kendi gözlerinle gördün.”
Kadehi masaya bırakırken dudaklarını birbirine bastırdı.
“ Belki de tüm bunlar bende hiç geçmeyecek travmalar bıraktı.”
Ege tek kelime etmeden onu dinledi. İçinde büyüyen suçluluk hissi yüzüne yansımaya başlamıştı. Defne’nin çektiği acıyı düşünmek bile canını yakıyordu. Bu yüzden anneannesiyle ilgili konuyu daha fazla açmadı. Çünkü Defne’nin gözlerinde yeniden o karanlığı görmek istemiyordu.
Kısa bir sessizlikten sonra Defne bakışlarını ona çevirdi.
“Orada başka bir kızla görüştün mü hiç?” diye sordu.
Ege birkaç saniye ona boş boş baktıktan sonra şaşkınlıkla güldü. Sorunun gelişi o kadar beklenmedikti ki yüzündeki gerginlik bile dağılmıştı.
“Arkadaşlarım vardı tabii,” dedi gülümseyerek. “Ama sorduğun şey bu değil sanırım.”
Bakışları yumuşadı.
“Bilmen gereken tek şey şu…” dedi gözlerini Defne’den ayırmadan. “Ben senin üstüne gül bile koklamadım sevgilim.”
Defne’nin yüzünde içten bir gülümseme oluştu. Hiç düşünmeden elini uzatıp Ege’nin elini tuttu. Ona, hayattaki herkesten daha fazla güveniyordu.
Sonra yavaşça ayağa kalktı. Ege’nin arkasına geçip kollarını onun omuzlarına doladı. Başını boynuna yasladığında gözlerini kapattı.
“Seni seviyorum,” diye fısıldadı usulca. “Artık buradasın.”
Sesi kırılacak gibi oldu.
“Buradasın değil mi?”
Ege gözlerini kapattı. Defne’nin koluna dokunup başını hafifçe salladı.
“Her anında yanındayım,” dedi sakin ama derin bir sesle. “Ve seni çok seviyorum.”
Defne gülümseyerek eğildi ve Ege’nin yanağına yumuşak bir öpücük bıraktı. Ardından usulca onun bacağına oturup yüzünü incelemeye başladı. Parmakları Ege’nin çenesine dokunurken gözlerinin içi parlıyordu.
“Artık çocuk değiliz…” dedi hafif bir tebessümle.
Sesi fısıltı gibiydi.
Sonra yavaşça dudaklarına doğru yaklaştı. Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki göğsünden çıkacakmış gibi hissediyordu. Ege’nin nefesi yüzüne değdikçe içi titriyordu.
Tam dudakları birbirine değmişti ki çalan telefon, bütün anın büyüsünü berbat etti.
Defne gözlerini kapatıp sinirli bir nefes verdi. İsteksizce Ege’nin kucağından kalkıp telefonunu aldı. Ekranda Caner’in adını görünce aramayı açtı.
“Efendim?”
Sesi hafif gergin çıkmıştı ama Caner o kadar heyecanlıydı ki bunu fark etmedi bile.
“Defne!” dedi coşkuyla. “Bu akşam Sarmaşık’ta minik bir konser vereceğim. Ege’yi de alıp gel. Hem eğleniriz hem de üç yılın acısını çıkarırız.”
Defne şaşkınlıkla Ege’ye baktı. Ege ise gözlerini kapatıp gülümseyerek başını salladı.
Defne’nin yüzü yumuşadı.
“Tamam Cano, geliriz,” dedi içten bir sesle. “Senin adına çok sevindim.”
Ege, hafifçe gülümseyip eliyle telefonu işaret etti.
“Selam söyle.”
Defne tebessüm ederek telefonu kulağına yeniden yaklaştırdı.
“Ege’nin de selamı var.”
Caner’in kahkahası telefondan duyuldu.
“Aleykümselam! Hadi bekliyorum, yedi gibi burada olun. Yemekler benden.”
Sonra arka tarafta birileriyle konuşmaya başladı. Defne de fazla uzatmamak için hızlıca karşılık verdi.
“Görüşürüz.”
Telefonu kapattığında Ege’nin kendisine doğru uzandığını gördü.
“Duydun Caner’i,” dedi gülümseyerek. “Hadi hazırlanalım.”
Ege dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı. Ellerini Defne’nin yanaklarına yerleştirip onu kendine doğru çekti. Ardından dudaklarına uzun, sıcak bir öpücük bıraktı.
Geri çekildiğinde gözlerinde muzip bir ifade vardı.
“Yarım kalmıştı.” diye mırıldandı.
Defne istemsizce gülümsedi. Gözlerini Ege’nin mavi gözlerine kaldırdığında içinin eridiğini hissetti.
Ege’nin ona bakışı öyle derin, öyle aşkla doluydu ki… Defne kendini aynı anda hem güvende hem de sonsuz bir okyanusun içinde kaybolacak kadar özgür hissediyordu.
***
Defne ve Ege, Caner'in sahne alacağı yere(Sarmaşık'a) el ele giriş yaptılar ve Zeynep ile Açelya'nın masasına oturdular. Selamlaştıktan hemen sonra heyecanlı ve meraklı bir şekilde Caner'i sordu Defne.
"Bizimki nerede?"
“Kuliste beyefendi,” dedi somurtarak. “Yanına gitmemizi istemiyor.” Defne tebessümle Açelya'ya sarıldı.
" Meraktan çatlayacağım ben de... ilk hangi şarkıyla çıkacak? " dedi Defne. Zeynep de gülümsedi ve konuştu onlara bakarak.
" Sadece üç - dört şarkı okuyacağını ve sonuncuyu kendisinin yazdığını söyledi.
Defne bu detayı duyup gülümserken Açelya'ya göz kırptı.
"Son şarkı sana yani..." dedi imayla. Açelya utangaç bir gülümsemeyle başını eğip Defne’nin elini tuttu.
“Bilmiyorum artık…” diye mırıldandı ama yüzündeki mutluluk her şeyi belli ediyordu.
Onlar kendi aralarında konuşurken Ege de Defne'yi izliyordu. Onun çocuk gibi heyecanlanışı, meraklı bakışları, yerinde duramayışı Ege’nin içini ısıtıyordu.
Tam o sırada içeride tanıdık bir melodi yankılanmaya başladı.
Caner de sahnedeki yerini alıp tebessümle ön masada oturan arkadaşlarına el salladı. O an o kadar doğal ve şapşal görünüyordu ki Defne kahkaha atarak ona karşılık verdi.
Ardından Caner şarkıya başladı.
" Ve sen hayatını boyarsın pembeye,şansını döndürürsün tersine, istesen çevirirsin güneşi kendine...Ve ben düşerim hep ümitsizliklere ,gündüzler benzer ben de geceye.
İnanmam aldırmam ne geçmişe, ne de geleceğe..."
Defne Caner'in yumuşak sesiyle gururlanırken şarkının güzelliği ile Ege'ye döndü. Ona doğru sokulup başını omzuna dayadı,elinden tutup Caner'i seyretmeye devam etti. Biricik dostunun başarısı ile gurur duyuyordu.
"Seni bana katsam, biraz karıştırsam. İkimizden bir çift yaratırsam.Güzelliklerle aşk, mutluluklarla dost. Acıya, kavgalara paydos!"
Açelya, aşkla sevgilisinin sahnesini izlerken Defne de Ege'nin kollarında şarkıları huzurla dinliyordu. Daha sonra İki tas çorba ve ağlama ben ağlarım şarkılarını seslendirdi. Sadece dostlarının değil oradaki diğer misafirlerin de beğenisini kazanmıştı sesiyle.
Herkes alkışlıyor ve şarkılara eşlik ediyordu. Caner de başarıya yakın olduğunu ilk defa bu kadar hissediyordu.
En sonunda sıra kendi yazdığı şarkıya geldiğinde derin bir nefes aldı. Mikrofonu eline biraz daha sıkı tutup hafifçe kızararak konuşmaya başladı.
" Beni dinlediğiniz için teşekkürler. Sıradaki şarkı kendim yazıp bestelediğim bir parça." Sonra gözlerini direkt Açelya’ya çevirdi. Yüzündeki ifade bir anda yumuşadı.
" Biriciğime, sevgilim, tatlı tesadüfüme."dedi hafifçe gülümseyerek. "Seni çok seviyorum."
Caner bunları söylerken Açelya’nın gözleri anında doldu. Defne ve Ege ise hemen Açelya’yı dürtüp abartılı şekilde “Ooo!” diye ses çıkarmaya başladılar.
Açelya utanarak yüzünü kapatırken Defne kahkahasını zor tutuyordu.
Zeynep ise masanın bir köşesinde sessizce onları izliyordu.
Caner tüm şarkıyı Açelya'nın gözlerine bakarak söylerken Defne de onların aşkına bakıp duygulanıyordu. Bunlar yaşanırken Zeynep'in gözlerinin dolduğunu fark edip kaşlarını çattı. Yine de umursamadan Ege'ye döndü ve gülümseyerek şarkıyı dinlemeye devam etti.
Bir gün çıktın karşıma
Her şey değişti yavaşça
Gözlerin değdi içime
Hiç bilmeden usulca
Yanında zaman duruyor
Kalbim sakinleşiyor
Sana sarılınca dünya
Bir tek bizi duyuyor
Nakarat:
Tatlı tesadüfüm benim
İyi ki denk geldim sana
Kalbim ilk kez yorulmadan
Aşkı buldu yanında
Şarkı sonunda herkes Caner'i alkışlarken Açelya dolu gözlerle bakıp ağlıyordu. Caner sahneden inip koşar adımlarla masaya geldi ve onu sıkıca kucakladı.Dudaklarından yumuşak bir şekilde öpüp, kokladı. Defne de duygulanarak Ege'ye bakıp güldü.
"Çok tatlılar değil mi?"
"Öyle" dedi Ege de tebessümle. O esnada Zeynep tepkisizce bakıyordu ikisine. Defne bir şeyler olduğunu fark edip kendi içinde düşünmeye başladı. Ortamın rengini değiştirmek için gülerek konuştu.
"Yemek yemiyor muyuz yahu, hani yemekler sendendi?"
Caner kahkahasını tutamadı.
"İstediğin yemek olsun Defom, donatın sofrayı"dedi ve Defne'ye sarıldı. Sonrasında ise diğerlerine bakıp sordu.
"Nasıldı?" Herkes şarkının çok güzel olduğunu söylerken Ege ciddi bir ifadeyle geriye yaslandı.
"Rezalet"
Caner göz devirerek Ege'ye bakınca Ege de dayanamayıp güldü.
“Çok iyiydin kardeşim,” dedi omzuna vurup. “Seninle uğraşılmaz.”
Masa yeniden kahkahalarla doldu.
Bir süre sonra herkes istediği yemekleri sipariş etti. Şakalaşarak, birbirlerinin lafını bölerek, eski anıları anlatıp yeni planlar kurarak saatlerce oturdular.
Arada tatil planları yaptılar, birbirleriyle uğraştılar, güldüler.
Uzun zaman sonra ilk kez, hepsi bir aradaydılar.
Yemek bittikten sonra herkes yavaş yavaş toparlanıp Sarmaşık’tan çıkmaya başladı. Gecenin neşesi hâlâ üzerlerindeydi. Açelya Caner’in koluna girmişti, Zeynep sessizce arkalarından yürüyordu. Defne ise Ege’nin eli elindeyken gülümseyerek bir şey anlatıyordu.
Tam o sırada gözleri kaldırımın karşısındaki arabaya takıldı.
Savaş.
Defne’nin yüzündeki bütün renk bir anda çekildi. Kalbi aniden hızlandı. Ege’nin onu fark etmemesi için içinden dua ederken Savaş’ın sert sesi gecenin içine karıştı.
“Defne!”
Herkes aynı anda o tarafa dönüp baktı.
Defne gözlerini kısa süre kapattı. İçine kötü bir his çökmüştü. Az sonra bir şeylerin ters gideceğini biliyordu.
Savaş hızlı adımlarla onlara doğru yaklaşırken yüzündeki sert ifade dikkat çekiyordu. Ege ise refleksle Defne’nin elini daha sıkı tuttu. Çenesini kasmıştı. Dudaklarının arasından duyulacak kadar sert bir küfür döküldü.
Savaş yanlarına geldiğinde önce Defne’ye, sonra Ege’ye baktı.
“İyi akşamlar.” dedi soğuk bir sesle.
O kadar rahat görünüyordu ki sanki özellikle kavga çıkarmaya gelmiş gibiydi.
"Sen neden geldin buraya? "dedi Ege, ona doğru yaklaşıp. Defne'yi yine fark etmeden arkasına almıştı.
" Defne'yi almaya geldim. "
Ege sinirle solurken yavaşça Defne'nin elini bıraktı. Savaş'ın pişkin suratına bakıp nefretle soludu.
"Ne sıfatla!?" diyerek dişleri arasından tısladı. Caner ve diğerleri olayı uzaktan şaşırarak izlerken Savaş'ın gereksiz özgüvenine anlam veremiyorlardı.Defne panikleyerek Ege 'nin kolunu tuttu. Bir şey yapmasından korkuyordu.
" Defne'nin nişanlısı sıfatıyla. Asıl sen kim oluyorsun ?"dedi Savaş hiç geri adım atmadan.
Bir anlık sessizlik oldu ,sonra Ege sinirle kısa şeytani bir kahkaha patlattı, bu kahkaha yaklaşan felaketin fragmanı gibiydi.
"Göstereyim ben sana kim olduğumu!"
Bir sonraki saniye yumruğu Savaş’ın yüzüne çarptı. Sert darbeyle birlikte Savaş’ın kaşı patladı ve sendeleyip yere düştü.
Herkes donup kalırken Defne panikle çığlık attı.
"Ege!"
Ama Ege hiç durmadan Defne’nin kolundan tutup onu çekmeye çalıştı.
"Yürü, gidiyoruz"
"Ege... ne yapıyorsun?"dedi Defne öfkeyle. Savaş'a doğru baktı ve ona üzülerek Ege'nin yanında gitti.
"Neden ona vurup onu haklı çıkarttın?"diye çıkıştı.
" Ya kızım, dediğini duymadın mı? Sanki büyük bir aşkla nişanlanmışsınız gibi bana artistlik yapıyor. Yok sen kimsin bilmem ne..."derken Defne'nin kolunu fark etmeden sıkıyordu.
Defne de dayanamayıp sinirle kolunu onun elinden çekip söylendi.
"Bırak! Senin ciddi bir öfke problemin var Ege. Kendini kaybettin resmen. "dedi kırgın sesiyle ve omuzlarını silkip Caner'in yanına gitti. Savaş'a vurduğu için ona tavır takınıyordu. Savaş'ı sevmiyordu ama Ege'nin onu dövmesi de gerekmiyordu.
"Pes!"dedi Ege tripli bir şekilde iki kolunu da açarak. "Suçlu ben oldum şimdi!"
Defne omuz silkerken Savaş düştüğü yerden hızlıca kalkıp hırsla Ege'ye doğru koşarak suratına yumruk attı. Hırsını alamamış olacak ki, çelme takarak yere düşürüp üzerine resmen atladı. Ege neye uğradığını şaşırırken bunlar yerde boğuşmaya başladı.
"Savaş! Kendine gel!"
Defne kime kızacağını şaşırmışken Caner aralarına girip ayırmaya çalıştı.
"SAÇMALAMAYIN!"
Savaş Ege'ye , Ege Savaş'a. Caner ise her ikisine vuruyordu. Bu saçma görüntü herkesi korkutmuştu. Defne ellerini yüzüne kapattı ve bir an bunun bir kamera şakası olmasını umut etti.Herkese rezil olmuşlardı. Caner'in de gecesini mahvetmişlerdi.
“Sevdiğim kadını rahat bırakacaksın lan şerefsiz!” diye bağırdı Ege, Savaş’ın boğazını sıkarken.
“Asıl sen uzak duracaksın!” diye karşılık verdi Savaş. “Nişanlı bir kadına yaklaşmak rahatsız etmiyor mu seni?”
“Sus köpek!”
"Beyler yapmayın!"diye bağırdı Caner.
Bu trajikomik olay yaşanırken Defne eliyle yüzünü kapatmaya devam ediyordu. Ama artık dayanamadı.
"Yeter!" diye bağırdı en sonunda.
"Ben gidiyorum."diye ekledi buz gibi bir sesle.

Savaş hemen başını çevirip ona baktı. Ege ise Caner’in tuttuğu omzunun arasından nefes nefese Defne’ye döndü.
Ama Defne bu kez gerçekten arkasına bile bakmadı.
Sinirle karşı yoldaki taksiye yürüdü. Kapıyı açıp hızla içine bindi.
Herkes olduğu yerde donup kalmıştı.
Taksi hareket ettiğinde Ege bir anda kendine gelip arkasından koştu.
“Defne!”
Ama yetişemedi ve taksinin ardından bakakaldı.
Güzel başlayan gece, birkaç dakika içinde darmadağın olmuştu. Savaş hem Ege'den dayak yemiş hem de gecenin içine etmişti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 26.58k Okunma |
1.8k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |