
Özlem, işitilmek istenen bir sestir. karanlıkta yağan yağmur gibi...”
ORUÇ ARUOBA
2 gün sonra…
Hafta sonuydu.
Gözlerimi normalden biraz daha erken açtım. Perdeden süzülen soluk sabah ışığı duvara vuruyordu. Birkaç saniye öylece yattım.
Sonra aklıma onlar geldi.
Mihri… Özlem…
Hemen doğruldum.
Sessizce odadan çıktım. Kapıyı aralayıp içeri baktım; ikisi de hâlâ uyuyordu. Mihri battaniyeye sarılmış, yüzünü yarıya kadar kapatmıştı.
Özlem ise odasında , derin bir uykudaydı.
Özlem iki gündür ruh gibiydi. O gece ne oldu bilmiyorum ama Özlem eve geç saatlerde döndü; gözleri ağlamaktan kanlanmıştı. Anlatmamıştı bana.
Özlem ilk defa suskunlaşmıştı.
Aşk neden insanın sevincini alıp hüzne boğuyordu ki?
Halil İbrahim ne yapmıştı?
Özlem’i üzmek kolay değildi ve bir kere üzdüysen o kalp hep kırık kalacaktı.
Canım benim… Canımı koruyan arkadaşım. Başkası olsa Mihri’nin varlığından rahatsız olurdu. Bir çocukla yaşamak kolay değildi; istese kabul etmeyebilirdi. Ama o tam aksine, kendi canıymış gibi koruyor meleğimi. Bazen bilerek Mihri’yi benden uzaklaştırıyor, Korkut’la baş başa kalmamı sağlıyordu. “Gerek yok” desem de rahat olmayacağımı söylüyordu.
Özlem ilk aşkını doya doya yaşa diyordu bana.
Ben yük oluyordum, o ise tam tersine bana kardeş gibi yaklaşıyordu.
Hayatta en büyük kazancım Özlem’di.
Üstelik kan bağı olmadan… Aile konusunda şanssızdım ama arkadaş konusunda şanslıydım. , kalbim kırıldığında uğrayacağım ilk yer oydu.
Ama onun kalbi kırıldı… ve bana uğramadı.
O kadar suskundu ki.
Onu yalnız bıraktım… çok mu kendime odaklanıp onu unuttum?
Hayır.
Özlem daha iyisini hak ediyordu.
Bugün gidip o Halil İbrahim’den hesap soracaktım.
Ne istiyordu arkadaşımdan? Onu üzmeye hakkı yoktu.
Ama… kızar mıydı Özlem?
Çekiniyordum.
Kendi kalbi kırılmışken bile
benim mutlu olmamı istiyordu.
İçim sızladı.
Ve ben…
Onu yalnız bırakmayacaktım.
“Onlara güzel bir kahvaltı hazırlayayım,”
Mutfağa gittim. Dolabı açtım.
Ekmek yoktu.
Bir an durdum.
Sonra gülümsedim.
“Özlem için simit de alırım, mihri de seviyor hem ” dedim kendi kendime. Susamlarını nasıl tek tek koparıp yediğini düşündüm… istemsizce içim ısındı.
Hızlıca odama döndüm.
altımda siyah tayt vardı, üstümde gri bir sweat. Montumu aldım, aceleyle giydim. Saçlarımı toparlayıp at kuyruğu yaptım.
Cüzdan… telefon…
Kapıyı sessizce kapattım.
Yavaş adımlarla yürümeye başladım. Sokak sakindi. Ara sıra geçen arabalar, uzaktan gelen bir köpek sesi…
Fırına ulaştım.
Kapıyı açtım, içeri sıcak ekmek kokusu yayıldı.
— Kolay gelsin, dedim.
Tezgahtaki adam başını kaldırdı.
— Sağ ol ablam.
— İki ekmek… bir de üç tane simit alabilir miyim?
— Hemen ablam.
İki ekmeği şeffaf poşete koydu. Sıra simitlere geldiğinde gözüm takıldı.
Kaşlarım hafif çatıldı.
— Abi… simitler bayat gibi sanki.
Adam hemen cevap verdi:
— Ablam ne bayatı, sabah geldi.
Başımı hafifçe salladım.
İçime sinmemişti.
— Simit kalsın, ekmek yeterli.
Adamın yüzü bir anda asıldı. Bana bakmamaya başladı.
Bir şey demedim.
Parayı bırakıp çıktım.
“özlem taze simit sever ”
İki sokak ötede başka bir fırın vardı. Orası hep taze simit yapardı
Adımlarımı hızlandırdım.
Karşı kaldırıma geçmem gerekiyordu.
Tam o sırada Yaşlı bir kadın…
Yolun kenarında durmuştu. Karşıya geçmeye çalışıyor ama cesaret edemiyordu.
Bir an durdum.
Acele etmem gerekiyordu.
Kalbim izin vermedi.
Kadın bana baktı.
— Kızım… yardım eder misin Allah rızası için? dedi.
Elini kaldırıp karşıyı gösterdi.
— Şu arabaya gideceğim…
Sokağın köşesinde duran beyaz arabayı işaret etti.
— Tabii, dedim.
Yanına gittim. Koluna girdim.
Yavaş yavaş yürümeye başladık.
Adımlarını dikkatli atıyordu. Ben de ona göre yavaşladım.
Birlikte karşıya geçtik.
Beyaz arabanın önüne geldik.
Durduk.
Kadın elini elimin üstüne koydu.
— Allah razı olsun kızım…
Gülümsedim.
Ne demek…
Tam o anda
Bir el.
Sert.
Ağzımı kapattı.
Ne olduğunu anlamam bir saniyeyi bile bulmadı.
Nefesim kesildi.
Gözlerim büyüdü.
Burnuma keskin, ağır bir koku doldu.
Başım dönmeye başladı.
Ellerimi kaldırmaya çalıştım ama… gücüm yoktu.
Ses çıkarmak istedim.
Olmadı.
Kulaklarım uğuldamaya başladı.
Gözlerim istemsizce o kadına kaydı.
Bana bakıyordu.
Ama bu sefer farklıydı.
Gözlerinde korku vardı.
Ve… utanç.
Başını hafifçe eğdi.
Sanki özür diliyordu.
Sanki “affet” diyordu.
Görüşüm bulanıklaştı.
Son hatırladığım şey…
Arabanın arka kapısının açık olduğu.
Ve benim…
İçeri doğru çekildiğim.
Sonrası
Karanlık.
—------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Gözlerimi açtığımda görüntüler bulanık, sesler uzak, bedenim ise tamamen yabancıydı. Ellerimi oynatmak istedim ama hiçbir şey olmadı, sanki sinirlerim kesilmiş gibi, sanki ruhum bu bedeni terk etmiş de geride sadece nefes alan bir kabuk bırakmıştı. Dudaklarımı araladım, yardım istemek için, bir ses çıkarabilmek için… ama boğazımdan tek bir harf bile çıkmadı. O an anladım; sadece hareketsiz değildim, susturulmuştum da. Gözlerimi güçlükle yana çevirdiğimde direksiyonda siyah şapkalı bir adam gördüm. hareketleri mekanikti. Sonra sesi duydum; soğuk, tanıdık ve içime işleyen o ses. “Boşuna çabalama,” dedi, elinde tuttuğu şırıngayı hafifçe kaldırarak. “Geçici felç.” Kalbim o an hızlanmadı, aksine sanki bir anlığına durdu; çünkü o sesi tanımıştım. Çağdaş. İsmi zihnime çarptığında içimde bir şey kırıldı. Kaçamıyordum, bağırıp yardım isteyemiyordum, sadece bakabiliyordum. Araba durduğunda kapı açıldı ve soğuk hava yüzüme çarptı ama bu bile beni kendime getirmeye yetmedi. Kolumdan sertçe tutulup dışarı çekildiğimde bedenim bir bez parçası gibi sürüklendi; sırtım taşlara çarptı, saçlarım toprağa bulaştı, ama hiçbirine karşı koyamadım. Ormandaydık. Sessiz, ıssız, “Kardelen…” dedi, adımı öyle sakin söyledi ki içim daha çok ürperdi. Eğildi, yüzü yüzüme yaklaştı. “Uzun zaman oldu. Nasılsın?” Konuşamadım.
“Ses yok mu?” diye alay etti. “Ne kötü… sesin güzeldi çünkü.” Gözümden bir damla yaş süzüldü, sıcaklığı yanağımda ilerlerken o sadece izledi. Sırtını bana dönüp birkaç adım attı, sonra sesi sertleşti: “Bedelini ödeyeceksin.” Kalbim o an hızlandı, çünkü neyin geleceğini hissettim. “Sen de… o sevgilin de.”
Çağdaş tekrar döndüğünde yüzünü daha net gördüm; sağ tarafı yanık izleriyle kaplıydı, derisi bozulmuş, . Gözlerimi kapatmak istedim ama kapatamadım; kaslarım bile bana ait değildi artık. “seni tedirgin etmenin bedeli…” dedi yüzünü gösterdi ve bir anda bağırdı, “BU!” Ardından karnıma attığı tekme bütün bedenimde patlayan bir acıya dönüştü. Nefesim kesildi, çığlık atamadım. Acıyı içimde tutmak zorunda kaldım. Saçlarımdan kavrayıp başımı kaldırdı, gözlerimi zorla kendi gözlerine kilitledi. “Sevgilin bende bir iz bıraktı,” dedi dişlerini sıkarak. Nefesi yüzüme çarpıyordu. “Ömür boyu taşıyacağım bir iz.”
Yerde hareketsiz yatarken gözlerimi ondan alamıyordum. Nefesim düzensizdi, kalbim göğsüme sığmıyordu. Çağdaş birkaç adım geri çekildi, sanki kendini toparlıyormuş gibi başını eğdi. Sonra yavaşça bana döndü. Gözlerinde öfke vardı
— Her şeyin sebebi sensin.
Kaşlarım istemsizce titredi. Konuşamıyordum ama içimde binlerce soru vardı.
Çağdaş yavaşça yürümeye başladı, etrafımda dolaşıyordu. Ayak sesleri toprağın üstünde ağır ağır yankılanıyordu.
— Önce seni izledim. Uzaktan. Sessizce.
Bir an sustu. Dudakları gerildi.
— Korkut.
İsmini söylerken dişlerini sıktı.
— Her şeyi mahvetti.
Bir adım daha yaklaştı bana.
— Onu seçeceğini tahmin etmiyordum çünkü sana uzaktı sana uzak olan birini nasıl seçtin
Yüzünü bana yaklaştırdı.
Elini yüzünün sağ tarafına götürdü. Yanık izine dokundu.
Parmakları titredi sanki transa geçmişti
— benim için… her şeyin bittiği gündü.
Sesi kısıldı.
Yüzünü biraz daha bana yaklaştırdı.
— Sonra… dedi dişlerini sıkarak,
— yüzüm…
Kelimeyi tamamlamadı.
Ama ben anladım.
— Bu… dedi yanağını işaret ederek,
— onun yüzünden.
Bir an sustu.
Sadece nefes alışını duyabiliyordum.
Çağdaş doğruldu.
— O yüzden… dedi, sesi tekrar soğudu,
— şimdi sıra bende.
Yavaşça eğildi.
— o hissedecek
Gözlerimin içine baktı.
— Kaybetmek ne demekmiş…
Bir saniye durdu.
Sonra fısıldadı:
— Onu da… seni de… yavaş yavaş.
Kalbim sıkıştı.
Ama hâlâ… tek bir şey yapabiliyordum.
Bakmak.
Ve içimde… sessizce direnmek.
Beni tekrar kolumdan tuttu. Parmakları sertti, acımasızdı. Hiçbir şey yapamadan, karşı koyamadan, bir yük gibi arkasından sürüklendim. Ayaklarım toprağa takılıyor, taşlar dizlerime çarpıyordu. Her sürüklenişte bedenim biraz daha ağırlaşıyor,
Ormanın içi gittikçe koyulaşıyordu; ağaçlar sıklaşıyor, ışık azalıyor,
Kalbim hızla atıyordu ama bedenim hâlâ bana ait değildi.
Bir süre sonra durdu.
Başımı zorla kaldırabildiğimde küçük, eski bir kulübe gördüm. Tahtaları eskimiş, kapısı yamulmuştu. Camı yoktu, içi karanlıktı. Sanki yıllardır kimsenin uğramadığı, unutulmuş bir yerdi.
Çağdaş kapıyı tekmeyle açtı.
Beni içeri sürükledi.
Zemin topraktı. Nemliydi. Küf kokusu vardı. İçerisi karanlıktı, sadece kapıdan sızan ışıkla etraf belli belirsiz görünüyordu.
Beni ortada bir yere bıraktı.
Yere çarptığımda içimdeki acı tekrar dalga gibi yayıldı.
Ama yine… ses yoktu.
Sadece gözlerim vardı.
Ve o gözlerle her şeyi görmek zorundaydım.
Çağdaş kapıyı kapattı.
Kulübe bir anda daha da karardı.
Sonra yavaşça bana doğru döndü.
Adımlarını ağır ağır attı.
Her adımı… içime korku gibi işliyordu.
Yanıma geldi.
Çömeldi.
Yüzü yine çok yakındı.
— Burası güzel değil mi? dedi alayla.
— Kimse duymaz… kimse gelmez….ve sen hareketsizsin benim insafımdasın
Gözlerim doldu.
bana ne yapacaktı bilmiyorum ama dayanamaycağım kesindi kimse beni bulamayacaktı
Ama ağlayamıyordum bile doğru düzgün.
Elini çeneme koydu.
Başımı zorla kaldırdı.
— Bak bana.
Başka çarem yoktu.Zoraki bir şekilde baktım
— Korkuyorsun, değil mi?
Gülümsedi.
— Daha yeni başlıyoruz.
Uzun sürecek bir kabustu.
Kulübenin içindeki o ağır, nemli hava ciğerlerime dolarken yerde hareketsiz yatıyordum; nefes alıyordum ama sanki yaşamıyordum. Çağdaş bir süre sessiz kaldı, gözlerini üzerimden ayırmadan beni izledi. Sonra yavaşça doğruldu, birkaç adım attı, geri döndü. İçinde bir şey kaynıyordu, hissediliyordu. Ve sonunda konuştu.
— Neden hayatına dahil oldum biliyor musun, Kardelen…
Sesi bu sefer bağırmıyordu. Daha sakindi. Ama o sakinlik… daha korkutucuydu.
Cevap veremedim.
Veremeyeceğimi o da biliyordu.
Yine de bekler gibi durdu.
Sonra başını iki yana salladı.
— Bilmiyorsun tabii… dedi.
Bir adım daha yaklaştı.
— Sen hiçbir şeyi bilmiyorsun.
Gözlerini kısmıştı.
— korkut o kadar da masum değil.
İçimde bir şey itiraz etti.
“Hayır…”
Ama sesim yoktu.
Çağdaş bunu görmüş gibi hafifçe gülümsedi.
— Bak… şu an bile onu savunuyorsun.
Eğildi. Yüzü yüzüme yaklaştı.
— Gözlerinden belli.Gözlerinden akıyor resmen bir canavarı sevdiğin
Bir an sustu.
Yüzüne dokundu. Yanık izinin üzerinden parmakları geçti.
— Beni yaktı.
etti.
Yavaşça doğruldu.
— Sen onu iyi sanıyorsun.
Sesi acılaştı.
— Ama insanlar… sandığın kadar temiz değil, Kardelen.
Kapıya doğru yürüdü birkaç adım.
Sonra durdu.
Başını hafifçe çevirip bana baktı.
— Benim hayatımı yaktı.
Gözleri tekrar bana kilitlendi.
— Şimdi sıra onda.
Parmakları yanağıma değdiğinde midem kasıldı; o temas… soğuk, yabancı ve kirliydi. Yüzümü okşadı, sanki sevgi gösterir gibi ama gözlerindeki o nefret her şeyi zehirliyordu.
— Nefretini gözlerinde hissetmek… güzel, dedi fısıltıyla.
Gözlerimi kapatmak istedim.
Yapamadım.
— Şimdi burada uslu uslu uyu… dedi.
—Ayağa kalktı. Adımları uzaklaştı. Kapı gıcırdayarak kapandı.
Ve ben…
O karanlığın içinde, kendi bedenime hapsolmuş şekilde kaldım.
Zaman geçmedi.
Dakikalar… saat gibi.
Sanki zihnim de o iğnenin etkisi altındaydı. Ne kadar verdi bana? Neden hâlâ geçmedi? Parmaklarımı oynatmaya çalıştım. Olmadı. Sadece gözlerim… sadece onlar hâlâ benimdi.
Ve o gözler…
Mihri…
Özlem…
Korkut…
Canım acıyordu. Çağdaş’ın karnıma attığı tekme hâlâ sızlıyordu. Sonumun böyle bir yerde olmasını istemiyordum.
Evden çıkmadan önce Mihri’yi öpecektim… işte, onu özlemiştim.
Bir daha görebilecek miydim canımı?
Çağdaş bana ne yapacaktı?
Esir olmak kötüdür… esir bir kadın olmak daha da kötü.
Bedenim hareketsizdi… yardım isteyemiyordum.
Korkut arar mıydı bugün?
Aklına gelir miydim… yoksa geç mi düşerdim aklına?
Belki de hiç aramazdı.
Nasıl olsa merak edilmezdim.
Güvende olduğumu düşünürdü… her şey yolunda sanırdı.
Yolunda değildi.
Ya yokluğum fark edilmezse?
Mihri şimdi ne yapıyordu… Özlem?
Ne olacaktı bana…
Dayanamıyordum.
İçimden sürekli dua ediyordum.
Korkut’un beni duyması için… bir şekilde hissetmesi için.
Gözlerimden yaşlar kendiliğinden akıyordu.
Derler ya… insan en zor anında “anne” diye bağırır.
“Anne yardım et.”
“Baba…”
Ama yoktu.
Kimsem yoktu.
Abim…
O gelirdi.
İki eli kanda olsa gelirdi.
En zor anımda kapıyı kırar gibi girerdi içeri.
Ama şimdi…
Ailem yoktu.
İnsanın acı çektiğinde çağıracağı birinin olmaması…
bu, yalnızlık değildi sadece.
Bu… insanlıktan eksilmekti.
Üşüyordum.
Çok üşüyordum.
Nefesim buğu oluyordu gözlerimin önünde.
Karnım ağrıyordu… kasıklarım dayanılmazdı.
Ve korkuyordum.
Bir erkekle… ıssız bir yerde olmak…
bedenine bile sahip olamamak…
insafına kalmak…
Ölmek istemiyordum.
Gerçekten istemiyordum.
Daha yeni… yaşamayı istemeye başlamıştım.
Daha yeni fark etmiştim belki de hayatı sevdiğimi.
Çünkü nedenlerim vardı artık.
Tutunmak istiyordum.
Planlarım vardı… gerçek planlar.
Hayallerim vardı.
Mihri’nin ilkokul mezuniyetinde fotoğrafını çekmek istiyordum.
Onun en güzel anını kaçırmak istemiyordum.
Mihri’nin ilkokul mezuniyetinde fotoğrafını çekmek istiyordum.
Abimin mezuniyetine gidemediğim için hâlâ içimde kalmıştı.
Gitmek istiyordum…
Sonra Belin…
Belin hastaneden çıksın, beraber Mihri için kek yapalım istiyordum.
Mihri’nin en büyük düşüydü annesiyle kek yapmak.
Bir de Sütlaç var…
Benim kedim. Onu seviyorum. onu asla bırakmaycaktım o beni bırakmak istesede
Dayanma noktam var mıydı benim?
Bilmiyorum.
Sadece… bilinmezlik vardı.
Gözlerimi kapattım.
Acı bir anlığına geri çekildi…
yerine düşünceler geldi.
Yarım kalan her şey.
Korkut…
En son ne dedim ben ona?
hatırlamıyordum
ama mutluydum huzurluydum beklentim yoktu ona karşı olduğu gibi kabul etmiştim
Boğazım düğümlendi.
Ben… tam söyleyememiştim. ne kadar aşık olduğumu tam anlamıyla söylemiş miydim
Sütlaç…
Kapının önünde bekler şimdi.
Ben gelmeyince miyavlar.
soğuktan dolayı uykum gelmeye başladı
—-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
1 hafta sonra
Kapı tekrar açıldı.
Gıcırdayan o ses içimi titretti.
Çağdaş geri gelmişti.
Bu sefer yüzünde daha iğrenç bir sırıtış vardı. Gözleri parlıyordu. Yavaş adımlarla yanıma geldi.
Elinde bir şey vardı.
Telefonum.
Kalbim hızlandı.
— Cidden… dedi alayla,
— Mihriban’ın doğum tarihini mi koydun?
Ekrana baktı.
Ben, Korkut ve Mihri…
Kafede çekildiğimiz o fotoğraf.
Üçümüz de gülüyorduk.
Ben de gülümsedim… ama içimde bir şey sızladı.
— Mutlulukla baktığın kişi… dedi yavaşça, sesi soğuyarak,
— seni mahvetmeme neden olacak. O yüzden çok bakma istersen.
Gülüşüm dondu.
Parmağıyla ekranda bir şeyler yaptı.
Sonra telefonu bana doğru eğdi.
— Bak…
Gözlerimi zorla ekrana odakladım.
Korkut.
Aramalar…
Mesajlar…
Defalarca.
Korkut hissetmişti işte.
— Korkut seni merak ediyor, dedi sırıtarak.
— Baksana…
Ekranı biraz daha yaklaştırdı.
Mesajlar gözümün önünde bulanıklaştı ama yine de okuyabiliyordum.
“Neredesin?”
“Çok konuşan arkadaşın aradı beni… ulaşamıyor sana.”
“Kardelen…”
“Kardelen!”
“Sana neden ulaşamıyorum?”
“Aç telefonu.”
“Kardelen lütfen…”
“İyi misin?”
“Kardelen kafayı yiyeceğim ben…”
-“Ben seni nerede arayacağımı bilmiyorum artık…”
“Sanki sana yetişemiyorum kardelen
en son mesajı umutsuzdu
Nefesim kesildi.
İşte…
hissetmişti.
Ben yokken bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
Gitmek istedim.
Koşmak.
Ona sarılmak.
Adını söylemek… sesini duymak… “buradayım” demek.
Ama…
Bedenim bana ait değildi.
Sesim çıkmıyordu.
Ellerim kıpırdamıyordu.
Sadece gözlerim doldu.
Geldin… diye geçirdim içimden.
Beni bulacaksın… değil mi?
Çünkü ilk kez…
yalnız olmadığımı hissettim.
Ve bu…
beni hayatta tutmaya yetti.
Çağdaş yüzüme baktı.
O halimden keyif alıyordu.
— Ne güzel değil mi… dedi.
— Seni arıyor… ama ulaşamıyor
Telefonu geri çekti.
— İşte çaresizlik böyle bir şey.
Eğildi.
Sesi tekrar fısıltıya döndü.
— Biraz daha beklesin…
Gözlerimin içine baktı.
— Daha çok merak etsin.
Telefonu cebine koydu.
Ben…
Sadece bakabildim.
Çağdaş bir an durdu. Sanki aklına yeni bir oyun gelmiş gibi başını hafifçe yana eğdi. Gözlerimdeki çaresizliği izledi… sonra dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
Cebinden telefonu tekrar çıkardı.
Parmakları ekranın üzerinde dolaşırken kalbim göğsüme sığmıyordu. Ne yapacağını biliyordum. İçimde bir korku büyüdü…
Özlem.
Derin… yakıcı… parçalayan bir özlem.
Çağdaş telefonun tuşuna bastı.
Kulübenin o soğuk, sessiz havasını delen bir ses duyuldu.
Korkut.
— Kardelen… aç şu telefonu, ne olur…
-Nerdesin sen
kardelen iyi değilsin değil mi sen bana cevap veririsin güzelim
- Nerdesin ki neden ulaşamıyorum sana
-Kardelen özür dilerim kardelen ...seni yalnız bıraktığım için
-Kardelen iyi değilim şuan yine seni bulamadım ..
-Kardelen ...kardelen seni de kaybetmek istemiyorum ..
Sesi… titriyordu.resmen yalvırıyordu sesimi duymak için yalvarıyordu
Benim güçlü sandığım adamın sesi…
Gözlerim doldu.
“Buradayım!” diye haykırmak istedim.
Ama bedenim hâlâ bana ait değildi.
Ses kaydı devam etti.
Çağdaş yüzüme bakıyordu.
— Aç artık… dedi Korkut’un sesi, bu sefer daha kısık, daha yorgun.
— Sana bir şey olduysa…
Cümlesi yarım kaldı.
Sanki o bile söylememişti.
Benim içim tamamladı.
“Dayanamam.”
Gözümden bir damla yaş süzüldü.
Sonra bir tane daha.
Çağdaş anında fark etti.
Eğildi, yüzüme yaklaştı.
— İşte bu… dedi fısıltıyla.
— Tam da görmek istediğim şey bu.
kayıt bitti.
Çağdaş telefonu kapattı.
— Seni ne kadar seviyor… dedi alayla.
— Ne kadar acı çekiyor…söylesene hep böyle mi ürkek fazla naif sana
Gözlerimin içine baktı.
— Ama en güzeli ne biliyor musun?
Bir an durdu.
Yüzündeki o çarpık gülümseme büyüdü.
— Sen buradasın… o hiçbir şey bilmiyor.
Çağdaş bir süre sessiz kaldı. Kulübenin içinde sadece dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu vardı. Sonra cebine uzandı. Hareketleri ağırdı, bilinçliydi… sanki ne yapacağını çok önceden planlamış gibiydi.
Elinde küçük bir enjektör göründü.
İçindeki sıvı loş ışıkta belli belirsiz parlıyordu.
Kalbim o an hızlandı.
Hayır…
.
Çağdaş bana baktı.
— Çok yoruldun… dedi sakin bir sesle.
Yavaşça yanıma çömeldi.
— Biraz daha uyuman gerekiyor.
Elini koluma uzattı.
O an… içimde kalan son güçle geri çekilmeye çalıştım.
Ama bedenim… hâlâ yarı uyanık gibiydi. Tepkilerim gecikiyordu. Kolumu çekmeye çalıştım, omuzlarım titredi, ama kaçamadım.
Çağdaş yüzünü eğdi.
— Karşı koyma, dedi fısıltıyla.
Enjektörü kaldırdı.
Kalbim göğsümde çarpmayı bırakacak gibiydi.
İçimde bir panik büyüdü.
“Hayır… hayır…”
Kolumu tekrar çekmeye çalıştım. Parmaklarım seğirdi. Direnmek istedim.
Ama o an…
Kaslarım yavaş yavaş pes etmeye başladı. Sanki bedenim bile yorulmuştu. Sanki savaşacak gücü kalmamıştı.
Çağdaş bunu hissetti.
— Böyle daha kolay… dedi.
Ve enjektörü yaklaştırdı.
Bir an gözlerimi kapatmak istedim.
Ama kapatamadım.
Zorla açık kaldılar.
Sanki her şeyi izlemem gerekiyordu.
İğne derime yaklaştı.
Soğukluğu hissettim.
İçimde bir çığlık yükseldi ama dışarı çıkmadı.
Ve o an…
Direnmem bitti.
Kaslarım gevşedi.
Elim yere düştü.
Pes etmek…
acıdan değil.
tükenmişlikten geldi.
Çağdaş hafifçe nefes verdi.
— İşte… dedi.
Ve enjektörü yavaşça uyguladı.
O an bedenim… tekrar ağırlaştı.
Ama bu sefer farklıydı.
Ve son düşündüğüm şey…
Korkut’un sesi oldu.
Sesini duyunca… o anki acım aynı kalmadı.
Geçmedi belki… ama katlanılabilir hale geldi.
Sanki acımın ağırlığını sesiyle bölüştü.
Dayanak noktam olmuştu.
Çağırabileceğim bir ailem yoktu belki…
ama kendi seçtiğim ailem vardı.
ben tükenmeyecektim.
Çünkü o… gelirdi.
Hissederdi.
Bulurdu beni.
Söz vermişti bana…
beni her türlü kötülükten koruyacaktı.
Aklım yine o ana gitti.
Eski evdeydik.
İkimiz de koltuktaydık.
Ben uzanmıştım…
Korkut başını karnıma yaslamıştı.
Sessiz, yorgun bir huzur vardı aramızda.
Ben… onun saçlarını okşuyordum.
“Bahçe güzel oldu,” dedim.
“Kış ayında neden bahçeyi düzenledik ki boşuna ” dedi Korkut.
“Belin bahara yakın çıkar. Evine geldiğinde yabancılık çekmesin…
Bitkileri ölmüştü, üzülür.”
“Çiçeklerle mutlu olmayacağını biliyorsun,” dedi.
“Korkut… umutsuz konuşma. Ablan yüzünde bir tebesümü hak ediyor.”
“Evet, ediyor… fazlasını da. Ama bahçeyi düzenlemek ters tepebilir.”
“Ablam çiçeklerine dokunulmasından hoşlanmaz… umarım fark etmez.”
“Etse ne olur? Canlandırdık işte. Toprak hava alsın.”
“Bu evde varlığımı hissederse rahatsız olur …”
“Eminim sevinir,” dedim. “… ölmüş çiçeklerin tohumlarını buldun
Tüm Ankara’yı gezmişsin neredeyse. Seviyorsun ablanı.”
Korkut sustu bir an.
“Fark eder mi?” dedi sonra.
“Yani… çabaladığımı?”
“Elbette eder,” dedim. “Eminim ediyordur.”
Başını biraz daha yaklaştırdı.
“Yine de… bu evde ürküyorum,” dedi.
“Bugün sen gelmeseydin… gelmezdim.”
“Sen korkuyorsun,” dedim.
“Yalnız kalmak istemiyorum sadece.”
gülümsedim.
“Sana bir sır vereyim mi?” dedim.
“İlk gece burada kaldığımda ben de uyuyamadım. Çok kasvetli bu ev.
Sanki hiçbir zaman ‘ev’ olamayacak gibi…”
Saçlarını okşamaya devam ettim.
“O yüzden bahçeyi düzenlemek istedim.
Ev olsun istedim.
Eğer ev olmazsa… Belin de gelemez buraya.
Sanki… sağlam insanı bile hasta eder bu yer.”
“Ablam bu evi sever,” dedi Korkut. “İnan… başka ev istemez.”
“Öyleyse…” dedim, bir anda heyecanla doğrularak,
“o zaman burayı ev yapalım.”
Korkut başını kaldırdı, bana baktı.
“Nasıl yani?”
“Yeniden,” dedim.
“Başlayalım. Eşyaları değiştirelim… duvarları boyayalım…
Korkut tereddütle baktı.
“İyi bir fikir gibi değil…” dedi.
“Belin ne tepki verir…”
Elimi onun saçlarından çekip yanağına koydum.
Gözleri gözlerimde kaldı
çok mahsunca konuştu
Başını tekrar karnıma yasladı.
“Galiba bu ev… sen varken ev oluyor.”
-
Suskunlaştım; yüzümde ne gördü bilmiyordum ama o gün iyi değildim. Sebepsizdi… bazen insanın içi durduk yere ağırlaşır ya, benim de öyle bir günümdü. Korkut bendeki ürkekliği fark etti, “Sanırım acı çekiyorsun,” dedi.
“Hayır,” dedim hemen ama inanmadı; eli saçlarıma dokundu
“Anlarım ben,” dedi. “
Bir şey yok ama canım acıyor,” dedim, “hasta mıyım ben, istemediğim bir şey var içimde sanki…” Başını kaldırıp benimle aynı hizaya geldi:
“Var, değil mi… sende de var?”
Şaşırdım. “Nasıl anladın?” dedim.
“Bende de aynısı var,” dedi, “ben de insanım.”
Aynı anda konuştuk: “Hayaller…” “Düşler…” Gözlerimi kaçırdım.
“Hayal etmekten korkuyorum,” dedim.
“Ben de, Kardelen,” dedi. “Sanırım bir daha hayal kuracak bir anım olmayacak
” Dışarı baktım, yere düşen kara. “Kış çok uzun.” “Evet,” dedi, gözlerini benden çekmeden, “ama her uzun kışın ardından kısa bir kış gelir. Zarar görmeyeceksin.İçindeki seni korkutuan şey her neyse zarar görmeyeceksin
Yerimde duramadım, kalkıp cam kapıya yürüdüm; karı daha yakından izledim.
Korkut da yanıma geldi. “Ciddiyim,” dedi, “neden bana öyle inançsız baktın?”
“Zarar görmemem senin elinde değil,” dedim, “sen bana zarar vermezsin ama başkaları öyle değil.”
zarar görmemen için her şeyi yapacağımı biliyorsun.”
“Yapma bunu,” dedim hemen, “kesin konuşma. Herkes söz verdi bana… ama bak bana. Sen de koruyamazsın.” Ellerini belimde hissettim. “Seni inandıracağım,” dedi, “öyle bir inandıracağım ki tek gerçek bu olacak.”
Ben karı izlerken arkamdan bana sarıldı. “Ne görüyorsun gökyüzünde?” diye sordu.
“İnanır mısın bilmiyorum… ama seni,” dedim.
“Demek senin gökyüzünde bir yerim var.”
“Zarar görsem bile kendine haksızlık etme,” dedim, “sen hep gökyüzümde olacaksın.”
kim olursa olsun… sana zarar veremezler.”
Cevap vermedim;
-seni korurum kardelen
“Ben de seni korurum ki,” dedim ve Korkut’a döndüm.
“Beni koruyorsun… farkında değil misin? Sen beni koruyorsun. Burası ablamın evi, biliyorsun… ama artık korkmuyorum.”
“Ya da…” dedim yavaşça,
- “insanlar beni pek sevmiyor, haklılarda.”
anlamıştım arkadaşlarından bahsediyordu özlüyordu mesleğiniözlüyordu
“Doğru değil, öyle söyleme,” dedim hemen.
“Doğru,” dedi umutsuzca. “Doğru…”
Bir an düşündüm.
“Belki…” dedim, “yani… timdekiler seninle konuşur, Korkut. Sen bir canavar değilsin. Seni az çok tanıdım.”
Gözlerini kaçırdı.
“Kardelen… konuşsunlar istemiyorum artık. Sadece… bir gün sokakta gördüğümde selam versinler yeter. Kimse selam vermeyince… biraz hayal kırıklığı oluyor.”
İçim burkuldu.
“Korkut,… sen git onlara.”
Başını kaldırdı.
“Yani onlar gelmiyorsa… sen git. Sen onların eski komutanısın. Aranızda ne oldu bilmiyorum ve anlatmayacaksın, biliyorum, ketumsun… ama dene.”
Sustu.
Ben gözlerinin içine baktım.
“Koruduğunu söylemiştim ya,” dedim hafifçe gülümseyerek,
“işte bu yüzden.”
Korkut’un gözleri bir an değişti.
O an fark ettim…
Onun için korumak… sadece birini tehlikeden uzak tutmak değildi.
Duygulardan da korumaktı.
Belki de bu yüzden…
kendini herkesten uzak tutuyordu.
Ama ben…
Onu o yalnızlıktan da korumak istiyordum.
“O zaman ben seni yalnızlıktan koruyacağım… sen de beni insanlardan,” dedi Korkut, kelimeleri tekrar ederek.
“İnsanlardan…” diye bir kez daha yineledi, sanki kendine de inandırmaya çalışır gibi.
“Evet… insanlar,” dedim.
Korkut gözlerimin içine baktı.
Bakışı ciddileşti.
“Seni bir kar küresinin içine hapsetsem…” dedi yavaşça.
Kaşlarımı çattım. “Sıkılırım.”
“Seni yanımdan ayırmam ama,” dedi bu kez daha sessiz.
Bir an durdum.
“Kar küresi kırılırsa?” dedim.
O an sustu.
Cevap vermedi.
O da bilmiyordu.
Ne olacağını…
Sonra dünya… tekrar sessizliğe gömüldü. sadece korkut ve bana umut dolu sözleri kaldı
—----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
2 Hafta sonra
Zamanın nasıl geçtiğini artık bilmiyordum.
Sanki akmıyordu… sürünüyordu.
Nefes almak zorlaşmıştı.
Canım acıyordu.
İçimde büyüyen tek şey… endişeydi.
“Korkut neredesin…” diye fısıldadım.
Neden beni bulamıyordu?
Söz vermişti.
“O olursa bana bir şey olmaz,” demişti.
Söz vermişti.
Gözlerimi kapattım.
“Ölecek miyim…” diye düşündüm.
“Yoksa ölmekten beter mi olacak…”
Cevabını bilmiyordum.
Ama yine de…
“Korkut gelir,” dedim kendime.
“Sabretmem gerek.”
Mihri geldi aklıma.
“Canım…” diye fısıldadım. “Korkmasın ne olur…”
Beni bekler miydi?
Yoksa anlamaz mıydı gidişimi…
Parmaklarımı oynatmaya çalıştım.
Bu sefer… hafifçe kıpırdadı.
Bedenim yavaş yavaş geri dönüyordu.
Ama iyi değildi.
Hiç iyi değildi.
Yine de…
İçimde çok küçük bir şey vardı.
Sönmeyen.
Direnen.
“Dayan…” dedim kendime.
“Biraz daha…”
Kulübenin kapısı bir anda gıcırdayarak açıldı; tahta menteşelerin çıkardığı o keskin ses, içerideki ağır rutubet kokusunu bile yarıp geçti. İçeri dolan soluk gün ışığı gözlerimi acıttı, sanki uzun süredir karanlığa mahkûm edilmişim de ilk kez ışığa zorla çıkarılmışım gibi. Nefretle başımı kaldırdım; Çağdaş kapının eşiğinde duruyordu. Gölgesi uzun, sert ve tehditkâr bir çizgi gibi yere düşmüştü. Yüzündeki ifade değişmemişti ama gözleri… gözleri daha keskin, daha kontrolsüzdü.
Bir anda yaklaştı.
Karnıma sert bir tekme daha indirdi.her gün her ziyaretinde hıncını benden alıyordu
Nefesim boğazımda düğümlendi. Göğsümün içi yanar gibi oldu. Acı bir dalga gibi tüm bedenime yayıldı ama en kötüsü hâlâ ses çıkaramıyor oluşumdu. Bağırmak istedim, nefes almak istedim, kıvranmak istedim… ama bedenim sadece titredi.
— Bana öyle bakmayı kes, dedi soğuk bir tonla.
Sesindeki o rahatlık… beni daha çok korkuttu.
Sonra telefonu çıkardı.Benim telefonum
Ekran bir anda aydınlandı.
Karanlığın içinde o küçük ışık gözlerimi acıttı. Ama asıl canımı yakan ışık değildi…
İsimdi.
Korkut.
Ekranda yazıyordu.
Titreşiyordu.
Arıyordu.
Bir zamanlar o ismi görmek içime su serperdi. Kalbim yavaşlardı. Sanki dünya ne kadar kötü olursa olsun… o varsa her şey düzelirdi.
Ama şimdi…
Şimdi ilk kez istemedim.
Açmasın istedim.
Duymasın…
Beni bu halde duymasın.
O çaresizliğimi, o sessizliğimi hissetmesin.
Konuşamıyordum.
Kıpırdayamıyordum.
Ama yine de…
Gözlerim ekrandan ayrılamadı.
Çalıyordu.
Israrla.
İnatla.
Sanki vazgeçmeyecekmiş gibi.
Onun sevgisi canımı yakıyordu.
Çağdaş, telefonu kaldırdı. Ekrana baktı, sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. O an hissettiğim şey korku değil sadece… çaresizlikti.
— Açma… diye geçirdim içimden, sesim yoktu ama zihnim çığlık atıyordu.
Ama açtı.
Telefonu kulağına götürdü.
Bir an sonra Korkut’un sesi kulübeye doldu; yankılanarak, kırılarak, telaşla:
— Kardelen! Kardelen duyuyor musun beni?!
Çağdaş başını hafifçe eğdi, beni izledi.
— Seni duyuyor, dedi sakin bir sesle.
— Bu sefer elimden kurtulamazsın. dedi korkut hiddetle
öfkeyle dolu bir nefes.
— Nerede kardelen ? dedi.
Çağdaş bana baktı.
Bakışları uzun sürdü. Sanki beni konuşturamamanın keyfini çıkarıyordu.
— Yanımda, dedi.
Korkut’un sesi bu kez daha alçak geldi.
— Dokunma ….dokunma
Çağdaş dudaklarını büktü.
— Bak şimdi… dedi telefona eğilerek.
— Bu kadar sinirlenmene gerek yok.
Bir an durdu.
— Bana istediğimi verirsen… belki onu sana geri veririm.
— Ne istiyorsun?
Gülümsemesi kayboldu.
— Kardeşini istiyor korkut yıllardır elinizde olan kardeşini esir tuttuğun kardeşini istiyor , dedi net bir sesle.
Korkut cevap vermedi.
Ben ise hiçbir şey anlayamıyordum; zihnimde anlam bulmuyordu.
— Kardelenle konuşacağım,
Telefonun ucundan Korkut’un sesi tekrar geldi:
— Kardelen… beni duyuyor musun güzelim
.
Çağdaş bunu gördü.
— sanırım duyuyor ama konuşamıyor. dedi keyif alan bir sesle
Korkut’un sesi ise o kadar yüksektki
— Ne yaptın lan ?!
Çağdaş sakin kaldı.
— Sadece biraz kontrol etmek istedim , dedi.
Telefonun ucunda Korkut’un sesi yeniden yükseldi:
— Bekle sadece seni öldüreceğim zamanı bekle
-medeni ol korkut böyle mi olduk dedi
-medeniyetini sikerim
Çağdaş ilk kez gülümsemedi.
Çağdaş omuz silkti.
— Fazla korumaya muhtaç şu an.
Elindeki şırıngayı bana doğru kaldırdı.
Gözlerim ona kilitlendi.
— Geçici felç gibi düşün… dedi sakince.
— Ama doza da bağlı… uzun da sürebilir.
Bir an sustu.
Sonra sesi değişti. Daha yumuşak, daha alçak…
— Kardelen… ağlama. Tamam mı? Ağlama güzelim.
Nefesim takıldı.
Nasıl… nasıl hissetmişti?
Gözyaşlarımı nasıl anlamıştı?
O anda telefondan Korkut’un sesi yükseldi.
— Alacağım seni! Bırakır mıyım ben?!
Sesi titriyordu öfkeyle doluydu.
Ardından yüksek sesle Çağdaş’a küfür etti.
— Kardelen’in sesini duymak istiyorum!
Çağdaş hafifçe başını salladı.
— İstediğin şu an mümkün değil, Korkut.
O an içimde bir şey koptu.
“Kardelen’in sesi…” dedi Korkut yüksek sesle.
Zorla, dudaklarım zor hareket ediyordu.
Adını söylemeye çalıştım; canım acısa da bağırmak istiyordum, duysun beni.
Çağdaş, anlamış gibi bana bakıyordu. Daha doğrusu Korkut’un adını söylemeye çalışırkenki halime.
“Ko…”
Ama devam edemedim.
Çağdaş’ın ellerini saçlarımda hissettim. Hem Korkut’un küfürlerini dinliyor hem de sanki hıncını almak istercesine çekiştiriyordu; bundan zevk alıyordu.
“Ecdadını… sikerim senin sesini istiyorum ben Kardelenin
Çağdaş gülümsedi. Soğuk, hissiz bir gülümseme.
— Karar senin, Korkut, dedi.
— Acının dozu sana bağlı… hep olduğu gibi.
— Sen benim dediklerimi yap… ben de seninkini.
O an…
Ne zaman, ne olacak, kim ne yapacak… hiçbir şey net değildi.
Gözlerimi kapattım.
İlk kez… gerçekten belirsizliğin içine düştüm.
Telefon kapandı.
Korkut kapatmıştı.
Derin bir sessizlik çöktü.
İçimde tek bir soru kaldı:
Neden cevap vermedi?
Kabul edecek miydi neden tamam demedi beni burda mı bırakacaktı
Çağdaş bana bakıyordu.
“Sanırım Korkut isteğimi yerine getirmeyecek,” dedi sinirle.
Bedenimi süzdü.
“Bakalım… burada zamanımız uzun. Canım sıkılabilir. Ve benim canım sıkılırsa eğlenmeyi severim. Burada iki kişiyiz. Eğlenecek güzel aktiviteler biliyorum,” dedi.
Ben titriyordum.
Eğildi.
Yüzüme düşen saçlarımı düzeltti, yanağımı okşuyordu.
Sanki bana ne yapacağını planlıyordu.
Kulağıma fısıldadı:
“Korkut isteklerimi yerine getirse de seni bırakmayacağımı bil. Boşuna umutlanma. Korkut bizi bulana kadar buradan gideceğiz belki başka bir ülkeye ne dersin . Korkut’un sınırlarının dışına çıkacağız.”
“- kirpiklerinin titremesi bile tatmin ediyor,” dedi.
“Korkut seni bulamadıkça kafayı yer. İşimiz kolaylaşır.”
“İşimiz” derken neden çoğul konuşuyordu?
“Korkut seni bulmaya çalışacak,” dedi sakin bir sesle.
“Bütün gücünü kullanacak. Her yeri zorlayacak… ulaşmak sandığı kadar kolay değil”
“Ve o sana ulaşmaya çalıştıkça… kontrolü kaybedecek
-Bir bedeni bile olmayacak… mezara koyacak bir bedeni bile Korkutun
bense bedenimi oynatmaya çalışıyordum
Çağdaş koluma sıktı Parmakları derimin altına geçiyor gibiydi. Bedenim hâlâ bana ait değildi Ayaklarım yerde sürünürken kulübenin tahtaları gıcırdadı, o ses bile içimi ürpertti.
— Hadi… dedi dişlerinin arasından.
Sesinde sabırsızlık vardı.
Beni kapının arkasındaki dar koridora doğru çekti. Duvarlar yaklaştıkça hava daha da ağırlaştı; rutubet kokusu keskinleşti, nefes almak zorlaştı. Bir kapının önünde durdu. Küçük, eski, boyası dökülmüş bir kapıydı bu. Elini uzattı, kilidi açtı.
Kapı gıcırdayarak aralandı.
İçerisi zifiri karanlıktı.
Hiçbir şey görünmüyordu.
Bir an durdu. Sonra beni içeri doğru itti.
Dengemi kaybettim, bedenim yere çarptı.
Çağdaş kapının eşiğinde durdu.
Bana baktı.
O karanlığın içinde bile gözlerinin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.
— Bir süre burada kalacaksın, dedi.
Sesi boş duvarlarda yankılandı.
Sonra kapıyı yavaşça kapattı.
Gıcırdayan ses uzadıkça uzadı.
Ve ardından…
O küçücük odanın içinde
Her şey bir anda sustu.
Karanlık üzerime çöktü.
Gözlerim açık mı kapalı mı… fark etmiyordu artık.
Hiçbir şey görünmüyordu.
Sadece kalbimin sesi vardı.
Hızlı.
Düzensiz.
Ve korku…
Bu sefer sessiz değildi.
İçimde büyüyordu.
Duvarlar daralıyor gibiydi. Nefesim kesiliyordu. Hareket edemediğim için o karanlığın içinde sıkışıp kalmıştım. Zaman durdu mu… yoksa geçiyor muydu… anlayamıyordum.
Gerçekten yalnız kaldığımı hissettim.
Karanlık, orada sadece ışığın yokluğu gibi durmuyordu. Sanki nefes alan, dinleyen, bekleyen bir şeydi.
Küçük odanın içinde kilitli kaldığımda, kapı kapandıktan sonra gelen o sesi hâlâ kulaklarımdaydı. kendi kalp atışım bile uzaklaştı gibi geldi.
Gözlerimi açık tutmaya çalıştım.
Ama hiçbir şey görmüyordum.
Bu en kötüsüydü.Zihnim hayal ediyor istemsizce canavarları karanlıkta her şey daha korutucu olur insanlar bile
Karanlıkta zihnim kendi kendine çalışmaya başladı. Her küçük ses, bir şeyin yaklaştığına dönüştü. Duvarın içinden gelen hafif bir çıtırtı bile “yalnız değilim” hissine dönüşüyordu. Nefesim hızlandıkça hava daralıyordu sanki.
Bir adım atmak istedim.
Ama yer bile yabancıydı.
Ayağımın altındaki zemin bile güven vermiyordu. Sanki boşluğa basıyormuşum gibi bir his.
“Buradasın.”
“Kaçamıyorsun.”
“Kimse yok.”
Kafamın içinde bu cümleler dolaşırken boğazım kurudu. Yutkunmak bile zorlaştı. Ellerimi hissediyordum ama onları nereye koyacağımı bilmiyordum.
Zaman geçmiyordu.
du.
Gözlerim istemsizce doldu.
Önce yanma…
Sonra sıcaklık…
Ve ardından, yanağımdan sessizce süzülen bir yaş.
Elimi kaldırmaya çalıştım ama kolum bile sanki yabancıydı. Parmaklarım titredi. Dudaklarımı açtım… bir ses çıkarmak için değil, bir isim için.
Ama boğazım düğümlendi.
Hava yetmiyordu.
İçimde bir kelime vardı.
Sadece bir tane.
Sanki o kelime çıkarsa her şey biraz daha dayanılır olacaktı.
Nefes aldım… zorla.
Dudaklarım açıldı.
Sesim kırık, ince ve neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı.
— Ko…
Yutkundum.
Gözlerim daha da doldu.
Bir kez daha denedim.
olmadı
Nefesim hızlandı.
Ve o an fark ettim…
Ben korkutu çağıramıyorum sesimi ona duyaracak br an yoktu
Karanlık çok karanlıktı.
Sanki sadece ışık yoktu değil… ışığın hiç var olmamış gibi olduğu bir boşluktu bu. Duvarları görmüyordum ama hissediyordum; soğuk, yakın ve dar.
Ben gece lambasız uyuyamazdım.
Şimdi ise ışık yoktu.
Ve ben…
ışığın yokluğunda kalmıştım.
Çağdaş’ın söyledikleri zihnimde yankılanıyordu ama anlamları birbirine karışıyordu. Birini istiyordu… ne demekti bu?
Parmaklarımı oynatmayı denedim.
Hiçbir şey.
Sanki bedenim değil de uzak bir yerde bırakılmış bir şeydi.
Çaresizlik geldi.
Yavaş yavaş değil…
üstüme çöker gibi.
Bu oda nefesimi hızlandırıyordu.
Ama nefes almak beni rahatlatmıyordu, sadece daha çok yoruyordu. Göğsüm inip kalkıyor ama içimde hava yok gibiydi.
Gözlerimden bir yaş daha aktı.
Sessizce.
Silmek için elim kalkmadı.
Çünkü elim yoktu sanki.
Sadece ruhum oradaydı.
Bedenim geride kalmıştı.
Bir ışık istedim.
Kocaman, hiç sönmeyen bir ışık.
Korkum karanlık değildi aslında.
Karanlığın kendisi hiç değildi.
Ben karanlıktan değil…
beni karanlıktan çıkaracak bir şeyin olmamasından korkuyordum.
Zihnim bir an geçmişe kaydı.
Abim…
Çocukken saklandığımız o oda…
Annemden gizlice kaçıp küçük bir fenerle girdiğimiz o an…
Karanlık o zaman korkutucu değildi.
Çünkü yalnız değildim.
Gülüyordum.
Fenerin ışığı duvarlara vuruyordu,
Şimdi ise…
aynı karanlık vardı Yanımda kimse yoktu.
Çağdaş’ın yüzü, sesi, o söyledikleri…
hepsi zihnimde parçalanmış gibiydi.
“Birini istiyordu…”
Ben neden buradaydım?
Neden böyleydim?
Neden yardım etmek istemiştim o kadına?
Bir anlık iyi niyet…
Şimdi beni buraya mı getirmişti?
Göğsüm sıkıştı.
Nefesim buğulanıyordu.
Ama beni ısıtmıyordu.
Bir dileğim olsaydı…
şu an sadece ışık isterdim.
Ne kurtulmayı, ne kaçmayı… sadece bir ışık.
Saatler geçti mi bilmiyorum. Zaman burada akmıyordu çünkü. Ama ben ağladım… çok ağladım. Öyle hıçkıra hıçkıra değil… ses çıkarmadan. İçimden. Gözyaşlarım yanağımdan süzüldü, kulaklarıma doğru aktı… ama ben kendi ağlama sesimi bile duyamadım.
Ağladığımı duyamıyorum yaşlar akıyordu ama ses olmayınca sessiz sinema gibi gözlerimden anlaşıyordu
İnsan kendi sesini bile duyamayınca…
gerçekten yalnız kaldığını anlıyor.
Korkut…
Neden cevap vermedi?
Neden “tamam” demedi?
zor bir karardı sanırım o her neyse zordu onun için
İçimde bir şey bunu sorup duruyordu.
Sonra başka bir ses…
daha acımasız olanı…
“Demedi çünkü gelmeyecek.”
Kalbim sıkıştı.
Göğsüm hızla inip kalkmaya başladı. Nefesim yetmiyordu. Sanki biri göğsümün üzerine oturmuştu. İçimde panik büyüdü, büyüdü… durmadı.
“Gelmez…”
“Daha önemli biri var…”
”
Çağdaş’ın dediği o kelime zihnimde yankılandı.
Gözlerim tekrar doldu.
Ama bu sefer ağlamak bile yetmedi.
““En azından söz verseydi… kapatmadan söz verseydin ”
Ama sonra düşündüm.
Belki de iyi ki demedi.
Çünkü “geliyorum” deseydi…
ben o kelimeye tutunurdum.
O umuda sarılırdım.
Ve o umutla…
burada, bu karanlıkta beklerken…
yavaş yavaş tükenirdim.
Belki de gerçekten…
ölürdüm.
Beklerken.
Nefesim hızlandı.
Göğsüm daraldı.
Bu bir krizdi.
Ama ben hareket edemiyordum.
Bağırıp yardım isteyemiyordum.
Bir fenerim yoktu.
Bir sesim yoktu.
Bir elim yoktu tutunacak.
“Beni burada bırakacak.”
Karanlık aynıydı ama düşüncelerim artık durmuyordu.
Birbiri ardına, hızla, kontrolsüzce akmaya başladılar.
“Gelmeyecek.”
“Beni seçmedi.”
“Burada kalacağım.”
“Kimse bulamaz.”
“Sesim yok.”
“Nefesim yetmiyor.”
“Ya burada ölürsem?”
“Kimse bilmeyecek.”
“Korkut vazgeçti.”
“Ben önemli değilim.”
“Yanlış yaptım.”
“O kadına yardım etmemeliydim.”
“Ben aptalım.”
“Kaçamam.”
“Dayanamam.”
“Bu karanlık hiç bitmeyecek.”
“Kimse gelmeyecek.”
“Kimse…”
“Kimse…”
“Kimse…”
Düşünceler üst üste bindi.
Aynı anda.
Aynı hızla.
Nefesim hızlandı.
Göğsüm daraldı.
Sanki içimde biri bağırıyordu ama sesi dışarı çıkamıyordu.
Durmuyordu.
Zihnim beni bırakmıyordu.
“Bitti.”
“Burada bitecek.”
“Tek başıma.”
“Kimse yok.”
Ve en son…
diğerlerinden daha sessiz ama daha ağır bir düşünce geçti içimden:
“Gerçekten yalnızım.”
Gözlerim bulanıklaşırken, karanlığın içinden bir ses sızdı.
Önce çok uzaktı.
Sanki gerçekten yokmuş gibi…
ama yine de vardı.
Kulak vermeye çalıştım. Nefesimi tuttum, kalbimin sesini bastırmaya çalıştım. Çünkü o sesi kaçırmak istemiyordum.
Çağdaş’ın sesi değildi bu.
O sert, keskin ton yoktu.
Bu… daha tanıdıktı.
Daha sıcak.
Ama aynı zamanda imkânsızdı.
Bir an dışarıdan ayak sesleri gibi bir şey geldi. Tahtaların hafif gıcırdaması… sonra boğuk bir konuşma. Çağdaş’ın sesi bu sefer farklıydı.
Tedirgindi.
Yalnız değildi.
Kulübede biri daha vardı.
Kalbim hızlandı.
Ama korkudan değil bu sefer.
Başka bir şeyden.
Umut mu… yoksa delilik mi, ayırt edemiyordum.
Gözlerimi kapattım.
Daha iyi duymak için.
Daha iyi hatırlamak için.
O ses…
Unuttuğumu sandığım bir sesti.
Ama şimdi…
zihnimin en derin yerinden yavaş yavaş yukarı çıkıyordu.
Çocukluğumdan.
Karanlıkta bile gülmemi sağlayan o yerden…
“Bu gerçek değil…” diye geçirdim içimden.
“Gerçek olamaz…”
Çünkü gerçek olsaydı…
ben bu kadar yalnız olmazdım.
Dudaklarım titredi.
Bu sefer istemsizce.
Zorlayarak değil…
kendiliğinden.
Ve o kelime döküldü.
— Abi…
Bir an sustum.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Sonra çok daha sessiz…
neredeyse bir nefes kadar:
— Geldin mi…
Gözlerim ağırlaşıyordu.
Karanlık hâlâ oradaydı ama artık eskisi gibi değildi. İçimi boğan, üstüme çöken o karanlık… bir adım geri çekilmiş gibiydi.
Dudaklarım çok hafif kıvrıldı.
Gülümsüyordum.
Çünkü o ses…
O ses bana yalnız olmadığımı hatırlatmıştı.
Gerçek miydi, değil miydi… artık önemi yoktu.
Ben hissetmiştim.
Ve bu yetmişti.
İçimdeki o panik yavaş yavaş sustu. Nefesim hâlâ zordu ama eskisi gibi yakmıyordu. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama artık korkudan değil…
rahatlamaktan.
“Abi…”
İçimden geçirdim bu sefer.
Sesim çıkmadı ama gerek de yoktu.
O buradaydı.
Benim yanımda.
Çocukken olduğu gibi…
Karanlıkta bile güvende hissettiğim o yerde.
Artık korkmak zorunda değildim.
Artık beklemek zorunda değildim.
Yavaşça gözlerim kapandı.
Direnmedim.
uyuyabileceğimi hissettim.
Ve o karanlığın içinde, yüzümde silik bir gülümsemeyle, kendimi bıraktım.
Çünkü ben artık yalnız değildim.
Nefes alışını bile duyar gibi oldum. Belki hayaldi, belki zihnimin bana oynadığı bir oyundu… ama o an buna tutunmak istedim.
Çünkü başka hiçbir şeyim yoktu.
“Uyuyabilirsin.”
Sanki içimden biri fısıldadı.
Direnmedim.
Bedenim zaten çoktan pes etmişti. Ama bu sefer farklıydı…
Ona o kadar çok şey anlatmak istiyordum ki… nereden başlanırdı ki buna? Hangi acıdan, hangi korkudan, hangi yalnızlıktan… Kalbim göğsüme sığmıyordu sanki. Bu kadar hızlı atması normal miydi? Yoksa bu da mı zihnimin bana oynadığı bir oyundu? Rüya değildi… uyumuyordum. Uyumak istiyordum, evet… çok yorgundum ama bu gerçekti. O ses gerçekti.
Abimin sesiydi bu.
Ama neden gelmiyordu?
Karanlığın içindeydim. Soğuk, dar, nefessiz o odada… ama o hâlâ gelmiyordu. Sanki aramızda görünmeyen bir duvar vardı. Duyuyordum ama dokunamıyordum. Varlığını hissediyordum ama ulaşamıyordum.
Dileğim değişmişti.
Işık istemiyordum artık.
Sesimi istiyordum.
Sadece bir kere… sadece bir kere “abi” diyebilsem… beni duyardı. Eminim duyardı. Eğer bu bir hayalse… sesim çıkınca kaybolurdu. Ama eğer gerçekse…
beni bulurdu.
Dudaklarımı oynatmaya çalıştım.
Olmadı.
Boğazım düğümlüydü. Sesim… yoktu. Her zaman çok konuşan biri değildim zaten, çoğu zaman susardım… ama şimdi… şimdi bağırsam bile çıkmayacak gibiydi.
“Abi…”
Demek istedim.
İçimden haykırdım.
Ama dışarıya hiçbir şey çıkmadı.
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Sessizce. Yine içime akıttım. Alışkındım buna… ama bu sefer farklıydı. Bu sefer susmak istemiyordum.
Yalnızlık…
ilk defa bu kadar korkutmuştu beni.
Neredeydim ben?
O neredeydi?
Biraz daha zorladım kendimi. Dudaklarım titredi. Boğazım yandı.
Ve o an…
çok zayıf…
neredeyse yok gibi bir ses çıktı içimden.
“…abi…”
Duyması imkânsız gibiydi.
Ama ben yine de söyledim.
Çünkü duymuştum.
Gerçekten duymuştum.
Abimi duymuştum.
O son gücümle fısıldadığım “abi…” dudaklarımdan döküldüğü anda, sanki içimde tuttuğum her şey bir anda koptu.
Kalbim bir kez daha hızlandı.
Sonra…
her şey yavaşladı.
Nefesim kesik kesik geliyordu. Göğsüm daraldı, sanki ciğerlerime hava yetmiyordu. Başımın içi uğuldamaya başladı. Sesler birbirine karıştı… Çağdaş’ın öfkeli sesi, kapının gıcırtısı, dışarıdaki ayak sesleri…
Hepsi uzaklaştı.
Sanki suyun altına girmişim gibi.
Gözlerim açık kalmaya çalıştı.
Ama başaramadım.
Karanlık bu sefer farklı geldi.
Daha ağır.
Daha derin.
Ve bu sefer… ben ona karşı koyamadım.
Göz kapaklarım yavaşça kapandı.
Vücudum zaten benim değildi, şimdi bilincim de kayıyordu elimden. Tutunacak hiçbir şeyim kalmamıştı.
Son düşündüğüm şey…
o sesti.
Abimin sesi.
“Duydun mu…” diye geçirdim içimden.
“Lütfen… duymuş ol burdayım ben abi .Neden gidiyorsun burda bırakma beni .Seni bırakmadım ben geldim o gün sana geldim ama yanına gelecek cesaretim yoktu
Bir damla yaş daha süzüldü yanağımdan.
Ve sonra…
Her şey tamamen sustu.
Ne acı vardı artık ne korku… ne de o boğucu karanlık. Sanki bedenim o küçük, soğuk odada kalmıştı da ben başka bir yere süzülmüştüm. Hafif… çok hafif hissediyordum.
Ve o sessizliğin içinde bir düşünce belirdi.
Net.
Sarsılmaz.
Geleceğini biliyordum.
Bunu düşünmek bile içimi ısıttı. Dudaklarım kıpırdamasa da, sesim çıkmasa da… içimden ona söyledim.
“Sen beni asla karanlıkta bırakmazsın.”
Ne olursa olsun… ne kadar geç kalırsa kalsın… ne kadar zor olursa olsun… o gelirdi.
Hep gelirdi.
Çocukken de öyleydi.
Korktuğumda kapının aralığından sessizce girer, ışığı yakmadan yanıma otururdu. Karanlık geçmezdi belki… ama ben korkmazdım.
Çünkü o vardı.
Şimdi de öyle olacaktı.
Geç kalabilirdi.
ama yine de gelecekti.
Ve ben…
bilincim kaybolurken bile buna tutundum.
Sanki zaman geriye doğru akmıştı O küçücük, soğuk oda kayboldu… yerini daha sıcak, daha tanıdık bir yer aldı.
Bir kapı aralandı.
Ve ışık…
çok zayıf ama gerçek bir ışık içeri sızdı.
çocuk halim vardı orada.Nefret ettiğim çocukluk halim .Dünyada tek bir çocuğu sevmiyordum o çocuk geçmişteydi küçük korkak bir kızdı
Üzerimde kalın mavi bir hırka üzerinde sarı çiçeklerde vardı , elimde küçük bir fener… titreyen parmaklarla ışığı duvarlara tutuyordum. Duvarlarda gölgeler büyüyor, küçülüyor, eğilip kalkıyordu.
Korkuyor muydum?
Hayır.
Çünkü yalnız değildim.
Yanımda o vardı.
Abim.
Sessizce yanımda oturuyordu. Dizlerini kendine çekmiş, başını hafif yana eğmişti. Hiç konuşmuyordu ama varlığı yetiyordu.
Bir ses geldi dışarıdan. Rüzgâr ya da kapının gıcırtısı…
Ben irkildim.
Fener bir an sallandı.
Işık duvarlarda titredi.
“Burası çok karanlık…” diye fısıldadım çocuk sesimle.
Abim başını kaldırdı.
Sadece bana baktı.
Sonra elini uzattı.
Konuşmadı bile.
Elini tuttum.
Şimdi, o anı hatırlarken bile içimde bir şey ısındı.
Çünkü o gün öğrendiğim şey şuydu:
Karanlık değişmezdi…
Bir süre sessiz kaldı. Sonra başını hafifçe bana çevirdi.
Ben fısıldadım:
— Karanlık çok büyük… ve korkunç karanlıkta hep kötü düşünceler geliyo aklıma
Abim güldü daha çok şefkatle baktı bana
— Karanlık büyük değil, Işık az diye sana öyle geliyor. kardelenim
Feneri eline aldı. Biraz daha yukarı kaldırdı. şimdi o küçük ışık büyümüştü
Gölgeler geri çekildi.
Abim bana baktı.
— Bak, dedi.
— Karanlık hep aynı olacak ama asla karanlıkta kalmayacaksın
Elini uzattı.
— Gel.
Elini tuttum.
O an tereddüt etmedim.
Bir adım attım.
Zemin soğuktu.
Ayaklarımın altından gelen o ince gıcırtı, sanki karanlığın içinde bir şeyleri uyandırıyordu.
Karanlık… sadece ışığın yokluğu değildi.Nefes alan, büyüyen, içeri sızan bir şeydi.
Odanın köşeleri yutulmuştu.
Dolabın kenarı uzamış, sandalye başka bir şeye dönüşmüştü.
Gölgeler artık eşyalara ait değil gibiydi…
Ve sonra…
Benim gölgem
Duvara vurmuştu.
Ama senin gibi durmuyordu.
Daha büyük… daha sert… daha yabancı.
“Abim…”
Sesim boğazımda takıldı.
Kendi sesim bile bana ait değilmiş gibi yankılandı.
“Ben hâlâ korkuyorum…”
Yıldırer başını bana çevirdi.
Gözleri karanlığa alışmıştı.
Benim göremediğim şeyleri görüyordu sanki.
Bakışı… sertti.
“Bana öyle bakma,” dedi dişlerinin arasından.
“Uyumam seninle,
Kalbim küçüldü.
Sanki göğsümün içine sığamadı.
“Annem izin vermiyor zaten…” dedim aceleyle.
“Sadece… şey… ya canavarlar…”
Bir anda bana yaklaştı.
“Seni kim ne yapsın Kardelen?”
Sesi sertti “Canavarların daha önemli işleri var.”
Başımı hızla salladım.
Saçlarım yüzüme yapıştı.
“Hayır! Gelirler… beni bulurlar… beni yerler…”
Tıpkı aşağıdan gelen sesler gibi.
Bir anda yanaklarımı sıktı.
Parmakları sertti.
Canım yanmadı
“Şu tatlılığa bak…” dedi alay eder gibi.
“Canavarlar bile seni sever.”
Gözlerim doldu.
Ama ağlamadım.
Ağlarsam…
daha gerçek olurdu her şey.
“Seni de sevsinler…” dedim titrek bir sesle.
Bir an durdu.
Parmaklarının baskısı değişti.
Sanki unutmuştu beni tuttuğunu.
Sonra sesi… değişti.
Kalınlaştı.
.
“Belki de…” dedi yavaşça,
“Canavar benim.”
“Abiiii…”
Sadece adını söyleyebildim.
Yanaklarımı bırakmıyordu.
Gözlerimin içine bakıyordu.
Sanki bir şey söylemek istiyor ama söyleyemiyordu.
Sonra aniden bıraktı.
Elim yüzüme gitti.
Orası hâlâ sıcaktı.
“Bak,” dedi karanlığa dönerek.
“Karanlık diye bir şey yok. Unut gitsin.”
Ama sesi…
inandırıcı değildi.
“Sen gidince…” dedim fısıltıyla,
“geri geliyor… karanlık…”
O an… sustu.
Uzun uzun sustu.
Sonra çok yavaş konuştu:
“Bensiz karanlıklar olabilir…”
Nefes aldı.
“…ama sensiz…”dedim
“…sensiz karanlıklar… daha kötü.”
Kalbim sıkıştı.
Bu sefer korkudan değil.
“Farkındasın değil mi Kardelen?”
Başımı salladım.
Ama bu bir cevap değildi.
-“Evet…”
-“Biliyorsun o zaman.”
Gözlerimi kapattım.
“Biliyorum…” dedim.
“Saklanıyoruz…”
Bir nefes aldım.
“Karanlıktan değil ama…”
İkimiz de sustuk.
Çünkü aşağıdan gelen sesler…
artık daha yüksekti.
Bir şey devrildi.
Cam kırıldı.
Annemin sesi… Babamın sesi… Ama biz…
hiçbir şey olmuyormuş gibi durduk.
“Abi…” dedim çok yavaş,
“yorulmuyorlar mı?”
“neden ?”
“Kavga etmekten…”
Omuz silkti.
Ama o hareket… fazla hızlıydı.
Sanki bir şeyden kaçıyordu.
“Bilmem.”
Bir süre düşündüm.
Sonra en korktuğum soruyu sordum:
“Canavarlar… onlar mı?”
Kısa bir gülüş çıktı ağzından.
Ama o gülüş… boştu.
“Daha neler…” dedi.
“Onlar senin canavarların değil.”
Kalbim yine sıkıştı.
“O zaman… senin mi?”
Bu sefer cevap vermedi.
Karanlığa baktı.
Uzun uzun.
Sonra fısıldadı:
“Sanırım…”
O an…
anladım.
Canavarlar dolabın içinde değildi.
Yatağın altında da değildi.
Aşağıdaydı.
Ve…
“Gidip onları dövebilirim,” dedim bir anda.
“Kardelen.”
Adımı ilk defa bu kadar ağır söyledi.
“Karışma diyorum.”
“Ama”
“Ama yok.”
.
Elimdeki feneri açıp kapatıyordum.
Işık… karanlık… ışık… karanlık…
Her kapanışta…
aşağıdaki sesler daha net geliyordu.
Her açışta…
sanki hiçbir şey yokmuş gibi oluyordu.
Bir anda elimden aldı.
Parmakları fenerin etrafında kapandı.
“Kapatma.”
Sesi bu sefer sert değildi.
Korkuyordu.
Evet…
“Yorgunum…” dedi fısıltıyla.
“Uyu kardelen
uyumak… bu evde yapılabilecek en zor şeydi.
Yıldırer cevap vermedi hemen.
Ama kolunu tuttuğumu fark ettim.
Parmaklarım onun bileğine değdiği anda…
içim ürperdi.
Morluklar.
Karanlıkta bile seçiliyordu.
Teninin altında yayılmış, i.
Hiç düşünmeden…
kolunu biraz daha tuttum.
Yavaşça eğildim.
Dudaklarımı o morlukların üzerine bıraktım.
“Geçti mi abim?” dedim.
Bir an… hiçbir şey söylemedi.
Sonra başını bana doğru çevirdi.
Gözleri karanlıkta bile parlıyordu.
Ama o parıltı… ışık değildi.
Bir şeylerin kırılışıydı.
“Sen neden…” dedi yavaşça,
“benim canavarım olmadın Kardelen’im?”
Kalbim duracak gibi oldu.
Ne demek istediğini anlamadım…
ama hissettim.
“Elimden geldiğince…” dedim,
“ben senin kurtarıcınım.”
Duraksadım.
Sonra ekledim:
“Sen de benim.”
Bir an… yüzü yumuşadı.
Çok kısa bir an.
“Öyle mi?” dedi.
“Evet,” dedim hemen.
“Öyle.”
Pencereye yürüdüm.
Cam soğuktu.
Alnımı dayadım.
Dışarı baktım.
Her evin ışığı yanıyordu.
Sarı ışıklar…
İçinde bağırış olmayan ışıklar.
İçinde korku olmayan ışıklar.
“Abi…” dedim,
“herkesin evinin ışığı yanıyor ama…”
Sözüm yarım kaldı.
Arkamdan sesi geldi:
“Bizim evin ışığını yakarsan…”
Durdu.
“…canavarlar seni bulur. Unuttun mu?”
Gözlerim doldu.
“Abi…” dedim çok yavaş,
“hızlı büyür müsün?”
Sessizlik.
“Evimizin ışığı hiç sönmez hani…”
Gülümsedim.
Ama o gülümseme… kırık bir şeydi.
“Hani evimiz var ya…”
Arkamı döndüm.
“Unutmadın değil mi?”
Yıldırer bana baktı.
“Hayır,” dedi.
“Unutmam Kardelen’im.”
Bir adım attı.
“Söz verdin.”
“Evimiz… sen çizdin.”
O an…
gerçekle hayal birbirine karıştı.
Ama umurumda değildi.
“Uzun sürebilir,” dedi.
“Sürsün,” dedim hemen.
beklemeye değerdi.
Cebime attım elimi.
İki tane küçük, soğuk metal parçası çıkardım.Komşumuzun bahçesinde bulmuştum
Avucumda parladılar.
“Ne bunlar, Kardelen?”
“Anahtar,” dedim gururla.
“Evimiz için.”
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Kardelen…
“bu anahtarlar her kapıyı açmaz.”
“Nasıl yani?”
“Her kapının anahtarı farklıdır.”
Sustu.
Sonra ekledi:
“Her anahtar… her kapıyı açmaz.”
Elimdeki anahtarlara baktım.
Biraz önce…
onlar her şeydi.
Şimdi…
hiçbir şey gibi hissettirdiler.
“Doğru kapıyı…” dedim fısıltıyla.
Cümleyi tamamlayamadım.
Gözlerim doldu.
Ama yine de…
anahtarları sıkıca tuttum.
Abim… diğer anahtarı elimden aldı.
“Ama olsun…” dedi.
“Şimdilik… evimizin anahtarı olsun.”
Gülümsedim.
Küçük, utangaç, kırık bir gülümseme…
“Gülmesene sen,” dedi hemen.
“Çirkin.”
Sanki biri içimdeki ışığı üfledi.
Suratımı astım.
Kaşlarımı çattım.
Ona öyle baktım.
Bu sefer… o gülümsedi.
“Şu an bak…” dedi,
“şirin şirin bakıyor.”
Dudaklarımı büzdüm.
“Sevmiyorum seni ben artık,” dedim.
“Sevme,” dedi omuz silkerek.
“Alışkınım.”
Kalbim sıkıştı.
“Yalan söyledim…” dedim hemen.
“Yalan.”
Gözlerim onun gözlerini buldu.
“Çok seviyorum.”
Bir an sustu.
Sonra hafifçe eğildi.
“Ne kadar çok?”
Kollarımı açtım.
Olabildiğince…
olabildiğince geniş…
“Çok işte.”
Sanki dünyayı saracak kadar.
Sanki onu bırakmayacak kadar.
Yavaşça saçlarımı öptü.
O an…
dünya sustu.
Sanki aşağıdaki sesler yok oldu.
Sanki karanlık geri çekildi.
“Kardelen…” dedi fısıltıyla,
“uyusan mı?”
Başımı salladım.
“Hayır… sen önce.”
“Kardelen… hadi.”
“Abi ama sen…”
Bir an durdu.
Gözlerini kaçırdı.
“Alışkınım ben,” dedi.
“Abi…”
Ve o an…
Aşağıdan gelen sesler
bir anda yükseldi.
Babamın sarhoş, sert sesi…
duvarlara çarpıp yukarı tırmandı.
Annemin çığlıkları…
.
Sanki duvarlar bile titriyordu.
Dayanamadım.
Ellerimi kaldırdım.
Abimin kulaklarını kapattım.
“Duyma…” dedim fısıltıyla.
“Duymazsan uyursun…”
Ellerim küçüktü.
Kulaklarını tam kapatmıyordu.
Ama yine de bastırdım.
Sanki sesleri durdurabilirmişim gibi.
O an…
ellerimi tuttu.
Yavaşça çekti.
Avuçlarının içine aldı.
Sıcaktı.
Ama o sıcaklığın içinde bir çaresizlik vardı.
“Abi…” dedim,
“duymazsan geçer…”
Başını salladı.
Gözleri karanlığa daldı.
“Kardelen…” dedi çok yavaş,
“işe yaramıyor.”
“İkimizin canavarı…”
Durdu.
Nefesi titredi.
“…farklı.”
O an…
anladım.
Benim canavarlarım
karanlıkta saklanıyordu.
Onunkiler…
ışıkta bile gitmiyordu.
Ve ilk defa…
onu koruyamayacağımı hissettim.
Ama yine de…
ellerimi bırakmadım.
“Senden bıktım, Hakan! Bıktım, anlıyor musun?”
Annemin sesi…
“O kadına bir daha gitme dedim sana!”
Sözleri keskin, nefesi düzensizdi.
Ben yukarıda donup kalmıştım.
Ama aşağıdaki her şey… çok canlıydı.
Çok gerçek.
Çok yaralayıcı.
Babamın sesi geldi sonra.
Ağır… bulanık… ama tehlikeli.
“Sen… o piç için hayatımızı zehir ettin!” dedi babam
Bir şey devrildi.
Belki bir sandalye…
belki bir eşya…
belki de bir sabır.
“Huzur ver bana!” diye bağırdı.
“Kızımı da alıp gideceğim! Yetti artık!” dedi babam
“Kızımı…”
O bendim.
Babam içtiğinde…
kelimeler düşünmeden çıkardı ağzından.
Yarın pişman olurdu belki.Abime çikolata alır yaptıklarımı unut derdi işte buydu ama iki yüzlüydü asla abimi kalbine almayacaktı vicdan işte abimi bu evde tutan
Ama…
ne fark ederdi ki?
Söylenen şeyler
İz bırakıyordu.
Annem…
babam…
İkisi de iyi değildi.
Bunu artık biliyordum.
Ama daha kötüsü…
birbirlerini daha da kötü yapıyorlardı.
Annemin sesi tekrar yükseldi.
“Ben çok mu mutluyum?”
.
“Onu bu evde istemeye?”
Bir sessizlik oldu.
Sonra babam…
“O zaman şu çeneni tut huzur.
…
ellerim titredi.
Abime baktım.
O hiçbir şey demiyordu.
Ama çenesi sıkılıydı.
Gözleri boşluğa kilitlenmişti.
alışmıştı.
Ve bu…
korkudan daha kötüydü.
abimin gözleri dolmuştu.
Karanlıkta bile fark ediliyordu.
O hep saklardı…
ama bu sefer saklayamamıştı.
“Abi…” dedim.
Bir damla…
sonra bir tane daha…
Gözlerinden süzüldü.
O an…
dünya durdu sanki.
“Onlar… seni seviyorlar,” dedim aceleyle.
“Şu an sinirliler sadece…”
Başını salladı.
“Onlar için ağlamıyorum ki ben.”
“Ne için…?”
Cevap vermedi hemen.
Gözleri hâlâ penceredeydi.
Sonra fısıldadı:
“Babamın dediğini duydun.”
“Seni alıp götürecek…”
Sesi titredi.
“Seni… bir daha göremeyeceğim ben.”
“Hayır…” dedim hemen.
“Hayır, hayır…”
Sanki ne kadar çok söylersem
o kadar gerçek olmayacaktı.
“Ya hayır ama … dedim ”
Gözlerim doldu.
Artık tutamadım.
Ağlamaya başladım.
“Yalan söylüyor!” dedim.
“Babam… anneme kızdığı için söylüyor!”
Ama sesim…
beni ele veriyordu.
İnanç yoktu içinde.
Abim bana bakmadı.
Pencereye bakıyordu.
Sanki orada bir kaçış varmış gibi.
“Bana bak abi …” dedim yalvarır gibi.
“Abi…”
Bakmadı.
Morluk olan kolunu ovuşturuyordu.
Yavaş yavaş…
Ben de pencereye yaklaştım.
Dışarı baktık birlikte.
Evlerin ışıkları hâlâ yanıyordu.
Sıcak… güvenli… uzak huzur çok uzaktaydı
“Keşke…” dedi birden.
Sesi çok uzaktan geliyormuş gibiydi.
“Keşke gelse…”
“Kim?” dedim.
Bir an durdu.
“Peter Pan.”
Gözlerimi kırptım.
“İkimizi de alsa…” dedi.
“Götürse…”
“Kimse bizi ayıramaz.”
“Çağırsak gelir mi?” dedim hemen.
Gerçekten… inanmak istedim.
Başını hafifçe salladı.
“Gerçek değil…” dedi.
Sonra fısıldadım:
“İyi olan hiçbir şey… gerçek değil.”
Boğazım düğümlendi.
“Bu haksızlık.”
Tam o anda…
Aşağıdan bir ses geldi.
Cam kırılması.
Tabaklar.
Bardaklar.
Bir şeyler parçalanıyordu.
pencerenin önünde duran iki çocuk…
uçmayı bekliyorduk.
Ama kimse gelmiyordu.
“Aman…” dedi abim, sesi yorgundu
“annem yarın yenisini alır.”
.
Sanki olan biten… sıradan bir şeymiş gibi.
Boğazım düğümlendi.
“Boşuna alıyor,” dedim.
“Yine kıracaklar.”
“Evimiz olursa…”
Duraksadım.
“Bence onları davet etmeyelim.”
Abim bana döndü anlamayarak
“Kırarlar hepsini abi
güldü.
Kısa…
O gülüşü özlemiştim.
“Kardelen…” dedi, gözlerinde bir ışıkla,
“ilerde senin ailen olacak ya…”
Bir an durdu.
Sanki güzel bir şey söylüyormuş gibiydi.
Aile neydi ki? Yani, aile olmak o kadar mı önemliydi? Aile olmadan bir insan yaşayamaz mıydı?
Ben istemezdim ailem olmasını…
Komşumuz olan yaşlı çifti hatırladım
Nuriye nine ve Ragıp amca
. Abime para vermişlerdi. Çocukları yoktu ama çok mutluydular.
İşte buydu…
Evlerine baktım. Pencereden görebiliyordum.
Ragıp amca geçen haftanın gazetesini okuyordu ; gözlüklerini çıkarıp sildi, sonra tekrar taktı. Nuriye nine ise örgü örüyordu.
Ne zaman canım sıkılsa pencereden onlara bakardım… ve mutluluğu görürdüm.
Çocukları yoktu.
Keşke onların çocuğu olsaydık…
Bize kızmazlardı. Abime bayramlık alırlardı.
O adam abime iyi davranırdı… içten, gerçekten sever gibi.
Ona baktım.
Boş boş.
“Ne?”
“Yani…” dedi biraz heyecanla,
“büyüdüğümüzde… annemle babamın yaşında olduğumuzda…”
“Senin de ailen olur.” dedi yıldırer
Kalbim garip attı.tuhaftı sanki korkuyordum ailem olmasından korkuyordum
“Olur mu?” dedim.
Sanki biri bana…
ulaşamayacağım bir şeyi anlatıyordu.
“Tabii ki olur,” dedi hemen.
“Senin de olur… değil mi?”
“Belki…” dedi.
“Bilmiyorum.”
O an…
gözlerindeki o ışık söndü.
Yüzü pencereye döndü.
Dışarıda kar yağıyordu.
“Beni unutmazsın değil mi?” dedi birden.
“Neden seni unutayım abi?”
“Yani…” dedi yavaşça,
“onlar da beni istemezse ve kavga ederseniz …”
Sustu.
“…unutmazsın değil mi?”
“Ararsın beni…”
Gözleri hâlâ dışarıdaydı.
“Yanıma gelmene gerek yok varlığını bileyim yeter kardelen geriye dönüp baktığımda canım sıklısa aramak isterim seni…Sadece… kavga etme benim yüzümden.”
“Sen benim ailemsin!”
Sesim yükseldi.
“Seni istemeyen bir ailem olursa…”
Gözlerim doldu.
“Onları bırakırım!”
Nefesim kesildi.
“Çöpe atarım!”
Sözlerim çocukçaydı.
Abim bana baktı.
Bu sefer gerçekten baktı.
“Aileni benim yüzümden kaybedersen…” dedi.
Cümlesini tamamlayamadı.
“Aile istemiyorum ben!” dedim hemen.
Gözlerim onun gözlerinde.
“Ben seni istiyorum. ayrılmak yok ”
“Kardelen…” dedi.
“Anlamıyorsun. Küçüksün,” dedi abim.
Bir adım yaklaştım.
“Anlıyorum.”
kalbimi gösterdim ona.
“Ve kalbimde çok büyüksün.”
“Kalbin beni sever, Kardelen çocuk, kalbin sever ” dedi.
“Büyüdüğünde kalbin değişir.”
Elimi kalbime koydum.
“Benim değişmez.”
“Abi… bugün öğretmenimiz sordu: annenizi mi seviyorsunuz, babanızı mı?
Arkadaşlarım karar veremedi, biliyor musun? O kadar seviyorlar ki…
Ben ‘ikisi de değil’ deyince bana kızdı.”
“Saçma bir soruymuş Kardelen.”
“Evet, saçma… Anneler Günü için çiçek yapacakmışız bir de daha şubat ayındayız şimdiden konuşuyorlar işte . O da saçma.
Annemiz çiçek sevmiyor bile.”
“Kardelen, boşver. Bir kere de boşver.
Sen neden buradasın? … Gitmen beni üzer ama babam sana ‘gel’ derse git onunla.”
“Olmaz,” dedim hemen.
“Ben bu evden çıkarım… ama sen olmadan gitmem.
Sen evimizi alınca… annemi de babamı da bırakacağız.
Ve hiç üzülmeyeceğiz. Onlar da bizi üzmeyecek… bizi hiç bulamayacaklar.”
Abim yanımdan kalktı
Nereye gittiğini anlamadım.
Sonra geri döndü.
Elimde bebeklik battaniyem vardı.
Onu üzerime örttü.
Kollarını açtı.
“Uyu hadi.”
“Kucak…” dedim fısıltıyla.
Gülümsedi biraz, yorgun bir gülümsemeydi.
kucak falan yok artık. Büyü.”
“Bana ne,” dedim inatla.
“Kucak işte…”
.
“Abi…” dedim yavaşça.
Sesim uykuyla karışmıştı ama gözlerim hâlâ açıktı.
“Hadi bana tekrar anlat.”
Yıldırer derin bir nefes aldı.
“Neyi Kardelen?”
“Peter Pan’ı…” dedim hemen.
Gözlerini kapattı.
Sonra… alıştığım o sesle konuşmaya başladı:
“Günlerden bir gün…”
Daha devam etmeden suratımı astım.
“Abi…” dedim.
Gözlerini açtı.
“Hep aynı başlıyorsun.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Masallar böyle başlar.”
“Ben masal istemiyorum,” dedim.
“geçen seferki gibi ne olur .
“Tamam,” dedi sessizce.
Sesini alçalttı.
“Bir gece…”
Aşağıdan bir bağırış daha geldi.
“İki çocuk vardı.”
“Karanlık bir evde yaşıyorlardı.”
“Canavarlardan korkuyorlardı.”
Elimi tuttu.
“Ama biri… diğerinden daha çok korkuyordu.büyük olan çok korkakmış ama küçüğüne belli etmezmiş küçüğü korkarsa işte o zaman daha fazla üzülüyormuş
”
Ona baktım.
“Sonra bir gece…” dedi,
“pencere açılmış ”
“Peter Pan gelmiş.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçek
Sonra devam etti:
“Onlara dedi ki…”
‘Korkmanıza gerek yok. Ben geldim.’
Nefesimi tuttum.
“Sonra…abi”
Gözleri penceredeydi şimdi.
“İkisini de aldı.”
Elimi biraz daha sıktı.
“Uçtular.”
“Nereye?”
“Hiç kavga olmayan bir yere.”
“Orada…” dedi,
“ışıklar hiç sönmez. umutsuzluk yok acı yokmuş
“Kimse onları ayıramaz.”
Ben fısıldadım:
“Sonra ne oldu?”
Bu sefer cevap vermedi.
Sadece saçlarımı okşadı.
Çok yavaş.
Çok dikkatli.
“Abi…artık korkmuyorum ”
Gözlerim kapanıyordu artık.
— Bir daha korkarsan, dedi,
— beni çağır. geç gelirim belki… ama gelirim.
çocuk kalbime kazındı.
Gözlerim morluklara takıldı.
— Abi…
— Kolların…
Abim kolunu geri çekmeye çalıştı ama çok geç kalmıştı.
— Mor… niye böyle?
gözlerini kaçırdı. Cevap vermek istemediği belliydi.
— Ben moru sevmiyorum artık.
— Neden?
— Çünkü… .
— Senin kollarında o renk var.
— Bunlar geçer, dedi.
— Sen neden hiç söylemiyorsun?
i gözlerini kaçırdı.
— Ne söyleyeyim?
— Acıyor mu?
— Bazen, dedi.
— Ama…
— önemli değil.
— Önemli.
— Eğer senin canın acıyorsa… ben de sevmem o rengi.
Abim hafifçe nefes aldı. Sanki gülmekle ağlamak arasında kalmış gibi.
— Sen küçük bir çocuksun,
— Ama hissediyorum.
abim kulağıma fısıldadı
Moru sev… dedi abim.
“Benden iz taşımanı istemiyorum. Bana ait bir acının içinde olmasın hayatın, Kardelen. Dilerim ki beni unutmanı… varlığımı, sesimi… çektiğim acıları da. Sadece bana dair güzel anıları hatırla.”
-Sesini unutmak çok kötü olurdu. Sesini unutursam kendimi asla affetmem.abi
“Kardelen, kızım ne yapışıksın? Ben seni doğurmadım bana bağımlı olma sürekli benimle olamazsın ayrı kalmayı öğrenmemiz gerek . Ayrıca artık okulda yanıma gelme, karizmam çiziliyor.”
“Küstüm sana.”
“Küs. Sekizinci sınıfım ben, yanımda minicik birinci sınıfla geziyorum.. Senin yüzünden birinci sınıflarla saklambaç oynuyoruz sürekli.”
“Arkadaşların beni seviyor bir kere.”
“Bir daha seni benim sınıfımda görmeyeyim. Bacak kadar boyunla sekizinci sınıfların arasında ne işin var? Ezilirsin.”
“Ama öğlen yemek zamanı…”
“Kendin ye yemeğini, ben yedirmem,” dedi.
“Peki abi,” dedim üzgünce. “Seni bir daha rahatsız etmem. Özür dilerim.”
koluna dokundum, öptüm.
“Küstün mü bana sen?” dedi abim.
“Yok,” dedim, başımı eğdim.
“Baş belam… artık büyümen lazım.”
“Lütfen abi, senin sınıfında yemek yiyeyim.”
“Peki… ama kimseyle konuşma. Oradaki çocuklara da abi deme.”
huysuzca söylüyordu
“Abi demem gerek, benden büyükler.”
“Bir tek bana abi diyeceksin.”
“Kızmazlar mı?”
“Sınıf başkanıyım ben. Hele bir kızsınlar… isimlerini yazarım.”
İkimiz de güldük.
O sırada annemin sesiyle gerçek dünyaya döndük.
“Yıldırer, aşağı in!” dedi annem yüksek sesle.
Biliyordum… o morluklar çoğalacaktı. Hissettim. Ama ne yapacağımı bilmiyordum. Abim komut almış gibi hızla aşağı indi; geç kalırsa daha fazla acı çekerdi.
Ben ise aşağıdan gelen acı seslerini duyunca kulaklarımı kapattım.
“Gelsene… neden gelmiyorsun, Peter Pan? Beni alma… ama abimi seninle götür. Onun canını acıtmayacak bir ülkeye götür. Kimse onu incitmesin…”
O an kapının arasından çocuk hâlimi izliyordum.
Ağlıyordu.
“Koruyamadım seni, abi…” diyordu, kulaklarını kapatarak.
“Koruyamadık seni, abi…” dedim ben de.
Aşağıdan abimin acı dolu sesi kulaklarıma doluyordu.
İçim parçalanıyordu ama kıpırdayamıyordum.
Ben ise kinle o küçük kıza bakıyordum.
“Kalksana,” dedim içimden. “Git abinin yanına… koru onu.”
“Korkaksın sen… işe yaramazsın.”
Sesim giderek sertleşiyordu.
“Kalksana! Sana bir şey olmayacak… güçsüzsün sen.”
“Yalnız bıraktın onu… o tek başına orada.”
Nefesim titredi.
“Yardım et abine…” diye fısıldadım.
“Canı acıyor…”
Ama o küçük kız kıpırdamadı.
Kulaklarını daha sıkı kapattı,
Ben ise çaresizce izliyordum.
“Git…” dedim bu kez daha sessiz.
“Lütfen…”
Dizlerimin bağı çözüldü.
Kapının eşiğine yaslandım.
“Senin suçun değil özür dilerim ” dedim bu kez.
O küçük kız kendini affedemiyordu
Peter Pan gelmedi.
Karanlıklar gitmedi.
Gün ışığı da karanlık oldu.
Ve canavarlar çocukları yedi.
Şimdi… bir ses duydum.
Yıllar sonra ilk kez.
O ses.
Gelmişti, değil mi?
Hayal değildi… olamazdı. Eğer hayalse… kafayı yerdim.
Gerçek olmayan bir şeyi bu kadar net duyamazdım.
Yemin ederim…
abimin sesini duydum.
Belki de Düşler Ülkesi’nden geri göndermişti onu Peter Pan.
Belki bu sefer… beni de almaya gelmişti.
Canımızın acımadığı o ülkeye götürmek için.
Orada… küçük Kardelen’i bulabilir miydim?
Bana küs müydü?
Abisini koruyamadığım için…
bana kızar mıydı?
O da mı küserdi bana?
Abimin sesi… sanki bana küsmüş gibiydi zaten.
Ama sonra…
Uzaklaştı.
Sanki hiç uğramadı bana.
Sanki o an hiç yaşanmadı.
Belki de… kalbim inandı.
Ve o yüzden gerçek gibi oldu.
Belki abim… gerçek değildi.
Peter Pan da değildi.
Ama o ses…
Ben yine de duydum.
ve bitti bölümü yazarken istemsizce ağlamış olabilirim umarım beğenmişsinizdir yorum yapmayı unutmayın
geciktiğim için özür diliyorum tekrardan
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 77.58k Okunma |
3.66k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |