
Nihayet bitti ama bende bittim resmen
lütfen beğenmeyi unutmayın .
Seçtiğim müzik tam da korkut u anlatıyor bence bölümü yazarken dinlemedim
bu şarkıyı unutmuştum ama siz dinleyin .
Ona kavuşamamaktan korkuyorum ve ona kavuşmaktan korkuyorum..
Uzaktan Aşk
Amin Maalouf
Üç Hafta Sonra
Yıllar sonra tekrar, yabancı bir toprakta, atıyordum. Havaalanına doğru yavaşça inen uçağın penceresinden Bulgaristan’ın gri ve soğuk manzarasına baktım. Bu sefer her şey farklıydı. Yanımda Yıldırer yoktu. Artık asker de değildim. Omuzlarımdaki apoletler, sırtımdaki üniforma hepsi geçmişte kalmıştı. Şimdi sadece sahte bir kimlik ve tek bir görevim vardı: Kuara’nın peşini bırakmamak.
Bulgaristan’a sahte bir pasaportla, kaçak yollardan girmiştim. Kuara, son aylarda adını bile bilmediğimiz bir cinayet zincirine imza atmıştı. Onun peşine düşmek artık sadece bir görev değil, Yıldırer’e bir borçtu.
Havaalanında yürürken her adımda insanların gözlerini üzerimde hissediyordum . Burası tam anlamıyla bir gri bölgeydi
Pasaport kontrolünden geçerken sahte kimliğimi uzattım. Görevli, bir an durakladı, ardından damgayı vurup belgemi geri verdi. İşin garibi, sahte belgelerim gerçeklerden daha gerçek görünüyordu. Artık "Dimitar Verenich " adında biriydim.
Bir hafta önce elime geçen istihbarat, Kuara’nın tekrar hareketlendiğini gösteriyordu.
bir sürü insan ölü bulunmuştu. Kaçakçılıktan uzak durmaya yemin eden adam, şimdi neyin peşindeydi? Onu bulmalıydım.
Kaldığım otel şehir merkezine yakındı Dışarıdan bakınca sıradan bir yerdi; ne dikkat çekerdi ne de merak uyandırırdı. Ama içine girince insanı saran o garip sessizlik hemen hissediliyordu
Buraya bir amaç için gelmiştim. İlk durağım Kuara’nın adamlarının takıldığı gece kulübüydü. İçeri girer girmez ortama baktım . Loş ışıklar altında herkes bir şey saklıyordu. İnsanlar eğleniyor gibi görünse de aslında birbirlerini izliyorlardı. Bu tür yerlerde gürültü aldatıcıdır
Barın köşesine oturdum, sırtımı duvara verdim. Bu bir alışkanlıktı. Gözlerim kalabalığın içinde gezindi . Kuara’nın adamlarından birini arıyordum. Onları ele veren küçük şeyler olurdu: gereğinden fazla dikkatli olmak ya da fazla rahat davranmak gibi.
Yıldırer olsaydı, bu işi çoktan çözmüştü.
Ben sahaya inmeyi sevmezdim. Plan kurardım. Her detayı düşünür, her ihtimali hesaplardım. Yıldırer ise o planları uygulardı. Birlikte eksiksizdik. Hep “aynı amaç için buradayız” derdim ama bu yeterli değildi. Biz aile olmuştuk.
Aile… insanın en güçlü yanı ama en büyük zayıflığı.
Kendi ellerimle ailemden birini feda edeceğimi hiç düşünmezdim. Ama mecbur kaldım. O an hâlâ aklımda.
Yıldırer silahı elime verdiğinde gözlerime baktı. Konuşmadı ama her şey belliydi. Tetiği ona değil, kendime çekmiş gibi hissettim.
Ama plana sadık kalmalıydım.
Mecburdum.
İlk kez bir planım kusursuz değildi. İlk kez kontrol bende değildi. Bu bir riskti ama başka yol yoktu. İnsanları ikna etmekten yorulmuştum. En çok da kendimi.
Yıldırer’in gidişi içimde bir boşluk bıraktı. Bu sadece bir kayıp değildi. Sanki yaşıyorum ama gömülmüş gibiyim. Nefes alıyorum ama içim boş . Kimse o boşluğa ulaşamıyor.
Çok şey kaybettim.
Mesleğimi… silah arkadaşlarımı… Her gün selam verdiğim bayrağı… Dağları özledim. Soğuğu, sessizliği… Üniformamı, omzumdaki yıldızları…
Dağları hatırlıyorum.
Kar diz boyu olurdu bazen. Ayaklarımızın altındaki o ses…
Nefesimiz buhar olur, yüzümüz kesilirdi soğuktan ama kimse şikâyet etmezdi.
Bayrak.
Rüzgârda dalgalanışı…
İlk kez göklere çekilirken izlediğim günü hatırladım. Daha gençtim. Daha az yaralı, daha az eksik. Ama içimde tarif edemediğim bir şey vardı. Bayrak yükseldikçe göğsüm sıkışmıştı. O an anlamıştım…Bu… bir sevdaydı vatan sevdası
Ben hiçbir zaman yüksek sesle konuşan biri olmadım. Duygularımı da kolay kolay dile getirmedim. Ama o bayrağın karşısında durduğum her an… içimden bir şeyler susmazdı.
Onu her selamlayışımda…
Ölürdüm onun uğruna
Feda ettiklerim bayrağımın yanında hiçti sanki önce vatandı annem sonra doğuran besleyen koruyan
Annemi özledim.
Babamı…
Babama “seni seviyorum” demeyi hep erteledim. Annemin yaptığı elmalı kurabiyeyi de.
Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadım sevdiğim insanlar ölümsüz değildi annem özlerdi beni ama hep hırslarım için ailemden kaçtım daha iyi olmalıydım güçlü olursam insanların bana daha kolay itaat edeceğinden emindim hatta yapmak zayıfların işi derdim zayıf olan her canlıdan nefret ederdim gözyaşı tahammül seviyemde değildi ama büyük konuşmuşum gözyaşlarının her zerresine aşık olduğum bir kadın var olana dek
Ben hedefi olan biriydim. Yolumu kaybetmezdim. Hep ileri bakardım.
Ama şimdi…
Aynaya baktığımda kendimi tanımıyorum.
Birkaç saatlik gözlemden sonra hedefimi gördüm. Bu adam, Kuara’nın alt kademelerinden biriydi. Onu takip ederek Kuara’ya ulaşabileceğimi biliyordum. Ama acele edemezdim. Önce bilgi toplamalıydım .
Yıldırer gibi sakin ve stratejik olmalıydım. Onun ölümü bir hiç uğruna olmamalıydı.
Barın loş ışıkları altında, dikkatimi çekmeyi bekleyen bir hedef gibi oturuyordu. Gözleri etrafı süzüyor, ama hiçbir şey görmüyormuş gibi bakıyordu. İşte buydu: Ivan. Kuara’nın eski adamlarından biri kaybolmuş insanı gözünden tanırdım aynı his bende fazasıyla vardı
Şimdilerde ise gözden düşmüş gibi görünüyordu. Yavaşça bara doğru ilerledim. Yanındaki boş sandalyeye oturdum ve barmene işaret ettim bulgurca . “Bir votka bu beyefendiye, lütfen,” dedim, ama dostane bir şekilde. Ivan başını çevirip beni süzdü. Gözlerinde alkolün etkisi vardı, ama hala yeterince ayıktı.
“Teşekkürler,” dedi, sesi alaycı bir tını taşıyordu.
Elimi uzattım, sahte kimliğimle tanıttım kendimi. “Dimitar ,” dedim, samimi bir gülümsemeyle.
Ivan, ağır bir şekilde elimi sıktı. “Ivan,” dedi kısaca.
Şimdi doğru ipleri çekmek gerekiyordu. “Bulgaristan’da işler zor, değil mi?” dedim, hafif bir tonda. “Bu kadar kargaşa arasında hayatta kalmak büyük başarı.”
Ivan gülümsedi. O gülümsemede sıcaklık yoktu; alışılmış, keskin bir soğukluk vardı. Sözleri de öyleydi.
“Hayatta kalmak mı?” dedi. “Ben buna hayatta kalmak demem.”
Sesinde, doğduğu toprakların sertliği vardı.
Bir süre daha sıradan şeylerden konuştuk. Boş, önemsiz cümleler… ama asıl konuşma onların arasına gizlenmişti. İçkiler peş peşe geldi. Ivan’ın omuzları gevşedi, bakışları ağırlaştı. Tam o noktada konuyu oraya getirdim.
“Kadınlar…” dedim, bardağı elimde yavaşça çevirerek. “Onlar olmadan bu hayat çekilmez. Ama bizim gibiler için… hep zor olur.”
onu kederlendiren şey bu gece anca bir kadın olabilir diye düşündüm ve tahminim doğruydu
Ivan başını salladı. Büyük bir yudum aldı.
“Doğru,” dedi. “Benim de vardı biri… işte ya ondan vazgeçersin… ya işinden.
O an…
Kardelen geldi aklıma.
Bir anlığına her şey sustu. Barın ışıkları, müzik, Ivan’ın sesi… hepsi arka plana düştü. Sadece o kaldı. Gülüşü… gözleri… bana bakışı… Sanki tam karşımdaydı.
Ama hemen kendimi topladım.
Bu adamın karşısında zayıflık gösteremezdim. Hele onun adı aklımdayken… yüzüme yansıtamazdım.
Başımı hafifçe eğdim, içkimden bir yudum aldım. Soğuk sıvı boğazımdan geçerken içimdeki o anı bastırmaya çalıştım.
Ivan’ın bakışlarını üzerimde hissediyordum. Dikkatliydi. İnsan okuyan biriydi. En küçük açığı yakalayabilecek türden.
“Kadınlar…” dedi tekrar. Bu sefer sesi daha derindi.
“Sana hayal satarlar. Seni inandırırlar… kendilerine bağlarlar. Terk etmem derler söz verirler
Kısa bir duraksadı. Gözleri bir noktaya sabitlendi.
“Ve en kötüsü…” dedi alçak bir sesle, “giderken hiç tereddüt etmezler.”
Onun anlattığı kadını düşündüm… sonra kendi içimde Kardelen’i.
Ivan’ın söyledikleri doğru muydu?
Bilmiyorum.
Çünkü biz hiçbir zaman o noktaya gelemezdik
Kardelen… gitmezdi benden.
En azından ben hep öyle inanmak istedim yoksa o beni bırakmadan ben giderdim dayanamazdım
Onun gidişini düşünmek bile içimi daraltıyor. Sadece gitmesi değil… bir daha dokunamamak. Sesini duyamamak. Gözlerinin içine baktığımda kendimi görememek… Asıl korku buydu. Benim için gülümsemesi…
Sırf ben biraz daha iyi olayım diye çabalaması…
Onu tanıdıktan sonra, uzun zaman önce kaybettiğim ne varsa bir anlam kazanmıştı. Acılarım, eksiklerim, hatalarım… hepsi sanki bir yere bağlanmıştı. Sanki yaşadığım her şey, sonunda ona çıkıyordu.
Kaybettiklerim değerliydi bana Kardeleni getirdiği için...
Kardelen’i kaybedersem, toparlanamam.
bu, bitmek olur.
Bunu ben biliyorum.
Belin de biliyor.
Bana ne kadar kızarsa kızsın, ne kadar yüzüme vurmasa da… gözlerinde görüyorum. İçinde bana acıyan bir taraf var.
Belki de ben hâlâ ayaktaysam…
o acımasız merhamet yüzünden.
karşımdaki adamda derin bir umutsuzluk vardı
Bu kadar sert bir hüküm verebilmek için ciddi bir şey yaşamış olması gerekiyordu. “Hepsi mi?” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak.
Ivan acı bir kahkaha attı. “Hepsi. Sen bir kadına kalbini açarsın, güvenirsin, onun için her şeyi yaparsın. Ama ne olur biliyor musun? Gün gelir, başka bir adamla onların mutluluğunu izlemek zorunda kalırsın.”
“acı bir deneyim yaşamış gibisin ” diye sordum, hafifçe eğilerek. Ivan bir an sustu, gözleri bulanık bir ifadeyle bardağın içine baktı.
“Evet,” dedi, sesi bir fısıltıya dönüşerek. “Bir kadını sevdim. Onun için her şeyi yapardım. Ama o… o başka bir adamı seçti. Ve beni geçmişinde bıraktı.
beni rahatsız etti, ama sustum.
. Derin bir nefes aldım ve masadaki bardağı hafifçe döndürdüm.
“Yanılıyorsun,” dedim, sonunda. Ivan başını kaldırdı, şaşkınlıkla bana baktı.
“Yanılıyor muyum?” diye tekrarladı. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı.
“Sen kadınlar hakkında ne biliyorsun ki? Sen hiç terk edilmemişsin. Eğer terk edilseydin… benimle böyle konuşmazdın.”
Bir an durdu, bakışları sertleşti.
“Çünkü kadın ya da erkek fark etmez,” dedi daha ciddi bir tonla.
“Karşındaki insanı mutlak sıfır noktasına getirirsen… gitmekten başka çaresi kalmaz.”
Kaşlarımı çattım.
“Mutlak sıfır mı dedin?” dedim anlamayarak.
Hafifçe başını eğdi.
“Gerçek sıfır,” dedi. “Anlamadın değil mi?”
Boş gözlerle bakınca devam etti.
“Sıcaklık sıfır deyince… sıcaklık yok demek değildir. Bu göreceli bir şey. Aşk gibi.”
Kısa bir nefes aldı.
“Ama mutlak sıfır…” dedi yavaşça. “O başka. O… bitmiş demektir.”
içimde bir yer direniyordu.
“Yine de… sonu mutlu bitebilir,” dedim tereddütle.
Bana baktı. Bu sefer gülümsemesi yoktu.
“Aşk…” dedi duraksayarak,
“mutlu sonu hak etmez.”
Kardelen’in yüzü bir hayalet gibi zihnime doldu. gülümsemesi, incinmiş bakışları… Dünyanın en masum yüzü. Ivan’ın aksine, ben masumiyetin gerçek olduğunu biliyordum. Ve onu tanımıştım aşk emin olduğum tek duygumdu ve mutlu bitmeliydi
“Hayır,” dedim, kararlı bir şekilde. “Dünyadaki her kadın aynı değil.Genelleme yapma
Bu dünyada, tüm karanlığa rağmen temiz kalabilen insanlar var.”
Ivan yüzünde alaycı bir ifadeyle bana döndü. “Masumiyet? Masumiyet mi diyorsun?
bu dünya o kadar kirli ki, masumiyet diye bir şey yok masumiyet sadece efsane annen doğurduğu an masumiyet biter anla Hepsi seni bir noktada yarı yolda bırakır.”
yanılıyorsun,” dedim, içimde yükselen bir öfke vardı. “Ben bir kadını tanıdım. Öyle bir kadın ki, dünyadaki tüm kötülüklere rağmen masumiyetinden bir gram kaybetmemiş.
Ivan kaşlarını kaldırarak yüzüme baktı. “Kim bu kadın? Hayal ürünü biri mi? Yoksa kendini kandırıyorsun, Dimitar?”
Kısa bir an için konuşmadım. Kardelen’in adını vermeyecektim.
“Hayır,” dedim, sertçe. “ Adı bende kalsın ….belki senin tanıdığın kadınlar seni hayal kırıklığına uğrattı. Ama bu, herkesin aynı olduğu anlamına gelmez.”
Ivan bir süre sessiz kaldı. Gözleri bana bakıyordu ama bir şey düşünüyordu. Sonunda omuz silkti, yüzünde bir acı gülümseme belirdi.
“. Ama ben… ben artık inanmıyorum. masumiyet… çoktan kayboldu
.
belki haklıydı da kendi penceresinden bakınca. Ama o konuşurken benim aklım çok başka bir yerdeydi. Kardelen’de.
Saçlarının kokusunu özlemiştim. Beni delirtmesine sebep olan o inatçı tavırlarını bile özlemiştim. Kavga etmeyi özlemiştim. Bana karşı çıkışlarını, dudaklarını sıkıp sinirlendiğinde gözlerinde beliren o alevi…
Dünyanın neresine gidersem gideyim, her adımda onu arıyordum. Sahte kimliklerle sınırları geçerken bile aklımdaydı. "Dimitar adıyla Bulgaristan’a adım atmıştım ama gerçek kimliğimle, Korkut olarak, aklım Kardelen’de takılı kalmıştı. Beni hasta eden bir takıntı gibiydi
Onun sesi… Evet, o inatçı, beni çileden çıkaran sesi. Bazen o kadar fazla konuşurdu ki sinirlenirdim, ama şimdi onun sustuğu bu uzaklıkta, o sesi duymak için her şeyimi verirdim.. Kardelen bir bakışıyla bile insan kendini dünyanın en kötü ya da en iyi adamı gibi hissedebilirdi. Şu an ne yapıyordu acaba? Delicesine merak ediyordum.
Sohbetin seyri kadınlardan işe dönmüştü, ama Ivan’ı konuşturma planımda başarıya yaklaşıyordum. Ben hâlâ rolümü kusursuz oynuyordum. Kendimi tanıtırken her kelimeyi dikkatle seçtim.
İthalat ve ihracat işleriyle uğraşıyorum,” dedim, sanki sıradan bir iş adamıymışım gibi.
“Ama işler bu aralar pek iyi gitmiyor. Yeni bağlantılar arıyorum.”
Ivan alkolün etkisiyle rahatlamış, diline hakim olamayacak kadar gevşemişti. Kafasını salladı, bardağını biraz daha havaya kaldırarak. “Bağlantılar ha? Sana bir şey diyeyim mi, Dimitar? Eskiden bu bağlantıları ben kurardım. Kuara’nın sağ koluydum. Her şey benim elimden geçerdi.”
Bir içki daha ısmarladım, onu daha da konuşturmanın yollarını arayarak. “Eskiden mi?” dedim, ilgisiz gibi bir tonla, ama söylediklerine dair merakımı gizleyerek.
Ivan yüzünü ekşitti, hırçın bir öfkeyle bardağını sertçe masaya bıraktı. “Eskiden… Evet. Şimdi beni unuttu. Gözden çıkardı. Kendine yeni bir adam buldu. Bir psikopat… Ne halt ettiğini bile bilmiyorum artık. Tüm pis işlerini ona yaptırıyor. Bense buradayım. Unutulmuş, işe yaramaz bir adam gibi.”
Bahsettiği bu adam… Bu bilgi değerliydi. Onu daha fazla konuşmaya teşvik etmeliydim. Bardağıma uzandım, sanki söylediklerini fazla önemsemiyormuş gibi bir tavır takındım, ama tam da gereken soruyu sordum. Kim bu adam?”
Ivan kafasını ağır ağır salladı. Gözlerinde hem alkolün bulanıklığı hem de bastırılmış bir öfke vardı. “Adını bilmiyorum. Belki Kuara biliyordur. Ama bu adam… o bir canavar. Sadece öldürüyor ve uyuyor. Duyguları yok.. Sanki ruhsuz bir varlık. Kuara tam da böyle birini isterdi zaten. şu an burda değil kuara yeni bir hedef için Türkiyeye yolladı sanırım bulagristana bir hediye ile dönecek
Ivan sustu, elindeki bardağa dalgın bir şekilde bakarken.
Ivan başını kaldırdı, gözlerindeki hüzünle bana baktı. Bu adam, her ne kadar Kuara için çalışsa da, artık bir köşeye itilmenin acısını yaşıyordu.
“Ama o adam… o psikopat, bir gün hepimizi mahvedecek. Kuara bile bunu anlamış değil.bizim gibi değil sınırı yok
Sessizce başımı salladım, onun güvenini kaybetmemek için fazladan bir yorum yapmadım. Bahsettiği bu adam… Kim olduğunu öğrenmeliydim. Ivan bir anlığına daha fazla konuşmayacak gibi göründü, ama sonra alkolün etkisiyle bir kahkaha patlattı.
Ivan’ın iyice sarhoş olduğunu görmek işimi kolaylaştırıyordu. Adam, alkolün etkisiyle diline hakim olamaz hale gelmişti. Yanımdaki bardağı yavaşça döndürdüm, içkiyi bitirmeye pek niyetim yoktu. Rolüm ne gerektiriyorsa onu yapıyordum, fazlası değil.
Ivan, bardağını tekrar doldururken bana döndü. Gözlerindeki boş bakış, bir anda yerini sinsi bir parıltıya bıraktı. “Dimitar,” dedi, sesinde bir şeyler bilen bir adamın ukalalığı vardı. “Eğer gerçekten iş arıyorsan, seni Kuara’yla tanıştırabilirim.”
. Derin bir nefes aldım . “mümkün mü?”
Ivan kafasını salladı ve barmene elini kaldırdı. Bir votka daha istedi. “Tabii ki mümkün. Ama Kuara öyle kolay bir adam değildir. Önce güvenini kazanman lazım.”
“Güven mi?” dedim, biraz ilgisizmiş gibi yaparak. Bardaktaki içkime baktım, ama göz ucuyla Ivan’ı süzüyordum. Adam, konuşmaya ne kadar istekliyse, bu gece o kadar fazla bilgi toplayabileceğim anlamına geliyordu.
Ivan yüzünü buruşturdu. “Evet, güven. Kuara, zayıf adamlardan hoşlanmaz. Onunla iş yapmak isltiyorsan sağlam bir teklifin olmalı. Ama…”
..
Bu, beklediğimden bile fazlasıydı. Kuara’ya yaklaşmak için en ufak bir fırsat bile büyük bir avantajdı. Ivan’la bu gece tanışmamın kader olduğunu düşünmek isterdim, ama böyle şeylere inanmam. Her şey plan, dikkat ve doğru zamanda doğru hamle yapmaktır. bu adamı aylardır araştırmıştım şimdi ise sarhoş ayyaştan yararlanıyordum
“Neden olmasın?” dedim. “Eğer gerçekten böyle bir fırsat varsa, bunu değerlendirmek isterim.”
Ivan memnuniyetle güldü, bardağını havaya kaldırdı. “, senin gibi adamlara ihtiyaç var. Cesur ve kendinden emin adamlara.”
kadeh tokuşturduk . “O zaman bana haber ver,” dedim,
Ivan gülümseyerek bardağındaki içkiyi bir dikişte bitirdi. Ama yüzündeki gülümseme kısa sürdü, yerini daha karanlık bir ifadeye bıraktı. “Aman dikkat et, Dimitar,” dedi, bana doğru eğilerek. “Kuara tehlikeli bir adamdır. Onunla iş yapmak… bu, herkese göre bir şey değildir.”
. “
Tehlikelerle yaşamaya alışkınım, Ivan. Söylediğin gibi, cesur insanlar kazanır.”
Bir yudum aldım içkimden, ardından masaya yaslanarak sakin bir şekilde sordum: “Peki, Ivan. Şu Kuara… nereye takılıyor bu günlerde?
Soru basit ve masumdu. En azından öyle görünüyordu. Ama gözlerimi Ivan’ın yüzüne dikmiş, onun tepkisini ölçüyordum.
Ivan bir an duraksadı, kaşlarını hafifçe çatıp bardağıyla oynadı. Şüpheyle etrafa baktı, sonra yeniden bana döndü. “Büyük işler… Evet, çok büyük işler peşinde,” dedi, sanki dikkatlice kelimeleri seçiyormuş gibi bir tavırla.
“Mesela?” diye sordum, sesimde ilgisiz bir merak vardı.
Ivan, içkisini kafasına dikip bir dikişte bitirdi. Bardaktaki son damlaları da diline değdirirken, yüzündeki sarhoş ifade daha da belirginleşti. “Rusya taraflarında,” dedi istemsizce. Gözleri bir an benden kaçtı, sonra ekledi: “Moskova’da.”
Bir anlığına duraksadım, ama yüzümdeki ifade değişmedi. Moskova… Kuara Moskova’da mıydı? Bu, önemli bir detaydı. Ama Ivan’ın konuşmaya devam etmesi gerekiyordu.
“Moskova mı? Orada ne yapıyor ki?”
Ivan, bardağını masaya sertçe koydu. “Büyük bir işin peşinde. Gerçekten büyük bir iş. Ne olduğunu bilmiyorum, ama Kuara bu kadar uzun süre aynı yerde kalmazdı. Orada kalıyorsa, bir şeyler dönüyordur duydum ben kardeşini geri alacakmış Türklerden
Kuara’nın kardeşi esir alınmıştı. Yıllardır korunaklı bir hapisteydi. Bizimle hiçbir zaman iş birliği yapmamıştı. Oözel bir operasyonla esir almıştık
Fakat daha fazla detaya ihtiyacım vardı. Sessizliğin rahatsız edici olmaması için gülümsedim ve bardağımı kaldırarak, “Adam gerçekten büyük oynuyor anlaşılan,” dedim.
Ivan, yüzünde hafif bir küçümsemeyle güldü. “Zeka mı? Kuara zeki falan değil, Dimitar. O sadece acımasız. Herkesi kullanır, herkesi harcar. Bugün dostun, yarın düşmanın olursun. İşte böyle bir adam.”
“Büyük işler, büyük riskler,” dedim, alaycı bir tonla. “Peki, bu yeni adam… Kuara onunla mı çalışıyor Moskova’da?”
Ivan bir an duraksadı. Sarhoşluğun etkisiyle, soruma doğrudan yanıt vermeden önce birkaç saniye düşündü. “Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Ama o pislik her yerde olabilir. Kuara’nın yeni gözdesi… O adam, hiçbir şeyden korkmuyor. İnsan mı, yoksa bir yaratık mı, anlamak zor.”
Gözlerimi Ivan’ın yüzünden ayırmadım. Onun bu konuşmalarında bir şeylerin saklandığını hissediyordum. O yeni adamı bulmak ve Kuara’ya ulaşmak için tüm ipuçlarını değerlendirmeliydim.
Ivan bir kez daha barmene seslendi. “Bir votka daha!” diye bağırdı, sesi mekandaki diğer müşterilerin dönüp bakmasına sebep olacak kadar yüksekti. Ama umrumda değildi. Ivan’dan daha fazla bilgi almak için elimden gelen her şeyi yapacaktım.
“ Daha fazla detay, daha fazla isim… Bu gece, bir başlangıçtı.
Ivan’la vedalaştıktan sonra bir süre olduğum yerde kaldım. O, sokağa çıktığında arkasından baktım. yere tükürdü Sonra ayağıyla o noktayı ileri geri ezdi, sanki içindeki öfkeyi kaldırıma bırakıyordu. Ardından hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitti.
Gece, Bulgar sokaklarının üstüne çökmüştü. Arnavut kaldırımlı sokaklarda yürürken ayak sesleri yankılanıyordu.
Sofya…
Bu şehir bana garip bir hüzün veriyordu. Tanımadığım bir yerdi ama sanki yabancı değildi. Kafamda tek bir soru dönüp duruyordu:
O adam kimdi?
Ve neden Türkiye’den, Kuara için birini getirecekti?
Bu iş… sandığımdan daha derindi.
Durup etrafa baktım. Eski binalar, sarı sokak lambaları, sessiz geceler…
Mustafa Kemal…
“Gençliğimi bıraktım Sofya’da…” demişti.
Bir an durdum.
Aynı sokaklarda yürümüş olabilir miydi? Aynı taşlara basmış, aynı gecenin soğuğunu hissetmiş… ama bambaşka bir amaçla. Vatan için.
Ben de bir zamanlar öyleydim.
Her adımımın bir anlamı vardı.
Her nefesimin bir nedeni…
Şimdi ise sadece yürüyorum.
Başımı kaldırdım, gökyüzüne baktım. Yıldızlar uzaktı.
“Sofya… Sofya…” diye mırıldandım kendi kendime.
Gözlerimi bir an kapattım.
“Kalbim…”
Derin bir nefes aldım.
“Benim kalbim Ankara’da kaldı.”
Gözlerimi açtığımda adımlarım yönünü bulmuştu. Farkında olmadan Aslanlı Köprü’ye doğru yürüyordum. Şehrin geceye bürünmüş hali, beni oraya çağırıyordu sanki.
Arnavut kaldırımların üzerinde ilerledikçe sokaklar genişledi. Sarı sokak lambaları köprünün taşlarına vuruyor, gölgeler uzayıp birbirine karışıyordu. Ve sonra… onu gördüm.
Aslanlı Köprü.
Köprünün girişinde duran aslan heykelleri, gecenin içinde daha da belirginleşiyordu. Dimdik duruyorlardı. Güçlü, vakur… ve suskun.
Yanlarından geçerken bir an duraksadım.
O taş aslanların bakışlarında tuhaf bir şey vardı.
Ellerimi cebime soktum.
.
Ne geri dönebiliyordum…
Ne de gerçekten ilerleyebiliyordum.
Başımı kaldırdım, aslan heykellerine bir kez daha baktım.
Onlar güçlüydü. Sarsılmazdı.
Ben ise yıkılmış
Bu şehir bana sadece hüzün vermiyordu.
Bana, neyi kaybettiğimi hatırlatıyordu.
Kardelen…
Bir an tereddüt ettim. Parmaklarım telefona gitti ama hemen geri çekildi. Nefes aldım. Soğuk hava ciğerlerimi doldurdu.
Sonra…
Yine de aradım.
Sürekli hata yapan bendim… ama arayan hep Kardelen’di.
Şimdi ise çok kırgındı. Bunu hissediyordum. Onunla vedalaşamadan buraya gelmiştim. Üstelik birlikte uyurken… hiçbir şey söylemeden gitmiştim.
Çok mu kırgındı?
Güney “hemen gitmelisin” demişti. Ben de öyle yaptım. Belki doğruydu… belki mecburdum. Ama yine de vedalaşmalıydım.
Söylemiştim … kırılacaktı kalbi. Çünkü ben hiçbir şeyi doğru yapamıyordum. Sevmeyi bile becerememiştim.
Neyi doğru yaptım ki şimdiye kadar?
Kaçamazdım bundan. Onun kalbi benim yüzümden acıyordu. Bunu biliyordum.
Onu tanıyordum.
Şimdi kesin endişelenmiştir… beni düşünüyordur.
Gözümde canlandı.
… elinde sütlü kahvesi… camın kenarında oturmuş. Saçlarını parmaklarına doluyor, sonra bırakıyor… tekrar doluyor.
Düşünüyordur.
Beni.
Ve ben… onun yanında değilim.
daha fazla dayanmadım ve aradım
Çaldı.
Bir kez…
İki kez…
“Ya açmazsa?” diye geçti içimden.
“Ya açarsa… ne diyeceksin?”
Üçüncü çalışta nefesimi tuttum.
beni tereddüte düşüren başka bir varlık gibiydi
Ve açtı.
Sadece onun nefesi… telefondan gelen o tanıdık varlık.
Sesim çıkmadı önce. Boğazım düğümlendi.
“Kardelen…” dedim sonunda, düşük bir sesle.
Bir süre sustum. Söylemek istediklerim boğazımda düğümlendi. Köprüden aşağı baktım; su sessizce akıyordu
“Ben…” dedim, ama devamı gelmedi.
Yutkundum.
Karşı tarafta bir an sessizlik oldu. Sonra sesi geldi.
“Umarım değmiştir gitmene. Değecek bir nedenin vardır… beni o yatakta tek bırakmana,” dedi Kardelen. Sesi titriyordu.
“Benimle uyuduktan sonra sabah öylece beni bırakmazsın, anladın mı?”
Telefonu daha sıkı tuttum.
Köprünün taşlarına yaslandım.
Bir süre konuşamadım.
Çünkü haklıydı.
Ya da en azından onun hissettiği yalnızlığı kendim yaratmış olmam beni bok gibi hissettiriyordu
“Ben…” dedim sonunda, sesi kısık, yorgun.
Duraksadım.
Sustum.
Çünkü devam edersem, kendimi tamamen açacaktım. Ve ben en çok bundan korkardım zayıf yönler içimde kalmalıydı sorunlarım bana aiti kimseyi rahatsız etme hakkım yoktu işte
Telefonun ucunda bir sessizlik oldu önce.
O sessizlik….sesini duymaya en çok ihtiyacım olduğu vakte denk geliyordu
Kardelen’in nefesi duyuluyordu sadece.
“Ne hissettim biliyor musun?”
nazlı sesli sinirini ele veriyordu
“Sabah yanımda yoktun.”
Bir an gözlerimi kapattım.
Rahatsız etmek istemedim,”
-Belki sana sarılmak istiyorumdur hiç düşündün mü
Bir an sustum.
“Ben sana sarıldım,” dedim kısık bir sesle, hatırlatır gibi.
“Dağ sığırcığı…” dedi. “Sarılmak karşılıklı olan bir şeydir. Sen uykumda bana sarılmışsın ve ben hissetmedim ”
Bir şey diyemedim.Belki de ona karşı mahcubiyet duyduğum içindir
Sadece dinledim.
“Beni düşünmedin,” dedi bu sefer daha alçak bir sesle …gitme demiyorum artık. Ama haber ver işte… bu kadar zor mu?”
Nefes aldım.
“Haber verseydim istemezdin ve ben ikna olurdum biliyorsun ” dedim.
“Şimdi nerdesin?” dedi sertçe.
Duraksadım.
Söylememem gerekiyordu.
Ama söyledim.O soru sorunca istemsizce her şeyi söylemek geliyor içimden
İstemeden.
“ Sofya.”
“Ne işin var orada?” dedi sinirle
Cevap vermedim önce.
“Anladım… yine cevap yok. İyi, öyle olsun. Artık sormaktan vazgeçmem gerekiyor,” dedi.
önemli olmasa yanından ayrılmazdım,” dedim zorlanarak.
“Beni gece yarısı araman… rüyalarına düştüm herhalde,” dedi bu sefer daha kırık bir sesle.
“Düşmüşsün belki de… özlemiş olamaz mıyım seni? Seni düşünmüş olamaz mıyım?” dedim.
“Ben seni hiç düşünmedim.Bir zerre bile. Neden düşüneyim ki? Sen kendini düşünmüyorsan ben neden yapayım bunu?”
Kalbim sıkıştı.
“Beni gerçekten düşünen tek kişi o kalmıştı…” diye geçirdim içimden. Ama o da artık… benim yüzümden uzaklaşıyordu.
o sevgiyi … hak etmediğini düşünürsün.
Sana sarıldıkça nefesini keser.
Çünkü o sevgi sana ait gibi gelmez.
Mahcup olursun.
Ne kadar kalmaya çalışsan da…
Bu…
bir sevgi mahcubiyetiydi.
-“Bir vedayı bile hak etmiyorum gözünde…Ama Mihri çok üzüldü. Dargın sana, haberin olsun.”
“ alırım ben onun kırıklığını Başka kim üzüldü?” dedim istemsizce.
“Tabii ki Sütlaç,” dedi aniden.
Kaşlarım çatıldı. “Ne?”
“Minik pamuğum sana alıştı… sarıldın ya ona dün gece. Alışmış işte. Sabah da yanında olur diye düşünmüş. Gözlerini açınca ilk seni görmek istemiş… ama yoksun ya sen… sabah biraz ağladı hatta,” dedi bu sefer daha narin bir sesle.
Ağlamış mıydı benim için…?
Kendimden iğrenmem için bir sebep daha.
“Kediler ağlamaz, Kardelen,” dedim kısık bir sesle.
“Dağ sığırcıkları da konuşmaz ama sen konuşuyorsun,” dedi anında. “O da ağlar.”
- Bir kedi ve bir çocuk sadece beni özlemiş dönmek için az bir neden gibi
-“Ben kötü hissettim,” dedi.
“Anlamadım,” dedim kısık sesle.
Ama aslında anlamıştım.
Sadece duymaya hazır değildim.
“Sabah seni göremeyince…” dedi, sesi titreyerek, “dün geceden sonra yani biz… devam etmemişti.”
Cümlenin devamını getirmedi ama ben anladım.
O geceyi kast ediyordu. Aramızda olan o yakınlığı… Şu an yanaklarının kızardığını bile hayal edebiliyordum. Pembenin en güzel hali… sadece ona yakışan.
“Utangaç sevgilim benim…”
“Dağ sığırcığısın işte… kapatıyorum.”
Köprünün kenarına yaslandım. Soğuk taş sırtımdan içeri işledi.
Sonra sesi tekrar geldi.
“Korkut…” dedi, bu sefer daha sakin ama daha kesin.
“Sana ne desem boş. Beni anlamayacaksın.”
Kaşlarımı çattım.
“Ama bir karar aldım,” dedi.
İçimde kötü bir his yükseldi.
“Seninle bir daha uyumayacağım ben.”
Bu kadın… delirmiş olmalıydı.
“Ne demek birlikte uyumayacağız, Kardelen güzeli?” dedim,
“Evet,” dedi net bir şekilde. “Uyumayacağız.”
Başımı geriye yasladım, gözlerimi kapattım.
“Kardelen… bu ödeşmek içinse ….. dedim.
“Değil, Korkut… değil,” diye kesti sözümü.
“Seninle uyuduğum bir gecede bile…” dedi yavaşça, “yalnız kalabiliyorum.”
“Bunu fark ettim,” diye devam etti. “Senin için uyumak belki önemli değil… ama ben yalnız uyandım.”
Sustu.
“Uyumazsak olur mu?” dedi en sonunda, çok daha sessiz bir şekilde . “Ben sana alışırım…”
Telefonu kulağımda tutarken gözlerimi açtım. Köprünün altından geçen suya baktım. Akıyordu… durmadan.
Ama ben…
Aynı yerde kalmıştım.
“Kardelen…” dedim sonunda, bu sefer daha yumuşak, daha gerçek.
“Benim için önemsiz değil.”
Duraksadım.
Kelimeleri dikkatle seçmem gerekiyordu.
“Senin yanında uyumak…” dedim, gözlerimi kapatarak, “uzun zamandır hissettiğim en tarifi zor duygu
Telefonun ucunda sessizlik uzadı.
Sonra derin bir nefes aldı. O nefesi hissettim
“- her gidişinde… var olmammışsın gibi .”
Kaşlarım çatıldı. Konuşmak istedim ama sustum. Çünkü bu, savunulacak bir şey değildi.
“Bir iz bile yok,” dedi. “Ne bir not… ne bir mesaj…
Sesi titredi.
“Dün gece…” dedi, sesi. yavaşladı. “Yanımdaydın.
Bir an durdu.
“Sabah uyandım…” dedi, “ve yine yalnızdım.”
Gözlerimi kapattım.
“Bu… daha kötü biliyor musun?” diye fısıldadı.
İçimde bir şey çöktü.
“Öyle değil—” dedim.
“Öyle,” diye kesti.
Bu sefer sesi netti.
“Sen farkında değilsin belki ama…”Sustu.
Sonra çok daha alçak bir sesle:
“Ben alışırım dedim ya…” diye devam etti. “Aslında alışmak istemiyorum.”
Bir duraklama.
“Ben senin gitmeyeceğin bir yerde olmak istiyorum.”
Bu sefer kaçamadım.
“Telafi edecek bir şey iste benden,” dedim tereddütsüzce.
“Anlamadım…” dedi.
“İste benden,” dedim daha net. “Şu an… her şeyi yapabilirim.”
Bir süre sustu. Düşündü.
“Bilmiyorum ki,” dedi sonunda. “Hiçbir şey istemem senden… sadece beni bırakırken vedalaş. Olur mu? Gittiğini bileyim… ve geri döneceğini
Gözlerimi kapattım.
“Olmuş bil,” dedim. Bu sefer gerçekten düşünmeden.
“Umarım, Korkut… umarım,” dedi. “Yoksa bir daha nereye gittiğini sormam. Sen… benim nereye gittiğimi merak edersin.”
“Kardelen… bu halinden keyif almıyorum,” dedim derin bir nefes alarak. “Seni üzmekten nefret ediyorum.”
“İstersen… beni terk et ” dedim zorlanarak. “Çok üzdüysem… affetme. Anlarım. Rahatsız da etmem seni.
Cümle ağzımdan çıktıktan sonra pişman oldum kendime küfür etmekle meşguldüm
“İlişkiler böyle mi yürüyor, Korkut?” dedi.
-Bilmiyorum
“Ben de bilmiyorum,” diye devam etti. “Affetsem affederim… ama seni her affettiğimde… bu sefer ruhum, bedenim, benliğim bana ihanet ediyor. Kendimi sevmiyorum.”
ı.
“Seni sevmek için çok şey feda ediyorum kendimden ,”
-“Ne yapmalı, Kardelen güzel?” dedim kısık bir sesle.
“Bence beklemeliyiz,” dedi. “Çünkü… beni aradın. Bu bir ilerleme değil mi? Yani kızsam da… aradın beni. Mutlu oldum ben.”
“Mutlu etmek kolay seni sadece bir arama ile ,” dedim hafif bir sinirle.
“Öyle işte…” dedi.
İkimiz de sustuk.
“Şimdi sen Sofya’dasın…” dedi sonra.
“Evet.”
“Beni de götür diğer sefere… seninle dolaşırız belki.”
“Sofya’yı çok mu görmek istiyorsun?”
“Evet…” dedi “Yani… hayalim.”
Gülümsedim.
“Senin hayalin karavan almak ve gezmek,” dedim. “Biliyorum, Kardelen güzel.”
“Hayalimi sana söylediğim için pişmanım,” dedi bir anda. “Umarım gerçekleşir… ama anlatınca gerçekleşmiyor sanki.”
“Olur,” dedim. “Karavan alacağım sana.”
Bir anda güldü. O tanıdık, içimi ısıtan gülüş…
“Olmaz,” dedi. “Benim almam gerek.”
“Hayallerine katkım olmayacak mı benim?” dedim.
“Olacak,” dedi “yanımda olursun.”
“Yalnız dünyayı dolaştırmam seni,” dedim.
“İkimiz güzel olur bence,” dedi.
“Korkut…” dedi sonra, sesi meraklı.
“Anlatsana bana Sofya’yı. Şu an neredesin?”
“Aslanlı Köprü’deyim,” dedim. “Manzara güzel.”
“Ne güzel ya…” dedi iç çekerek.
Etrafıma baktım.
Taş köprü… altından su akıyor
Bir an durdum.
“Sen olsan…” dedim istemeden, “daha güzel olurdu.”
Mesafeye rağmen, aynı duyguyu paylaşıyorduk .
aramızda adını koymayacağım bir sessizlik oldu
-M.kemal bir zamanlar burdaymış tuhaf dedim istemsizce
Etrafıma baktım.
“Kardelen bir süre konuşmadı.
“Peki…” dedi.
“Kalbini orda mı bırakmış gerçekten sofyada mı ?”
-Sanırım bırakmış olmalı gençliğim diyor ya
“Sen bırakır mısın?” dedi bir anda.
Soru beklenmedikti.
“Kalbini…” dedi. “Bir yerde bırakır mısın?”
hiç düşünmeden:
“Zaten bıraktım,”
Sessizlik.
Telefonun ucunda nefes alışını duydum.
“Nereye?” diye fısıldadı.
Başımı hafifçe eğdim.
“Aslanlı Köprü’ye olmadığı kesin…” dedim.
Bir an durdum.
“Sana.”
Sonra Kardelen güldü… ama o gülüşün içinde hüzün vardı.
“Saçmalama,” dedi. “
“Sen,” dedi sonra yavaşça,
“bırakmak kelimesini kullanma Korkut…”
Tam bir şey söyleyecektim ki yanımda ayak sesleri duydum.
Başımı çevirdim.
İki kadın… turist oldukları belliydi. Üzerlerinde kalın montlar, ellerinde telefon… etrafa bakınarak bana yaklaştılar.
Biri bana dönüp Rusça bir şey söyledi:
“Извините… вы говорите по-русски? Отель… где?”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Anladım.
“Немного,Какой отель?”
Kadın telefonunu uzattı. Haritada bir yer gösterdi.
Eğildim, dikkatlice baktım. Eliyle yolu işaret ediyordu. Ben de ona yolu tarif etmeye başladım.
“Прямо… потом налево… мост перейдёте…” dedim, elimle yön göstererek.
Tam o sırada…
Telefonun ucundan Kardelen’in sesi geldi.
Kadınlar hâlâ bana bakıyordu ama ben bir anlığına telefona döndüm.
“Kardelen
“Rusça mı konuşuyorsun?” dedi.
Sesi… değişmişti.
Az önceki naif sesi yoktu.
“Evet,” dedim. “Turistler, otel soruyorlar…
“Kadınlar,” dedi.
Kadınlara yolu tarif ettim Onlar teşekkür edip uzaklaştılar.
“Hâlâ oradalar mı?” dedi.
“Gittiler,” dedim.
“Ne güzel,” dedi ama sesi hiç de öyle demiyordu.
“Kardelen…”
“Ne güzel,” diye tekrar etti. “Sofya’da… gecenin bir vakti… yabancı kadınlara yol tarif ediyorsun.”
İç çektim.
“Abartıyorsun.”
“Abartıyorum,” dedi hemen. “Tabii… ben hep abartırım zaten.”
, “sana sarılmak isteyen ben… sen başka şehirde başka kadınlara yol tarif ediyorsun.”
“Kardelen, bu normal bir şey”
“Normal mi?” dedi, sesi yükseldi. “Benim için değil!”
“Saçma dedim ama sesim sert çıkmadı.
“Saçma değil,” dedi. “Ben kıskanırım. Hem de çok.”
Bir an sustu.
Seni başka kadınlara aldatmam biliyorsun değil mi
“Yapamazsın biliyorum,” dedi hemen.
Bir an durdu.
“Ama ben…” dedi, sesi kırılarak, “ben seni kaybetmekten korkuyorum.”
Bu sefer susamadım.
-Bence sen başka şeylerden kork sana olan hasretimden mesela ..
Telefonun ucunda konuştukça damarıma basmak için her şeyi kullanıyordu
““Bugün okulda Berke bana özür mahiyetinde kahve yaptı.”
Bilerek uzatıyordu.
“Sütlü kahve…”
“Berke ?” dedim düz bir sesle.
“Evet,” dedi rahatça. “Çok nazik davrandı.”
Bir saniye sustu.
O an kaşlarım çatıldı.
“Kardelen…” dedim uyarır gibi.
“Ne?” dedi masum bir tonla.
Ama masum değildi.
Kardelen’e kahve yapan ben olmalıydım.
Bu düşünce içimde aniden yükseldi… saçma olduğunu bilsem de durduramadım.
Beni delirtmeye çalışıyordu.
Bilerek yapıyordu sanki.
Bu kadın… benim şeytanımdı.
Aklımı karıştıran, beni yoldan çıkaran, doğru bildiğim her şeyi sorgulatan…
Üstelik o kahve…
Benim yaptığım sütlü kahve daha güzeldi.
Bunu biliyordum. O da biliyordu.
Peki neden…
başkasının yaptığı kahveyi içiyordu?
Parmaklarımı sıktım.
“Sen Sofya’da turist kadınlara yol gösterirken çok sorun olmaz değil mi .”
-“Kardelenim yapma
-Ben sadece günümün nasıl geçtiğini anlatıyorum.”
“Kıskandırmaya mı çalışıyorsun?” dedim net.
Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oldu.
“Belki.”
Bir an sustum.
“Berke ?” dedim.
“Evet,” dedi yine aynı rahatlıkla.
“Çok mu iyi sütlü kahve yapıyor benden daha mı iyi ?”
“İyi sayılır,” dedi. “
“Afiyet olsun,” dedim.
“Bu kadar mı?” dedi.
“Ne istiyorsun?”
Sonra kısık bir sesle:
“Sinirlendin mi?”
“Sinirlendim,” dedim dürüstçe.
“Ankara’ya geldiğim ilk vakit sana geleceğim,” “Hesabını soracağım. Sen nasıl benden başka bir adamın yaptığı kahveyi içersin?”
“Ne alaka Korkut? Kahve işte… ne yapayım, çok güzel kokuyordu.”
“Kardelen güzelim,yalan söyleme. Sen içmezsin. Doğruyu söyle.”
“Öf tamam be!” dedi bir anda. “Konuşmuyorum ben o adamla zaten. Ayrıca sen dışında, kahve kimse bana yapmaz… istemem yani.”
Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme oluştu.
“Yalancı seni,” dedim.
Sonra Kardelen sesini değiştirdi. Bu sefer yumuşak ama iğneleyici bir tonla:
“Rus kadınlar var orada ya…”
Kaşım kalktı.
var dedim
“Çok güzellermiş Korkut,” dedi. “Bacakları iki metre mi?”
“Nefes…” dedim uyarır gibi.
“Çok mu sarışınlar?” diye devam etti hiç durmadan.
“Ciddiyim Kardelen…”
“Yani cevap ver ya,” dedi. “ çok mu güzeller?”
Gözlerimi köprüye diktim.
“Ne bileyim ben yani güzel işte ,” dedim.
-ya güzel mi dedi naif bir sesle sesi daha çok üzgündü
sesini üzgünce çıktı
-“İncelemedim.”
“Bakmadın yani?” dedi,
“Neden bakayım?” dedim. “Küçük şeytan bir kadınım var benim.”
Bir an durdu.
“Alındım şimdi,” dedi, şirin bir tonla.
Gözlerimi kapattım.
“Alın alın,” Sevgilim.”
“Korkut ama dalga geçiyorsun ya benimle… küstüm sana.”
“Kardelen…” dedim daha sakin bir sesle, “yapma.”
Ama o devam etti, inatla:
“Küstüm işte.Gidip saç açıcı alıyorum
Kardelen sakın güzelim gece karası saçlarını dokunursan …kötü olur
-küstüm sana güzel dedin işte onlara
“Ne yapayım?” dedim bu sefer sesim daha sert çıktı. “Duymak istediğin şey ne Kardelen?”
-“Onlar daha çekici geldi değil mi gözlerine?”
. “O geceden sonra seni daha fazla istediğimi mi söyleyeyim?” diye devam ettiğinde, sabrımın ince bir yerinden çatladığını hissettim. “Ulan…” dedim dişlerimin arasından, “kafayı yedirteceksin bana çok özlüyorum seni ben ”
itiraf edemediğim bir gerçek gibi. “Sen uyudun… ben uyumadım,” Çünkü kalırsam… sabaha çıkamayacak bir şey olurdu aramızda.” “Ve ben…” dedim yavaşça, “o riski almak istemedim.” Kardelen sustu. Uzun bir sessizlik oldu, sadece nefesi vardı hattın diğer ucunda.
“Yani… benim yüzümden mi gittin?” Başımı salladım, sanki görüyormuş gibi. “Hayır,” dedim hemen, aceleyle. “Sen uyuyordun…
Telefon bir anda kapandı.
Kaşlarımı çattım. Bu beklediğim bir son değildi.
Tam geri arayacaktım ki ekran yeniden yandı.
Görüntülü arama.
Hiç düşünmeden açtım.
Kardelen ekranda belirdi.
Yatağına uzanmıştı. Saçları dağınık, yüzünde o tanıdık gülümseme… sanki az önceki tartışma hiç olmamış gibiydi.
“Yani…” dedi, beni özledin ya sen… sürpriz yapmak istedim.”
O gülüyordu.
Elim cebime gitti. Sigaramı çıkardım, yaktım.
Kardelen hemen kaşlarını çattı.
“Yine mi?” dedi.
“Ne yine mi?” dedim.
“İçiyorum,” dedim kısa.
Ekranda yüzünü buruşturdu.
“Bak bak…” dedi sonra, kamerayı biraz yana çevirdi.
Yatağın sağ tarafını gösterdi.
“Mihri vardı uyuyordu ”
Bir an baktım.
“Sol tarafta da Sütlaç
Küçük bir sıçana benziyordu
“Benim ekip dedi gülen gözlerle
Gözlerimi kıstım.
“Sen ciddi misin şu an?”
“Çok ciddiyim,” dedi. “Bak üçümüz seni bekliyoruz.”
“Gelmezsen… başkası bana kahve yapar.”
“Yine mi kahve?”
“Evet,” dedi hemen. “Ama bu sefer sen yapacaksın.”
sustum
yapardım kardelene ömrüm sonuna kadar sütlü kahve yapmak istiyordum
“Uzun zamandır sütlü kahve içmiyorum,” dedi. “Sen yapacaksın diye.”
Yastığı destekleyerek sırtına koydu, bana bakıyordu; bense bakmam gereken yerlere bakıyordum.
Siyah atletinden görünümüne, dekoltesine gözlerim kayıyordu. Teninin her zerresi bir histi; her bir iz, her bir çizgi yaşadığım kadar gerçekti. Gözler bir insana hayat vadederdi… tutuk bir ruhu, bir esiri diriltirdi. Yaşamaktı Kardelen… benim yaşadığım kadardı
Ruhumdaki azap bir gün son bulabilirdi. Son bulmasını çok isterdim. Ölüm, azabı sonlandırırdı belki… ölmek; bu karmaşadan kurtulmak, yalnızlıktan kurtulmak… Hapsedilen bir yalnızlıktan bahsediyorum. İnsanların beni koyduğu bir hapishane. Denedim çıkmayı, çok denedim… En yakın olduğum anlardı Kardelen ile yaşamak.
Adını söylüyordum sessiz sessiz. Anlamak ona kalmıştı. Gözlerimin içini bulutlandıran hüzünleri görüyordum… Hüzünler işte. İçimdeki aşkı uyutmak istiyordum. Sevilmek zorundaymış gibi hissediyordum, özellikle Kardelen tarafından. Kağıttan kalbim çoktan buruşmuştu; açıldığında sadece hasarlar görünecekti. Kırışık, yorgun bir kalp…
Kardelen ile birbirimize sahiptik ama bu, tuhaf bir acı bağıydı sanki. Ne tuhaftır… Kardelen’i ilk gördüğüm anda bile o acıyı hissetmiştim.
Ona bir çocukluk lazımdı, bana bir gençlik. Ben onun çocukluğu muydum sanki… o da benim gençliğim. Hevesim, uktem… boğazımı düğüm düğüm eden o ukte…m.
— Sözüm olsun, o zaman sana kahve yapacağım.
Gülümsedi.
Yatağından kalkmıştı, bir yandan da söyleniyordu.
— Çok acıktım dedi.
— Gece yarısı, Kardelen.
— Ne yapayım ya?
Dolabın kapağını açmış, küçük bir kap çıkarmıştı. Mutfak sandalyesine oturup telefonu sabitlemişti.
Kabın kapağını açtı.
İçinden yeşil zeytinler çıkardı.
Yiyordu.
— Korkut, bana öyle bakma . Ne yapayım? Mihri için sürekli sebze pişiriyorum ama olmuyor, aç kalıyorum.
Dolabı tekrar açtı, içinden yarım ekmek çıkardı.Onu bu kadar iştahlı gördüğümü hatırlamıyorum daha çok yemek yesin istiyordum ama yemek için mutlu olması gerekiyordu
— Kıtlıktan mı çıktın?
— Ne var be, ne var? Açım ben Sen ne anlarsın… gece yarısı ekmek ve zeytin yemeyen insan zevksizdir.
— Yemene karışmıyorum. Aksine iştahlı olman hoşuma gidiyor. Ele gelirsin… kilo alırsan…memelerin daha büyür
Sözümü bitirmeden öksürmeye başladı.
—— Korkut, sapıksın! Yemiyorum ben!
— Kardelen, takılıyorum sana ben.
— Korkut, küstüm sana. Seviyorum işte ekmek ve zeytin yemeyi.
— Ye işte, sanki önünden alacağım.
Kaptaki zeytinden bir tane çıkardı, dudaklarının arasına aldı.
— Benimle yaşarsan evde zeytin kıtlığı çıkabilir. Çok seviyorum ben. Benimle gece yarısı zeytin yer misin?
Gülümsedim.
— Seninle uyurum… seninle zeytin yerim… seninle kahve içerim. Bunların hepsini seninle yaparım. Hatta izlediğin o saçma yaz dizilerini bile izlerim.
Kaşlarını kaldırdı.
— Saçma mı?
— Saçma, dedim ama gülüyordum. “Ama sen izliyorsan… izlenir.”
— Ciddi misin?
— Ciddiyim, Kardelen.
Eline aldığı zeytini bıraktı.
Bir süre daha ekmeğinden koparıp yedi. Ben de sessizce onu izledim. Garip bir huzur vardı
“Elindeki sigarayı bırak,” dedi.
Kaşımı kaldırdım.
“Emir mi bu?”
“Evet,” dedi net bir şekilde. “Sevmiyorum onu.”
Gözlerine baktım.
İtiraz edebilirdim.
Ama etmedim.
Sigarayı yere bastırıp söndürdüm.
Kardelen bunu görünce gülümsedi.
“İşte böyle,” dedi. “söz dinle.”
“Her zaman dinlemem,” dedim.
“Biliyorum,” dedi.
Gülen yüzüne son bir kez baktım.
-Kapatmam gerekiyor artık.
Ama o an… o gülüş sanki bir anda soldu.
“Beni ara lütfen daha sonra,” dedi.
“Ararım seni, merak etme,” dedim. “Benim için Mihri’mizi öp… bir de şu küçük beyaz sıçanı.”
Kardelen hemen kaşlarını çattı.
“Korkut! Sütlaç o… bizim pamuğumuz,” dedi. “Beyaz sıçan ne ya? Şirin o! Hem seviyor seni hayvanlar hisseder işte senden iyi enerji aldı
Başımı salladım.
“Kınıyorum seni Korkut, sev onu işte,” diye devam etti.
“Kapatıyorum Kardelen güzeli… bana diyecek bir sözün yoksa.”
Bir an sustu.
Elindeki zeytini bıraktı.
“Sevgili dağ sığırcığı…Çok çabuk gel.”
Bir nefes aldı.elini dudaklarını götürdü sonrasında ekrana dokundurudu
“Ve biliyorsun… seni seviyorum. Binlerce öpücük sana.”
“Sana da binlerce öpücük,” dedim, ekrana bakarken.
Aramayı sonlandırdım.
Ama yüzümdeki o tebessüm… uzun süre kaybolmadı.
Her vedalaşmamızda bunu hissedince aklıma hep bir kuş ve beyaz bir gül gelir.
Kuş, en kırmızı çiçeği arar. En sonunda bir evin bahçesinde beyaz bir gül bulur.
Gül ona en kırmızı çiçeği vereceğine söz verir… ama tek bir şartla: ona sarılması.
Kuş tereddüt etmez. Gülün dikenlerine rağmen sarılır.
Dikenler kalbine batar.
Kanın rengi beyaz yapraklara yayılır… ve gül, kuşun kanıyla en kırmızı haline kavuşur.
Kuş ölür.
Ama gül sözünü tutar.En kırmızı gül artık odur
Ben de her sevdiğimde… kalbimdeki cam kırıklarını Kardelen görüyor muydu, bilmiyorum.
Ama ben hissediyordum.
Her sevişimde acı çekiyordum. İzler kalıyordu.
Sanki içimden bir şey eksiliyordu her defasında.
Kan kaybediyordum… kaybediyordum…
Ve belki de yavaş yavaş ölüyordum.
Ama yine de Kardelen’i seviyordum.
Kalbim ölse bile… onun rengine bulanmak istiyordu.
Onunla yanmak, onunla kırılmak, onunla var olmak istiyordu.
Kardelen… bana acı veren bir çiçekti belki.
Ama ölümümü gözlerinde gördüğüm halde… gülüyordum
Ölürken bile gülüyordum.
Etim sanki tırnağımdan ayrılıyordu.
Çocukken de olmuştu. Yaramazlıklarımın sonucunda etim tırnağımdan ayrılmıştı, düşmek üzereydi. Belin hâlime acımıştı. Annemle babamdan gizli, o düşmek üzere olan parçayı çekip ayırmıştı. Çığlık atmıştım… ama acı geçmişti sonra.
Etim tırnağımdan ayrılmıştı.
Şimdi yine aynı his.
Belin’e ihtiyacım vardı. O ayırırdı beni Kardelen’den… etle tırnağı ayırdığı gibi. Canımı acıtsa da… benim için yapardı.
Ablam…
Şimdi kalbi bana karşı kırgın, belki kızgın. Ama seviyordu.
Bir insan, acı çektirdi diye vazgeçer mi?
Benim en zayıf noktam oydu. Gururumu bile unutturan tek şey.
Beni acıtarak iyileştiren… oydu.
Şimdi kalbimi Kardelen’den ayırmak gerekiyordu.
Köprüden uzaklaştım. Sofya’nın Arnavut kaldırımlı sokaklarında yürürken adımlarım sarhoş gibiydi. Denge yoktu. İçimde de yoktu zaten.
Issız sokaklarda durdum.
Yapmam gereken bir şeyi yaptım.
“Duydun mu!” diye bağırdım karanlığa.
“Aşk ölmüş… çoktan!”
Sesim yankılandı.
Sonra güldüm.
Yürümeye devam ettim.
“Sevdiğim için…” dedim kendi kendime, sesim kısık ama netti,
“ölmek istiyorum, Sofya…”
---------------------------------------------------------------------------------------------------------.
Dalgınca öğretmenler odasının penceresinden bakıyordum. Dün akşam beni arayan Korkut’u düşünüyordum. Elim istemsizce kalbime gitti. Canım neden yanıyordu? Ortada bir sebep yokken içim acıyordu.
Canım acımakla kalmıyordu; her seferinde sanki “daha büyük bir acıya hazır ol” diyordu. Mutluluğun asla beni bulmayacağına içten içe inanmaya başlamıştım. Hüzünlü bakmak istemiyordum, gülmek istiyordum… ama yüzümdeki gülümseme bana ait değildi. İçten gelen bir gülümseme değildi.
.Gülmekten oluşan kırışıklıklarım olsun istiyordum her gün. Ama her gün bana az gelen neşeyi arıyor, onu idareli kullanmam gerektiğini hissediyordum. Yine de kalbimdeki boşluk neden bana fazla geliyordu?
Her zaman daha azıyla yetindim, hiç gocunmadım bundan. Ama kalbim “fazla… fazla…” diyordu. Bu aptal organ daha önce böyle yapmamıştı. Az sevgi benim taşıyabileceğim kadardı. Fazlası kalbimden taşmaz mıydı? Kalbim az sevgiye alıştırılmıştı bir kere; fazlası olunca zehirlenmez miydi?
Günün bu vaktinden nefret ediyordum. Öğlen ile ikindi arası… can sıkıntımın arttığı o saatler. Gece gibi hissettiren vakitler. İyileşmeyecek acımın kendini hatırlattığı anlar.
İncinmiş ruhum derin bir kederle kaplandı. En güzel yaşlarımı acıya bulamak aptallıktı belki… tıpkı çocukluğumu mahvettiğim gibi.
Ama ben izin vermiştim.
Mahvolmama karşı gelmek o kadar zor değildi aslında.
Yine de bana başka bir yol düşünmek için bile nefes almadan… acının içine itildim.
Pencereden gözlerimi çekemedim.
Dışarıda çocuklar koşuyordu. Sesleri geliyordu ama bana ulaşmıyordu sanki. Her şey camın arkasında kalmış gibiydi… ben de.
Elimi kalbimin üzerinden çekemedim.
“Geçecek,” dedim içimden.
Ama sesim bile bana inandırıcı gelmedi.
Korkut geldi aklıma yine.
Dün geceki sesi…
Sanki bir şey söylemek istemişti de yarım bırakmıştı.
Ya da ben anlamamıştım.
Kalbimdeki bu sıkışma…
Boğazımdaki düğüm…
İçimdeki o derin, adı konmamış korku…
Yoksa daha mı kötü olurdu?
Gözlerimi açtım.
Kendime kızdım.
“Yeter,” dedim sessizce.
“Bir insan bu kadar dağılmamalı.”
Ama dağılıyordum.
Toparlamaya çalıştıkça daha çok dağılıyordum.
Masaya doğru yürüdüm.
Sandalyeye oturdum ama bedenim hâlâ ayaktaymış gibi gergindi.
Kalbim yine konuştu sanki:
“Kaçma.”
Kaçmak istedim.
Korkut’u düşünmemeye çalıştım.
Başaramadım.
Her şeyi yakmak, yok etmek istiyordum. Bunun bana ters olduğunu biliyordum ama bir kez olsun sonucunu düşünmeden hareket etmek istiyordum. Bana acı veren herkesi unutabilsem… belki bu kadar bağ kurmaktan nefret etmezdim. Çünkü bağ demek, sonunda acı demekti.
Acıya alışmış birine dönüşmek… düşündüğümden daha ağırdı. Yoruyordu. İçten içe çürütüyordu. Bu hayatta acı çekmediğim anları sayabilirdim azdı, . Ama acı çektiğim günler… birbirine karışıyordu. Sınırı yoktu. Hatta mutlu olduğum anların içinde bile ince bir sızı gibi vardı.
Sanki mutluluk bile tek başına gelmiyordu bana.
Yanında hep biraz acı getiriyordu.
Ve bazen düşünüyorum…
Benden acıyı alırsanız, geriye ne kalır?
Belki bir boşluk.
Belki sessiz, hissiz bir kabuk.
Çünkü ben…
acıyla şekillendim.
Çaresizce… işte buydu sebebim, kederim.
Dün de mutsuz uyandım. Korkut’u görmeyince umutsuzluk çöktü kalbime.
Yanımda Korkut’u bekliyordum. Ama yalnız uyanınca… öyle bir ürktüm ki içim daraldı. O sabah Özlem’e de bir şey demedim, Mihri’ye de. “Erkenden çıktı,” deyip geçtim. Belki utandım… belki Özlem’in beni yargılamasından korktum. Ya da… bilmiyorum. Sadece, ne kadar değersiz olduğumu birinin gözlerinde görmek istemedim.
O kadar endişeliydim ki… gün boyu diken üstündeydim. Gizlice ağlamış bile olabilirim. Güçlü olmaya çalıştıkça daha çok canım yanıyordu. Bazen güçlü olmak zorunda kalmak istemiyor insan… sadece acısın istiyor. Ama o bile yoruyor.
… resmen bir ruh gibiydim.
Özlem fark etti. Anladı aslında… ama beni zorlamadı.
Aklımı dağıtmak için elinden geleni yaptı.
Sena ile buluştuk, kahve içtik.
O da üzgündü boşanma davası ertelenmişti Alparslan katılmadığı için mahkmeye
sena yaratıcı küfürler ediyordu
Özlem ikimizin arasında bunalmıştı en sonunda…
dayanamadı, bize kızdı.
Ve garip bir şekilde…
kendimize geldik.
ve nihayet Korkut akşam aramıştı beni… mutlu olmuştum.
Ona kızsam da sonrasında gönlümü alıyordu. Erken ya da geç… sonuçta arayan ben değildim, oydu.
Bu yüzden mutluydum.
Beni özleyen biri vardı.
Ve belki de ilk kez…
bu his, acının içinden doğan bir şey değildi.
Korkut’un varlığı…
garip bir şekilde içimdeki o karanlığı tamamen söndürmese de,
ona küçük bir ışık yakıyordu.
Küçük… ama gerçek.
Ve ben o küçücük şey için bile tutunuyordum Alakasız bir özlem vardı bende. Beni darmadağın eden bir özlemdi bu. Korkut’a verebileceğim bir özlem kalmıştı içimde. Sevdiğim insanlara özlem biriktirmeyi bilirdim ben.
Ama bu özlem… güzeldi.
Abime tuttuğum yastan farklıydı Korkut’a duyduğum özlem. Bu yüzden ömür boyu özlemek isterdim belki de… yas tutmak değil.
Ben ölene değil, kalana özlem duyardım.
Yas ise bambaşkaydı.
Gözlerimdeki özlem… eğer hasrete dönüşürse, işte o zaman beni yok ederdi.
Çünkü özlemde umut vardı.
Ama hasret…
içinde kavuşamamayı taşıyordu.
Ve ben…
bir gün Korkut’a kavuşamayacağım ihtimalini düşünmek bile istemiyordum.
O yüzden kendimi hep o ince çizgide tutuyordum.
Ne tamamen yakın…
ne tamamen uzak.
Ben abime yas tuttum.
Onun yokluğunu öğrendim, kabullendim…
acıya rağmen sustum.
Ama Korkut’a duyduğum şey yas değildi.
Onu kaybetmemiştim.
Bu yüzden içimde hâlâ bir kapı açıktı.
Ağaca konmuş kargaya baktım. Bana dik dik bakıyordu; gözlerinde tuhaf, sanki düşmanca bir ifade vardı. Ben ise ona gülümsedim.
Dalgınlığım, odaya giren Gülnur Hoca ile bozuldu. Çaydanlıktan kupasına çay doldurdu, masaya oturdu. Bana baktı, gülümsedi. Ben de karşılık verdim ama sonra tekrar pencereye döndüm.
O sırada kapı çalındı.
“Gel,” dedi Gülnur Hoca.
Kapı açıldı. Gelen Mihri’ydi.
Bana baktı.
Gülnur Hoca da ona döndü.
“Gel bakalım derdin ne senin, yavrum?”
Mihri çekinerek bana baktı. Başımı salladım. Bunun üzerine Gülnur Hoca’nın yanına gitti. biraz tedirgindi.
“Aa, gözlerin ne kadar güzel senin,” dedi Gülnur Hoca.
“Senin de gözlerin güzel,” dedi Mihri. “Lale gözlüsün sen.”
“Ben mi? Aa, ne münasebet yavrum, ben ela gözlüyüm!”
“Hayır, siz lale gözlüsünüz.”
Gülnur Hoca güldü.
“Tamam, lale gözlü bir kadınım ben.”
Mihri bana baktı.
“Gel bakalım,” dedim.
Yanıma geldi.
“Ne oldu?” dedim.
“Öğretmenim…”
Güldüm ama kendimi hemen tuttum.
“Öğretmenim, bana para verir misin?”
“Bir şeye ihtiyacın mı var, Mihrim?”
“Kantinde … çikolata alacağım.”
“Senin vardı güzelim çikolatan?”
“Ilgaz’a alacağım.”
“Hmm… Ilgaz’a alacaksın, öyle mi?”
“Evet. Bak, o bana ne verdi,” dedi.
Formasının fermuarına astığı küçük pembe bir canavarı gösterdi. Tek gözlüydü, tek bir dişi vardı. El örgüsüydü.
“Bak, onun da ön dişi yok, benim gibi. Ilgaz dedi ki o örmüş.”
“Mihrim, Ilgaz öremez ki,” dedim gülerek.
“Hayır, o örgü örüyor!”
Güldüm. Ilgaz gerçekten çok yaramazdı; öğretmeni Saynur Hoca illallah etmişti ondan. Ama kalbi güzeldi. Belli ki annesine ördürmüştü.
“Ilgaz çok yetenekliymiş, güzelim.”
“Evet,” dedi gülerek. Elleri sürekli o pembe canavara gidiyordu.
“Öğretmenim… Ilgaz’a çikolata alacağım. Para verir misin? Lütfen… Bu hafta bana çikolata alamayız ama Ilgaz’a alalım mı?”
“Mihri,o nasıl söz? Sana da alırız.”
Masadaki çantamı aldım, içinden 200 TL çıkardım.
sen, Ilgaz ve Gülru… üçünüz de bir çikolatayı hak ettiniz.”
Elimdeki paraya baktı, sonra aldı.
“Geleyim mi seninle kantine?” dedim.
“Hayır, ben tek gideceğim.”
“Hadi git bakalım.”
Tam gidecekken durdurdum. Eğilip yanağından makas aldım.
Burnunu kırıştırdı
“Okulda yanağımı sıkamazsın,” dedi.
“Allah Allah, Mihrim…”
“Ben senin öğrencinim, sen de öğretmensin,” dedi nazlı nazlı.
“Ben seni yerim,” dedim gülerek. “Nazlı boncuğum.”
Güldü… ve ellerimden kaçtı.
Mihri parayı sıkıca tutup kapıya doğru koştu.
Kapıdan çıkmadan önce bir kez daha dönüp bana baktı. Kısacık bir gülümsemeden sonra bana öpücük attı … sonra gitti.
Kapı kapandı.
Gülnur Hoca çayından bir yudum aldı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça konuştu:
“Mihri’nin gözleri…” dedi.
“Ne var gözlerinde?” dedim, sanki bilmiyormuşum gibi.
“Çok güzel,” dedi önce. “Ama o güzelliğin içinde… bir hüzün var.”
Sessiz kaldım.
“Fark etmiyor musun?” diye devam etti. “ … çocuk gibi değil sanki.”
Yutkundum.
“Her çocuğun bir hüznü vardır ,” dedim kaçamak bir şekilde.
Gülnur Hoca başını hafifçe salladı.
“Hayır,” dedi. “Bu başka. Bu… alışılmış bir hüzün değil.”
hüzün bir alışklanlık olmuşsa durum ciddiydi
Pencereye döndüm tekrar. Az önce baktığım karga hâlâ oradaydı. Ama artık bana bakmıyordu.
“Bir şeyleri içine atıyor o çocuk,” dedi Gülnur Hoca. “Söylemediği şeyler var.”
Elim yine istemsizce kalbime gitti.
Sanki o hüzün… bana da dokunuyordu.
O an gözlerim doldu.
Ama ağlamadım.
Çünkü nedenini biliyordum.
Mihri’nin gözlerindeki o hüzün…
tanıdıktı.
Aynı hüzün…
benim içimde de vardı.
—---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Okuldan sonra Mihri beni öğretmenler odasının önünde bekliyordu. Ben ise sınıf defterini doldurduğum için oldukça gecikmiştim.
Mihri gülümseyerek bana baktı.
— Hadi bakalım kuzucuk, gidiyoruz.
Montunun önünü kapattım, birlikte dışarı çıktık.
Bahçeye baktığımda Ilgaz ve Gülru’yu gördüm. İkisi de basketbol sahansının yanındaki bankta oturuyordu. Gülru tedirgindi, Ilgaz ise sinirle bir taşı tekmeliyordu.
Mihri onlara baktı.merak ediyordu
— Gidelim mi yanlarına? dedim.
Başını salladı.
Yanlarına doğru gittik.
— Ilgaz, neden buradasınız?
ılgaz cevap vermedi sinirle önündeki taşı tekmeliyordu
— Şey… babam alacak öğretmenim, dedi Gülru.
Ilgaz hemen araya girdi.
— Gelmesin işte Gülru!
Sesinde sinirli bir tını vardı
Ilgaz neden bu kadar hırçındı, anlamadım.
Tam o sırada bahçeye lüks bir araba girdi.
İçinden uzun boylu, soluk tenli bir kadın indi saçları kestane rengindeydi gözleri ise hüzünlüydü kahvenin adını koyamadığım bir tonuydu Yüzünden stres akıyordu resmen o kadar zayıftıki kaburgaları giydiği trikodan seçiliyordu
— Özür dilerim çoçuklar , dedi aceleyle.
Ilgaz hemen sordu:
— Babam nerede?
— Oğlum işi vardı, biliyorsun. Çok çalışıyor.
— Evet, anne… çalışıyor, dedi Ilgaz umursamaz bir sesle.
Çantasını sinirle aldı ve arabaya doğru yürüdü.
Mihri şaşkındı.
Gülru ise annesini ve Ilgaz’ı sessizce izliyordu.
Kadın bana döndü, sonra Mihri’ye baktı. Mihri’nin formasındaki pembe tek gözlü, uzun bacaklı canavarı görünce gülümsedi.
— Kusura bakmayın çocuklar işt
— Önemli değil, dedim.
Kadın Mihri’ye yaklaştı.
— Merhaba güzelim. İsmin Mihri mi senin?
Mihri bir an durdu.
— İsmi mi nereden biliyorsunuz?
— Gülru söyledi bana. Arkadaşı değil misin?
Mihri başını salladı.
— Ben Hicran, dedi
— Memnun olduk ben kardelen 1.sınıfların öğretmeniyim , dedim.
gülümsedi.
— Memnun oldum hocam . İsterseniz sizi gideceğiniz yere kadar bırakabilirim.
— Sağ olun, gerek yok, dedim nazikçe.
— Israr ediyorum, dedi.
ne dersin mihrim dedim bakrak
mihri tedirgince başını salladı
istiyordu anlaşılan
arabaya bindik.
Ilgaz camdan dışarıyı sinirle izliyordu.
Mihri, sessizce bakıyordu.
Hicran hâlâ aceleciydi. Kapıyı kapatır kapatmaz bir an durdu, sanki nefesini toparlamaya çalışıyordu.
Telefonu çaldı.
Ekrana baktı, yüzü bir anda daha da gerildi.
“Bir dakika…” dedi kısık sesle.
Aramayı açtı.
— Alo?
Sesini mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışıyordu
Arayan kişiyle konuşurken bir eli direksiyona giderken, diğer eli istemsizce boynuna gitti. Parmaklarını orada gezdirip hafifçe sıktı, sanki nefesini düzenlemeye çalışıyormuş gibi.
— Hayır, yetişiyorum… evet biliyorum… tamam, tamam…
Sesi kısık çıkıyordu.
Hicran bir an gözlerini kapattı.
Elini boynundan çekmedi.
— Tamam dedim, geliyorum… biraz sakin olur musun lütfen…
Bir süre daha dinledi.
Sonra telefonu yavaşça kapattı.
Derin bir nefes aldı.
Elini bu kez direksiyona koydu ama hâlâ gergindi.
Mihri bana baktı, sonra Hicran’a.
Araba bir süre daha sessiz ilerledi. Hicran direksiyonu sabit tutarken gözleri yoldaydı Mihri arka koltukta sessizdi, Ilgaz ise camdan dışarı bakıyordu.
“Zor mu çocuklarla çalışmak?”
Gülümsedim hafifçe.
“Zor… ama alışıyorsun.”
Hicran kısa bir nefes verdi.
-Ben iki çocuğu idare edemiyorum Allah size sabır versin dedi stresli bir sesle
“Çoğu çalışan anne öyledir, inanın iyi idare ediyorsunuz ” dedim sakin.
Bir an sustu, sonra bana baktı. Ardından Mihri’ye çevirdi gözlerini.
“Evdeki su maymuncuğunun nedeni sen misin küçük hanım?”
“Anne, susar mısın lütfen!” dedi sinirle ılgaz resmen küçük bir ergendi
Hicran arka aynadan ona baktı, ama bu sefer gülümsemesi sakindi.
“Ne var oğlum? Sadece soruyorum.”
Sonra tekrar bana döndü.
“Ilgaz eve sürekli su maymuncuğu alıyor, biri seviyor diye.”
Mihri dudaklarını büzmüş halde bize bakıyordu anlamıyordu meleğim çocuk kalbi şuan başka bir sevgiye açken sevgiden ilk aşktan ne anlasın
Ilgaz ise kıpkırmızı olmuştu.
“Anne…” dedi dişlerinin arasından, “abartma.”
Hicran güldü.
“Ne abartması? Ev su maymuncuğu dükkanına döndü.”
Ilgaz koltuğa daha da gömüldü.
“Ciddiyim,” dedi. “Konuyu kapat.”
Mihri o sırada sessizce bana baktı, sanki “ben bir şey yapmadım” der gibi.
Gözlerimle ona “tamam” dedim.
“Tamam tamam,” dedi. “Şaka yapıyorum.” dedi hicran
Ilgaz ise hâlâ kızgındı ama artık sesi çıkmıyordu.
Arabanın içinde kısa bir sessizlik oldu.
Mihri başını pencereye yaslamıştı. Gözleri dışarıdaydı ama öyle boş boş bakmıyordu. Dudakları hafif kıpırdıyordu. Sayıyordu.
Ağaçları.
Her geçtiğimiz ağaçta parmakları minik minik hareket ediyordu.
Biliyordum. Böyle öğreniyordu. Böyle sakinleşiyordu.sayı saymayı o şekilde öğretmiştim
Ilgaz ise yerinde duramıyordu.
— Abi, saçımı çekiyorsun! diye sızlandı Gülru.
— Gülru, koca kafanı geri çek! dedi Ilgaz, onu hafifçe ittirerek.
Gülru homurdandı ama yine de geri çekildi. Ilgaz’ın gözü Mihri’deydi.
— Nereye bakıyorsun sen? dedi sabırsız bir sesle.
Mihri hiç cevap vermedi. Gözleri hâlâ dışarıdaydı.
“Otuz iki… otuz üç…” diye içinden saydığını neredeyse duyabiliyordum.
Gülru araya girdi.
— Abi, rahat mı bıraksak mı arkadaşımı?
Ilgaz hemen tersledi:
— Gülru, arkadaşına sorar mısın neden konuşmuyor?
Gülru bu görevi ciddiye aldı, Mihri’ye döndü.
— Mihri, neden abimle konuşmuyorsun? Abim soruyor.
Mihri saymayı bıraktı.
Yavaşça başını çevirdi.
Önce Gülru’ya baktı.
Sonra gözleri Ilgaz’a kaydı.
Bakışı değişti. Küskündü.
— Sen benim arkadaşımsın… o değil, dedi.
Ilgaz kaşlarını çattı.
— Nedenmiş o? dedi, sesi sertleşerek.
Mihri dudaklarını büzdü.
— Sana ne? Artık arkadaş değiliz.
Ilgaz öne doğru daha çok eğildi.
— Gülru, yer fıstığı arkadaşına sorar mısın neden sinirli?
— Sensin yer fıstığı! Hem senin arkadaşın var! Benimle arkadaş olmazsın!
Ilgaz bir an durdu.
— Kimmiş benim arkadaşım? dedi, sabırsızca.
Mihri sinirle söylendi tuhaf bir şekilde kendini ifade etmesi hoşuma gitti
— İnsanlar arkadaşlarını tanır. Sana kim çikolata verdiyse o senin arkadaşın.
Ilgaz anlamamış gibi baktı.
— Ne diyorsun ya? Söyle ismini!
Mihri hiç düşünmeden söyledi:
— Dördüncü sınıflardan Eylül Ece.
Ilgaz gözlerini devirdi.
— O benim arkadaşım değil! Tüm sınıfa çikolata verdi, annesi doğum yapmış!
Mihri omuz silkti.
— Olsun. Sen aldın. Artık onunla arkadaşsın. Biz Gülru ile arkadaşız. Sen de onunla ol.
Gülru iki tarafın ortasında kalmıştı. Bir ona bakıyor, bir ona.
— Anne… bir şey söyle abime, dedi çaresizce.
Hicran direksiyonda, aynadan onları izliyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Sanki bu küçük kaos ona mutluluk veriyordu
— Ilgaz, sakin ol canımın içi.
Ilgaz hemen itiraz etti:
— Anne, beni arkadaş olarak görmüyor ki!
— Zorla mı arkadaş olacaksın küçücük kızla? Ayrıca Gülru haklı. Sen kendi sınıfındaki kızla arkadaş ol. Birinci sınıflarla ne işin var senin?
Ilgaz dişlerini sıktı.
— Anne, Eylül Ece’yi istemiyorum!
Mihri bu sefer direkt ona baktı.
Sinirliydi.
Dudaklarını iyice büzmüştü.
Ilgaz da ona döndü.
İkisi de susuyordu ama bakışları konuşuyordu.
Sonra Ilgaz dayanamadı:
— Aynı lal kediye benziyorsun.
Mihri anında karşılık verdi:
— Sen de topal tilki gibisin. Sürekli zıplıyorsun.
— Sen de noodle gibisin! Sarı sarı, ıyyy!
— Sen de çimene benziyorsun! Gözlerin çimen göz!
— Bana bak, yer fıstığı!
Bir anda Gülru patladı.
İkisine de uzandı, saçlarından yakaladı.
— Yeter artık! Abi, saçma sapan konuşmaya devam edersen döverim seni! Mihri, sen de sus! Ne kadar çok konuşuyorsun!
— Bırak saçımı! diye bağırdı Mihri ve o da Gülru’nun saçını tuttu.
— Gülru, bırak kızın saçını! dedi Ilgaz.
— Abi, o bıraksın!
— Hayır, sen! dedi Mihri.
— Hayır, sen! dedi Gülru.
Üçü de birbirine dolanmıştı.
Sonra Gülru bağırdı:
— Tamam! Üç, iki, bir!
Aynı anda bıraktılar.
Hepsi bir anda geriye çekildi.
Arabanın içi bir anda sessizleşti.
Derin bir nefes aldım.
— Mihrim… sakin mi oldun?
Mihri başını eğdi.
— Özür dilerim, Kardelen.
Ilgaz mırıldandı:
— Saygısız yer fıstığı…
— Oğlum! dedi Hicran bu sefer daha ciddi. “Yeter artık. Ayıp ama.”
— Peki anne… dedi Ilgaz, isteksizce.
Arkasına yaslandı.
Ama hâlâ huzursuzdu.
Hicran biraz yumuşayarak konuştu:
— Ilgaz, istersen maça gideriz oğlum.
Ilgaz hemen başını çevirdi.
— İstemiyorum. Oynamayacağım.
— Ama iki aydır bu maça hazırlanıyorsun…
— İstemiyorum! dedi bu sefer daha sert. “Aptal bir maç.”
— Ilgaz… turnuvaya katılmayacak mısın? Olmaz ki.
Ilgaz gözlerini kaçırdı.
Parmaklarıyla koltuğun kenarını kurcalıyordu.
— İstemiyorum… dedi bu sefer daha sessiz.
— Ilgaz, o kadar emek ettin. Bence gitmelisin, dedim.
Başını hafifçe çevirdi.
— Kardelen öğretmenim… istemiyorum.
Omuz silktim.
— Tüh… benim de boş vaktim vardı. Mihri ile seni izleyip alkışlayacaktık.
Mihri hemen başını kaldırdı.Bana baktı göz kırptım meleğim beni anlardı
— Ben izlerim, dedi. mihri
Ilgaz ona baktı.
— Ne yapacaksın izleyip?
Mihri çok sakin cevap verdi:
— Sana bakarım.
Ilgaz kaşlarını çattı.
— Ne var bakacak?
Mihri düşündü.
— Bakarım işte. dedi
Sonra huysuzca çantasını açtı. İçini karıştırdı, küçük elleriyle aradı… bir tane çikolata çıkardı.
Ilgaz’a doğru itti.
— Al.
Ilgaz şaşırdı.
— Niye veriyorsun?
Mihri dudaklarını büzdü.
— Artık arkadaşız.
Kısa bir duraksama oldu.
Sonra hemen ekledi:
— Ama kimseye verme. Yoksa küserim.
Ilgaz çikolataya baktı. Sonra Mihri’ye.
Elini uzattı, aldı.
— Peki… dedi neşesiz bir sesle.
Çikolatayı elinde çevirdi.
Bir an sustu.
Sonra başını arkaya yasladı.
— Gidelim, dedi.
Bu sefer sesi daha sakindi.
Nihayet futbol sahasına varmıştık. Burası Galatasaray’ın çocuklar için olan futbol okuluydu; kapalı bir sahaydı ve küçük bir turnuva düzenlemişlerdi. Ilgaz birkaç arkadaşını görür görmez yanlarına koştu. Biz de etrafa bakınıp oturacak bir yer aradık, sonunda bir köşe bulduk.
Hicran kabanını çıkarıp oturdu. Ben de yanına geçtim. Gülrü ve Mihri ise önümüzde oturmak istediler.
“Hicran, kusura bakma… Ilgaz adına özür dilerim. Planlarını bizim için bozduysan…” dedi.
“Bir planım yoktu,” dedim. “Mihri arkadaşlarını seviyor, biraz daha vakit geçirirler.”
“Mihri çok tatlıymış,” dedi Hicran gülümseyerek. “Umarım ördüğüm sevimli canavarı beğenmiştir.”
“Çok beğendi,” dedim gülerek. “Ama aramızda kalsın… Ilgaz’a ben ördüm demiş .”
Gerçekten… hiç güleceğim yoktu oğlum birilerinin gözüne girmeye çalışıyor
“Dün gece başımın etini yedi,” dedi Hicran. “Mihri çok sevmiş. Gülru ya da örmüştüm zaten. Gece yarısına kadar oturup bitirdim.”
“Çok sağ olun… gerçekten çok mutlu oldu,” dedim.
Bir an durdu. Sonra daha dikkatli baktı bana.
“Annesini tanıyorum,” dedi.
Anlamadım.
“Belin’i tanıyorum,” diye devam etti. “Üniversiteden arkadaşımdı. Benden bir dönem alttaydı çok samimi değildik ama yine de denk geldikçe selamlaşırdık ama çok hayat dolu, iyi bir kadındı.”
İçimde bir şey sızladı.
“Üzgünüm,” dedi yavaşça. “Durumunu biliyorum…”
“İyi,” dedim hemen. “Yani… iyi olacak.”
O sırada Mihri ve Gülrü, Ilgaz için defter sayfalarından pankart hazırlıyordu. Renkli kalemlerle kocaman harfler çiziyorlardı.
Nihayet takımlar sahaya çıktı.
Mihri ve Gülrü ayağa fırladı, tezahürat yapmaya başladılar.
Maç başladı.
Ama uzun süre kimse gol atamadı.
Gülrü pankartı Mihri’nin eline tutuşturdu, kendisi de bir adım öne çıkıp ellerini ağzına götürdü.
“Haydii Ilgaz, haydii!” diye bağırdı tüm gücüyle.
Mihri de pankartı sallayarak ona katıldı:
“Abi hadi ama yaa!”
Gülrü ise sanki dünyanın en önemli tezahüratını yapıyormuş gibi ciddiydi.
Maç bir anda hızlandı. Ilgaz topu orta sahada kaptı, birkaç adım sürdü, rakip oyuncu üstüne gelirken başını kaldırdı.
“Buradayım!” diye bağıran bir takım arkadaşını gördü.
Topu sert değil, tam kararında bir pasla gönderdi.
Tam isabet.
Arkadaşı topu kontrol edip kaleye yöneldi ve şutunu çekti.
Gol!
Gülrü ayağa fırladı.
“ILGAZ!! diye çığlık attı.
Mihri ise küçük elleri ile alkışladı.
Gülrü ellerini havaya kaldırdı:
“Bakın bakın! Ben demiştim!
Ilgaz bir an durdu, sonra gülümsedi. Koşarak arkadaşlarının yanına gitti. Hepsi üstüne atladı.
Tribünde Gülrü hâlâ bağırıyordu:
Abi hadi ronalda bile senden daha yavaş hadi
Ben de istemsizce gülümsedim.
Maçın sonlarına doğru .
Bizim takımın savunması bir anlık dağılınca top ceza sahasında kaldı.
İlk şut…
Gol.
Tribünde kısa bir sessizlik oldu.
Gülrü’nin sesi bu sefer daha kısık çıktı:
“Olmaz ya…”
Ama rakip takım durmadı. Orta sahadan hızlı çıktılar, birkaç pas… savunma yetişemedi.
Bir şut daha.
Gol.
Gülrü dudaklarını ısırdı. Pankartı biraz indirdi ama gözlerini sahadan ayırmadı.
“Abi…” diye mırıldandı, “şaka mı bu?”
Mihri yerinde kıpırdandı.
-Kim gol attıki dedi şaşkındı
-şaşkın abim üzüldüğüne göre kim attı karşı takım dedi Gülru
Sahada Ilgaz başını eğdi bir an. Sonra arkadaşlarına bağırdı, .
Ilgaz orta sahada topu almak için hamle yaptı. Rakip oyuncuyla aynı anda topa uzandılar. Çarpışma bir anlık oldu.
Ilgaz yere düştü.
Bir sessizlik yayıldı sahaya.
“Faul!” diye bağırıldı birkaç yerden.
Ilgaz kalkmaya çalıştı ama yüzü değişmişti;
. Arkadaşları hemen yanına koştu.
Tribünde Gülrü ayağa fırladı.
“abi!” diye bağırdı, sesi bir anda ciddileşti.
Hakem oyunu durdurdu. Ilgaz yavaşça kenara alındı, bacağına bakıyordu, canı yanıyordu
Antrenör yanına geldi, dizine baktı.
“İncinmiş gibi… devam edemez,” dedi.
O sırada maçın son düdüğü çaldı.
Bitiş.
Skor tabelası değişmedi karşı takım kazanmıştı
ama kimsenin aklında skor kalmamıştı artık.
Gülrü’nün sesi kısıldı:
“Abime bir şey mi oldu …”
Mihri gözlerini kırpıştırdı, endişeyle sahaya baktı.
Ilgaz yavaşça kenara oturtuldu, bacağını tutuyordu.
Hicran bir an bile beklemedi. Tribünden hızla kalktı, merdivenleri neredeyse koşarak indi.
“Ilgaz!” dedi nefesi kesilerek.
Sahaya girer girmez yanına ulaştı. yanına çömeldi,
kızları alıp arkasından gittik
“Neresi acıyor? Bastırabiliyor musun?” diye sordu sakin kalmaya çalışarak dedi Hicran
Ilgaz dişlerini sıkmıştı.
“İyiyim…” dedi ama sesi inandırıcı değildi.
Tesisteki sağlık görevlisi buz koydu dizine ılgaz ın
Hicran Ilgaz’ın bacağına dikkatlice baktı, şişlik olup olmadığını kontrol etti.
“Muhtemelen incinme ama yine de kontrolerini sağlayacağız ” dedi sakin ama net bir sesle sağlık görevlisi ama
Ilgaz kendini tutmaya çalışıyordu, bu çok belliydi. Dişlerini sıkmış, dudaklarını bastırmıştı; sanki ağlamamak için bütün gücünü kullanıyordu. Ama bir an geldi… gözleri doldu. Sonra o doluluk taşmaya başladı. Yaşlar yanağından süzülünce hepimiz aynı anda ona döndük.
“Anne… acıyor… çok acıyor…” dedi, sesi titreyerek,
Hicran hemen yanına çöktü, yüzü yumuşadı ama gözlerinde endişe vardı.
“Oğlum geçecek, birtanem… duydun mu, sadece incinmiş,” dedi, saçlarını nazikçe okşayarak.
Gülrü de yanlarına yaklaştı, zorla gülümsedi.
“Evet abi, tekrar iyi olacaksın,” dedi, sesi normal çıkmaya çalışıyordu ama titriyordu.
Tam o sırada, onu düşüren çocuk yanlarından geçip gitti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Ilgaz’ın bakışları bir anda değişti.
Acının yerini öfke aldı.
“Çıkışa gel oğlum… çıkışa!” diye bağırdı, gözyaşlarının arasından,
“Ilgaz, oğlum…” dedi Hicran uyarıyla, ama onu azarlamadan.
Mihri sessizce çantasına uzandı. Tek gözlü pembe canavarına daha önce yapıştırdığı Sünger Bob’lu yara bandını dikkatlice söktü. Sanki çok önemli bir şey yapıyormuş gibi ciddiydi.
Kardelen dedi , fısıltıyla sordu:
“Yara bandı takarsak iyileşir mi?”
Hicran bu soruyu duymuştu gülümsedi
deneyelim meleğim dedim
Mihri’nin elini tuttu Hicran
“Gel bakalım prenses… yavaşça,” dedi, onu nazikçe Ilgaz’a doğru götürdü.
“Ilgaz bak… arkadaşın da üzülüyor. Yara bandını tak da üzülmesin.”
Ilgaz hâlâ ağlıyordu. Hicran gözyaşlarını silmeye çalışırken o bir anda annesine sarıldı. Küçük bir çocuk gibi, bütün gücüyle.
“Anne… yer fıstığı gitsin burdan rezil oldum …” dedi
“Hadi oğlum… buradayım,” dedi Hicran, onu sıkıca tutarak.
Bir süre sonra Ilgaz başını kaldırdı.
Gözleri Mihri’ye takıldı.
Mihri tam karşısında duruyordu. Küçük elleriyle yara bandını tutuyordu
“ ağlama artık Elimde sihirli yara bandı var,” dedi ciddiyetle. “Bak… benim Yummoş’u iyileştirdi,” diyerek pembe canavarını gösterdi. “Sabah kalbi kırılmıştı… ama geçti.”
Ilgaz’ın yüzünde acının arasında küçük bir şaşkınlık belirdi.
“Yummoş… mu?” dedi, ağlamasının arasında.
“Gerçekten mi? Daha kötü isim duymadım. Köpeğimize Tombik demenden bile kötü Gülrü .” dedi ilgaz huysuzca
Gülru sinirle bağırdı
“Abi gayet güzel isim! Sen ne anlarsın sıpa!”
“Katır,” dedi Ilgaz arada, hâlâ burnunu çekerek.
“Yeter ama çocuklar,” dedi Hicran, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Mihri tekrar Ilgaz’a baktı. Bu sefer konuşmadı.
Ilgaz bir an durdu… gözlerini Mihri’den ayırmadı. Sonra çok hafif, neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir hareketle başını salladı.
Tamam demişti.
Mihri dikkatlice yaklaştı. Dizinin yanına eğildi…
ve yara bandını Ilgaz’ın bacağına usulca yapıştırdı.
Maçtan sonra tesisin çıkışına doğru yavaş yavaş ilerledik. saha ışıkları arkamızda kalıyordu. Ilgaz hâlâ hafif aksıyordu; Hicran kolundan tutmuş, adımlarını yavaşlatıyordu. Gülrü sessizdi, ilk defa şaka yapmıyordu. Mihri ise Ilgaz’ın diğer yanında, hiçbir şey söylemeden yürüyordu.sürekli bacağına bakıyordu
Tam kapıya yaklaştığımız sırada, dışarıdan gelen araba sesleri dikkatimizi çekti.
Arka arkaya beş tane lüks araba tesisin önünde durdu.
Kapılar neredeyse aynı anda açıldı.
bir adam indi Üzerindeki takım elbise kusursuzdu, duruşu sertti. Yürüyüşünde bile bir otorite vardı.
Hicran’ın eli Ilgaz’ın kolunda bir an sıkılaştı.
Adam doğrudan onların yanına geldi. Gözleri önce Ilgaz’ın bacağına kaydı, sonra Hicran’a döndü.
“Sen ne yapmaya çalışıyorsun ?” dedi soğuk bir sesle. “Ilgaz neden maçta oynadı ?”
Hicran bir an durdu ama kendini toparladı.
“Turnuva vardı, çocuklar
Sözünü kesti.
“izin verdim mi çocuklar adına bir karar alırken bana sorman gerekir ?” dedi, sesi yükselterek
Benim sözlerimi ciddieye almıyor musun ?”
Bu adam Hicra nın eşiydi ama neden bu kadar kabaydı eşine ve çocuklarına karşı
Ilgaz başını eğdi. Başını eğince abim geldi aklına tuhaftı ama abim ile özleştirdim bir anda abimde korunca başını eğerdi içimden ılgazın saçalarını okşamak geldi canım benim nasıl da korkmuş görünüyordu gülru da tedriginidi dudaklarını ısırıyordu onlarda kendimi ve abimi görüyordum sanki
“Ben sadece ” diye başladı Hicran.
Adam bir adım daha yaklaştı.
“Sadece ne” dedi sertçe. “oğlumun hâline bak.”
Hicran’ın gözleri doldu
Sadece sustu.
Ilgaz hafifçe geri çekildi.
Gülrü de sessizce abisinin yanına yaklaştı.
Adam kısa bir bakış attı.
“Arabaya,” dedi.
Emir gibiydi.
Ilgaz hiç itiraz etmedi. Sadece başını salladı.aksayarak yürüdü
Gülrü de bir şey söylemeden yürüdü.
Tam o sırada Mihri bir adım öne çıktı. Ilgaz’ın yanına geldi. Hiç konuşmadan elini tuttu.
Ilgaz durdu.
Mihri’nin elini hafifçe sıktı.Mihri nin montuna taktığı pembe tek gözlü canavara baktı gülümsedi
fark ettim
Ilgaz’ın gözlerinde korku vardı. Babasına doğru bakmamaya çalışıyordu.
Elini yavaşça bıraktı.
Sonra arkasını dönüp arabaya doğru yürüdü.
Gülrü de peşinden gitti.
Hicran duruyordu; ben ona baktıkça içimde bir şey parçalanıyordu. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu,
“Behzat, ben bir daha…” dedi, sesi titreyerek. Cümlesini tamamlayamadı.
Adamın sesi bir anda yükseldi.
“Arabaya, Hicran. Arabaya,” dedi sertçe.
Hicran bir an olduğu yerde kaldı. Sanki gitmekle kalmak arasında sıkıştı. Sonra başını çok hafif eğdi.
Bana baktı.
O bakışı unutamıyorum.
Sanki benden özür diliyordu. Hiçbir suçu yokken… yine de özür diliyordu. O an içimde bir öfke yükseldi. Ona değil… adama, her şeye.
Ama yine de hiçbir şey yapamadım.
Hicran arkasını döndü ve arabaya doğru yürüdü.
Ben sadece izledim.
-behzat denen adam ben ve mihriye baktı
Mihri o an korkuyla bana sokuldu, hiç düşünmeden arkamda saklandı. Küçük elleri kıyafetime tutunmuştu; titrediğini hissediyordum. Ben de dik durmaya çalıştım ama “Çocuklarım, kızınızla arkadaş…” dedi Behzat denen adam soğuk bir sesle.
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Şey… ben halasıyım,” dedim.
Yüzünde hiçbir ifade değişmedi.
“Neyse ne ” dedi kısa bir şekilde. “Adamlarım sizi evinize bırakır.”
“Biz kendimiz gideriz,” dedim.
Ama cümlem bitmeden ceketini araladı.
Belindeki silahı gördüm.
“Lütfen,” dedi.
Bu bir rica değildi. Bunu anladım.
Konuşmadım. Sadece başımı salladım.
Hicran’ın olduğu arabaya bindi araba hareket etti.
Biz de arkadaki arabaya bindik.
Mihri hâlâ ürküyordu. Yanıma iyice sokulmuştu. Elini tuttum, sıkıca. Hiç konuşmadık.
Adresi verdim.
Yol boyunca sessizlik vardı. Camdan dışarı baktım ama hiçbir şey görmüyordum. Aklım hâlâ oradaydı.
Kısa sürede eve vardık.
Eve girdiğimde ilk yaptığım şey Mihri’yi kucağımdan indirmemek oldu. Çoktan uyumuştu; başı omzuma düşmüş, nefesi yavaşlamıştı. Onu odasına taşıdım, yatağına dikkatlice yatırdım. Üzerini örterken saçlarını okşadım.
“Meleğim…” diye fısıldadım.
Kapıyı yavaşça kapattım ama içimdeki gürültü hiç azalmadı.
Salona geçtiğimde her şey bir anda üzerime geldi. O Behzat denen adam… sesi, bakışı, o “lütfen” deyişi… Sinirim bozulmuştu ama bu sadece sinir değildi. Bu… korkuydu.
Ilgaz geldi aklıma.
Neden bilmiyordum ama onu korumak istiyordum. İçimden bir ses durmadan “bir şeyler yolunda değil” diyordu. O çocuğun bakışları… o an gözlerini kaçırışı… sonra Mihri’ye bakışı…
Bir insanın gözleri yardım ister mi?
İsterdi.
Ben bugün gördüm.
Resmen yardım istiyordu.
Ve Hicran…
…
Neden?
Çünkü tanıdıktı.
Abimi… kendimi…
O yüzden bu kadar etkilendim. O yüzden içim bu kadar acıdı.
Eve gittiler…
Ve ben biliyordum.
Kavga…belki daha fazlası.
Ellerime baktım.
Titriyordu.
Hiçbir şey yapamamıştım.
Ve bu… en çok canımı acıtan şeydi.
Farklı kişilerdi… ama aynı histi.
Abim
Ve ben yine aynı yerdeydim.
İzleyen tarafta.
Hiçbir şey yapamayan.
düşünceler zihnimi esir aldı
hızlıca
üzerimi değiştirdim mutfağa gittim
Özlem’e takıldı. gözlerim
Şaşkınlıktan birkaç saniye konuşamadım.… sarma sarıyordu.
Başında beyaz bir bandana vardı. Saçlarını toplamıştı ama o kahverengi, kıvırcık teller her zamanki dağılıyordu
Ve gözleri… ela gözleri… fazla canlıydı bugün.
“Ne oluyor burada, Özlem?” dedim sonunda.
“Ne olacak Kardelen, sarma sarıyorum.”
Bunu zaten görüyordum.
“Kimin için?” diye sordum, biraz daha dikkatle bakarak.
“Kimin için olacak? Sizin için.”
İnanmadım.
“Özlem… sen üşengeçsin. Bana yaptırırsın normalde,
gözlerimi kısarak.
Duraksadı.
“Şey… birine borçlandım… teşekkür etmek istiyorum
“Dur… kime borçlandın?”
“Şey işte…”
“Özlem… eğer düşündüğüm kişi ise, gerçekten dalga geçerim seninle.”
Derin bir nefes aldı.
“Bir mesele vardı ya… halloldu gibi yani işte Halil İbrahim yardımcı oldu
Ben de teşekkür ettim. Ama kuru kuru teşekkür olmazmış. Ev sarması istiyormuş.
ım.
-Bana anlatmayı düşünüyor musun dedim şüpheyle
-Çok uzun mesele ama yakın zamanda tüm detayı ile anlatırım
iyi bakalım özlem hanım ama dünyanın sonu geliyor haberin olsun adamın ismini kullandın …” dedim, sesimi normal tutmaya çalışarak.
Özlem elindeki sarmayı biraz sert sardı.
“Şu Maraşlı öküz yüzünden uğraştığım şeye bak,” diye söylendi.
Kaşımı kaldırdım.
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
-Sarma ne alaka
-. “Teşekkür ettim diye ev sarması istiyor kabul etmedim ama bana resmen beceriksiz iması yaptı .
tezgâha yaslandım, onu izledim ima ile
-yani sen de hemen gaza geldin değil mi arkadaşım
“Borç bu Kardelen. Mecburum.
-“tabii mecbursun” dedim.
Hiç mecbur gibi durmuyordu.
“Hem,” diye devam etti, “öyle bakma. Hiç komik değil. Adam tam bir öküz. Konuşma tarzı, bakışı… sinir oluyorum.”
Gülümsedim.
“Sinir oluyorsun ama ona sarma sarıyorsun.”
“Off Kardelen!” dedi, sesi biraz yükselerek. “Abartma. Sadece… teşekkür ediyorum işte.”
Başımı hafifçe eğdim.
“Özlem… insanlar sevmediği biri için mutfakta saatler harcamaz.”
Bana döndü.
“Sevmiyorum zaten.”
“Hmm.”
“Ciddiyim!”
Güldüm.
“Ben bir şey demedim ki. Hem…” biraz yaklaşıp alçak sesle ekledim, “bence sen o Maraşlı öküzü düşündüğünden daha çok düşünüyorsun.”
“Saçmalama,” dedi, gözlerini kaçırarak. “ mümkün değil.”
Özlem tezgâhın başında sarmaları dikkatle sarıyordu.
Ben ise kollarımı bağlamış, onu izliyordum.
Dayanamadım.
, “eniştem sarma seviyormuş demek.”
Yavaşça başını bana çevirdi.
Gözleri kısıldı.
“Ne dedin sen?”
Hiç bozuntuya vermedim.
“Eniştem diyorum. Hani… Halil İbrahim.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra
Özlem elindeki sarma yaprağını tezgâha bıraktı.
Devam etmedi.
“Yeter,” dedi dişlerini sıkarak. “Gerçekten yeter Kardelen.”
Ama ben gülümsüyordum.
mutfak bezini kaptı.
Geri çekildim.
“Özlem, bak”
Mutfak bezi koluma indi.
“Enişte mi dedin sen?!” dedi sinirle.
“Evet! Eniştem!”
Bu sefer omzuma geldi.
“Bir daha de!”
Gülmekten konuşmakta zorlanıyordum.
“Eniştem diyorum! Ne var bunda?!”
Özlem peşimden gelmeye başladı, mutfağın içinde beni kovalıyordu.
“Gel buraya
“Yakalarsa
Bir tane daha vurdu.
“Ben sana enişteyi gösteririm!”
Ben hâlâ gülüyordum.
Özlem tekrar sarmaların başına dönmüştü ama eskisi gibi hızlı değildi.
Ben ise tezgâhın diğer tarafında duruyordum.
İçimden “biraz fazla abarttım” dedim
Elime cezveyi aldım
Özlem göz ucuyla bana baktı.
“Ne yapıyorsun?” dedi.
“Barış teklifi,” dedim sakince. “Türk kahvesi.”
Sütlü yapmak istemiyordum korkut ile beraberken içmek daha güzeldi sütlü Türk kahvesini
Kahve yavaş yavaş köpürürken konuşmaya başladım.
“Özlem…Şaka yapıyorum ama… cidden merak ediyorum.”
Cevap vermedi.
“Bu kadar sinirlenme hem neden gerginsin ki yani dedim uzatarak
Bir süre ses çıkmadı.
Kahveyi fincanlara döktüm, birini onun önüne koydum.
“Al,” dedim.
Elini uzatıp aldı.
Parmakları hafif titredi.
“Ben…” diye başladı, sonra durdu. “Saçma gelecek.”
“Gelmez,” dedim.
“Ben normalde böyle hissetmem,” dedi yavaşça. “Yani… biri için uğraşmak, düşünmek… sinir olup yine de aklına gelmesi falan…iğrenç bir duygu ”
Gözlerini kahve fincanına dikti.
-Kesin manipüle ediliyorum yoksa ben böyle biri değildim düşünsene kardelen
“Sessiz kaldım.
“İlk defa oluyor özlem dedim
Başını çok hafif salladı.
“Evet.”
Bir yudum kahve aldı.
-Az konuşuyor mesela sinirim oluyorum ama hemen ne demek istediğimi hemen anlıyor
“Bu kötü bir şey değil,” dedim.
“Of Kardelen ya… benim hayallerimde Deniz Aras gibi bir adama aşık olmak vardı,” dedi Özlem.
“Deniz Aras?” dedim anlamayarak.
Özlem gözlerini kocaman açtı. “Sakın izlemedim deme. Arkadaşlığımızı gözden geçirmem gerekir.”
“Özlem… izlemedim işte,” dedim.
“Kızım, o delirtme insanı! Deniz Aras işte ya, bir marka,” dedi coşkuyla. “Hayallerimin adamı… o kurt bakışlarında hayat bulduğum, o gitarıyla beni bu beyaz yakalı dünyadan kurtaracak adam… Allah’ım ne olurdu ya…
Gözlerimi devirdim.
“Saçma sapan konuşma Özlem,” dedim. “Ayrıca sen sırf kontrolü kaybettin diye kaçak oynuyorsun.”
“Bilmiyorum,” dedi. “Kontrol bende değil gibi hissediyorum. Sevmem ben böyle şeyleri.”
Gülümsedim.
“yeter ama kendine gel fazla düşünme bence yoksa işin içinden çıkamazsın akışına bırak ,” dedim.
Özlem bana uzun uzun baktı.
“Sen de böyle hissediyorsun değil mi?” dedi.
Bir an durdum.
“Evet,” dedim. Sesim beklediğimden daha alçaktı
Gözlerimi kaçırdım.
“Korkut yanımda olsaydı…” dedim ama cümleyi tamamlayamadım.
Sonra toparlandım.
“Onunla kahve içmeyi özledim. Birlikte bir şeyler izlemeyi… en çok da yanında uyumayı.”
Özlem hafifçe gülümsedi.
“Birileri sevgilisini özlemiş.”
Ben de gülümsedim.
“Evet. Hem de çok.”
Başını salladı.
“Kardelen, insan bu kadar özler mi?”
Bir an düşündüm.
“Bu farklı,” dedim yavaşça.
“Nasıl yani?”
“Anlatması zor… ama galiba çok sevince oluyor. Sürekli aklında. İyi mi diye düşünüyorsun. Yanında olmayınca eksik hissediyorsun.”
Özlem sessizce dinledi.
“Ve şu an…” dedim alçak sesle, “ben pek iyi değilim.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Biraz tedirgin edici,” dedi Özlem.
“Evet,” dedim. “Zaten korkutucu.”
Bu kez ikimiz de sustuk.
Elimdeki kahveyi bir dikişte bitirdim.
Fincanı tezgâha bıraktım.
“Of…” dedim derin bir nefesle. “Özlem… ben sevgilimi çok özledim.”
Özlem kaşını kaldırdı, bana baktı.
“Yeni mi farkettin?” dedi hafif alayla.
Ben gözlerimi devirdim.
“Dalga geçme ya,” dedim. “Gerçekten içim sıkışıyor.”
Göğsüme dokundum.
“Böyle… sanki bir şey eksik gibi.”
Özlem beni süzdü.
“Sen bayağı gitmişsin,” dedi.
“Evet,” dedim hiç inkâr etmeden. “Hem de fena.”
Bir an sustum, sonra içimden geçen direkt döküldü:
Özlem hafifçe nefes verdi.
“Ben hâlâ anlamıyorum,” dedi.
Ben omuz silktim.
“Anlaman gerekmiyor,” dedim. “Sadece yaşayınca oluyor. Mesela… şu Maraşlı öküzüne bir şans verirsen
Özlem gözlerini kıstı.
Ben hiç durmadım:
“belki olur yani. Eniştem olarak görmeyi isterim. Sana uygun biri bence.”
“Niye uygunmuş canım?” dedi sinirle.
“Çünkü sen bazen kaçık olabiliyorsun,” dedim. “O daha aklı selim. Yani… eniştem çok aklı başında özlem, ancak onun gibi biri seninle baş edebilir.”
“Aşk olsun Kardelen!” dedi. “Ne baş belalılığımı gördün benim?”
Kollarımı bağladım.
“Sayayım mı?”
Kaşlarını kaldırdı.
“Say.”
Parmağımı kaldırdım.
“Bir: Üniversitede sana takıntılı olan çocuk.”
Özlem anında cevap verdi:
“Onu reddettiğim için herkese benimle yattığını söylemişti. Pislikti!”
Ben başımı salladım.
“ numarasını erkekler tuvaletine yazdın.”
Özlem omuz silkti.
“Hak etti Kardelen.”
-Çocuğun babasının telefon numarasını buldun kötü yola düşmüş falan dedi
-Hiç pişman değilim aklım hala yapmadıklarımda
Çocuğu bizim sude nin sevgilisi emre ye dövdürdün ayırca çocuk üniversiteden gidince lokma dağıttın.”
Özlem bu sefer hafif güldü.
“Abartıyorsun.”
ilk staj yerinde patronunu ifşaladın.”
“Karısını aldatıyordu!” dedi hemen. “Ben de karısına söyledim, ne olmuş?”
Ben gözlerimi devirdim.
“sevgilisine göndereceğin çiçeği karısına yolladın. üstelik evlilik yıl dönümlerinde kadın sinir krizi geçirdi ya
Özlem bir an durdu, sonra elini salladı.
“Ay ne olmuş ya…”
Ben derin bir nefes aldım, sonra ciddi ciddi baktım.
“Hiçbir şey olmadı,” dedim. “O yüzden diyorum ya… kadın adamı hastanelik etti ”
Özlem iç çekti.
Kollarımı bağladım.
“Alt komşu peki
Özlem’in yüzü bir anda kızardı
O bir hataydı Kardelen olur öyle şeyler ya
“sütlacı sevmiyor diye… haber kanallarının WhatsApp ihbar hatlarına şikâyet ettin
Özlem hemen savunmaya geçti:
“O kadın sürekli sütlacı istemiyorum diyordu bu apartmanda zarar verebilirdi minoşumuza
Ben devam ettim, durmadan:
“Sonra ne oldu? Adamlar bunu ciddi bir mesle sandı
Özlem gözlerini kapattı.
“Gelmeselerdi keşke…”
“Geldiler ama,” dedim. “Kapıya kadar geldiler. Kadınla röportaj yaptılar.”
Özlem yüzünü elleriyle kapattı.
Ben hâlâ anlatıyordum:
“ sosyal medyaya düştü linç yedi
Özlem iki eliyle yüzünü kapatı
“Hayvan hakları savunucuları kadını linç etti,” dedim. “Kadın bir hafta dışarı çıkmadı.” kapısının önünde eylem yaptılar
“Ben… o kadar büyüyeceğini düşünmedim,” dedi.
Ben kaşımı kaldırdım.
Özlem bana baktı.
“Biraz kontrolden çıkmış olabilir.”
gülmeye başladım.
“Biraz mı?”
Sonra başımı salladım.
“Bak işte… bu yüzden diyorum ya…”
“Sen tek başına kaosun.”
Özlem dudaklarını büzdü.
“Ama haklıydım.”
Hafifçe gülümsedim.
“Eniştem bence bunlarla baş edebilir.”
Özlem bana birkaç saniye boş boş baktı.
Sonra mutfak bezini kaptı.
“Bir daha ‘enişte’ dersen…”
Gülümsedim.
“Demem.”
“…şimdilik.”
Özlem gözlerini devirdi gülüyordu sinirden
Sarma tencerede ağır ağır pişiyordu . Kokusu mutfağa iyice yayılmıştı.
Ben tezgâhın bir köşesinde fincanları topluyordum. Özlem ise sandalyeye oturmuş, telefonu elinde tutuyordu
Bir süredir sessizdi.
Göz ucuyla baktım.
Kaşları hafif çatık, çenesini sıkmıştı.
“Ne oldu?” dedim, sesimi yumuşak tutarak.
Başını kaldırmadı.
Telefonu biraz daha sıkı tuttuğunu gördüm.
Yanına doğru yürüdüm.
“Özlem?” diye tekrar seslendim.
Bu sefer çok kısa cevap verdi.
“Hiç.”
.
Yanına oturdum.
Telefonunu masaya koydu düşünceliydi
Ne oldu dedim
-şey .. yorgunum ondan ya dedi
Sarmalar pişmiş, mutfakta o ağır, güzel koku iyice yerleşmişti. Özlem tencerenin kapağını kapatıp bir adım geri çekildi.
“Tamam,” dedi memnun bir sesle. “Oldu bu iş.”
Ben tabağı masaya koyarken Özlem mutfağın içinde bir ileri bir geri yürümeye başladı. Bir anda durdu.
“Şey…” dedi. “Yani şimdi gidip versem mi? Yanlış anlaşılmaz değil mi?”
Sırıtışı gizleyemedim.
“Ne oldu Kardelen?” dedi hemen.
“Hiç,” dedim.
Tezgâha yaslandım, onu izlemeye başladım.
Özlem aynanın karşısına geçti. Saçını düzeltti, üstünü çekiştirdi, omzunu, yakasını… sonra tekrar saçını.
Ben kollarımı bağladım.
“Evine mi götüreceksin?” dedim sakin bir sesle.
Özlem hiç bana bakmadan konuştu:
“Evinin adresini bilmiyorum ama Güney ’in şirketindedir şu an
Kaşlarımı kaldırdım.
“Plan yapılmış yani,” dedim.
-E herhalde canım
tekrar saçını düzelti
“Özlem… bence güzelsin.”
Gözlerini devirdi.
“Ay Kardelen…”
“Ben bir şey demiyorum. Git ver sarmanı.”
Özlem dudaklarını büzdü.
Ama aynaya tekrar baktı.
Bu sefer daha dikkatli.
Sarmayı saklama kabına koydu.
Ben arkasından seslendim:
“ gül kurusu rujunu sür sana yakışıyor .”
İçerden sesi geldi:
“Kes sesini!”
Gülmemi tutamadım.
Biraz sonra çıktı.
Hazırdı artık.
“Ben çıkıyorum,” dedi.
“Bize de kala kala tencerenin dibi kaldı.”
“Yine yaparım Kardelen,” dedi.
“Tabii yaparsın… anca seneye
Özlem hızlıca yanıma gelip yanağımı öptü.
Sonra kapıya yöneldi.
Ben arkasından seslendim:
“Enişteme selam söyle!”
Durdu.
Yavaşça döndü.
“Sen hâlâ mı?” dedi.
Ben sırıttım.
“Alışsan iyi olur,” dedim, omuz silkip.
Özlem gözlerini devirdi, başını iki yana salladı.
“Senin diline düşüren bu hayatın ta…” diye homurdandı.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Aaa, ayıp ama. Bana hem de,” dedim hafif alayla.
Bir adım yaklaştı, parmağını bana doğru salladı.
“Kardelen, vallahi saçını başını yolacağım bir gün.”
Dayanamadım, dil çıkardım ona.
Yüzü bir an ciddiydi
“Gül bacım, gül,” dedi sinirle “Ben burada gidip nemrut bir adamla uğraşacağım.”
Kollarımı göğsümde bağladım, hafifçe eğilip baktım ona.
“Ay hadi… ağlama ” dedim gülümseyerek.
dudaklarının kenarı hâlâ yukarı kıvrıktı.
Özlem çantasını omzuna geçirirken kapının yanında durdu. Bana şöyle bir baktı, o bakışı hiç masum değildi.
Kapıyı açtı ama çıkmadan önce dönüpı kapı pervazına yaslandı .
“Bu arada…” dedi. Dağ sığırcığın şimdi i Bulgaristan’da hangi kadının yanında acaba sonuçta odun da olsa eniştemiz yakışklı
“Özlem!”
Gülmemek için dudağını ısırıyordu.
“Ne var canım dedi
Yastığı kaptığım gibi fırlattım.
“Çık dışarı!”
Yastık kapıya çarptı, o çoktan geri çekilmişti.
Kahkaha atarak kapıdan çıktı.
“kıskanç Kardelen!” diye seslendi koridordan.
Kapıya doğru yürüdüm.
“Özlem var ya
Kapıya vardığımda çoktan dışarı çıkmış merdivenlerden koşarak aşağı gitti
“Delirtecek beni…” diye mırıldandım.
Özlem gittikten sonra ev bir anda sessizleşti.
Mutfağa geçtim. Tencerede kalan sarmalara baktım bir süre. Sonra bir tabağa dikkatlice dizdim. Yanına da bir kase yoğurt koydum.
Mihri’yi uyandırmak için odasına gittim. Yavaşça saçlarını okşadım.
“Mihri… hadi meleğim,” dedim fısıltıyla.
Gözlerini araladı, uykulu uykulu bana baktı.
-kardelen uyumak istiyorum
“Yemek vakti ye sonra tekrar uyu …
Başını salladı
Elinden tutup mutfağa götürdüm. Sandalyeye oturdu, hâlâ biraz mahmurdu. Tabağı önüne koydum.
Mihri merakla sarmadan bir ısırık aldı.
Bir an durdu.
Bir anda yüzünü buruşturdu.
“Ne oldu?” dedim.
“Şekeri fazla olmuş,” dedi ciddi ciddi.
Güldüm.
“Ne şekeri ya?”
Elindeki sarmayı aldım, ben de ısırdım.
Bir an durdum.
Sonra yüzüm değişti.
“…Hayır ya.”
Mihri’ye baktım.
“Özlem şekerle tuzu karıştırmış olmalı.”
Hemen telefonu kaptım. Özlem’e mesaj attım.
“SAKIN VERME! Sarmada şeker var!”
“İnşallah daha vermemiştir…” diye mırıldandım.
Mihri kolumu çekti.
“Ben acıktım,” dedi.
“Dur meleğim,” dedim. “Dışarıdan yemek söyleyelim mi?”
“Olur,” dedi.
Telefondan hızlıca ev yemekleri yapan bir yerden sipariş verdim.
Sonra mutfağı toparladım.
Mihri odasına gitti, sütlaçla oynamaya başladı.
Ben tekrar telefonu elime aldım.
Özlem’i aradım.
Çaldı ama cevap vermedi
Derin nefes aldım, sesli mesaj bıraktım:
“Özlem aç telefonu! Sakın o sarmayı verme, içinde şeker var! Ciddiyim!”
Telefonu yanımda tuttum.
Cevap yok.
İçimde garip bir huzursuzluk büyüdü.
Koltuğa uzandım, yarım kalan kitabımı açtım ama gözüm satırlarda değildi.
O sırada kapı zili çaldı.
Kaşlarımı çattım.
“Bu saatte kim…”
Kapıyı açtım.
Elinde kocaman bir buketle tanımadığım bir adam duruyordu.
“Kurye,” dedi kısa.
“ Kardelen Özer?”
“Evet, benim.”
Çiçekleri bana uzattı.
“Abla, şuraya imza alayım.”
Hızlıca imzaladım, kapıyı kapattım.
kapıya yaslandım.
Sonra yavaşça çiçeklere baktım.
“Mavi kardelenler.
Morla karışmış o ton… o kadar zarifti ki.
Parmak uçlarımla dokundum.
“Çok güzeller…”
Buketin arasındaki notu fark ettim. uzunca yazılmıştı
Kartı çıkardım.
Okudum.
Satırlar ilerledikçe
Böyle ağlayacağımı hiç düşünmemiştim. Kendimi tutamıyordum.
Bu sözler beni sarstı. Çünkü her cümle… benim hissettiklerimin karşılığı gibiydi. Sanki içimde olan ama söyleyemediğim ne varsa, o yazmıştı.
Eğer gerçekten bunları o yazdıysa… , ben onu hiç anlayamadan ölüp gidebilirdim
Bir itiraftı.
Bir özürdü.
Sanki zihninin kapılarını açmıştı bana. İçeri girmeme izin vermişti. En sakladığı, en kırılgan yerlerini göstermişti.
Ne denirdi ki buna…
Dünyadaki Tek Kardelenime ,
Gözlerinde gökyüzünü ve yeryüzünü izliyorum, köklerin bedenimi ele geçirmiş gibi hissediyorum. Bazen ne yapacağımı bilemiyorum; tıpkı gözlerine bakınca hissettiğim gibi.
Gözlerine bakınca rengini bile seçemiyorum. Mavi diyorum yetmiyor, yeşil diyorum yetmiyor… gözlerin yetememek gibi bir şey.
Gözlerin sen benim yetmezliğimsin. Dilimden çıkanlar bazen düşünmeden çıkıyor ama sana konuşurken yüz defa, belki daha fazla düşünüyorum. Çünkü seni incitecek tek bir harfin bile benden çıkmasını istemiyorum.
Yalnız olamam… üzülüyorsun. Ama üzülme, artık yalnız hissetmiyorum.
Konuşacak kimsem yoktu yanımda, ama şimdi asla yalnız değilim. Üzülme olur mu?
Seninle tanıştığımdan beri yalnız kaldığım her an için sanki daha fazla konuşuyoruz telafisi oldun sanki üzülme
Belki de yalnız olmayı hak etmişimdir.
Kardelen, biliyorsun…
Yüreğimdeki yaralar var. Gittiğim yerler, bıraktığım şeyler… bunların hepsini biliyorsun.
Bana kızgın olduğunu, kalbinin bana küstüğünü de biliyorum.
Benim kadar gerçekleri sen de görüyorsun.
Artık gözünde bir “dağ sığırcığı” olmam.
Bak, senin için duygularımı artık söylüyorum.
Ama aslında sözlere de gerek yok.
Seninle kelimeleri, sözcükleri aştığımızı düşünüyorum.
Konuşmadan da beni anladığını biliyorum.
Bana kızma…
Hâlâ çiçeklerden anlamıyorum papatya ,lale herneyse aynı işte ne önemi var değil mi
Tek bildiğim çiçek karanfil.
Karanfil… kaybettiğim insanların mezarına götürmek için bildiğim çiçek.Aslında bir süre sonra bana güzel gelmeye başladı diğer çiçeklere bakmadan direkt karanfil alıyorum diğer çiçekler ellerimde tutamayacağım kadar saf belki de
Yıllar sonra kardelen oldu işte.
Ama tek sen benim için tek kardelensin.
Çiçekler başka bir isim alsın.
Senin ismini çalmışlar gibi çünkü…
Kardelenim.
“Dağ sığırcığı seni öldüreceğim…” dedim kendi kendime, gözlerimi silerek.
“Pislik… ağlattı beni. Güzel söz söyle dedim, ağlat demedim ki be…”
Tam o sırada Mihri ile sütlaç
Beni izliyordu.
Elimdeki çiçeklere baktı.
“Mihrim bak, dayın göndermiş.”
Yanıma geldi.
“Bunlar ne ki?”
“Bunlar mavi kardelen.”
Başını eğdi.
“Senin isminde çiçek mi var?”
“Evet var.”
Gözleri büyüdü.
“Dokunabilir miyim?”
“Dokun güzelim,” dedim gülümseyerek.
Çiçekleri dikkatlice ona uzattım. Mihri yapraklarını okşadı.
.
Bir tane kulaklarının arkasına koydum
“Güzel oldun,” dedim.
Mihri aynaya bakar gibi hafifçe döndü.
Gülümsedi.
“Ben de çiçek oldum.”
“Oldun,” dedim.
Sonra iç çekip doğruldum.
“Mihrim, benim kısa bir işim var. Hemen geliyorum.”
odadan çıktım.
Kendi odama geçip telefonu elime aldım.
Ve Korkut’u aradım.
Telefon çalıyordu.
“Şu an açmazsa var ya…” diye söylenirken—
“Nihayet” açıldı.
“Efendim?” dedi alaycıydı sesi
“Korkut seni öldüreceğim!” dedim hiç beklemeden.
“Ne yaptım kardelenim?” dedi sakin sakin.
“Senin beni ağlatmaya hakkın yok!” dedim. “Çiçekler çok güzeldi…”
“Kardelen… cinlendin mi?”
“Saçmalama! Sığırsın sen… dağ sığırı!”
benden ne istiyorsun sen?” Romantik ol dedin, oldum.”
“Oldun ama… fazla oldun,” dedim.
“Ne yapayım? ölçüsü var mı bunun?”
“Var,” dedim. “Beni ağlatmayacak kadar.”
“Notta da güzel şeyler yazmışsın… sen böyle yazmayı kimden öğrendin ayrıca, pislik sığır ?”
“Kimden öğreneyim Kardelen? Mantıksız sevgilimden.”
“Ne alaka?”
Karşıdan kısa bir nefes sesi geldi.
“Yanıma her gelişinde… kitap bırakmıyor musun, güzelim?”
Bilerek bırakıyordum belki okur diye
“…Evet,” dedim usulca. “Okumaya vaktin olmuyor diye…”
“Resmen seninle işgal altındayım,” dedi.
“Her yerde varsın.”
Sessiz kaldım.
“İşte ben de…” dedi sonra, biraz duraksayarak.
“Okuyorum artık.”
“Gerçekten mi?”
“Şiir,” dedi. “Şiir okumayı seviyorum.”
Araya kısa bir sessizlik girdi. Telefonda onun nefesini duyuyordum.
“Okuyunca…” dedi sonra daha yavaş,
“sen geliyorsun aklıma.”
Parmaklarım telefona daha sıkı sarıldı.
“Yani…”
“her okuduğum satırda… her dizede seni düşünmem… mantıksız mı?”
Gözlerimi kapattım.
“Bilmem…” dedim. “Başkasını mı düşünmek istiyorsun?”
“İstemiyorum,” dedi
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
“Neyi?”
“Seni düşünmemeyi,” dedi.
“İstemiyorum.”
Boğazım düğümlendi.
“Bu… kötü bir şey mi?” diye fısıldadım.
“İstemesem de oluyor.”
Sessizlik yine çöktü aramıza.
“Kaçamıyorum senden,” dedi sonra, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle.
-Kaçıyorsun dedim sinirle
Telefonu kulağıma daha sıkı bastırdım..
“Kardelenim… bana kızmayı bıraksan mı artık?” dedi.
Gülümsedim.
“Ne yapayım?” dedim. “Sen burada olsan kızmam… sen yoksun ya, sinirleniyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Öyle mi…” dedi. “Bak sen… itiraflarını dinleyeceğim anlaşılan.”
“Dinle,” dedim hiç düşünmeden. “Şu an olsaydın… öpüşürdük.”
Cümle ağzımdan çıktığı anda durdum.rezil kardelen kuduruk kardelen başımı odamdaki dolaba yasladım
Gözlerimi kapattım.
“...Korkut,” dedim hızlıca. “Kapatıyorum ben. Hayırlı geceler sevgilim. allah kaderden kazadan korusun
“Dur dur kapatma,” dedi hemen. “Önce beni tahrik edip sonra hacı dedeme bağlayamazsın.”
“Senin deden hacı mıydı keşke örnek alsaydın Korkut
“Biz dini bütün aileyiz,” dedi hiç bozmadan. “Ayrıca konuyu dağıtma.”
“Dağıtmıyorum,” dedim.
“Dağıtıyorsun,” dedi. “Demek öpüşmek istiyorsun. Gelince öpersin beni.”
“Öpmekten kast ettiğim yanaktan,” dedim gayet masum bir sesle.
“Ben dudak tiryakisiyim be Kardelenim.”
“Öyle mi?” dedim. “Kötü alışkanlık.”
“Sen başlattın,” dedi.
“Yok,” dedim. “Ben masumum.”
“Hiç değilsin,”.
“Anca lafta yani Korkut,” dedim. “Biraz icraat gerek sevgilim.”
Hiç beklemeden cevap verdi.
“Kardelen… icraata geçersem bu laflarına pişman ederim.”
Dudaklarım kıvrıldı.
“Pişman etmeni bekliyorum açıkçası,” dedim cilveli bir sesle.
Onun sesi bir anda boğuklaştı.
“Sen var ya…” dedi.
“Ne?” dedim.
“Bilerek yapıyorsun.”
“Evet,” dedim hiç utanmadan. “Çünkü senin de hoşuna gidiyor. Hacı dedenden utan biraz bence.”
Korkut hafifçe güldü.
“Hacı dedem var ya… kesin bana sövüyordur şu an,” dedi. “Hâlâ sana dokunmadığım için.”
Gözlerimi devirdim.
“O zaman haklıdır belki ,” dedim.
“Kesin regl gününe yaklaştın sen, değil mi? Beni böyle kullanmandan belli.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne alaka ya?”
Ama… içimden hızlıca hesapladım.
Ve yüzümde istemsiz bir ifade oluştu.
“Ne oldu?” dedi.
“Şey…” dedim. “Haklı olabilirsin.”
.
“Biliyorum.”
“Çok bilmiş,” dedim.
“Sen daha fenasın,” dedi.
Gülümsedim.
“Ama bak,” dedim. “Regl günümden önce gelirsen iyi olur.”
“Niye?” dedi.
“Yoksa o laflar icraata geçemez biliyorsun,” dedim rahatça.
“Kardelen güzelim…Neden ikimizi de zor duruma sokuyorsun?”
“Zor duruma sokmuyorum,” dedim.
“Özlüyorum seni… öpüşmek istiyorum. Bir de boynunu koklamayı özledim.”
“Kardelen sus,” dedi kısık ama baskılı bir sesle. “
“Nedenmiş o Korkut?”
“Çünkü…” dedi, nefes vererek. “Hiç beni düşünmüyorsun anca kendini . Sevgilin uzakta, özlemiştir diye bir fotoğraf atmıyorsun düşüncesiz kadın
Gözlerimi devirdim.
“Var ki sende fotoğraflarım Korkut. Aç bak.”
“Ben daha detaylı olanlardan bahsediyorum,” dedi bilerek.
Dudaklarımı dişlerimin arasına aldım.
“Asla,” dedim net. “Sana öyle fotoğraflar atamam.”
“Diyorsun,” dedi.
“Diyorum,” dedim. “Hani dindar falandın… ayıptır bir kere, günahtır.”
”
“Orasını karıştırma,”
“Dini bütün sevgilim şu an günah işliyorsun ama, hani?” dedim alayla.
Bir anda sustu.
Sonra sesi değişti.
“Üzülürüm ben,” dedi.
Kalbim anında huzursuzlandı.
O tonu… dayanamazdım.
Refleksle konuştum:
“Üzülme… ben şey ederim yani… sevgilim
Sözüm yarıda kesildi.
Onun o alaylı, hafif aşağıdan bakan tonunu duyunca.
“Kardelen…” dedi.
“Bu saflığın… inşallah bana karşıdır, sevgilim aksini düşünmek beni çıldırtır
“Ne demek istiyorsun?” dedim sertçe.
“Pislik!” dedim. “Senin kalbin kırılmasın diye uğraşıyorum, sen dalga geçiyorsun! Dalga geçme Korkut efendi. dalga geçme Saf değilim ben.”
“Kardelen…” dedi daha ciddi. “Özledim diyorum sana. Fenayım.”
“Anlaşılan tek kuduran ben değilim Korkut.”
Kısa bir sessizlik.
Sonra sesi iyice düştü.
“Kardelen güzelim… tenini özledim. Kokunu… daha sayayım mı nerelerini özlediğimi?”
Kalbim bir an duraksadı.
Ay şey yani… Korkut… ciddi misin sen?”
“Sevgilin olarak istemek suç mu?” dedi. “Senin yüzünden alıştım sana… ama zorlamam seni.”
Bu sefer ben sustum.
Yanaklarım ısınmıştı.
“Karşılıklı o zaman…” dedim kısık bir sesle. “Ben de seni görmek istiyorum.”
“Şu an müsait değilim,” dedi.
Kaşlarım çatıldı.
“Neredesin sen?” dedim sinirle. “Neden bana müsait değilsin?”
Kardelenim…”
“lDoğruyu söyle,” dedim hiddetle.
“Kısa bir buluşmam var.”
“Nerede?”
“Gece kulübünde.”
Bir an durdum.
“Öyle mi…”
“Yanlış anlama,” dedi hemen.
“Ne anlayacağım be!” dedim. “Hele bir kadına bak… seni mahvederim!”
“Edersin, biliyorum,” dedi hafif gülerek.
“Aklını başına al yani,” dedim.
“Kardelen…” dedi. “Neden Kardelensin sen?”
“Dikkatimi dağıtma!” dedim. “Sinirliyim.”
“Ne yapayım… sinirlenince fazla sevimlisin.”
“Sevimli değilim!” dedim. “Sinirliyim!”
“İnan benim kadar olmazsın,” dedi. “Sevgilimin koynunda uyumak varken… saçma bir yerde, saçma insanlarla uğraşıyorum. Beni tanıyorsun.evine bağlı bir erkeğim beni alırsan pişman olmazsın
“O erkek böyle giderse…” dedim. “Sevgilisinin koynunu unutsun bence.
“Unutsun mu?” dedi.
“Unutsun,” dedim.
“Bir bakışıma bakar
Gözlerimi devirdim ama gülmemek için zor tuttum.
“Korkut sen var ya…” dedim. “Seni kırbaçlarım yeminle.”
“Deneriz güzelim,” dedi. “Yatakta değişik….”
“SUS!” dedim hızla . “Ne dersem boş. Sen arsızsın.”
Tam o sırada Mihri’nin sesi geldi.
“Korkut, Mihri çağırıyor,” dedim. “Kapatıyorum.”
Boncuğu öp benim için
öperim ” dedim.
“Ararsın,” dedi.
Gülümsedim.
“…Ararım.”
“Kardelen… beyaz tercihimdir sevgilim,” dedi.
Cümlesini öyle bir yerde bırakıp kapattı ki…
Bir an telefon elimde öylece kaldım.
“Pislik…” diye mırıldandım
Odanın kapısını açtım.
Mihri kapıda durmuştu.
-kapı çaldı kardelen
“Tamam meleğim,” dedim.
Kapıyı açtım, yemeğin ücretini ödedim. Poşetleri alıp mutfağa geçtim
Mihri çoktan salona geçmişti.
Animasyon açtım. Yanına oturdum.
Birlikte yemeye başladık.
O arada ben fark etmeden gülümsüyordum.
“Niye gülüyorsun kardelen kendi kendine ?” dedi Mihri ağzı doluyken.
“Hiç,” dedim. “Aklıma bir şey geldi.”
Şüpheli şüpheli baktı ama bir şey demedi.
Yemek bitince o hemen yerinden fırladı. Koşa koşa odasına gitti, sonra elinde dergiyle geri geldi.
“ bak öğretmenim verdi bana
Yanıma oturdu. Açtı sayfaları.
“… bu ne?”
“Gezegen,” dedim.
“Yer çekimi ne?”
Gülümsedim.
“Her şeyi merkeze çeken bir kuvvet.”
“Bizi de mi çekiyor?”
“Evet.”
Dergiye bakıyormuş gibi yaptım ama aklım…
Başka bir yerdeydi.
bak!”
Mihri dergiyi kucağına çekip sayfayı açtı.
Ben onu izlerken istemsizce gülümsedim.
Bir an durdu, başını kaldırdı.
“Kardelen…”
“Efendim?”
“Dayım seni çekip öptü ya alnından … onun gibi mi yer çekimi?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Mihrim… böcek vardı, onu aldı,” dedim toparlamaya çalışarak.
Kaşlarını çattı.
“Böcek olmadan öpemiyor mu? Arkadaş değil misiniz siz?”
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
“Evet… arkadaşız dayınla,” dedim.
Mihri bir süre bana baktı, sanki pek ikna olmamış gibiydi.
Sonra tekrar dergiye döndü ama yüzündeki o meraklı ifade kaybolmadı.
Ben de başımı hafifçe yana çevirip derin bir nefes aldım.
en kısa sürede bir ilişkimiz olduğunu söylemeliydik meleğime
.
“Hadi meleğim, animasyonumuzu bitirelim, sonra uyuyalım olur mu?” dedim.
Başını salladı.
Yan yana oturduk. Mihri gözlerini ekrandan ayırmadan izliyordu ama bir süre sonra bakışları yavaşladı. Başını omzuma yasladı.
Küçük elleri hâlâ kumandadaydı ama artık ekranı takip edemiyordu.
biraz daha…” diye mırıldandı.
Başını yana eğdi.
uykuya daldı.
Gülümsedim.
Kumandayı usulca elinden aldım.
“Tamam meleğim…” dedim kısık sesle.
Kucağıma aldım.
Odaya taşıdım, yatağa yavaşça bıraktım. Üstünü örttüm.
Tam o sırada ayaklarımın dibinde bir hareket hissettim.
Sütlaç peşimden gelmiş, meraklı meraklı etrafı izliyordu.
hemen yatağın kenarına çıktı, Mihri’yi kokladı.
Bir süre sessiz kaldı.
Mihri uyuyordu.
onu izliyordu.
Ben de onları.
Bir an öyle kaldık.
Sonra sessizce odadan çıktım.
Salona döndüm.
Telefonu elime aldım
çiçeklere baktım.
Dudaklarımı hafifçe ısırdım.
odama geçtim Kapıyı kilitledim. Ne olur ne olmaz diye… Mihri aniden baskın yapsın istemiyordum.
Bir an Özlem’le çıktığımız alışveriş geldi aklıma. Bir sürü iç çamaşırı almıştık
Özlem’in ilerisi görüş seviyesi mükemmeldi
Derin bir nefes aldım.
Dolaba gittim.
Kutuları açtım.
Kırmızı takım ilk gözüme çarptı. Fazla iddialıydı… hatta biraz fazla cesur. Bir an durup baktım.
“Bunu gerçekten almış olamam ” dedim kendi kendime.
Sonra beyaza kaydı gözüm.
Korkut’un sevdiğini söylediği renk.
İçimde garip bir heyecan oldu.
Beyaz dantel takımı elime aldım.
İlk kez böyle bir şey giyecektim.
Üstünü giydim.
Ama bir şey fark ettim… biraz dardı.
“Yok artık…” dedim aynaya bakarken.
Yanlışlıkla bir beden küçük almışım. 85 değil, 90’dım ben.
Altına beyaz tanga giydim.
Aynaya baktığımda bir an kendimi tanıyamadım.
Üzerine ince beyaz tül geceliği geçirdim.
Hiçbir şeyi tam kapatmıyordu ve dünya kadar para ödemiştim üstelik
paramı geri istiyorum, paramı geri istiyorum gitti paracıklarım
Tam o sırada kapının önünde bir miyavlama sesi duydum.hemen odanın kapısını açtım sütlaç kapının önünde bana bakıyordu
miyavlarsa mihri uyanırdı
Sütlaç.
ay dur lütfen kızım mihri uyanacak
“Gel bakalım,” dedim kapıyı açarak.
Odaya girdi, beni süzdü.
“Ne bakıyorsun?” dedim gülerek. “Adam beni özledi diye süslenmeyeyim mi?”
Sütlaç yine miyavladı.
“Tamam tamam…”
Göstereceğim ama eletmeyeceğim
Saçımı hızlıca açtım, dalgalandırdım.
Dudaklarıma gloss sürdüm.
Bir an durup aynaya tekrar baktım.
“Abarttım mı acaba…” dedim.
Ama sonra başımı salladım.
“Yok… olsun. ”
Telefonu elime aldım.
Ekrana baktım.
Aynanın karşısına geçtim. Kalçalarımı gösterecek şekilde poz verdim.
Ama olmamıştı millet yapınca seksi oluyordu ben yapınca musluğu tamir eden gelen ustanın çatalına benzemişti ya
. Nihayet beşinci denemeden sonra güzel, etkileyici bir poz yakaladım biraz … yani olduğuna inanmak istedim.
“Sütlacım gel bakalım,” dedim.
Sütlaç’ı kucağıma aldım ve onu öperken poz verdim. Korkut sütlacı görünce kesin sinirlencek onu gıcık etmek en sevdiğim şeydi
Fotoğrafı çekip Korkut’a gönderdim.
“Ekranı kilitlemeden telefonu elimde tuttum.
Bir süre sonra bildirim geldi.
Gördü.
Mesajı açtı.
Altında yazıp yazıp sildiğini gösteren küçük hareketler belirdi.
“Ne yazıyor…” diye fısıldadım.
Yazdı… sildi.
Yazdı… sildi.
En sonunda hiçbir şey gelmedi.
Sadece boş ekran.
Bir an öylece kaldım.
Telefon elimde, bakışlarım ekranda.
İçimde garip bir boşluk oluştu.
“Tamam…” dedim kısık sesle. “Demek beğenmedi.”
Sütlaç yanıma geldi, bacağıma sürtündü.
Ona baktım.
“Boşuna mı yaptım yani?”
Telefonu masaya bıraktım.
Ekrana tekrar baktım.
Hâlâ bir mesaj yoktu.
Omuzlarım hafif düştü.
“Saçmalama Kardelen,” dedim kendime. “Abartıyorsun.”
Tam o anda telefon yeniden titredi.
Korkut’tan sesli mesaj geldi.
Açtım.
“Şu an senin yüzünden bir bar tuvaletindeyim insan içine çıkamayacak haldeyim
sesi boğuktu
Ben de sesli mesaj gönderdim.
“Söz verdiysem yaparım sevgilim ben adı geçenlerle rakip bile değilim . Beğendin mi?” dedim cilveli bir sesle.
Tekrar sesli mesaj yolladı.
“Şu an iyi değilim Kardelen…göbek deliğine kadar her yerini gördüm sesi derinleşmişti
tekrar sesli mesaj yolladım
“Sevgilim… ben böyle olacağını düşünmedim ki, sen istedin diye vallahi…
Korkut arıyordu şuan ürküyordum resmen adamı kudurtmuştum
hemen cevaladım
“Kardelenim… hâlâ o gecelikle misin?”
Kısa bir duraksadım.
“Hıhı,” dedim.
Derin bir nefes aldı.
“Kafayı yedireceksin. Fena durumdayım…” dedi, sesi biraz düşerek. “Beni böyle zor durumda bırakıyorsun. Kalçaların …her yerin ”
Yatağın kenarına oturdum, parmaklarım çarşafın üzerinde gezindi.
“Abartıyorsun,” dedim cilveli bir tonla.
“Abartmıyorum,” dedi hemen. “Sen farkında değilsin
“Belki de farkındayımdır,” dedim yavaşça.
,
konuşturma, beni dedi. “Zaten sinirliyim, bir de sen…”
Sözünü yarım bıraktı.
Gülümsedim.
“Ben ne yaptım ki?”
“Hiç,” dedi. “Sadece… aklımı karıştırıyorsun.”
Başımı yastığa yasladım.
“Ben sadece seni özledim, memnun musun şimdi ” dedim.
Korkut bir süre hiçbir şey demedi. Sanki söyleyeceklerini toparlıyordu.
Kısa bir nefes verdi.
“Kardelen… gördüğüm şeyden memnun olmamak mümkün mü?”
Gözlerimi kapattım, istemsizce gülümsedim.
“Yani beğendin?” dedim, biraz daha üzerine giderek.
“Beğenmek az kalır,” dedi.
Sesinde hâlâ o bastırdığı duygu vardı ama bu sefer daha kontrollüydü.
“İyi o zaman,” dedim. “Boşuna almamışım.”
“Zaten sen…” dedi, yine yarım bıraktı.
“Ne ben?” dedim merakla.
“Hep güzel görünüyorsun,” dedi sonunda,
Yatağa uzandım, telefonu kulağıma daha sıkı bastırdım. Sesim biraz düştü.
“Senin için almıştım,” dedim utangaç bir şekilde.
Korkut kısa bir süre sustu.
“Başka neler aldın?” dedi sonunda.
Bir an gülümsedim, gözlerimi tavana diktim.
“Yani… her renkten almış olabilirim,” dedim kaçamak bir sesle.
Derin bir nefes aldı.
“Kardelen… hiç yardımcı olmuyorsun ama o utangaç kadına ne oldu şuan ”
Haklıydı utangaçtım ama korkut ile olunca rahatlıyordu bedenim ondan utanmıyordum sanki
“Oluyorum aslında,” dedim hafifçe.
“Hayır,” dedi. “Sen beni zor durumda bırakıyorsun.”
Sesi bir an ciddileşti.
“Ben şu an iyi değilim… kendimi toparlamam gerekiyor.”
“Korkut…”
Kardelen, seni daha fazla zorlayamam. Şu an fazla kötüyüm, tahrik olmuş durumdayım; böyle insanların içine çıkamam güzelim benim.
Yatağıma uzandım.
-Şu an yatağımdayım sevgilim
“Kardelen, hayır,” dedi boğuk sesle.
“Korkut, bırak kendini bana.”
-Hayır dedim Kardelen senin gözlerinin içine bakarak yapmak istediğim o kadar şey var ki yedekle sen bence o beyaz takımı… parçalanabilir,
yutkundum
“Saçmalama, bir sürü para verdim. Memur maaşını biliyorsun, değil mi?” dedim.
“Kardelen…” dedi sesi düşerek. “Şu an hiçbir şey umurumda değil. Sen oradasın… ben buradayım. Yanına gelmek istiyorum ama…”
Sustu. Nefesi kesik kesikti.
“Gel o zaman, Korkut,” dedim. “Kim tutuyor ki seni?”
Bir an sessizlik oldu.
İkimizin de nefesi düzensizdi.
- Geldiğimde aynı bu vahşilikten istiyorum
sesi daha karanlık, daha sertti,
beklentini düşür,” dedim.
mayışmış bir halde
“Düşürmem,” dedi net.
“Düşür,” dedim. “yoksa seni eve almam kuduruk bir adamla baş edemem
“Açarsın,” dedi.
“Açmam.”
“Açarsın,” dedi yine aynı sakin özgüvenle.
Gülümsedim
yine de… beklentini düşür.”
“Geç kaldın,” dedi.
“Niye?”
“Beni çoktan yükselttin güzelim ”
“Korkut, bana iyi geceler dile yoksa biz sabahlayacağız.”
“İyi geceler, düşüm…”
“Ben senin kadar güzel cümle kuramıyorum ama sen de benim düşümsün. Seni hep düşlemek istiyorum. Hayallere dokunmak mümkün mü bilemem ama sana o yüzden dokunacak kadar yakın ve uzağım.”
“Ne bu?”
“Kardelen, git zıbar.”
“Ne var be?”
“Bir daha bana dağ sığırcığı deme, zira sen kütüksün.” dedi
“Bana kütük diyemezsin. Ben kadınım, kadın!”
“Tamam Kardelen, en kadın sensin sus ve o güzel gözlerin uysun artık yazık değil bana resmen elinde soytarı oldum
“Sana da iyi zıbarmalar sığır. Ayrıca bir daha sana fotoğraf falan atmam. Sana yaptığım cilveyi bir ineğe yapsaydım şimdi bir danamız olmuştu.”
“Kardelen, seni bir inekten kıskanmak istemiyorum . O yüzden şimdi git uyu, benim asabımı bozma.”
derin nefes verdim
“Kızgın mı kapatacağız?” dedim üzgünce.
“Güzelim, sana kızar mıyım… yavru kaz gibisin, kızılır mı sana?” dedi.
“İyi geceler anne kaz,” dedim.
“Kardelen, sana ne desem boş…” diye mırıldandı.
“Çok öptüm seni.”
Telefonu kapattıktan sonra bir süre ekrana baktım.
Sonra yavaşça yatağa uzandım.
Yorganı üzerime çektim.
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
“Salak…” diye mırıldandım, ama sesimde kızgınlık yoktu.
Aksine… içimde garip bir sıcaklık vardı.
Gözlerimi kapattım.
Ve fark etmeden daha da gülümsedim.
“Odun…” dedim bu sefer fısıltıyla.
Yastığa yüzümü gömdüm.
Sütlaç kapının önünde hafifçe miyavladı sonra yanıma geldi hemen kollarıma aldım öptüm
Kendi kendine sırıtıyordum
Yastığa yüzümü gömdüm.
Burnumu yastığa bastırdım.
“Bir de ciddi ciddi ‘git uyu’ diyor… sanki kendi uyuyabiliyor.”
Gözlerim ağırlaşmaya başladı.
“Ben olmasam kesin duvarla konuşur baban …” değil mi sütlaç
sütlaç ise bu ne yapıyor bu modunda bana bakıyordu
patileri ile ellerimi tırmalıyordu
Sesim gittikçe kısıldı
“Neyse…”
“Benim dağ sığırcığım …”
Son kelimelerim fısıltıya dönüştü.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 77.58k Okunma |
3.66k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |