38. Bölüm

34. Bölüm

Farah Sarsılmaz
sarsfarah_

Cihan Batur

Bugün, hayatımın belki de son güzel sabahına uyanacağımı bilmiyordum.

Eğer bilseydim... belki de gözlerimi hiç açmak istemezdim. Çünkü o sabah, her şey olması gerektiği gibiydi. İçimde en ufak bir şüphe, en küçük bir huzursuzluk yoktu.

Kollarımın arasında, dünyadaki en sevdiğim kişi duruyordu.

Gazel...

Derin ve huzurlu bir uykunun içindeydi. Yüzünde her zamanki o sakin ifade, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm... Sanki rüyasında bile mutluydu.

Ve biz yalnız değildik.

Kızımız da bizimleydi. Henüz dünyaya gelmemiş olsa da varlığını öyle güçlü hissettiriyordu ki... Sanki aramızda nefes alıyordu. Gazel'in karnına her baktığımda, içimde tarifsiz bir heyecan yükseliyordu. Şunun şurasında ne kalmıştı ki? Sadece birkaç hafta... Belki daha az. O küçücük elleriyle parmağımı tutacağı anı düşündükçe kalbim hızlanıyordu. Onu ilk kez kucağıma alacağım o an... hayatımın en gerçek, en saf anı olacaktı.

Güneş'im...

Bizim mucizemizdi o. Bizi bir araya getiren, yarım kalan ne varsa tamamlayan bir armağandı. İsmini söylerken bile içim ısınıyordu. Tıpkı adı gibi hayatımıza ışık getirecekti, karanlık ne varsa silip süpürecekti.

Onu çok sevecektik.

Her şeyden, herkesten çok...

Elim farkında olmadan Gazel'in karnının üzerine kaydı. Parmaklarımın altında kızımın varlığını hisseder gibi oldum. O an içimden sessizce bir söz verdim.

"Kızım..." dedim, "sana söz veriyorum. Ne annenin ne de babanın yaşadığı zorlukları sana yaşatmayacağız. Seni koruyacağız. Seni hep seveceğiz."

"Cihan?"

Gazel'in uykulu, yumuşak sesi düşüncelerimi böldü. Gözlerimi ona çevirdim, hafifçe gülümsedim. "Seni uyandırdım mı?" diye sordum, biraz mahcup bir tonla.

Gözlerini ovuşturdu, başını hafifçe sağa sola salladı. "Hayır," dedi, ardından küçük bir kıkırtı bıraktı. "Zaten uyanmıştım. Sadece seni beklerken tekrar uyuyakalırım diye gözlerimi kapamıştım."

İçim eridi.

Eğilip saçlarına bir öpücük bıraktım. "Biliyor musun güzelim," dedim alçak bir sesle, biraz da imalı, "aslında bugün hiç yataktan kalkmayabiliriz."

Kaşlarını hafifçe kaldırdı, yüzünde yavaş yavaş o tanıdık gülümseme yayıldı. "Birbirimizi sevsek mesela...özlem gidersek" diye fısıldadım.

Dün gece yaşadığımız onca şeyden sonra ikimiz de yorgunluktan bitap düşmüş, birbirimize sarılıp uyuyakalmıştık. Hasretimizi tam anlamıyla giderememiştik. Belki de bu yüzden bu sabahın cazibesi daha da büyüktü.

Gazel, gür bir kahkaha attı. Yavaşça doğrulup bana omzunun üzerinden baktı. "Yaramazlık mı yapalım?" dedi, dudaklarını hafifçe ısırarak. "Nasıl olacak ki..."

Sırıttım.

"Çok güzel olacak," dedim hiç düşünmeden. Onu nazikçe tekrar kendime çektim. Başını yastığa koyarken uzun, kıvırcık kahverengi saçları yastığın üzerine yayıldı.

O an yine büyülendim.

Gözleri... o kocaman, yemyeşil gözleri bana öyle bir bakıyordu ki, içim bir kez daha ona teslim oldu.

"Söylesene..." diye mırıldandım, yanağına düşen bir tutam saçı kulağının arkasına alırken. "Ben nasıl bir iyilik yaptım da Allah seni bana yazdı?"

Gözlerini yukarı kaldırdı, sahte bir düşünce haliyle. "Bilmem," dedi mızıkçı bir tonla. Sonra tekrar bana bakıp gülümsedi. "Ama iyi ki yazmış, değil mi?"

Onun oyununa uymak istedim. "Bilmem..." dedim.

Anında koluma hafifçe vurdu. Kaşlarını çattı. "Çabuk onayla beni! Yoksa kalkıp giderim!"

Gülmemek için zor tuttum kendimi. Onu kızdırmak, bu halini görmek ayrı bir keyifti."Seninle her karşılaşmamız olaylı geçiyor..." diye başladım.

"Cihan!" diye bağırdı. Kapıyı işaret etti. "Bak gidiyorum!"

Gerçekten kalkmaya yeltendiğinde onu hemen tuttum. İnatçılığını bir an unutmuşum.

"Tamam tamam!" dedim gülerek. "İyi ki seni bana yazmış."

Zaten başkası da olamazdı.

Zafer kazanmış gibi gülümsedi. "Aferin," dedi. Sonra aniden elimi tutup göğsüne bastırdı. "Her ne olursa olsun," dedi ciddi bir sesle, "şunu sakın unutma Cihan. İlk ve son aşkımsın. Buranın da tek sahibisin. Sakın beni bırakma... yoksa bir daha atmaz."

Bir anda içim daraldı. "Ne oldu?" dedim endişeyle. "Bir anda neden böyle bir şey söyledin?"

Duraksadı. "Öyle... içimden geldi," dedi sadece.

Şüpheyle baktım ona. Kaşlarının arasındaki o küçük çizgi belirginleşmişti yine. Bana her inatlandığında yüzünde oluşan o ifade… Hem çocuk gibiydi hem de insanın içini titretecek kadar güzeldi. Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı. İçimde kabaran sevgiyi bastırmaya çalışsam da gözlerim ele veriyordu beni.

"Öyle mi?" dedim hafifçe.

Sesim sakin çıksa da içimde kopan şeylerin tarifi yoktu. Bir adım daha yaklaştım ona. Aramızdaki mesafe zaten yok denecek kadar azken, yine de yetmiyormuş gibi hissettim. Eğildim, saçlarının mis gibi kokusu yüzüme çarptı. O an dünyadaki bütün gürültü sustu sanki. Sadece onun nefesi vardı, bir de kalbimin deli gibi atışı.

Kulağına doğru eğilip fısıldadım. "Sana kötü bir haberim var güzelim... istesen de benden kurtulamazsın. Bizi ancak ölüm ayırır."

Sözlerim biter bitmez yüzü değişti. Gözlerindeki sıcaklık bir anda telaşa dönüştü. Hemen itiraz etti. "Ölüm falan deme!" dedi kızarak. "Bir daha duymayayım."

Sesindeki o korku içime işledi. Sanki gerçekten kaybetmekten korkuyordu beni. O küçücük cümlede bile sevgisini hissedebiliyordum. Derin bir nefes aldım. Parmaklarım istemsizce saçlarının ucuna dokundu. Onun yanında insanın içindeki bütün fırtınalar diniyordu. "Haklısın," dedim yumuşakça.

Bir an gözlerimi kapattım. Onun kokusu… huzur gibi işliyordu içime. Yorulduğum her anda sığınabileceğim tek yer oymuş gibi.

"Gazel..."

"Cihan..." diye karşılık verdi, uzatarak.

Adımı onun ağzından duymak bile başka hissettiriyordu. Sanki yıllardır eksik kalan bir şey tamamlanıyordu her seferinde. İçimdeki sevgi öyle büyüdü ki taşmaması imkânsızdı artık.

Dayanamadım. Kelime kelime döküldü hislerim dudaklarımdan.

"Güzelim..."

Yanağından öptüm usulca. Teninin sıcaklığı dudaklarımda kaldı.

"Tatlı belam..."

Elim yavaşça karnına gitti. Orada sadece ona değil, bize ait bir mucize vardı artık. Bunu düşündükçe bile nefesim değişiyordu.

"Kızımın annesi."

Gözleri bir an dolacak gibi oldu. Benimse boğazım düğümlendi. Elini tuttum, yavaşça kalbimin üzerine koydum. Kalbim avucunun altında deli gibi çarpıyordu.

"Aşkım..."

İç çektim. Çünkü onu ne kadar sevdiğimi anlatmaya hiçbir kelime yetmiyordu.

"Yaşama sebebim..."

Gözlerinin içine baktım uzun uzun. O yeşil bakışların içinde kaybolmak dünyanın en güzel hissiydi.

"Yeşilim..."

Saçlarıyla oynadım yavaşça. Parmaklarım kıvırcık tellerine dolandı.

"Kıvırcığım..."

Başımı boynuna gömdüm. Kokusu başımı döndürüyordu.

"Mis kokulum."

Yerimde biraz doğrulup göz kırptım ona.

"Üniversitelim..."

Gülüşü yayıldı yüzüne ama sonra hafifçe duraksadı. Bakışları değişti bir anlığına. Sanki geçmişten bir şey gelip dokundu ona.

"Bir şey daha var," dedi.

Duraksadım. Sesindeki değişimi fark etmiştim.

"Neymiş?"

Gözleri bir an uzaklara kaydı. "Çocukluğun."

Şaşkına döndüm.

"Nasıl yani?"

Yüzünden ince bir gölge geçti. O an içinde sakladığı bir şey olduğunu hissettim. Belki canını acıtan, belki hâlâ kapanmamış bir yara… Ama hemen toparladı kendini.

"Uzun hikâye... sonra anlatırım," dedi kaçamak bir ifadeyle.

Onu zorlamadım. Çünkü bazen insanın susmasına da saygı duymak gerekiyordu. Hele konu sevdiğin insansa…

"Bence de," dedim. Eğilip yanağını öptüm.

"Hiçbir şey şu anı bölmesin."

Kollarımı biraz daha sardım ona. Sanki bıraksam kaybolacakmış gibi. Oysa biliyordum… hayatımda ilk kez birine bu kadar aittim.

"Seni öyle çok seviyorum," dedim fısıltıyla. "Sana asla doyamam..."

Omzundan boynuna doğru ilerledim yavaşça. Her temasımda ürperiyordu. Bu hâli beni hem güldürüyor hem de çıldırtıyordu.

"Kızım bir gelsin..."

"Ne olacak?" diye sordu hemen.

Dudaklarım yanağında dolaşırken hafifçe gülümsedim.

"Çok şey..." dedim kısık bir sesle.

"Mesela?"

Çenesinden öpüp geri çekildim biraz. "Bir ipucu... başrolde sen ve ben varız."

Ne demek istediğimi anlayınca yüzü kıpkırmızı oldu.

"Yuh Cihan!" diye bağırdı utanarak.

Gülmemek için zor tuttum kendimi.

"Ne var?" dedim gevşek bir şekilde. "Azıcık insaf et... o gün bu gündür doğru düzgün birlikte olamadık."

Bakışlarını hemen kaçırdı. Utandığında bunu hep yapardı. Sonra dudaklarını birbirine bastırıp mırıldandı:

"Kızını ne yapacaksın?"

Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum."Derin bakar," dedim.

Gözleri kocaman açıldı.

"Ne kadar çabuk sattın!"

"Tövbe tövbe..." diye homurdandım gülerek. "Sadece annesini biraz ödünç alacağım."

"Büyüsün, seni ona şikâyet edeceğim," diyerek beni tehdit etti.

Yüzündeki tatlı ifadeye bakıp daha çok sırıtıyordum.

"Hiçbir şey olmaz," dedim rahatça.

"Nedenmiş?"

"Çünkü kızımız babacı olacak."

Güldü. O güldüğünde dünya daha güzel bir yere dönüşüyordu sanki. "İkinizin arasında yandım desene."

Yüzüne doğru eğildim tekrar. Bu kez sesim daha yavaş, daha derindi.

"Asıl yanan benim," dedim.

Dudaklarına kapanmadan hemen önce fısıldadım.

"İkinizi de bu dünyadan, tüm kötülüklerden nasıl koruyacağım..."

İşte o anda zaman gerçekten durmuş gibiydi. Dışarıdaki hayat, insanlar, sorunlar… hiçbirinin önemi kalmamıştı. Sadece o vardı. Kollarımın arasında, bana aitmiş gibi duran kadın… Ve birlikte kurduğumuz o küçücük dünya.

Kalbim ilk kez bu kadar tamam hissediyordu kendini.

Her şey olması gerektiği gibiydi.

Her şey... kusursuzdu.

Ta ki telefonun sesini duyana kadar.

Aldırış etmedim.

O an dünyada duyduğum tek şey onun nefesiydi çünkü. Telefonun sesi uzaktan gelen sinir bozucu bir uğultudan ibaretti. Ama Gazel, benim aksime hâlâ gerçek dünyayla bağlantısını koparmamıştı. Kollarımın arasından kıvrak bir hareketle sıyrılmaya çalıştı.

"Cihan, telefon!" dedi nefes nefese.

Sesindeki telaş bile hoşuma gidiyordu. Yanakları kızarmış, saçlarının birkaç teli yüzüne düşmüştü. Dudakları hâlâ az önceki öpücüklerin etkisiyle hafif şiş görünüyordu. Böyle bakınca insanın aklını koruması mümkün değildi.

Bıkkınlıkla soludum. "Canı cehenneme!"

 

Sanki o telefonu açarsam büyü bozulacaktı. Az önce kurduğumuz o küçücük dünya parçalanacaktı. Bu yüzden hiç umursamadan kaldığım yerden devam etmeye çalıştım. Fakat Gazel, elini aramıza koyup beni durdurdu. Gözlerimi kaldırıp ona baktım. O bakışımın ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu.

Öyle mi dercesine boynuna gömüldüm yeniden. Tenine dudaklarımı değdirirken Gazel’in tüm bedeni gerildi.

"Ya sabır!" diye homurdandı.

Ben ise keyfime bakıyordum. Onun bu hâli eğlenceliydi. Utandıkça daha güzel oluyordu sanki. O sırada telefon hâlâ susmak bilmiyordu. Odamın içinde yankılanan zil sesi resmen sinirime dokunmaya başlamıştı.

"Cihan, dedim!"

"Boşver!" diye boğukça konuştum boynundan ayrılmadan. "Çalar çalar. Birazdan susar."

Ama Gazel ikna olmadı. Her zamanki gibi mantıklı olan taraftı o.

"Bu kadar ısrarla çalışıyorsa, belki de önemlidir."

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinde hafif bir endişe vardı.

İç çektim. "Hiçbir şey senden daha önemli olamaz."

Karşı çıkışım netti. Bir ısırık alıp ondan uzaklaştım sonunda. Boynunu tutup bana kızgın gözlerle baktı hemen.

Elini boynuna koymuştu. "Cihan!"

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Benden kaçmaya çalıştığın için," dedim rahatça.

Sonra uzanıp komidinin üzerindeki telefona aldım. Arkamdan Gazel’in sesi geldi. "Delinin tekisin!"

Aynaya doğru yürümüştü. Boynundaki izi görünce gözleri büyüdü.

"Resmen ısırmışsın."

Ben sadece güldüm. Çünkü gerçekten pişman değildim.

Telefon ekranına baktığım an ise bütün keyfim kaçtı. Kaşlarım çatıldı. En güzel anlarımızın tek bir katili vardı.

Mert.

Derin bir nefes verdim.

"Bil bakalım kimmiş?" dedim Gazel’e dönerken.

Halime baktı, sonra dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.

"Mert, değil mi?"

Bu kez gerçekten kahkaha attım. Beni bu kadar iyi tanıması bazen korkutuyordu. Ayağa kalkarken içimden Mert’i kaç farklı şekilde öldürebileceğimi düşünüyordum.

Geri arama yaptım.

Kısa bir süre sonra açtı.

"Abi, nerdesiniz ya?" diye bağırdı direkt.

Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım. "Ne oldu?" dedim kaşlarımı çatarak. "Ne diye bu kadar üst üste arıyorsun?"

Arkadan kalabalık sesleri geliyordu. İnsan uğultusu, kahkahalar… belli ki yalnız değildi.

"Hepimiz aşağıda sizi bekliyoruz ve ağaç olmak üzereyiz," diye açıkladı.

Duraksadım. "Anlamadım, ne diyorsun?"

"Gazel’in annesi, bizler ve sizinkiler. Hepimiz sizi bekliyoruz."

Sabır çekerek gözlerimi kapattım."Kim dedi gelin diye?" dedim dişlerimin arasından.

Karşı taraftan dramatik bir iç çekme sesi geldi.

"Bir kovmadığın kalmıştı. Onu da yaptın ya! Aşk olsun!"

Elimi alnımdan geçirdim.

"Ben bugünümü sadece Gazel ve kızımla geçirecektim. Siz nereden çıktınız?"

"İstersen gidelim abi?"

Sesinde resmen sırıtış vardı. Hissettim.

"Gönül öyle isterdi ama kalsın. Birazdan iniyoruz" diyerek telefonu kapattım.

"Ne olmuş?" diye sordu Gazel hemen.

Sinirle kaşlarımı çattım. "Herkes aşağıda, bizi bekliyorlar."

Gazel’in gözleri büyüdü. "O halde inelim," dedi panikleyerek. "Ayıp olacak."

"Umrumda değil," diye mırıldandım. Dolaba yürüyüp siyah gömleklerden birini aldım. Kumaşı üzerime geçirirken Gazel odanın ortasında durmuş bana bakıyordu.

"Ben ne giyeceğim?" dedi sonra.

Başımı çevirip ona baktım. "Dolabın diğer tarafına bak."

Henüz söyleme fırsatım olmamıştı ama eşyalarının çoğunu çoktan buraya taşımıştım. Onun olmadığı bir ev artık eksik hissettiriyordu çünkü. Birkaç yeni parça da almıştım. Görür görmez ona yakıştırdığım şeyler…

Zaten dolabı açtığı an sesi yükseldi."Oha!"

Elinde mürdüm rengindeki elbiseyle bana döndü. Kumaşı ışıkta hafifçe parlıyordu.

Bu elbiseyi gördüğüm an almıştım zaten. Üzerinde nasıl duracağını hayal etmek bile yetmişti.

"Beğendin mi?" dedim.

Gözleri gerçekten ışıldadı.

"Bayıldım."

Sonra bedene baktı.

"Üstelik büyük beden almışsın," dedi şaşkınca. "Bana olur."

Bakışlarım istemsizce karnına kaydı. İçim yumuşadı.

"Mükemmel olur," dedim alçak sesle. "Hadi giy de üzerinde görelim."

Heyecanla banyoya yöneldi. Tam kapıya varmıştı ki dayanamayıp arkasından konuştum. "Burada da giyinmende bir sakınca yoktu."

Sesimdeki imayı fark ettiği anda durdu. Omzunun üzerinden bana ters bir bakış attı.

"Çok komiksin!"

Sonra banyoya girip kapıyı çarptı.

Kahkahaya boğuldum.

Bu kadının her hâlini seviyordum ama sinirlendiği zaman ayrı bir güzel oluyordu.

Ben de hazırlanmayı bitirdim. Siyah gömlekle aynı renkte pantolon, saat, ayakkabı… Son olarak saçlarımı düzelttim ve parfüm sıktım.

Çin Tam o sırada banyo kapısı açıldı.

Başımı kaldırdığım an nefesim kesildi. Gazel çıkmıştı.

Mürdüm elbise üzerine tam oturmuştu. Karnı belirginleşmişti iyice. O görüntü kalbime aynı anda hem huzur hem tarifsiz bir heyecan doldurdu. Yüzü canlıydı. Gözlerini ortaya çıkaran hafif bir makyaj yapmıştı. Saçlarını düzleştirip tepeden toplamış, iki bukleyi özellikle yüzünün kenarında bırakmıştı. Dudakları doğal pembeliğiyle parlıyordu.

Aynadaki yansımasına bakarken resmen tutulup kaldım.

Müthiş görünüyordu.

Hayır… Sandığımdan bile çok daha güzeldi.

Ben ona öylece bakarken utangaç bir ifadeyle sordu.

"Nasıl olmuşum?"

Bu soruya gerçekten cevap mı bekliyordu?

"Bu da soru mu?" dedim.

Yanına gidip yavaşça kendi etrafında döndürdüm onu. Elbiseyle birlikte yayılan hafif kokusu aklımı aldı yine.

"Gördüğüm en güzel şeysin."

Ve gerçekten o an yeniden âşık oldum ona.

İçtenlikle güldü. Sonra iki elini ensemde birleştirdi. Bana öyle baktı ki insanın bütün savunmaları yıkılırdı.

"Sen..." dedi tatlı tatlı. "Sen de... yakışıklısın."

Kaşlarım havaya kalktı. "Yakışıklı?"

Belinden tutup onu kendime çektim.

Dudaklarını ısırdı. "Haddinden fazla."

Alnımı alnına yasladım. Gözlerimizi kapattık birkaç saniyeliğine. Sessiz ama huzurlu bir andı. Sonra bir anda geri çekildi.

"Hadi gidelim!" dedi.

Elimi tuttu. Parmaklarını parmaklarıma geçirirken gülümsedi.

"Geç kaldık zaten."

Elini avucumun içine aldım. "Gidelim bakalım."

Yan yana yürüdük.

Kapıdan çıkıp asansöre bindiğimizde Gazel’in elimi sıktığını hissettim. Hafifçe dönüp ona baktım. Gergin olduğu belliydi. Dudaklarını birbirine bastırmıştı.

"İyi misin?" diye sordum.

Bana baktı.

"Sadece... biraz gerildim."

Hiç düşünmeden onu kollarımın arasına aldım. Başını göğsüme yasladı.

"Sakin ol," dedim saçlarını okşayarak. "Ben yanındayım. Hiçbir şey olmayacak."

Asansör durdu.

Kapılar açılırken Gazel derin bir nefes aldı.

Sonunda aşağı indik. Kısa koridoru geçtik. Karşımızda direkt salon çıktı. Ve bizi bekleyen insanlar…

Adımlarım yavaşladı. Gazel’in eli hâlâ elimin içindeydi ama parmaklarının hafifçe titrediğini hissedebiliyordum. İçeriye yayılan sıcak ışık, kahkaha sesleri ve kalabalık görüntüsü dışarıdan bakınca normal bir aile ortamı gibi duruyordu belki. Ama ben o salonda duran herkesin sırtımda bıraktığı yükü hissediyordum.

Bakışlarımı tek tek üzerlerinde gezdirdim.

Babam…

Baş köşede oturuyordu. Her zamanki gibi dimdik. Sanki birazdan yaşanacak hiçbir şeyi bilmiyormuş gibi sakin görünüyordu ama ben onu tanıyordum. Parmaklarının koltuğun kenarına ritimsiz vurması gergin olduğunu ele veriyordu.

Ayla abla ve Ece yan yana durmuş bize bakıyordu. İkisinin de yüzünde temkinli bir ifade vardı.

Tarık, Mert ve Derin ayakta dikiliyordu. Özellikle Derin’in gözlerini kaçırması dikkatimi çekti.

Diğer tarafta ise Berna Hanım ve Gökhan vardı.

Salonun içindeki hava bir anda ağırlaşmıştı sanki.

Ama bir kişi eksikti.

Halit Yalçın.

İçimden geçen düşünce yüzüme yansımış olacak ki Berna Hanım hemen konuştu.

"O, evde," dedi. "Merak etmeyin."

Merak mı?

İçimden acı bir kahkaha geçti. O adamın olmadığı bir ortamda bile varlığı insanın içine işliyordu.

Konuyu uzatmadan başımı salladım. "Hepiniz hoş geldiniz," dedim. Sesim soğuktu. Kendi kulağıma bile yabancı geldi.

Mert ise her zamanki gibi ortamın gerginliğini anlamazdan gelen tek kişiydi. Hızlı adımlarla yanımıza geldi.

"Sonunda geldiniz!" diye isyan etti. "Burada ağaç olduk."

Sonra hiç düşünmeden Gazel’i kollarımın arasından çekip kendine sardı. "Sen bu adamla olmadan önce benimle arkadaştın," dedi şakacı bir tavırla.

Gazel, istemsizce güldü.

Mert geri çekilir çekilmez gözleri hemen Gazel’in karnına kaydı.

"Yeğenim nasıl?" diye sordu heyecanla.

"İyi iyi… merak etme," dedi Gazel. Sonra gülümseyerek ekledi. "Dayısının geldiğini hissetmiş gibiydi."

"Dayısı mı?" diye araya girdi Gökhan aniden. "Bir tane var, o da benim."

O an bütün kaslarım gerildi. Başımı yavaşça ona çevirdim.

Bakışlarım o kadar sertti ki salondaki hava bir anda değişti.

Dilime hâkim olamadım.

"Kardeşini kendi elleriyle cehenneme bırakan adam mı bunu diyor?"

Cümlem salona düştüğü anda ortam buz kesti. Kimse kıpırdamadı. Kimse nefes bile almadı sanki.

Gazel hemen bana döndü. Gözlerinde panik vardı.

Yapma der gibi bakıyordu.

Ama duramıyordum.

Bakışlarımı bu kez Derin’e çevirdim.

"Sen…" dedim dişlerimin arasından. "Yaptıklarını biliyorsun."

Peru’dayken Gazel’le konuşmuştu. Her şeyi biliyordu. Buna rağmen bana tek kelime etmemişti. Yine arkamdan iş çevirmişlerdi. "Cih—"

Sözünü sertçe kestim.

"İkiniz de bir süre gözüme gözükmeyin."

Ses tonum öyle keskindi ki Mert bile ilk kez susup bana baktı.

Derin ne diyeceğini şaşırdı. Gökhan’ın yüzü gerilmişti.

Ama içimdeki öfke dinmiyordu.

Bakışlarımı babama çevirdim bu kez.

"Sakın seni affettim sanma," dedim. "Bizim evimiz olur olmaz Gazel’i alıp buradan çekip gideceğim."

"Cihan!" diye uyardı Gazel hemen yanımda.

Ona döndüm.

"Kimsenin bir suçu yok," dedi telaşla. "Benim kararımdı."

Karşı çıktım. "Babam seni manipüle etti. Diğerleri de engel olmak yerine destek çıktı." Sesim yükseliyordu artık.

"Bunun bedelini ödeyecekler Gazel."

Kararlılıkla söyledim. "Hiç kimse beni durduramaz."

"Senin için oğlum," dedi babam sonunda.

Ayağa kalktı. Yıllardır ilk kez bu kadar yaşlı görünüyordu gözüme. Gazel’e baktı.

"Kendi kızı diye kıymaz sandık."

Sonra bana döndü. "Ama gözünü kırpmadan seni öldürecekti. Buna göz göre göre yumamazdım."

"Hayır!" diye bağırdım. Sesim salonun duvarlarında yankılandı.

"Gazel’in tırnağına bir zarar gelse benim canımın yanacağını bilmen gerekirdi!"

"Oğlum—"

Elimi kaldırdım. Yıllardır içimde biriken her şey boğazımdan dökülüyordu artık. "Bugüne kadar ‘iyiliğin için yaptım’ dediğin ne varsa bana zarar verdi baba."

Gözlerim dolmuştu ama öfkem ağır basıyordu. "Yapma…" dedim kısık ama sert bir sesle. "Yapma artık."

Babamın omuzları çöktü. Yavaşça yerine oturdu.İlk kez gerçekten kırılmış gibi görünüyordu. Ama içimdeki yangın sönmüyordu. Bakışlarımı Berna Hanım’a çevirdim. "Siz de bir annesiniz… değil mi?"

Sessiz kaldı.

Yüzünde garip bir ifade belirdi. Suçluluk mu, korku mu anlayamadım. "Peki kızınızı o cehennemden kurtarmak için ne yaptınız?"

Sorumu duyunca önce afalladı sonra Gazel’e doğru tuhaf bir bakış attı.

Kaşlarım çatıldı. Bir şeyler vardı. Bir şeyler eksikti. "Berna Hanım?" diye seslendim tekrar. "Buraya her zamanki gibi susmaya mı geldiniz?"

Uzun bir sessizlik oldu.

Kimse konuşmadı.

Salonun içindeki saat sesi bile duyuluyordu artık.

Sonra sonunda cevap verdi. "Hayır."

Yavaşça ayağa kalktı. Adımlarını bana doğru attı.

Ve gözlerimin içine bakarak konuştu.

"Anlaşılan kızım daha gerçekleri sana anlatmamış."

Gazel anında araya girdi. "Anne… şu an hiç sırası değil."

İçimde kötü bir his yükseldi.

Kalbim yavaşça sertleşmeye başladı. "Neyin?" dedim.

Sesim istemeden sert çıkmıştı. "Neyden bahsediyorsunuz?"

Berna Hanım birkaç saniye sustu. Sonra bana döndü.

Ve dünyamı bir kez daha yerle bir eden cümleyi kurdu.

"Kocamı ikna etsin diye anneni buraya çağırdım."

Öylece kalakaldım. Bir anda her şey sustu. Sanki salonun içindeki bütün sesler çekildi. Kafamın içinde sadece o cümle yankılanıyordu. Kocamı ikna etsin diye anneni buraya çağırdım.

Nefesim ağırlaştı.

Bakışlarım yavaşça Gazel’e kaydı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Sonra tekrar Berna Hanım’a döndüm.

"O kadın…" dedim boğuk bir sesle. "Halit Yalçın’ı nereden tanıyordu?"

Sustu. Kimse cevap vermedi. Ama o sessizlik…Her şeyden daha korkunçtu. Ve tam o anda… Koridorun ucundan bir kapı sesi duyuldu. Ardından ağır adımlar…Birileri eve girmişti.

 

Bölüm Sonu....Oylamadan ve yorum yapmayı unutmayın 🥰

 

Bölüm : 17.05.2026 19:49 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...