

Gizemli Ormanın Kayıp PrensesiBir zamanlar, adı çoktan unutulmuş bir krallıkta, Ela adında bir prenses yaşardı. Ela’nın gözleri gece kadar derin, saçları ise sonbaharın en güzel yaprakları gibi kızıldı. Ama kimse onun gerçekte kim olduğunu bilmezdi artık; çünkü o, on altı yaşına bastığı gece, saraydan kaybolmuştu.O gece ay tutulması vardı. Sarayın bütün ışıkları sönmüş, sadece Ela’nın odasındaki tek mum titrek titrek yanıyordu. Prenses pencereyi açmış, ormana bakıyordu. Orman dediysem, sıradan bir orman değildi bu. Adı “Gölgeyut”tu ve haritalarda bile çizilmezdi. İnsanlar fısıldardı: “O ormana giren bir daha çıkamaz, çünkü orman seni içine çeker, adını bile unutursun.”Ela o gece bir ses duymuştu. Çok ince, çok tatlı bir şarkı. Sanki biri adını söylüyordu, ama ses Ela’nın kendi sesi gibi değildi; daha eski, daha yorgun, daha gerçekti. Prenses mumu söndürdü, üzerine sade bir gri pelerin geçirdi ve kimseye haber vermeden sarayın arka kapısından çıktı. Ay tutulmasının karanlığında, Gölgeyut Ormanı’na doğru yürüdü. Bir daha da kimse onu görmedi.Yıllar geçti. Krallık yavaş yavaş unutmaya başladı. Taht boş kaldı, şarkılar sustu. Ama ormanın içinde Ela hâlâ yaşıyordu.O artık prenses değildi. Adı bile değişmişti. Orman ona “Köklerin Kızı” demişti. Ayakkabıları yoktu, ayakları yosunla kaplıydı. Saçları o kadar uzamıştı ki, dallara dolanıyor, rüzgâr estiğinde orman onunla birlikte şarkı söylüyordu. Ela, konuşmayı unutmuştu ama ağaçlarla konuşabiliyordu. Onlar ona fısıldıyordu: “Sen buraya ait değilsin, ama artık başka yere de ait değilsin.”Bazen geceleri, ormanın en derin yerinde, gümüş yapraklı bir ağacın altında oturur ve eski hayatını hatırlamaya çalışırdı. Tahtı, annesinin sesini, hizmetkârların eğilip selam verişini… Ama her hatırladığında, kalbinde ince bir sızı olur, sonra o sızı da yaprak gibi dökülüp giderdi. Çünkü orman ona bir sır vermişti:“Sen kaybolmadın,” demişti orman, “sen bulundun. İnsanlar seni prenses olarak arıyor, ama sen artık bir prenses değilsin. Sen bu ormanın kalbi oldun. Çıkarsan, orman ölür. Kalırsan, sen ölürsün… yavaş yavaş, ama tamamen.”Ela bir gün dayanamadı. Yıllar sonra, gri pelerinin yırtık parçaları hâlâ omzunda, ormanın sınırına geldi. Karşısında krallığın yeni yolu vardı; taşlarla döşeli, lambalarla aydınlatılmış. Çok uzaklarda, sarayın ışıklarını gördü. Bir an durdu. Ayakları titredi.Tam o sırada, arkasından çok tanıdık bir ses yükseldi. Çocukluk arkadaşı, artık yetişkin bir şövalye olan Arin’di. Yıllardır Ela’yı arıyordu. Gözleri yaşlı, sesi kısık:“Ela… Lütfen geri dön. Krallık seni bekliyor. Ben seni bekliyorum.”Ela ona baktı. Uzun uzun. Sonra yavaşça başını salladı.“Ben Ela değilim artık,” dedi. Sesi yaprak hışırtısı gibiydi. “O kız o gece öldü. Onun yerine başka biri doğdu. Geri dönemem, Arin. Çünkü dönersem, bu orman susar. Bütün kuşlar, bütün rüzgârlar, bütün şarkılar susar. Ve ben… ben zaten çoktan sustum.”Arin ağlamaya başladı. Elini uzattı. Ela bir adım daha yaklaştı, sonra durdu. Parmak uçları neredeyse değecekti. Ama tam o anda, Ela’nın ayaklarının altından ince bir kök yükseldi, bileğini nazikçe sardı, geri çekti.Ela gülümsedi. İlk kez, gerçekten gülümsedi.“Git,” dedi. “Ve bana bir daha asla prenses deme. Ben artık ormanın kendisiyim.”Arin çaresizce baktı. Ela ise yavaşça döndü, gri pelerinin son parçası da dallara takılıp kaldı. Birkaç adım sonra, kızıl saçları bile yeşile döndü. Orman onu içine aldı. Gölgeyut bir kez daha kapandı.O günden sonra, bazen ay tutulmasında, ormanın sınırında ince bir şarkı duyulur. Kimileri “Rüzgârdır” der, kimileri “Hayal” der. Ama Arin bilir: O şarkı, bir zamanlar prenses olan, sonra orman olan kızın, hâlâ bir yerlerde nefes aldığını anlatır.Ve ormana giren herkes, bir gün döner… ama Ela dönmedi.Çünkü o, gerçekten kaybolan tek kişi değildi.Kaybolan, arayanlardı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.12k Okunma |
581 Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |