32. Bölüm
Büşra Sıla Duman / UĞUR / Masum bir öpücük

Masum bir öpücük

Büşra Sıla Duman
busra_sila

 

Nazan teyze, yüzündeki minik gülümseme ile nemli gözlerini silip oğlumla ilgilenen kalabalığa seslendi.

 

 

​"Hadi bakalım!" dedi, sesi neşeli bir otoriteyle yankılandı. "Sokak ortasında daha fazla beklemeyelim. Bizim eve geçiyoruz, sofra hazır. Bugün hem sözümüz var, hem Uğur’un ilk kelimesi... Kutlamamız gereken çok şey var!"

 

​Herkes hareketlenmeye başladı. Yeliz hala heyecandan yerinde zıplıyor, Asya ise Nisa ablanın telefonundaki fotoğraflara bakıp kıs kıs gülüyordu. Adem, kucağında mayışmaya başlayan Uğur’u usulca annesine uzattı.

 

 

​"Al bakalım anne," dedi Adem, "Siz önden geçin. Lale kapıları kilitlesin, evi toparlasın... Biz hemen arkadan geliyoruz."

 

 

​Nazan teyze, Adem’in gözlerine bir süre bakıp niyetini anladı. Hafifçe gülümsedi, Uğur’u sıkıca sarmalayıp, "Tamam oğlum, biz gidiyoruz. Gecikmeyin ama, erken yiyelim," diyerek kalabalığı bahçe kapısına doğru yönlendirdi.

 

 

​Kalabalığın sesi yavaş yavaş uzaklaşırken, bahçeye o beklenen derin sessizlik çöktü. hala titreyen ellerimle parmağımdaki yüzüğü okşarken Adem’e döndüm. Çok utanıyordum.

 

 

Adem bana doğru bir adım attı ama biraz mesafe bıraktı. Aramızdaki o ince, saygılı mesafeyi hep korurdu; benim rızam, benim hazır oluşum onun için her şeyden önce gelirdi.

 

 

Bakışları yüzümde ağır ağır gezindi, sanki az önce yaşananların bende bıraktığı izleri tek tek silmek istiyordu.

 

 

​“Yorgun görünüyorsun,” dedi sesi alçalarak. “İçeri girip toparlanman için vaktin var. İstersen biraz otur, soluklan. Ben kapıda beklerim.”

 

 

​“İyiyim,” dedim, sesim beklediğimden daha güçlü çıktı. “Sadece… Her şey çok hızlı oldu.”

 

 

Yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşirken "hızlı oldu ama güzel oldu." Sesinde ki o heyecan beni de heyecanlandırdı. Kocaman sarılmak istedim ama çekiniyordum. Ben böyle görmemiştim ayıptı. Hem annem babam çok kızardı.

 

 

Yaşadığım farkındalıkla gözlerim dolmaya başladı. Benim annem babam yoktu ki. Kimse bana kızamazdı.

 

 

 

Adem, gözlerimin bir anda dolduğunu görünce sanki omuzlarına dünyanın yükü binmiş gibi sarsıldı. Yüzündeki o huzurlu ifade anında dağıldı, yerini derin bir mahcubiyet ve panik aldı. Attığı o bir adımı geri çekip ellerini hafifçe iki yana açtı, sanki bana yanlışlıkla dokunmuş gibi bir korku vardı gözlerinde.

 

 

​“Lale?” dedi, sesi titriyordu. “Ben… Ben mi bir şey yaptım? Yanlış bir şey mi söyledim?”

 

​Cevap veremedim. Boğazımdaki o düğüm konuşmama izin vermiyordu. Başımı hafifçe yana çevirip gözlerimi kaçırdım.

 

 

​Adem bu sessizliğimi hayra yormadı. Elini alnına götürüp huzursuzca saçlarını geriye taradı. “Özür dilerim,” dedi, sesi öyle içten ve pişmanlık doluydu ki. “Çok özür dilerim. Böyle ayaküstü, bahçe kapısında… Çok daha güzel, çok daha özel bir teklif etmeliydim sana. Seni böyle hazırlıksız yakalayıp mahcup etmemeliydim.”

 

 

​Bir adım daha geri gitti, aramızdaki mesafeyi sanki beni rahatlatmak ister gibi iyice açtı.

 

 

​“Aklım başımda değildi inan. O herifin kapıya geldiğini duyunca, seni ve Uğur’u öyle düşününce… Lale sizi kaybedeceğim zannettim, geç kaldım sandım, Tek istediğim sizi kaybetmeden adım atabilmekti. Acele ettim, biliyorum. Hoşuna gitmedi değil mi böyle olması?”

 

 

 

​Gözyaşımı elimin tersiyle silip ona baktım. O koca adam, az önce mahalleyi ayağa kaldıran o sert ağırabi şimdi karşımda bir çocuk gibi mahcup duruyordu. Kendi nezaketinden, beni koruma isteğinden dolayı kendini suçluyordu.

 

 

​Onun bu halleri, o kadar içten ve düşünceliydi ki, içimdeki o burukluk yerini yavaş yavaş bir sıcaklığa bıraktı. Ama hala ona "olmayan annem babam olsa kızardı" diyecek kadar kendimi açmaya hazır değildim. O kadar derine henüz giremiyordum. Sadece bu kadar ince düşünülmeye alışık değildim.

 

 

​“Öyle değil,” dedim sesimi toparlamaya çalışarak. “Teklifle bir ilgisi yok. Çok güzeldi… Sadece ben…”

 

​“Sadece ne?” dedi Adem, hala o "seni üzdüm" korkusuyla gözlerime bakarak. “Eğer istemiyorsan, eğer ağır geldiyse bu yüzük… Çıkartabilirsin Lale. Ben yine buradayım, yine kapındayım. Zorlamak istemem seni.”

 

 

​Gülümsedim. Bu kez gerçekten, onun bu aşırı korumacı ve nazik haline gülümsedim.

 

​“Adem, saçmalama,” dedim hafif bir sesle. “Yüzüğü falan çıkarttığım yok. Sadece biraz… Çok geldi her şey. Senin bu kadar düşünceli olman, kapıda beklemen…”

 

 

​Adem derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava sanki onu hayata döndürmüş gibi omuzları düştü. “Ödümü kopardın,” dedi fısıltıyla. “Yemin ederim, dünyayı karşıma alırım da senin o bir damla gözyaşınla baş edemem ben.”

 

​Yavaşça yanıma yaklaştı ama yine de izin ister gibi bekledi. “Hadi,” dedi, sesi şimdi daha güvenliydi. “İçeri girip toparlan. Ben buradayım, kapının önünde. Sen hazır olana kadar bir yere kımıldamıyorum.”

 

 

Adem’in o mahcup bakışları, "Seni üzdüm mü?" diyen titrek sesi kalbime bir ok gibi saplandı. İçeride oyuncakları toplarken ellerim titriyordu. Kendime kızıyordum, hem de çok.

 

 

​Adem dışarıda, bir suçlu gibi başını eğmiş beni beklerken, ben burada kendi iç dünyamın labirentlerinde kaybolmuştum. Adam daha ne yapsın? diye geçirdim içimden. Murat’ın karşısına bir duvar gibi dikildi, beni bir saniye bile yalnız bırakmadı, en önemlisi de o koca cüssesine rağmen karşımda bir çocuk gibi titreyerek sevgisini, niyetini avuçlarıma bıraktı. O sevgisini bu kadar cömertçe, bu kadar sakınmadan belli ederken; ben neden bu kadar kaskatıydım?

 

​Neden ona tek bir güzel kelime fısıldayamamıştım? Neden bir kez olsun "Ben de seni bekliyordum Adem" diyememiştim? Benim bu suskunluğum, bu mesafeli duruşum onu ne kadar yaralıyordu kim bilir. O, "Dünyayı karşıma alırım da senin bir damla gözyaşınla baş edemem" derken, ben ona sadece "Saçmalama" diyebilmiştim.

 

 

​Kendi içimde verdiğim bu savaşla kapıyı kilitleyip dışarı çıktım. Adem merdivenlerin başında duruyordu. Bakışları hâlâ üzerimdeydi ama sanki benden bir işaret, bir onay bekliyor gibi çekingendi.

 

 

​Yanına kadar yürüdüm. Aradaki o güvenli mesafeyi koruyordu ama bu mesafe şu an canımı yakıyordu. Keşke, diye düşündüm, keşke ben de onun gibi cesur olabilsem. Keşke sevgimi, minnetimi böyle kilitli sandıklarda saklamasam.

 

​Yürümeye başladığımızda, o hemen yanıbaşımda, koruyucu bir gölge gibi geliyordu.

 

 

Gözüm parmağımdaki yüzüğe kaydı. Bu yüzük sadece bir evlilik teklifi değildi; Adem’in bana, yaralarıma ve geçmişime rağmen sunduğu o tertemiz kalbiydi.

 

 

​Nazan teyzelerin kapısına yaklaştığımızda adımlarımı yavaşlattım. İçeriden gelen şen şakrak sesler sokağa taşıyordu. Adem zile basmadan hemen önce durdu, "Hazır mısın?" diye sordu o nazik sesiyle.

 

 

​Ona baktım. Söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki... "Seni seviyorum," diyemedim. "İyi ki varsın," diyemedim. Yine o lanet olası duvarlarım araya girdi. Ama bu sefer, en azından bir adım atmak istedim.

 

 

​Hafifçe ona doğru eğildim, aramızdaki o mesafeyi santimlerle ölçülecek kadar azalttım. Bakışlarımı gözlerine diktim; suçluluk hissimi bastırmaya çalışarak.

 

 

​"Adem," dedim, sesim biraz kısıktı. "Az önce... Yani bahçede, seni cevapsız bıraktığım ya da sustuğum için sakın kendini suçlama. Ben sadece... Senin kadar duygularını güzel ifade edemiyorum. Ama bu, hissetmediğim anlamına gelmiyor. Anladın mı?"

 

 

“Sadece… söyleyemiyorum.”

 

 

​Adem’in yüzündeki o gölgeli ifade bir anda dağıldı. Gözlerinin içi parladı, omuzları rahatladı. Hiç beklemediği bu küçük açıklama, ona dünyaları vermişim gibi bir etki yarattı.

 

 

​"Anladım Lale," dedi, sesi ferahlamış bir adamın huzuruyla doluydu. "Anlamaz mıyım hiç... Sen konuşmasan da ben duyarım seni. Merak etme."

 

​Elimi tutmak için hamle yapacak gibi oldu ama yine o saygılı duruşuyla vazgeçti, sadece gülümsedi.

 

 

Ben ise içimden kendime fısıldamaya devam ettim: Öğreneceğim Adem. Senin gibi sevmeyi, sevgimi böyle cömertçe sermeyi elbet ben de öğreneceğim.

 

 

​Kapı açıldı, Nazan teyze bizi kucaklamaya hazırdı. Artık geri dönüşü olmayan, neşe dolu o evin eşiğinden el ele olmasak da, gönül gönüle girdik.

 

 

Nazan teyzenin evine girdiğimiz an, dışarıdaki o serin ve puslu hava bir anda yerini fırından yeni çıkmış börek kokusuna ve şenlikli bir gürültüye bıraktı. Salonun ortasındaki o koca masa; tabakların, bardakların ve kahkahaların birbirine karıştığı bir neşe meydanı gibiydi.

 

 

Yavuz abi ve Serdar abi çoktan yerlerini almış, Adem’in gelmesini bekliyorlardı. Biz içeri girince Yavuz abi bıyık altından gülerek Serdar’ın omzuna vurdu.

 

 

“Geldiler! Bak bak, şu endama bak... Bizim demir bükücü Adem, olmuş bir mum alevi! Eridi eriyecek,” dedi.

 

Adem kulakları hafif kızarmış halde masaya doğru ilerledi.

 

 

Ben yerime otururken Asya dayanamadı:

 

“Abi, bahçede iyiydin de… şu an niye böyle sessizsin? Heyecan geçmedi mi hâlâ?”

 

Serdar abi güldü:

 

“Geçmez o. Bu adam motor indirirken bile bu kadar gerilmezdi. Geçen hafta tek başına arabayı söktü taktı, bir şey olmadı… ama yüzük takarken eli titremiş!”

 

 

Yeliz hemen atıldı:

 

“Abi, bahçedeki o halin neydi öyle? ‘Evet’ cevabını alınca dizlerin mi titredi bana mı öyle geldi?”

 

 

Asya kıkırdadı:

 

“Ay sorma! Kutuyu tutarken elleri titriyordu. Ben dedim birazdan yüzüğü yere düşürecek!”

 

Masada kahkaha koptu.

 

 

Adem kaşığı eline aldı ama başını kaldırmadan konuştu:

 

“Asya … yemeğini ye.”

 

Sesi sert değildi ama uyarı doluydu.

 

Serdar abi bu sefer bana döndü, gülerek:

 

“Valla Lale, helal olsun. Biz bu adamı yıllardır tanırız; genelde sessiz sessiz takılır içinde romeo yatıyormuş. bunu iki ayda çözdün.”

 

 

Serdar abinin sözleriyle masada yeniden bir gülüş dalgası yayılırken, daha kimse toparlanamadan yan taraftan bir ses yükseldi.

 

 

Nisa, kaşlarını hafifçe kaldırıp kollarını göğsünde bağladı. “Tabii canım,” dedi hafif alaycı bir gülümsemeyle. “Demek isteyen yapıyormuş… Biz yıllardır aynı evde yaşıyoruz, ben daha bir tane romantikliğini göremedim bu adamın.”

 

 

 

Masada bir anda “ooo” sesleri yükseldi.

 

 

Serdar abi kaşığı havada kaldı, başını yavaşça eşine çevirdi. “Canım… şimdi yeri mi?” dedi yarı mahcup yarı savunmada.

 

 

Yeliz hemen fırsatı kaptı: “Yengem de haklı ama! Biz de hiç görmedik Serdar abimden öyle sürprizler falan.”

 

Asya da katıldı: “Evet ya! Adem abi en azından yüzük almış, teklif etmiş… Serdar abi en son ne yaptı mesela?”

 

 

Serdar abi boğazını temizledi, kendini toparlamaya çalıştı. “Ben… ben her gün çalışıyorum sizin için,” dedi ciddi bir ifadeyle.

 

Nisa hemen cevap verdi: “Onu herkes yapıyor zaten. Biz romantiklikten bahsediyoruz, romantiklikten!”

 

 

Yavuz abi masaya hafifçe vurdu: “Serdar, geçmiş olsun. Bu akşam senin defter açıldı. Çıta yükseldi, işin zor.”

 

 

Ama bu kez onun sözü yarım kalmadı. Yanında oturan Büşra abla kaşını kaldırıp ona döndü.

 

“Sen çok rahat konuşuyorsun Yavuz,” dedi sakin ama manalı bir sesle. “Sanki sen çok farklısın.”

 

Masada bir sessizlik oluştu.

 

 

Yavuz abi bir an durdu, sonra gülmeye başladı: “Ben bir şey demedim ki, ben gözlem yapıyorum.”

 

Büşra yenge hafifçe gülümsedi: “Evet, sen hep gözlem yaparsın zaten. Uygulamaya geçmek yok.”

 

 

Kızlar sessiz kıkırdarken bende onlara katıldım koca adam karşımızda ne yapacağını şaşırmıştı.

 

 

Serdar abi hemen fırsatı kaptı: “Bak bak, yalnız değilmişim. Abim de benim takımdaymış.”

 

Adem bu sırada sessizce yemeğini karıştırıyordu ama dudak kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.

 

“Abi,” dedi sakin bir tonla, “takım falan yok. Kimse ben olamaz”

 

 

Yeliz hemen güldü: “Ay! Adem abim bugün level atladı.”

 

Asya parmağıyla işaret ederek: “Evet! Öncesi ve sonrası var artık. ‘lale öncesi adem’ ve ‘lale sonrası Adem’ diye ikiye ayrıldın.”

 

 

Adem başını kaldırmadan kısa bir nefes verdi: “Yeter artık… yemeğinizi yiyin.”

 

Ama bu sinirli bir cümle değildi, daha çok utanmış birinin kaçış cümlesiydi.

 

Masada şakalaşmalar devam ederken, ali amca bu konuşmaya bir son verdi: “Hadi bakalım, lafı bırakın da yiyin! Yemekler soğuyacak!”

 

Yeliz hemen cevap verdi: “abimle uğraşmak beni doyurdu galiba”

 

 

Nazan teyze gülerek başını salladı: “Konuşarak kimse doymadı şimdiye kadar, hadi yiyin! Uğurda uyumuşken kız rahat rahat yemek yesin.” Ben Nazan teyzenin bu düşünceli haline gülümserken.

 

 

 

Sofra yeniden hareketlendi.

 

 

Sofradaki kahkahalar yavaş yavaş yerini doymuş bir sessizliğe bırakırken, tabaklar toplanmaya, çaylar yeniden doldurulmaya başladı. Uğur bugünün yoğunluğu yüzünden derin bir uykuya dalmıştı. Barışta onunla birlikte uyurken sezen bugün anneannesinde olduğu için gelmemişti. Herkesin yüzünde tatlı bir yorgunluk, ama bir o kadar da huzur vardı.

 

 

Yavuz abi esneyerek ayağa kalktı: “Biz artık gidelim… Barışta uyuya kaldı zaten.”

 

 

Deniz abla da hemen arkasından atıldı: “Biz de gidelim! Ama yarın tekrar geliyoruz lale, daha tam konuşmadık. Hem resim video falan çektik izleriz beraber”dedi

 

 

Nisa ve Büşra abla da toparlanmaya başlamıştı. Vedalaşmalar, sarılmalar, “yarın görüşürüz” derken ev yavaş yavaş boşaldı.

 

 

Adem, Asya, Sedef ve Deniz’i bırakmak için hazırlanırken bana dönüp kısa bir bakış attı. “Çok oyalanmam,beni bekleyin” dedi sadece.

 

 

"Adem biz eve giderdik"

 

Kafasını iki yana sallarken "beni bekleyin ben bırakayım." Dedi. Bu güzel kalpli adamı kırmak istemiyordum. Aslında ev zaten buradan gözüküyordu ama ben nazan teyzeye de evi toplarken yardım ederdim hem. Kadın kendi torunu gibi ilgileniyordu bebeğimle. Başımı salladım.

 

 

"Acele etme! Dikkatli sür."

 

 

Yüzük takılı elimi tuttu kaldırıp öperken "Tamam" dedi.

 

 

Gülerek kapıyı kapattım.

 

 

Ev bir anda sessizleşti.

 

 

Nazan teyze mutfakta bir şeylerle oyalanırken, ben salonu toparlamaya gittim. O kalabalıktan sonra gelen bu sessizlik garipti… ama rahatsız edici değildi.

 

Tam o sırada arkamdan gelen ağır ama sakin bir ses duydum.

 

 

" otur lale kızım bir konuşalım."

 

 

Ali amca.

 

 

Yavaşça koltukların oraya gittim, onun oturduğu tekli koltuğun yanında ki ikili kotuğa oturup ellerimi önümde birleştirdim. Bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı. O bakışta sertlik yoktu… daha çok inceleyen, ölçen bir baba hali vardı.

 

 

Sonra başını hafifçe yana eğdi, gözleri parmağımdaki yüzüğe kaydı.

 

“Güzel almış…” dedi.

 

Kısa bir duraksamadan sonra dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.

 

“Eşek sıpası,” diye mırıldandı.

 

 

İstemeden gülümsedim.

 

 

Ali amca öne doğru eğilerek biraz daha yaklaştı. Sesi bu sefer daha yumuşaktı.

 

“Bak kızım,” dedi. “Bizim oğlan biraz tuhaftır. Duygusunu çok göstermez sanırdık… meğer içi doluymuş da, gösterecek kişiyi bekliyormuş.”

 

 

Gözlerim yere kaydı. Ne diyeceğimi bilemedim.

 

Ali amca devam etti: “Bugün gördüm… O hali var ya,” dedi başını hafifçe sallayarak, “biz bile şaşırdık. Demek ki doğru yerdesin.”

 

Kalbim yavaşça sıkıştı.

 

 

 

Oturduğu yerden kalkıp oturduğum yere yaklaştı.

 

Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.

 

Elini kaldırıp saçlarımın üzerinden usulca okşadı. Ardından eğilip saçlarımdan öptü.

 

 

“Artık,” dedi net bir sesle, “sen de benim kızımsın.”

 

Boğazım düğümlendi.

 

“Üç kızım vardı,” diye devam etti. “Şimdi dört oldu.”

 

 

Gözlerim doldu ama bu sefer o gözyaşları ağır değildi.

 

 

Ali amca geri çekildi, sanki fazla uzatmak istemez gibi.

 

 

Tökezlersen…” dedi kısa bir duraksamayla, “yalnız değilsin.”

 

Gözlerimin içine baktı, sözünü netleştirdi:

 

“Yanındayım. Gelirsin, söylersin… birlikte hallederiz.”

 

 

Sonra biraz durdu, gülümsedi.

 

“Ama o seni üzerse… önce ben alırım karşıma, merak etme.”

 

 

İlk defa başımı kaldırıp gözlerinin tam içine baktım.

 

İçimde garip bir sıcaklık yayıldı. Gözümde ki minneti görsün istedim. Bu aileye bir şeyleri anlatmak için söylemek gerekmiyordu. Onlar her şekilde anlıyorlardı.

 

 

Başımı hafifçe salladım. “Teşekkür ederim,” diyebildim sadece, kısık bir sesle.

 

 

Ali amca derin bir nefes aldı, sanki içi rahatlamış gibi. “İyi,” dedi.

 

 

Arkasını dönüp kapıya yöneldi. Çıkmadan önce son bir kez durdu.

 

 

“Nazan!” diye seslendi. “Ben uyumaya gidiyorum.”

 

Nazan teyze mutfaktan başını uzattı: “Tamam, Allah rahatlık versin.” dedi.

 

Kapı sesi geldi.

 

 

Ev yine sessizleşti.

 

 

Babam olmuştu daha yeni.

 

 

İçimde ki heyecanla kalkıp masadaki bardakları toplamaya başladım. İçimde hâlâ günün ağırlığı vardı ama bir yandan da tuhaf bir huzur çökmüştü.

 

 

Mutfak kapısından içeri girdiğimde, Nazan teyze çoktan lavabonun başına geçmiş, musluğu açmıştı.

 

 

“Bırak kızım, yoruldun sen,” dedi arkasını dönmeden.

 

“Yok teyze, ben hallederim,” dedim usulca. “Zaten bir şey yok.”

 

 

Bardakları tezgâha bırakıp yanına geçtim. Birlikte sessizce bulaşıkları yıkamaya başladık. O sessizlik garip değildi… aksine, insanın içine iyi gelen türdendi.

 

 

Nazan teyze bir süre hiçbir şey söylemedi. Sadece arada bana bakıyor, sonra tekrar işine dönüyordu. Sanki doğru zamanı bekliyordu.

 

Sonunda musluğu biraz kısıp bana döndü.

 

 

“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu yumuşak bir sesle.

 

 

Elimdeki bardağı durularken bir an duraksadım. Bu soru… kaçacak bir yer bırakmıyordu.

 

“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Güzel… ama biraz da korkutucu.”

 

Nazan teyze başını hafifçe salladı, sanki bu cevabı bekliyormuş gibi.

 

“Korkman normal,” dedi. “Böyle şeyler insanın hayatını değiştirir. Hele ki önceden güvenin sarsılmışsa…”

 

 

Sözünün devamını getirmedi ama ne demek istediğini anlamıştım.

 

Gözlerim bir an yere kaydı.

 

“Ben alışık değilim,” dedim kısık bir sesle. “Biri böyle… bu kadar düşününce, bu kadar sahip çıkınca… ne yapacağımı şaşırıyorum.”

 

Nazan teyze elindeki tabağı bırakıp tamamen bana döndü. Yüzünde o bildik, sıcak ifade vardı.

 

“Adem küçükken de böyleydi,” dedi hafifçe gülümseyerek. “Sevdi mi tam sever. Sahiplenir, korur… ama asla boğmaz. Sen fark etmeden sana alan açar.”

 

 

Gözlerim istemsizce doldu benimde gözlerim ne kadar doluyordu bugün eve gidince doya doya ağlayacaktım. Hemde mutluluktan. Bir daha da ağlamayacaktım.

 

 

“Ben onu üzer miyim diye korkuyorum,” dedim. “Çünkü… onun gibi olamıyorum.”

 

Nazan teyze bir adım yaklaştı. Elini omzuma koydu.

 

“Olmak zorunda değilsin,” dedi net bir sesle. “Herkes sevgisini aynı şekilde göstermez. Senin susman, hissetmediğin anlamına gelmez. Adem bunu anlayacak kadar akıllı bir çocuk.”

 

Kısa bir sessizlik oldu.

 

 

Sonra hafifçe gülümsedi, gözlerimden yüzüğüme baktı.

 

“Yüzüğü de güzel almış eşek sıpası,” dedi yarı gururlu yarı alaycı bir tonla. Kocasıyla aynı cümleleri kurmasıyla ilk defa o an içten bir kahkaha kaçtı benden.

 

Nazan teyze de güldü.

 

“Bak,” dedi sonra biraz daha ciddileşerek, “sen artık bu evin yabancısı değilsin. Bunu aklından çıkarma. Kapıyı çalıp giren değil… anahtarı olan taraftasın artık.”

 

 

Boğazım düğümlendi.

 

Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece başımı sallayabildim.

 

Nazan teyze tekrar lavaboya dönerken ekledi:

 

“Zamanla alışırsın. Ama kendini saklama. O çocuk senin bir kelimene bakar… oğluşumu çok bekletme.”

 

 

Elimdeki bardağı durularken içimden tek bir şey geçti:

 

Belki de… artık biraz daha cesur olmam gerekiyordu.Nazan teyze tekrar lavaboya dönüp musluğu açtı. Sanki konu kapanmış gibi davranıyordu ama yüzündeki o hafif düşünceli ifade gitmemişti.

 

 

Bir süre daha sessizce bulaşıkları yıkadık.

 

Sonra, sanki aklına yeni gelmiş gibi, gayet sıradan bir şeyden bahseder gibi konuştu:

 

“Gerçi…” dedi, tabağı durularken. “Bu evde böyle güzel şeyler olunca insanın içi kıpır kıpır oluyor.”

 

Ne demek istediğini tam anlayamamış gibi ona baktım ama devam etti:

 

“Benim huyumdur,” dedi hafifçe gülümseyerek. “Sevincimi bekleterek yaşayamam. İçimde kalınca sanki eksik oluyor.”

 

 

Elindeki tabağı kurulayıp yerine koydu, sonra bana dönmeden ekledi:

 

“İnsan bazen… güzel şeyleri çok uzatmadan, sıcağı sıcağına paylaşmak ister.”

 

 

Kalbim o an biraz hızlı atmaya başladı. Ne dediğini anlamıştım… ama o hâlâ açık açık söylemiyordu.

 

 

Ben hiçbir şey demeyince, bu sefer hafifçe bana baktı. Gözlerinde zorlamayan ama anlayan bir ifade vardı.

 

 

“Tabii,” dedi yumuşakça, “her şeyin bir vakti var. İnsan kendini ne zaman hazır hissederse…”

 

Kısa bir duraksama oldu.

 

Sonra yüzü tekrar yumuşadı, o tanıdık sıcaklığıyla:

 

“Ama bazen de,” dedi, sesi biraz daha hafifleyerek, “mutluluğu çok bekletmemek iyidir.”“Bak kızım,” dedi sakin bir sesle. “Ben açık konuşayım… yanlış anlama beni.”

 

İçim hafifçe gerildi ama gözlerindeki o sıcaklık korkumu hemen dağıttı.

 

 

“Laf söz olmasın,” dedi başını hafif yana eğerek. “İnsanların dili var, durmaz. Bugün sevinirler, yarın konuşurlar.”

 

Bir an durdu, beni tartar gibi baktı. Sonra sesi iyice yumuşadı:

 

“Bir nişanınızı yapın. Adı konulsun. İçimiz de rahat etsin.”

 

Kalbim bir an sıkışır gibi oldu ama devamını bekledim.

 

Nazan teyze bu sefer elimi tuttu. Avucu sıcacıktı.

 

“Ama…” dedi özellikle vurgulayarak, “ne zaman evleneceğiniz, ne zaman aynı yola tam girersiniz… o size kalmış.”

 

 

Gözlerimin içine bakarak ekledi:

 

“Kimse sizi acele ettirmesin. Hazır olduğunuz zaman… ne zaman isterseniz o zaman.”

 

Boğazım düğümlendi. Bu bir baskı değildi… aksine içimi rahatlatan bir şeydi. Beni düşünerek yapılan bir konuşmaydı. Benim zor durumda kalmamı istemiyordu.

 

Nazan teyze hafifçe gülümsedi:

 

“Biz sadece arkanızda duralım. Gerisi sizin.”

 

 

 

Ellerimi durulayıp ona sarıldım.

 

 

Burnuma gelen koku…

 

 

Bir an nefesim kesildi.

 

Anne kokusu.

 

 

Daha sıkı sarıldım. Derin bir nefes aldım.

 

Nazan teyze de beni sardı. Bir eli sırtımda, diğeri saçlarımda…

 

 

Saçımı okşayıp başımdan öptü.

 

“Güzel kızım benim…” dedi.

 

 

“Yaralı yavrum…”

 

 

Sesi iyice yumuşadı.

 

“Mutluluğunu yarım yaşama,” diye fısıldadı.

 

“Heyecanını da… sevincini de tam yaşa.”

 

Bir an durdu, saçımı okşamaya devam etti.

 

“Hiçbir şey düşünme,” dedi.

 

“Biz varız. Senin yerine biz düşünürüz.”

 

 

Nazan teyze kollarını üzerimden çekip yüzümü iki taraftan tutarak yanaklarımı öptü. Sonra lavabonun üzerindeki bezi eline aldı, mutfağı şöyle bir süzdü. "Neyse..." dedi, sesi birden o şefkatli tondan muzır bir tona kaydı. "Bu nişan işlerini falan sonra uzun uzun konuşuruz. Şimdi asıl meseleye gelelim..."

 

​Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "Ne oldu teyze?"

 

​"Yeliz!" dedi, başını hafifçe yukarı doğru sallayarak. "Gördün mü o uyanığı? Herkes ayaklanır ayaklanmaz 'Ay benim çok uykum geldi, yarın erken kalkacağım' diyerek nasıl da kaçtı odasına? Aslında işten kaçıyor, biliyorum ben onun ciğerini. Bulaşık sırası ondaydı normalde ama hanımefendi hemen rüyalar alemine daldı."

 

​Kıkırdadım.

 

 

Yeliz’in o tatlı uyanıklığı, aramızdaki duygusallığı dağıtırken. "Yorulmuştur teyze, tüm gün koşturdu o da."

 

​"Aman!" dedi Nazan teyze elini havada sallayarak. "Onun yorgunluğu telefonu eline alana kadardır. Yarın ben ona sorarım o uykuyu. evli evine, köylü köyüne dağıldı, bir tek biz kaldık burada dertleşen."

 

 

​Tam o sırada dış kapının açıldığını duyduk. Ağır, sakin adımlar antrede yankılandı. Nazan teyze gülümsedi. "Bak, senin beklediğin de geldi sonunda."

 

 

​Adem içeri girdiğinde ceketini koluna asmıştı. Gözleri önce annesine, sonra hemen yanındaki bana kaydı. Bizi mutfakta yan yana, gülüşürken görünce yüzündeki o yorgun ifade bir anda dağıldı, yerine derin bir huzur geldi.

 

 

​"Bıraktım kızları," dedi Adem, sesi mutfağın sıcaklığına karışırken. "Asya yolda bile susmadı, düğün elbisesi bakmaya başlayacakmış. şimdiden."

 

 

​Nazan teyze güldü. "Sorma oğlum, o kızın hızı bizi korkutuyor zaten."

 

​Adem yanımıza kadar geldi. Masanın kenarına yaslanıp bana baktı, omuzları hafifçe gevşemişti. "Hala bitmedi mi bu bulaşıklar?" diye sordu, sesi yumuşacıktı.

 

 

​"Bitti bitti," dedi Nazan teyze elindeki bezi tezgâha bırakırken. "Hadi bakalım, ben de kaçıyorum artık. İhtiyar heyeti olarak Ali amcanla benim pilimiz bitti."

 

 

​Bana bir göz kırptı ve mutfaktan çıktı. Mutfağa o kendine has, biraz çekingen ama çokça huzurlu sessizlik çöktü. Adem bir süre sessizce bana baktı, sonra bakışları parmağımdaki yüzüğe takıldı. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.

 

​"Annem çok darlamadı seni değil mi?" diye sordu kısık bir sesle.

 

 

​"Yok," dedim başımı iki yana sallayarak. "Aksine... İçimi rahatlattı."

 

 

​Adem derin bir nefes aldı. "Güzel," dedi, bir adım daha yaklaştı ama yine o saygılı mesafesini korudu. "Çünkü ben de içimin bu kadar rahat olduğunu uzun zamandır hatırlamıyorum."

 

​O an, mutfağın loş ışığı altında Adem’e bakarken, gerçekten de ait olduğum yerde olduğumu bir kez daha hissettim. O "eşek sıpası"nın aldığı yüzük parmağımda parlıyordu ve artık korkularım, yerini yavaş yavaş merakla beklenen bir geleceğe bırakıyordu.

 

 

Adem, yaşlandığı yerden bana bakarken, yorgunluğunun arasından sızan o huzurlu gülümsemesiyle içimi ısıttı. "Hadi," dedi, başıyla içeriyi işaret ederek. "Uğur'u alalım da sizi evinize bırakayım artık. Gün çok uzundu, dinlenmeniz lazım."

 

 

​ademin odasına yöneldik. Kapıyı hafifçe araladığımızda, Uğur'un koca yatakta minicik kalmış haliyle mışıl mışıl uyuduğunu gördük. Adem, hiç tereddüt etmeden yatağa yaklaştı. O koca elleriyle Uğur'u sanki dünyanın en kırılgan mücevheriymiş gibi incitmeden kavradı. Uğur, uykusunda hafifçe kıpırdanıp Adem'in boynuna gömüldü, bir eliyle Adem'in tişörtünü sımsıkı tuttu.

 

 

​Bu manzara karşısında kalbimin teklediğini hissettim.

 

 

​"Ben taşırım," diye fısıldadı Adem, gözlerini uğurdan ayırmadan. "Sen çantaları al."

 

Evdekileri rahatsız etmeden dışarı çıktık.

 

 

Mahallenin o serin gece havası yüzümüze çarptı. Sokağın sessizliğinde sadece Adem'in güven veren adım sesleri vardı. Aramızda artık o tedirgin edici boşluk yoktu; sanki görünmez bir bağ bizi birbirimize kenetlemişti.

 

 

​Evin önüne geldiğimizde Adem, Uğur'u uyandırmamak için sarsmamaya dikkat ederek merdivenleri çıktı.

 

 

İçeri girdiğimizde doğruca yatak odasına geçip Uğur'u beşiğine usulca bıraktı. Üzerini örterken eğilip saçlarından uzunca öptü. O an, Adem'in sadece bana değil, oğluma da ne kadar derin bir sevgiyle bağlandığını bir kez daha anladım.

 

​Odadan çıktığımızda kapıya gittik adem ayakkabılarını giyip ayaklandı koridorun sokak lambalarının ışığında karşı karşıya geldik. Gitme vakti gelmişti ama ikimiz de bir an duraksadık. Adem, elini cebine atıp uzun, zarif bir kutu çıkardı.

 

 

​"Bahçede fırsat kalmadı, herkesin içinde de vermek istemedim," dedi sesi boğuklaşarak. Kutuyu açtığında, ucunda iki lale ve lalelerin. ortalarında pırlantalar olan çok zarif, altın bir kolye parlıyordu.

 

 

​Nefesim kesildi. "Adem... Bu çok güzel."

 

​"Müsaade edersen, ben takmak isterim," dedi gözlerimin içine bakarak.

 

 

​Arkamı döndüm, saçlarımı ellerimle öne topladım. Adem kolyeyi takarken parmak uçlarının ensemdeki sıcaklığı tüm vücuduma bir sıcaklık dalgası gibi yayıldı.

 

 

Kilidi kapattığında ellerini hemen çekmedi, omuzlarımda hafifçe durdu.

 

​Yavaşça ona döndüm. Boynumda parlayan o kolyeye dokundum. İçimdeki o son korku da yıkılmıştı artık.

 

 

​"Sadece adın değil," dedi gözlerimin en derinine bakarak. "Zarafeti, güzelliği... Bu kolye tam sensin. Boynunda taşımanı, her aynaya baktığında benim senin yanında olduğumu hatırlamanı istiyorum."

 

 

Nazan teyzenin sesi kulaklarımda yankılandı: "Mutluluğunu yarım yaşama." Boynumda parlayan kolyeye, sonra onun o hayranlık dolu bakışlarına baktım. İçimdeki tüm o "ayıp olur, yanlış anlaşılır" diyen sesler tamamen susmuştu. Bu adam benim sığınağımdı.

 

 

​Bir adım atıp aramızdaki o son mesafeyi de kapattım. Ellerimi omuzlarına koyup parmak uçlarımda yükseldim ve dudaklarımı Adem’in o huzur kokan yanağına usulca ama uzunca bastırdım.

 

 

Adem şaşkınlıkla nefesini tuttu, elleri belime yerleşti. Geri çekildiğimde gözlerindeki o ışık, boynumdaki pırlantadan çok daha parlaktı.

 

​"İyi ki varsın Adem," dedim fısıltıyla.

 

 

​“Lale…” dedi fısıltıyla. Sesi öyle bir hayret doluydu ki. “Sen… az önce?”

 

 

​Yutkundum. “Söyleyemiyorum Adem,” dedim gözlerimi kaçırarak. “Beceremiyorum senin gibi dökülmeyi. Ama bil istiyorum… Boşuna beklemiyorsun o kapıda. Korkularımın altında kalıyorum bazen, hepsi bu.”

 

 

​Adem’in yüzüne bir anda öyle bir aydınlık geldi ki, sanki gökyüzünde ki tüm yıldızla aynı anda daha fazla parlamış gibiydi. Elini öptüğüm yanağına götürdü, sonra hafifçe güldü. Ama bu mutluluğun en saf haliydi.

 

 

​“Sen sus Lale,” dedi, sesi titreyerek. “Yemin ederim sen hep böyle sus, ben o sessizliğin içinden her şeyi duyarım. Ben senin o bir adımın için ömrümü veririm.”

 

 

​Adem, alnını alnıma yasladı. "Sen yanımda ol da Lale, dünya üzerimize gelse ne yazar? İyi geceler, canımın içi."

 

 

​Kapıyı kapatıp arkasından kilitlediğimde sırtımı ahşaba yasladım. Elim kolyedeki lale figüründeydi. Artık sadece Uğur'un annesi değil, sıcak ve samimi bir aileye ait olan Lale'ydim. Yarın, hayatımın en güzel sabahına uyanacağımı bilerek gülümsedim.

***

Selammm

Nasılsınız?

Bölümü beğendiniz mi?

Kolye ve yüzük nasıl?

Yorum yapmayı ve oy atmayı unutmayın.

Bölüm : 13.04.2026 20:26 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...