36. Bölüm

★34. Bölüm★

Arzu Güleç
kaleminsesi1905_01

Kaan

 

Atın sıcak nefesi avucumda hâlâ duruyordu. Elimi geri çektiğimde sanki tenimde değil de içimde bir şey kalmıştı. Ateş hâlâ gülüyordu ama ben çoktan içime dönmüştüm.

 

Babam biraz ilerideydi. Annemle yan yana durmuşlardı. Annem oğlumu kucağına almış, ona bir şeyler fısıldıyordu. Barış Efe de dedesine bakıp gülüyordu.

 

Bir adım attım.

 

Sonra bir adım daha.

 

Babam fark etti beni. Bakışları bana kaydı. Gözlerinde her zamanki gibi acele yoktu. Bekliyordu. Hep yaptığı gibi… beni zorlamadan.

 

Yanına vardığımda ne diyeceğimi bilemedim. Ellerim yanımda, parmaklarım istemsizce kıpırdıyordu. İlknur hanımın sesi yankılandı kulaklarımda.

 

İlk baban ile…

 

Yutkundum.

 

Babam bir şey söylemedi. Sadece hafifçe bana döndü. Omuzlarımız neredeyse değecekti ama arada hâlâ küçük bir mesafe vardı. O mesafe benim sınırımdı. Ve o, o sınıra saygı duyuyordu.

 

Atlardan biri yeniden kişnedi. Barış Efe irkildi. Annemin kucağında huzursuzlandı.

 

Refleksle elimi uzattım…

Ama oğluma değil.

 

Babamın koluna.

 

Parmak uçlarım önce ceketin kumaşına değdi. Sertti. Gerçekti. Kaçmadı. Elimi çekmedim. Çekmek istemedim.

 

Nefesim hızlandı.

 

Babam kımıldamadı. Ne elini çekti ne de bana döndü. Sanki “buradayım” demenin en sessiz yolunu seçmişti.

 

Bir saniye…

 

İki…

 

Kalbim kulaklarımda atıyordu.

 

Sonra…

Babam çok yavaş bir hareketle elini kaldırdı. Bileğime dokundu. Sarmadı. Tutmadı. Sadece oradaydı.

 

O an içimde bir şey çözüldü.

 

Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü bu bir çöküş değildi. Bu… tutunmaktı.

 

Babam başını hafifçe bana çevirdi.

 

“İyi misin oğlum?” dedi, sesi alçaktı.

 

Başımı salladım. Konuşursam bozulacaktı.

 

Elimi çekmedim.

 

O da çekmedi.

 

Bir süre öyle kaldık. Yan yana. Temassız sayılmayacak kadar yakın, boğmayacak kadar mesafeli.

 

İlknur hanım görseydi belki “yeterli” derdi.

 

Ama bana göre bu, sadece yeterli değildi.

 

Bu… başlangıçtı.

 

Babam tebessüm ederek bana baktı.

Ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı ama ben yine de konuştum.

 

"Yeni ödevim babam temas etmek."

 

Oğlum çığlık atınca onu kucağıma aldım.

 

Sırtımdaki yaralardan dolayı Ateş ata binmemi istememişti.

 

Zaten bende binmek istemiyordum.

 

Akşama doğru at çiftliğinde kaldık orada yemeğimizi yiyip konağın yolunu tuttuk.

 

 

Odaya girdiğimde ışığı açmadım. Gün batımından kalan turuncu çizgi perdenin arasından içeri sızıyordu. Yetiyordu.

 

Barış Efe yatağın kenarında oynuyordu. Arabasını duvara sürüyor, çıkan sesten keyif alıyordu. Güvendeydi. Yanımdaydı.

 

Masaya oturdum.

 

Defteri önüme koyduğumda elim bir an durdu. Kapağını açmak, yaşadığımı tekrar hatırlamak gibiydi. Ama kaçmadım.

 

Kalemi aldım.

 

“Beden teması – 1. deneme”

diye yazdım başa.

 

Bir boşluk bıraktım.

 

Sonra devam ettim.

 

Kişi: Babam.

Yer: At çiftliği.

Zaman: Gün batımına yakın.

 

Duraksadım.

 

Kalemin ucu kâğıda değdi ama yazmadı. İçimde hâlâ babamın kolunun sıcaklığı vardı. Sanki hâlâ oradaydı.

 

Devam ettim.

 

Temas şekli:

Elimle babamın koluna dokundum.

Önce kumaşa, sonra tenine yakın bir yere.

 

Yutkundum.

 

Süre:

Saymadım.

Ama kısa değildi.

 

Kalemim titredi. Elimle bastırdım.

 

Hissettiklerim:

İlk anda kalbim hızlandı.

Midemde bir kasılma oldu.

Kaçmak istedim ama kaçmadım.

 

Bir satır daha.

 

Babam elini çekmedi.

Ben de çekmedim.

 

Burada durdum.

 

Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Çünkü bu defter ağlama yeri değildi. Bu defter gerçekti.

 

Devam ettim.

 

Babam bileğime dokundu.

Sıkmadı.

Tutmadı.

Sadece oradaydı.

 

Kalemim durdu.

 

Sonra, yazmakta zorlandığım cümle geldi. Uzun süre baktım kâğıda. Sonunda yazdım.

 

Kendimi güvende hissettim.

 

Bu cümle bittiğinde nefesim düzeldi.

 

Altına küçük harflerle bir not ekledim.

 

Not:

Bu temas canımı yakmadı.

Kontrol bendeydi.

Babam sınırımı geçtiği hiçbir an olmadı.

 

Defteri kapattım.

 

Bir süre öylece oturdum.

 

Sonra Barış Efe bana doğru emekledi. Bacağıma tutundu. Kucağıma almak için izin ister gibi baktı.

 

Eğildim.

 

Onu kucağıma aldım.

 

Bu sefer saymadım.

Bu sefer korkmadım.

 

Ve içimden ilk kez şu cümle geçti:

 

Belki gerçekten iyileşiyorum.

 

Ben kendime, oğluma, babama ve aslan ailesine bir söz vermiştim iyileşecektim.

 

Mesleğimi elime alıp kaldığım yerden devam edecektim.

 

Huzur kaynağımı güvenli bir yerde bırakıyordum babama.

 

 

Yatağa uzandığımda ışığı kapattım. Odanın içi karanlıktı ama tamamen zifiri değildi. Perdenin arasından sızan sokak lambasının solgun ışığı tavana vuruyordu.

 

Barış Efe kucağımdaydı. Küçük bedeni göğsüme yaslanmış, nefesi düzenliydi. Minik eli tişörtümün kenarını sıkmıştı. Bırakmamdan korkar gibi.

 

Bırakmazdım.

 

Bir kolum onun sırtındaydı. Diğer elim saçlarının arasındaydı. Parmaklarım istemsizce hareket ediyordu. Saymıyordum. Sadece dokunuyordum.

 

Tavana baktım.

 

Bugün olanlar, karanlığın içinden tek tek çıktı karşıma.

 

At çiftliği…

Babamın kolu…

Elimi çekmeyişim…

 

Ve sonra…

 

Bengü hanım.

 

Gözlerimi tavandan ayırmadım ama onu net görüyordum. Gülüşü geldi aklıma. Hemşire tezgâhının arkasında, başını hafif yana eğerek güldüğü an. Rahattı. Gerçekti. Bana bakmadığı bir gülüştü.

 

İçimde bir şey sıkıştı.

 

Kıskançlık değildi bu. Sahip olma isteği hiç değildi. Daha çok… yerimi bilmekti. Onun hayatında durduğum yer.

 

Kendi kendime fısıldadım.

 

“Abisiymiş…”

 

Bunu bilmek içimi rahatlattı mı?

Biraz.

 

Ama her şey düzelmiş gibi de olmadı. Çünkü mesele o adam değildi. Mesele bendim.

 

Onun yanında olabilecek biri miydim?

 

Kucağımdaki Barış Efe kıpırdandı. Kaşları çatıldı, sonra tekrar gevşedi. Nefesi göğsümde ılık bir iz bıraktı.

 

Onu biraz daha kendime çektim.

 

Bengü hanımın bana baktığı anları düşündüm. Sayılıydı. Kısa. Ama fark edilecek kadar gerçekti. Acıyan bir bakış yoktu gözlerinde. Merak vardı. Sıcaklık vardı.

 

Ama bir beklenti var mıydı…

Bilmiyordum.

 

Tavana bakarken düşündüm.

 

Belki de ilk defa birini sevmek, ona yaklaşmak değil…

Ona zarar vermemekti.

 

Ve belki de iyileşmek…

 

Kendini birinin hayatına zorla sokmak değil,

oraya hazır olana kadar kapıda bekleyebilmekti.

 

Barış Efe’nin nefesi iyice ağırlaştı. Uykuya tamamen teslim olmuştu.

 

Gözlerimi kapattım.

 

İçimde hâlâ Bengü hanımın gülüşü vardı. Ama bu sefer canımı acıtmıyordu. Sadece oradaydı.

 

Tıpkı babamın eli gibi.

 

Tıpkı oğlumun nefesi gibi.

 

Ve ilk kez…

 

Gece bana düşman gibi gelmedi.

 

Ama aklımda hâlâ Bengü hanımın beni kabul edip etmediği gelmişti.

 

Ya beni kabul etmese, gerçi kim geçmişi travmalar ile dolu yaralı bir yüreği olan çocukluk geçirdiği kişi ile birlikte olmak ister.

 

Kapanmak isteyen gözlerim ile gözlerimi kapattım.

 

Ormandaydım.

 

Ağaçlar birbirine çok yakındı. Gökyüzünü göremiyordum.

Toprak soğuktu, ayaklarım titriyordu.

 

Bir ses vardı.

Adımı söylüyordu ama kimin olduğunu seçemiyordum.

 

Geriye döndüm.

 

“Kaan…”

 

Kalbim duracak gibi oldu.

 

Bu sesi tanıyordum.

 

Unutmaya çalıştığım, duymayı özlediğim bir sesti.

 

“Korkma oğlum.”

 

O an orman sustu.

 

Rüzgâr durdu. Ağaçlar geri çekildi.

 

Nefes alabildim.

 

Ses yaklaştı.

 

Ağaçların arasından biri çıktı.

 

Yüzünü net göremiyordum ama duruşunu biliyordum.

 

Omuzlarım gevşedi.

 

“Buradayım,” dedi.

 

“Artık yalnız değilsin.”

 

Gölge geriye doğru çekildi.

 

Orman yavaş yavaş aydınlandı.

 

Toprak kurudu. Gökyüzü açıldı.

 

Kuş sesleri duydum.

 

Sonra…

 

Bir bahçedeydim.

Geniş, ferah, güneşli bir yerdi.

Çimler yeşildi.

 

Küçük ayak sesleri duydum.

 

Bana doğru koşan bir çocuk vardı.

 

Kollarını açtı.

 

“Baba,” dedi.

 

Dizlerimin bağı çözüldü.

 

Eğildim. Ona sarıldım.

 

Kalbim ilk kez sakinleşti.

 

Son kez babamın sesini duydum:

 

“Geçti Kaan… artık geçti.”

 

Gözlerimi açtığımda odadaydım.

 

Nefesim hâlâ düzensizdi.

 

Kucağımda Efe vardı.

Sıcaktı. Gerçekti.

 

Elimi sırtına koydum.

 

Parmaklarım titrerken fark ettim…

 

Gözlerim yanıyordu.

 

Sessizce ağladım.

 

Kimse duymadı.

 

Ama o an bir karar verdim:

 

Benim yaşadığım karanlık, onun dünyasına değmeyecekti.

 

Sabah olduğunda herkes masadaydı.

 

Çay kokusu vardı. Tereyağı, ekmek…

Normal bir sabah gibi görünüyordu.

 

Efe mama sandalyesinde oturuyordu.

Kaşığı masaya vuruyor, gülüyordu.

 

Ben karşısına bakıyordum ama aslında başka bir yerdeydim.

 

Gece hâlâ omuzlarımdaydı.

 

Lokmam boğazımda kaldı.

 

O sırada…

 

Omzumda bir ağırlık hissettim.

 

Büyük, sakin bir el.

 

Kerem Bey’di.

 

Hiçbir şey söylemedi.

 

Ne “iyi misin” dedi,

ne “ne oldu” diye sordu.

 

Sadece elini koydu.

 

O an anladım…

 

Beni gördüğünü.

 

Geceyi bildiğini.

 

Anlatmasam da anladığını.

 

Başımı kaldırmadım.

 

Gözlerim doldu ama ağlamadım.

 

Hemen önüme dönüp oğluma baktım.

 

Elindeki kaşığı önündeki mama tabağına vuruyordu ve kahkaha atıyordu.

 

Benim ona baktığımı görünce tabağa vurmayı bırakıp bana şirince gülümsedi.

 

Umut kaynağımdı o benim.

 

Selam canlarım ben geldim.

 

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum.

 

Mutlu kalın ❤️

 

Seviliyorsunuz ❤️

 

Bölüm : 31.01.2026 22:54 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...