57. Bölüm

Adavet| 53

mutlu sonsuz
mutlusonsuz222

 

 

🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar...

 

 

🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...

 

 

53. Bölüm

"Abi biz…" dedi Derin. Sesi artık titremiyordu; aksine, sonu gelmiş bir insanın o ürkütücü kabullenişiyle buz gibi çıkıyordu. "Dün evlendik. Senin rızanı almaya değil, gerçeği söylemeye gelmiştik. Ama haklısın... Biz sadece kendimizi düşündük. Sizin enkazınızın üzerine kendi sarayımızı kurabileceğimizi sandık."

Boran, masanın üzerindeki o kırmızı deftere sanki bir saatli bombaymış gibi baktı. Gözlerindeki o az önceki yangın, yerini donuk bir dehşete bıraktı. Kardeşi, canı, her şeyden sakındığı Derin; hayatının en büyük travmasının ona göre müsebbibiyle gizlice hayatını birleştirmişti.

Yüzü önce bembeyaz kesildi, sonra boynundaki damarlar birer halat gibi dışarı fırladı. Gözleri, masanın üzerindeki o küçük kırmızı deftere kilitlenmişti; sanki o defter, içine baktığı bir mezar taşıydı.

Defteri yavaşça açtı; sayfayı çevirirken kâğıdın hışırtısı, benim kulaklarımda patlayan birer bomba etkisi yaratıyor, kalp atışlarım kadar net duyuluyordu. Fotoğrafların olduğu sayfaya geldiğinde durdu. Mert ve Derin, o küçük kare fotoğrafta yan yana, hüzünlü ama kararlı bir şekilde bakıyorlardı. Tarih ise henüz mürekkebi henüz kurumuş kadar yeniydi.

Boran, elindeki defteri sanki dünyadaki en ağır yükmüş gibi tutuyordu. Az önceki o kükreyen dev adam, bir anda donup kalmıştı. Şaşkınlık, öfkesini bir perde gibi örtmüştü ama gözlerindeki o tehlikeli parıltı sönmemişti. Aksine, o parıltı artık bir imha kararına dönüşüyordu.

"Siz..." dedi Boran, sesi bu kez bağırmaktan değil hayretin verdiği o boğukluktan dolayı kısıktı. "Siz benim arkamdan... gidip imza mı attınız evlenmek için?" Defteri sertçe masaya fırlattı. "Bu ne demek lan? Bu ne!" diye kükredi tekrar ama bu kez sesi saf bir hayal kırıklığıyla doluydu. "Beni, bizi hiçe mi saydınız? Benim onayımı, benim rızamı geçtim; yaptığınız o hatadan sonra gidip gizli saklı evlenmek... Siz iyice delirdiniz mi?"

Mert bu kez geri adım atmadı. Derin’in elini daha sıkı kavradı ve Boran’ın gözlerinin içine doğrudan, en savunmasız ama en inatçı haliyle baktı. "Başka yolumuz yoktu... Biz birbirimizi seviyoruz. Derin’i bir daha asla görmeme izin vermeyeceğini biliyordum. Bir hatamız oldu, evet; bedelini de ömür boyu ödeyeceğiz. Ama biz artık biriz."

Boran’ın yüzünde acı dolu bir gülümseme belirdi. “İzin vermiyorum…” deyip duraksadı. “Ben o hastane odasında seni hayatımdan çıkardığım andan itibaren sizinle olan iletişimimi bitirdim. Sen neyin izninden bahsediyorsun? Ben sizi görüştürmeyecek olsam Derin’i yurtdışına gönderirdim. Başına adam dikerdim seninle görüştüğü an senin cezanı keserdi.”

Derin ve Mert, Boran’ın bu soğukkanlı ama yıkıcı gerçeğiyle sarsılırken, ben arkada masanın köşesine tırnaklarımı geçirmiş, hayal kırıklığının genzimi yakan o acı tadıyla başımı iki yana sallıyordum. Boran, Mert’e bir adım daha yaklaştı. Bakışları o kadar net ve o kadar vazgeçmişti ki, bu halinin öfkesinden çok daha ağır olduğunu nihayet anlamaya başlamışlardı.

“Siz sanıyor musunuz ki ben engel olamazdım?” dedi Boran, sesi ruhsuz bir uğultu gibiydi. “Ben sizi o gün o kapıda bıraktım. Birbirinize olan o bağlılığınızın içinde birbirinizin yüzüne baktıkça benim karımın kaybolan aylarını, olmayan çocuğumuzun sessizliğini hatırlayın istedim.”

Derin, abisinin bu sözleriyle sanki ilk kez gerçeğin çıplak ve çirkin yüzüyle karşılaşmış gibi irkildi. Gözleri dehşetle büyürken Mert’in elini tutan parmakları gevşer gibi oldu. Onlar gizli gizli evlenerek büyük bir aşk savaşı verdiklerini sanırken, Boran’ın onları kendi vicdanlarıyla baş başa bırakmak için sadece “sustuğunu” yeni idrak ediyorlardı.

Boran devam etti, sesi şimdi daha da alçaldı. “Konuşmasak da yanı başımda olun ki, her el ele tutuştuğunuzda sırtınızdaki o vebali hissedin dedim. Ama siz ne yaptınız? Gidip imza atarak o vebali kutsallaştırabileceğinizi mi sandınız?”

Kendi içimde, göğüs kafesimin daraldığını hissettim. Boran’ı böyle görmelerine, onu bu kadar derin bir hayal kırıklığına itmelerine öyle sinirleniyordum ki... Boran bugün hastanede o kapıyı aralamış, yeniden umutlanmaya çalışırken; en yakını bildikleri gelip o kapıyı üzerine kilitlemişti. Boran’ın dik durmaya çalışan ama içten içe sarsılan omuzlarına baktım. Onu bu hale getirmeye ne hakları vardı?

"Birsiniz demek..." dedi tekrar Boran, her kelimenin üzerine basarak. Sonra bakışlarını masanın üzerindeki deftere, ardından da benim yüzüme çevirdi. O an anladım ki Boran için mesele artık sadece gizli bir aşk değildi. Bu, onun hayatını adadığı, uğrunda her şeyi feda ettiği ailesinin ona kurduğu en büyük pusuydu.

Mert’in üzerine yürüyecekken Derin araya girdi ve abisine baktı. "Abi ne olur... Bir yuva kurduk biz. Senin bizi affetmeyeceğini biliyorduk ama birbirimizden kopamadık. İnci'nin başına gelenler için her gün ölüyorum ben, her gün. Ama Mert’ten vazgeçersem ben de biterim. Anla bunu n’olur.”

Boran, yüzüne baka baka ağlayan kardeşine ve karşısında dimdik duran eski korumasına bakarken ne düşündüğünü anlayamadım. O kadar büyük bir ihanete uğramış gibi hissediyordu ki, vereceği tepki her şeyi sonsuza dek bitirebilirdi. Müdahale etmek istedim ama ne diyeceğimi ben bile bilmiyordum. Derin elimi kolumu bağlamıştı resmen. Gerçi Boran’ın içini dökmesi her açıdan iyi olurdu o yüzden bir şey söylemeyecektim.

Gözleri defterdeki fotoğraflardan Derin’in ağlamaktan şişmiş yüzüne, oradan da Mert’in kararlı ama suçlu duruşuna kaydı. Gözlerinle bir şeyleri anlamlandırmaya çalışan, şüphe kırıntıları oluştu. Bakışları Derin’in yüzünde uzunca asılı kaldı, sonra yavaşça aşağıya, kardeşinin karnına doğru indi.

"Hamile misin?" diye sordu doğrudan. "Benden bu gerçeği kaçırmak için mi evlendiniz? Bu yüzden mi?" dedi bu sefer bağırmaktan ziyade, insanın içine işleyen buz gibi bir fısıltıyla. Tek sebebin sen bize izin vermezdin bahanesi olmasını kaldıramıyordu sanki. "Bu acele, bu gizli saklı işler, bu benden habersiz atılan imzalar... Bu yüzden mi Derin?"

Derin’in gözleri kocaman açıldı, Mert ise bir anlığına sarsıldı. Boran’ın sorusu odada bir bomba gibi patlamıştı. Boran bana bir anlık bir bakış attı; o bakışta "biz burada mucize beklerken, onlar bu hatayı mı yaptı?" diyen, canı yanan bir adamın sitemi vardı.

Sessizlik olurken "Cevap ver!" diye gürledi, sabrı taşmak üzereydi. "Hamile olduğun için mi yangından mal kaçırır gibi evlendiniz? Eğer öyleyse..."

Derin başını hızla iki yana salladı. "Hayır abi! Hayır, yemin ederim değilim! Sadece... Sadece bizi birbirimizden koparacağını biliyorduk. Mert’i benden, beni ondan mahrum bırakacaktın. Başka türlü bizi bir arada tutmazdın. Biz sadece birbirimize tutunmak istedik, başka bir niyetimiz yoktu."

Boran derin bir nefes alıp başını geriye attı, sanki odadaki hava ona yetmiyormuş gibi boğuluyordu. Bir yanda hastanede aldığımız o küçük umut kırıntısı, diğer yanda kardeşinin bu habersiz evliliği... Masanın kenarına tutundum. Boran’ın omuzlarının sarsıldığını gördüm. Kardeşinin hamile olmadığını duymak onu bir nebze rahatlatmış mıydı yoksa bu gizli evlilik darbesi hala kalbini mi sıkıştırıyordu, kestiremiyordum.

Derin’in gözlerinin içine öyle bir baktı ki, ruhunu okumak istiyor gibiydi. Sonra dudaklarında sinir bozucu, buz gibi bir gülüş peydah oldu. Bu gülüş, neşeden çok uzak; hayal kırıklığının en saf haliydi.

"Tutunun..." dedi, sesi bir fısıltı gibi çıktı ama yankısı odayı titretti. "Tutunun bakalım. Ama şunu bil; bu dakikadan sonra hiçbir yanlışını, hiçbir açığını kapatmam Derin. Babaanneme de, Cihan abine de bu durumu bizzat kendin açıklayacaksın. 'Ben yengemin korumasıyla, onu koruyamayan adamla gizlice evlendim' diyeceksin. Bahanemde abim bize tek söz söylemezken, yüzümüze bakmazken bizi birbirimizden koparacak diye düşünmemizdi diyeceksin. Hadi bakalım, cesaretin varsa anlat!"

Boran’ın bu sözleri, Derin’in üzerine sanki tonlarca ağırlıkta bir enkaz bırakmış gibiydi. Derin, babasının evinde, Boran’ın gölgesinde büyürken dünyanın sadece pamuk iplikleriyle bağlı bir yer olduğunu sanıyordu belki; ama şimdi o iplerin cellat kemendine dönüşmesini izliyordu. Mert, Derin’in titreyen omzuna elini koyduğunda, Boran o ele sanki orayı yakıp kül etmek ister gibi baktı.

Dudaklarından alaycı bir gülüş kaçarken başını başka tarafa çevirip gözlerini kapattı. “18 yaşında, bizi koparacaksın diye evlenmek… Gerçekten çocuk olduğunu bir kez daha gösterdin. Bizde bu kız mimar olacak, şirketin projelerinde yer alacak diye gururlanıyoruz. Bana yapılan dayatmaları yapmadım, kendi istediği mesleği seçti diyorum, gidip evleniyor. Sen daha kendi sorumluluğunu alamıyorken, bir evin sorumluluğunu, bu herifin karısı olma yükünü nasıl taşıyacaksın?"

Boran’ın bu sözleri, odadaki o ağır ihanet havasına bir de hayal kırıklığının keskin kokusunu ekledi. Derin, abisinin gözünde sadece "hatalı bir kardeş" değil, aynı zamanda potansiyelini elinin tersiyle itmiş, rüştünü ispat edememiş bir çocuk konumuna düşmüştü.

"Mimar olacaktın..." diye mırıldandı Boran, sesi şimdi öfkeden ziyade derin bir keder taşıyordu. "Senin çizimlerini, senin projelerini konuşacaktık biz. Ben seninle gurur duyacaktım Derin. Ama sen, daha hayatın ne olduğunu anlamadan, bir adamın gölgesine sığınmayı, kaçak göçek bir imzanın arkasına saklanmayı seçtin."

Boran gözlerini açıp tekrar onlara baktığında, bakışlarındaki o korumacı ağabeyden eser kalmamıştı. Sadece bir yabancıya, yaptığı hatanın büyüklüğünü anlatmaya çalışan bir adam vardı karşısında.

"Abi, ben artık çocuk değilim..." diye fısıldadı Derin. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu, güçlü durmaya çalışıyordu ama nafileydi. "Çocuksun!" diye gürledi Boran. "Daha dün dizimin dibinde ağlayan, bugün ise sırtımdaki hançerin sapını tutan bir çocuksun!”

Boran’ın sesi odanın duvarlarında çarpıp tekrar masanın üzerine, o kırmızı defterin yanına düştü. Derin, abisinin bu kükreyişiyle sanki fiziksel bir darbe almış gibi sarsıldı. Gözlerindeki o "yetişkinlik" maskesi, Boran’ın tek bir cümlesiyle tuzla buz olmuştu.

"Gerçekten büyüdüğünü mü sanıyorsun?" dedi Boran, bu kez sesi ürkütücü bir sakinliğe bürünerek. Mert’e doğru bir adım attı, onun gözlerinin içine bakarak devam etti. "Büyümek, sorumluluk almaktır Derin. Büyümek, attığın imzanın kimlerin hayatını enkaz altında bırakacağını hesaplamaktır. Sen sadece kaçtın. Sorunlardan, yüzleşmekten, vicdanından kaçtın. Ve kaçarken de sana hayatını veren adamı arkandan vurdun."

Mert, Derin’in titreyen elini daha sıkı tuttu. "Abi, her şeyi bana yükle. Onun bir suçu yok, ben..."

"Sen sus Mert!" diye kesti Boran, sesi bir bıçak kadar keskin. "Sana 'abi' deme hakkını ne zaman verdim ben? Sen benim için artık sadece o gün karımı koruyamayan, bugün ise kardeşimi benden koparan bir yabancısın. Kardeşlik hukukunu sen o gün o hastane koridorunda, bugün de bu gizli imzayla bitirdin."

Mert başını yere eğerken Derin abisinin sözleri altında ezilse dahi başını bir anlık bir cesaretle kaldırdı. Gözyaşlarını sildi ve Boran’ın da benim de hiç beklemediği o cümleyi kurdu. "Siz de İnci yengemle hepimizden habersiz evlendiniz abi! Siz yapınca aşk oluyor da biz yapınca mı çocukluk oluyor?"

Derin’in ağzından çıkan o zehirli cümle, odadaki tüm oksijeni tek bir saniyede tüketti. Boran’ın omuzları buz kesti, bakışları sanki zaman durmuşçasına havada asılı kaldı. Bu kıyaslama, sadece bir çocukluk değil, aynı zamanda bizim sığındığımız o limanı kirleten, yaşadığımız her şeyi basitleştiren korkunç bir saygısızlıktı benim için.

Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Başımı hafifçe iki yana sallarken gözlerim doldu istemsizce ama bu seferki acıdan değil, uğradığım o devasa hayal kırıklığındandı. Derin’in, o her düştüğünde elinden tuttuğum, dertlerini kendi derdim bildiğim o küçük kızın sözleri ruhumu darmadağın etmişti.

"Derin..." diyebildim sadece fısıltıyla. Sesimdeki o kırılganlık, bir vazonun beton zemine düşüp tuz buz olması gibiydi. Boran’ın tepkisi ise bir patlamadan ziyade, bir volkanın içten içe kaynayıp taşması gibiydi. “Sen kendini İnci ile bir mi tutuyorsun? İnci okumuyordu o evlendiğimizde! Okulunu bitirmiş, yüksek lisansını bile yapmış, hayatını eline almış, ne istediğini bilen bir kadındı o! Kendi dengeni, kendi seviyeni onunla bir mi tutuyorsun sen?"

Boran’ın bu sözleri, odadaki gerilimi bir üst perdeye, dönüşü olmayan o keskin sınıra taşıdı. Derin’in bizi kendi çocukça kaçışıyla kıyaslaması, Boran’ın zihninde sadece bir saygısızlık değil, benim emeğime, eğitimime ve o olgun duruşuma yapılmış bir hakaretti.

"Kendinle onu bir tutma sakın! Senin gibi gizli saklı köşelerde değil; fırtınanın ortasında, dimdik durarak girdi bu hayata. Sen daha neyin sorumluluğunu alacağını bilmezken sadece kaçmayı, saklanmayı ve arkadan iş çevirmeyi bilirken gelip burada 'siz de yaptınız' diyemezsin!”

Derin, Boran’ın her kelimesiyle biraz daha ufalanırken hıçkırıkları sarsıcı bir hal aldı. Boran’ın bu net ve aşağılayıcı kıyaslaması, genç kızın kurmaya çalıştığı o cılız savunma duvarını tamamen yerle bir etmişti. Mert, Derin’in bu kadar ağır sözler altında ezilmesine daha fazla dayanamayarak bir adım öne çıktı.

"Abi yeter, Derin’in bir suçu yok, ona yüklenme bu kadar!" diye bağırdı. Sesi odada yankılandığında Boran, bir an duraksadı. Bu duraksama, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizlik gibiydi. Ardından, Mert’in üzerine öyle bir adımla yürüdü ki, Mert istemsizce bir adım geri çekilmek zorunda kaldı. Boran’ın cüssesi, odadaki tüm ışığı kapatan devasa bir gölge gibi Mert’in üzerine çöktü.

"Sen..." dedi Boran, sesi artık kükremiyordu ama fısıltısı bağırmasından bin kat daha tehlikeliydi. "Hâlâ konuşuyor musun? Hâlâ suç yok mu diyorsun? Karşıma geçip benim odamda, benim kardeşimin elini tutup bana sesini mi yükseltiyorsun lan sen!"

Boran, Mert’in yakasına yapışmamak için ellerini arkasında birbirine kenetledi; parmak boğumlarının bembeyaz kesildiğini, kollarındaki damarların birer halat gibi dışarı fırladığını görebiliyordum. Kendini tutmasa, Mert’i o odadan sağ çıkarmayacaktı.

“Çıkın odadan!” dedi hiç beklenmedik bir anda. Boran’ın bu ani, buz gibi komutu odadaki o kaotik gürültüyü bir bıçak gibi kesti. Derin’in hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş, Mert’in ise savunmaya hazırlanan omuzları bu beklenmedik sakinlik karşısında donup kalmıştı. Boran bağırmıyordu; ama sesi, sanki bütün duygularını bir mezara gömmüş de üzerini mermerle kapatmış gibi ruhsuz çıkıyordu.

"Duymadınız mı?" dedi, bakışlarını hala pencereden dışarıdaki karanlığa dikmişken. "Defolun gidin diyorum. Hemen şimdi. Gözüm görmesin sizi. Gidin o çok istediğiniz 'tutunma' oyununu nerede oynuyorsanız oynayın.”

Derin, abisinin bu ruhsuz ve geri dönüşü olmayan sesini duyduğunda sanki dizlerinin bağı bir kez daha çözüldü. Mert, bir saniye bile beklemenin durumu daha da kanlı bir noktaya taşıyacağını anlamış gibi Derin’in kolunu daha sıkı kavradı. Ama susmadı da.

"Boran abi" dedi, sesi çatallansa da içindeki o sarsılmaz kararlılık hissediliyordu. Boran tek kaşını kaldırmışken Mert devam etti. "Derin’e 'çocuk' diyorsun, 'geleceği ne olacak' diyorsun... Haklısın. Ama ben onun geleceğini çalmak için değil, o geleceği daha güvenli kılmak için yanındayım. Derin okuluna devam edecek. Gerekirse her sabah onu okulun kapısına ben bırakacağım, her akşam ben alacağım. Derslerine çalışması için, kariyerini yapması için ben arkasında dağ gibi duracağım."

Boran, Mert’in bu savunması karşısında alaycı bir şekilde tek kaşını kaldırdı. Mert pes etmeden devam etti. "Onu bir evin içine hapsedecek kadar bencil değilim. O sizin kardeşiniz olduğu kadar benim de canım. İnci Yengem nasıl sizin yanınızda kendi benliğini koruduysa, Derin de benim yanımda öyle olacak. Siz onu 'çocuk' olarak görüyorsunuz ama o bugün hayatının en büyük ve en cesur kararını verdi. Kendi okulunu da, kendi hayatını da yürütecek güce sahip."

Boran onlara doğru yaklaşarak Mert’in tam önünde durdu. Aralarındaki o birkaç santimlik mesafe, yılların dostluğunun değil, yıkılmış bir güvenin uçurumu gibiydi. "Onu okuluna götürecekmişsin... Arkasında dağ gibi duracakmışsın... Güzel söylüyorsun, umarım başarırsın ama ben sana fikrimi söyleyeyim mi?"

Boran, Mert’in yakasındaki hayali bir tozu siler gibi elini uzattı, sonra parmağını Mert’in göğsüne sertçe bastırdı. "Sen o dağın altında ezileceksin Mert. Derin’in her zorlandığında, her 'yapamıyorum' dediğinde aklına ben geleceğim. Benim ona sağladığım o huzurlu hayat, senin elindeki o yetersizlikle çarpıştığında, o çok övündüğün 'cesur karar' bir hapishaneye dönüşecek. Ve sen, sırf bu inadın yüzünden o kızın gözlerindeki ışığın sönüşünü izleyeceksin."

Boran’ın sesi o kadar tok ve o kadar emindi ki, kurduğu her cümle Mert’in göğsüne balyoz gibi iniyordu. Mert, Boran’ın parmağının baskısıyla bir milim bile kıpırdamadı ama gözlerindeki o sarsılmaz görünen parıltının yerini bir tereddüt dalgasına bıraktığını gördüm. Boran, onun en büyük korkusunu—Derin’i mutlu edememe ihtimalini—tek bir hamlede yüzüne çarpmıştı.

"Daha düne kadar benim verdiğim emirle, benim çizdiğim sınırla nefes alıyordun." dedi Boran, sesini iyice alçaltarak. "Şimdi hangi güçle, hangi birikimle ona benim verdiğim dünyayı vereceksin? Derin’in alışkın olduğu o hayat, senin o 'dağ' dediğin omuzlarını iki günde çökertir. Onu okuluna bırakacakmış... Sen önce o okulun harcını nasıl yatıracağını, o kızın standartlarını nasıl koruyacağını düşün. Sevda dediğin şey, ay sonu faturaya, mutfaktaki boşluğa çarpınca o cesaretinden eser kalacak mı göreceğiz."

Boran parmağını Mert’in göğsünden çekti ve iğrenir gibi bir adım geri çekildi. "İnci’yi örnek gösterdin ya hani... İnci’nin bir gün bile 'yapamıyorum' dediğini duymadım ben. Çünkü o, kendi gücünü eline alıp geldi bana. Bunu bir düşünün.”

Derin, hıçkırıklarının arasında "Abi yeter, lütfen dur artık..." diye inledi. Sesi o kadar cılız, o kadar kimsesiz çıkıyordu ki, Boran’ın "hapishane" dediği şeyin kapıları sanki o an üzerlerine kapanmıştı. Mert yutkundu, çenesi seğirdi. Boran’ın bu mantık dolu, acımasız gerçekleri karşısında verecek tek bir cevabı kalmamıştı. Boran’ın haklılığı, odadaki havadan daha ağırdı.

"Şimdi." dedi Boran, gözlerini Mert’ten çekip kapıya doğru buz gibi bir bakış fırlatarak. "Al karını, al o çok güvendiğin vaatlerini ve buradan defol git. Giderken de şunu unutma; Derin’in gözünden akan her pişmanlık yaşında, benim bu sözlerimi kulaklarında duyacaksın. O zaman bu kapıya gelmeyin ikinizde.”

Mert, Derin’in titreyen elini kavradı. Artık savunacak, bağıracak ya da kanıtlayacak bir şeyi kalmamış gibiydi. Bir zamanlar gölgesinde huzur buldukları o devasa çınarın, şimdi üzerlerine devrilişini izleyerek omuzları çökmüş bir halde kapıya yöneldiler.

Onlar odadan birer yabancı gibi süzülüp çıktıklarında, kapının kapanma sesi Boran’ın kalbinde bir dönemin kapandığının resmi ilanıydı. Boran ise öylece kalakaldı. Omuzları sarsılmıyordu ama nefes alışverişleri odadaki sessizliği yırtıyordu. Yanına gitmek için bir adım attım ama durdum; o an Boran’ın ihtiyacı olan şey bir teselli değil, içine düştüğü bu devasa hayal kırıklığının yasını tutmaktı. Kendi kanından ve canından olanların, onu tam da yeniden çiçek açmaya çalışırken kökünden sarsmasının yasını...

Ama hiç beklemediğim anda bir an bile beklemeden masanın üzerindeki interkom düğmesine hırsla bastı. "Fatih! Derhal içeri gel!" diye kükredi. Fatih, Boran’ın sesindeki o korkutucu tonu duymuş olmalı ki, kapı neredeyse saniyesinde açıldı. Fatih içeri girdiğinde Boran’ın omuzlarının gerginliği ve yüzündeki o kapkara ifade karşısında bir an duraksadı, ama Boran’ın beklemeye tahammülü yoktu.

"Buradayım abi," dedi Fatih, nefes nefese. Yüzü kireç gibiydi.

"Bu herif... Kovulduğu günden beri ne halt yiyor? Nerede yaşıyor, hangi parayla geçiniyor? Sen bana neden rapor vermedin?" dedi Boran, sesi odanın duvarlarında yankılanarak.

Fatih, Boran’ın öfkesinin hedefi olmamak için başını hafifçe öne eğdi, ellerini önünde birleştirdi. Boran’ın sabrının pamuk ipliğine bağlı olduğunu biliyordu. "Abi..." dedi, yutkunarak. "Mert, kovulduğu günden sonra bildiğimiz kadarıyla herhangi bir güvenlik şirketine girmedi, girmek için bir girişimde de bulunmadı. Ama limanda eski tanıdıkları aracılığıyla bir lojistik firmasında işe girmiş. Gece gündüz demeden kamyon tepesinde, sevkiyatlarda çalışıyor. Kendi halinde, küçük bir ev tutmuş. Kimseye bulaşmıyordu, sadece işine gidip geliyordu... Biz de Derin Hanım'la bu kadar ileri gideceklerini tahmin edemedik."

Boran, Fatih’in bu sözleri üzerine duraksadı ama bu sakinleştiği anlamına gelmiyordu. Sinir bozucu bir şekilde gülümsedi. “Nasıl tahmin edecektik, edemezdik tabii.” Diye fısıldarken bakışları bir an için bana doğru döndü sanki senin haberin var mıydı dercesine.

Boran’ın o saniyelik bakışı, ruhumda binlerce iğnenin aynı anda batması gibi bir etki yarattı. O bakışta bir suçlama yoktu belki ama "Sen her şeyi sezerdin İnci, bunu nasıl görmedin?" diyen sessiz bir sitem, derin bir yalnızlık vardı. Ama göremezdim, kaçırıldıktan sonra Derin ile hiç eskisi gibi olmamıştık. Derin kendini sorumlu tuttuğu için yüzüme bakmakta zorlanıyordu.

Boran bakışlarını benden çekerken sert bir tonda konuşmaya devam etti. "Ne kadar maaş alıyor?”

"Abi, Mert çok hırslı çalışıyor. Kendince bir şeyler yapmaya çalışıyor ama tabii sizin sunduğunuz imkanların yanından bile geçemez..." diye cevap verdiğinde Boran alaycı bir nefes verdi. “Hırs karın doyurmaz. Hele ki Derin mevzu bahisse. Hayatında bir gün bile fatura ödemedi, bir gün bile pazar torbası taşımadı. Mert o hırsıyla Derin'e benim verdiğim hayatın onda birini verebileceğini sanıyorsa sadece bencil değil, aynı zamanda hayalperesttir."

Boran’ın sesi odayı doldururken, söylediklerinin ardındaki o asıl sızıyı sadece ben duyabiliyordum. Dışarıdan bakınca Boran Demirhanlı, elindeki maddi güçle birilerini cezalandırıyor gibi görünebilirdi ama durum o kadar basit değildi. Bir psikolog olarak onun zihnindeki o karmaşayı, bir eş olarak ise kalbindeki o baba şefkatini okuyabiliyordun.

Onun derdi hiçbir zaman para ya da lüks olmamıştı. O, Derin’in dünyadaki tek koruyucusuydu; babasının emanetiydi Derin ona. Boran’ın öfkesi, Mert’in ona pırlantalar alamayacak olması değildi. Öfkesi; Derin’in omuzlarına, henüz taşıyamayacağı kadar ağır bir hayat yükünün bindirilmiş olmasıydı. Boran, kardeşinin o çok sevdiği çizim masasının başında hayaller kurmasını isterken; Mert onu, bir liman işçisinin daracık evinde, geçim derdinin ve belirsizliğin ortasına atmıştı.

Boran, Derin'in okulunu, o pırıl pırıl geleceğini, kimseye muhtaç olmadan kendi ayakları üzerinde duracağı o yarınları korumaya çalışıyordu aslında. Mert’in hırsı, Boran’ın gözünde sadece bir bencillikti; çünkü o hırs, Derin’in kanatlarını koparıp onu küçük bir kafese hapsetmekten başka bir işe yaramayacaktı.

“Derin’e tahsis edilen korumayı ve arabayı al Fatih. Derin’in banka hesabına şirketteki payından gelen ücret her ay aktarılacak ama bunun dışındaki sağlık, giyim, kozmetik, okul ne varsa işte harçlık adı altında verilen miktar hesabımdan aktarılmayacak. Bankaya talimat ver.”

Boran’ın bu talimatları, aslında Derin’i tamamen gözden çıkardığı anlamına gelmiyordu; aksine, ona hayatın çıplak ve sert yüzünü göstererek "yetişkinlik" oyununun ne kadar ağır olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Korumayı ve arabayı çekmesi, Derin’in bu zamana kadar içinde yaşadığı o görünmez fanusu tek bir hamlede kırması demekti.

"Anlaşıldı abi." dedi Fatih, notlarını hızla alırken. "Okul için banka ile görüşüp özel bir hesap mı tanımlayalım, yoksa—"

"Hayır." diye kesti Boran, sesi bir balyoz gibi indi masaya. "Söylediğim dışında tek bir kuruş ek ödeme olmayacak.” Dediğinde Fatih belli belirsiz başını salladı. Boran iç çekti. “Zaten Mert’in gururunu hepimiz biliyoruz burada. Benden gelen tek bir kuruşa dokunmaz bundan böyle, bende işlerini kolaylaştırmış olayım.”

Boran’ın bu son cümlesi, odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Mert’in o meşhur, bazen körü körüne bir inadına dönüşen gururu, aslında bu hikâyedeki en büyük engellerden biriydi. Boran bunu çok iyi biliyordu; Mert, Boran Demirhanlı’nın ekmeğini yemiş, suyunu içmişti ama şimdi ona attığı bu "ihanet" imzasından sonra, o gururunun arkasına sığınıp sefaleti bile bir madalya gibi göğüsleyecekti.

Boran acı bir gülüşle devam etti. “Mert’in evini buluyorsun. Hangi mahallede, hangi sokakta, kapı numarasından penceresinin rengine kadar her şeyi öğreneceksin. Mert’in çalıştığı firmayı da... O kamyonun plakasını bile masamda istiyorum. Onlara görünmeyeceksiniz, Mert’in gururuyla oynamayacaksınız ama gölgeniz üzerlerinde olacak. Derin’in burnu kanasa haberdar olacağım, anladın mı?"

Boran’ın sesi bu kez kükremiyordu ama o alçak, tok tınısı odadaki her bir eşyayı titretecek kadar kudretliydi. Fatih, aldığı emrin ağırlığıyla ceketinin önünü ilikledi, bakışlarını bir an bile yerden kaldırmadan "Anlaşıldı abi, her şeyden anbean haberin olacak." diyerek sessizce odadan çıktı.

Fatih’in çıkışıyla birlikte Boran odadaki kanepeye sertçe oturup eliyle yüzünü sıvazlayarak yüzünü kapadı. Göğsü aldığı hızlı nefeslerle kalkıp inerken yanına doğru adımladım. Beni yine şaşırtmamıştı. Kızmıştı, kırılmıştı ama kardeşinin elini üzerinden çekmiyordu. Çekemezdi de. Derin onun canıydı, hiç sahip olmadığı evladı gibiydi belki de.

Yanına ulaştığımda Boran’ın omuzlarındaki o kaskatı gerginliği yakından görebiliyordum. Dizlerimin üzerine, tam yanına çöktüm ve elimi dizinin üzerine koydum. “Canın çok yanıyor, biliyorum…” diye söze başladığımda buz gibi ellerini yüzünden çekip elimin üzerine koydu. “Canım yanmıyor. Sadece canım dediğim bir insanın sırtımdan vurması ruhumu kanatıyor.”

"Derin anlamıyor Boran." dedim, sesimi olabildiğince yumuşatarak. Diğer elimi yüzüne yaklaştırıp sertleşmiş çenesini usulca okşadım. "O sadece kendi küçük dünyasındaki o heyecana odaklanmış durumda. Bazı dersler sadece canın yanınca öğrenilir. Derin’in büyümesi gerekiyordu ama o yanlış yolu seçti. Şimdi o yolun taşlarını kendi ayaklarıyla hissetmesi lazım. Sen ne dersen de bu böyle. Yaşayarak öğrenirsin.”

“Böyle olmak zorunda mıydı ki?” diye fısıldadı acıyla. Sonra alayla güldü. “Derin haklı bizde böyle habersiz evlendik, abini şimdi anlayabiliyorum ama sen küçücük bir kız değildin ki. Hayatın zorluklarına göğüs germiş bir kadındın.”

Boran’ın bu itirafı, içindeki o amansız hesaplaşmanın en dürüst haliydi. Kendi geçmişimizi Derin’in bu çocukça savruluşuyla kıyaslaması kalbimi sızlattı. O an, abimin biz evlendiğimizde hissettiği o korumacı öfkeyi, o hayal kırıklığını Boran’ın gözlerinde, ilk elden görüyordum.

"Ben o imzayı attığımda, seninle sadece bir hayatı değil, o hayatın getireceği her türlü mermiyi, her türlü acıyı ve her türlü sorumluluğu da paylaştığımı biliyordum Boran. İkimizde fedakârlık yaptık ve ben bir kaçışın peşinde değil, bir varoluşun peşindeydim. Belki o da bunun peşinde ama çok erken davrandı.”

Boran iç çekti. Gözlerinde sadece öfke değil, ruhunu kemiren o derin değersizlik hissi vardı. "Hem de çok erken davrandı." diye fısıldadı, sesi odadaki sessizliği buz gibi bir bıçakla yardı. "Ama mesele sadece zamanlama değil İnci. Mesele, onun beni hiç tanımamış, hiç anlamamış olması."

Koltukta dikleşti, bakışları masanın üzerindeki o hayali enkazda geziniyordu. "Aylardır yüzüne bakamadım. Bunu neden yaptığımı anlamak yerine, benim onu Mert'ten ayıracağımı düşünmüş. Benim tek derdimin o adam olduğunu sanmış." Acı bir kahkaha attı, bu ses ciğerinden sökülüp gelen bir hıçkırık gibiydi. "İnsan abisini hiç mi önemsemez? 'Abim neden bu halde, neden benden kaçıyor?' diye sormak yerine, arkamdan iş çevirip nikâh masasına oturmayı seçmiş."

Elimi yüzüne yerleştirip başparmağımla sakallarının sertliğini hissettim. Kalbinin ritmi avuçlarımda atıyordu.

"Benim ona verdiğim değerin, ona olan sevgimin onun gözünde tek bir kibrit çöpü kadar hükmü yokmuş." dedi, sesi bu kez hiddetten ziyade saf bir kırgınlıkla kısılarak. "Mert ile evlenirse onu sokağa atmayacağımı biliyordu. Benim ona kıyamayacağımı, en nihayetinde 'kardeşim' deyip susacağımı hesapladı. Benim sevgimi, benim korumacılığımı kendi bencil planına alet etti. Bu... Bu bir abiye yapılacak en büyük hakaret İnci."

Gözlerindeki yaşları silmek için uzandım ama o, bakışlarını benden kaçırıp boşluğa dikti. "Onu görmezden gelmem canını yakmamış." diye devam etti, kendi kendine konuşur gibi. "Onu asıl üzen şey, benim kurallarımın Mert ile arasındaki engel olmasıymış. Beni bir abi olarak değil, aşılması gereken bir engel olarak görmüş. İşte bu beni öldürüyor. Onca yılın, onca emeğin karşılığı 'Siz de yaptınız' cümlesiymiş demek ki."

Boran’ın bu sarsıcı farkındalığı karşısında söyleyecek söz bulmak zordu. Derin, abisinin sessizliğini bir düşmanlık sanmış, o sessizliğin içindeki devasa acıyı görememişti. Boran için yıkım tam da buradaydı: En çok sevdiği, uğruna dünyayı yakacağı kardeşi, onu hiç tanımamıştı.

"Ona zaman ver Boran." diyebildim sadece, sesim titrerken. "Şimdi o 'zaferinin' tadını çıkardığını sanıyor ama hayatın tokadı yüzünde patladığında, arkasında sarsılmaz bir dağ gibi duran o abinin sessizliğini bile mumla arayacak. O zaman anlayacak seni; ama korkarım ki o zaman, senin kalbindeki o eski Derin çoktan büyümüş ve canını yakmış olacak."

Cümlelerimle gözlerini kapadı, bir süre sanki ne diyeceğini bilmiyormuş gibi sessiz kalırken gözlerini açmadan, acı bir tebessümle mırıldandı. "Sanki bütün o yıllar, ona verdiğim bütün o emekler bir hiçmiş gibi davranması canımı yakıyor."

"Öyle düşünme." dedim, ellerini bırakmadan koltuğun kenarına oturarak. "Derin seni yok saymadı Boran. Derin senden çok korktu. Senin Mert’e olan öfkeni, o merminin hesabını nasıl kestiğini gördü. Seni dinlememesi, sana değer vermediği için değil; senin sevgini kaybetmekten korktuğu için o gizli yola saptı."

Boran başını kaldırıp doğrudan gözlerime baktı. Bakışları o kadar savunmasızdı ki, bir anlığına o sarsılmaz Demirhanlı imajı tamamen buharlaştı. "Benden korkmasına gerek var mıydı? Ben onun saçının teline zarar gelmesin diye dünyayı yakarım. Sevgimi kaybetmekten korkan insan böyle davranmaz, bu yaptığının sevgiyle birlikte her şeyi kaybetmesine sebebiyet vereceğini bilmesi gerekiyordu.”

Boran’ın bu cümlesi aslında kendi içinde cevabını bildiği ama kalbine bir türlü kabul ettiremediği o sert gerçeğe dayanıyordu. Bir psikolog olarak, korkunun insanı bazen en sevdiği şeyi yok etmeye kadar sürükleyebileceğini biliyordum. Ama Boran şu an mantığıyla değil, paramparça olmuş abilik gururuyla konuşuyordu.

"Haklısın." dedim, sesimi olabildiğince dingin tutarak. Elini daha sıkı kavradım. "Normal şartlarda bilmesi gerekirdi. Ama Boran, suçluluk duygusu insanın muhakeme yeteneğini elinden alır. Derin, o merminin hedefi benim olmamdan ve senin o gün yaşadığın yıkımdan kendini sorumlu tuttu. Sen ondan kaçtıkça, o bu sessizliği 'artık beni sevmiyor' diye yorumladı. Mert ise o an onun için tek sığınaktı."

Boran acı bir gülüşle başını iki yana salladı. "Sığınak mı? İnci, o sığınak dediği adam benim düşmanım değildi belki ama görmek istemediğim biriydi. Korku bahane değil. Eğer benden gerçekten korksaydı, karşıma geçip o imzayı gözüme sokmazdı."

Koltukta iyice dikleşti, gözlerindeki o savunmasız ifade yerini yavaş yavaş buz gibi bir kararlılığa bırakıyordu. "Sevgi, dürüstlük gerektirir. O ise sinsi bir yolu seçti. Benim ona olan sevgime güvendi; 'Abimdir, ne yaparsa yapsın sonunda beni affeder' rahatlığına sığındı. Asıl bu canımı yakıyor. Benim merhametimi, ona olan zaafımı kendi bencilliğine yakıt yaptı."

Bir an sessiz kaldı, odadaki saatin tik takları bile üzerimize çöken bu ağırlığı dağıtmaya yetmiyordu. Derin bir iç çekti, bu nefes sanki ruhundaki son umut kırıntılarını da dışarı üflüyor gibiydi.

"Benim sevgim bir oyuncaktı onun için, şimdi o oyuncağı kırdı." dedi fısıltıyla. "Şimdi o 'sığınağında' o fırtınanın dinmesini beklesin. Ama bu kez fırtınayı çıkaran ben değilim; hayatın ta kendisi olacak. Ve ben... Ben ilk kez onu o fırtınadan korumak için elimi uzatmayacağım. Çünkü bazen birini gerçekten seviyorsan, onun kendi kurduğu o ateşte yanmasına izin vermen gerekir. Belki o zaman küllerinden gerçekten benim kardeşim olarak doğar."

Ayağa kalktı, masasına doğru yürüdü. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarındaki o devasa yükün altında ezilmemek için nasıl direndiğini görebiliyordum. "Fatih’e söylediğim her şey harfiyen yapılacak." dedi sesi buz kestiğinde. "Derin Demirhanlı bitti. Artık sadece Derin var. Bakalım neler olacak kollamayınca. Artık kollamak istemiyorum.”

Bir süre duraksayıp tekrar bana döndü. "Ben onları kolladıkça, her düştüklerinde ellerinden tutacağımı bildikçe daha çok üzerime geliyorlar. Benim o korumacı zırhımı, onlara karşı olan zaafımı bir kalkan gibi kullanıyorlar.”

Masadan doğrulup odanın içinde bir iki adım atarken ellerini cebine soktu ve camdan dışarıdaki o karmaşaya baktı. "Ona her 'evet' dediğimde, her hatasını örttüğümde ona bu yüzü ben verdim. Kendi ellerimle hazırladım bu sonu. Şimdi ona gidip yardım edersem, arkalarını toplarsam yine aynısı olacak. Yine 'abim nasıl olsa halleder' diyecek."

Durdu ve bana döndü tekrar, gözlerinde büyük bir iç çatışma vardı. "Ama içime de sinmiyor... İşte asıl lanet bu. Bir yanda 'bırak ne halleri varsa görsünler, hayatın sillesini yesinler' diyen tarafım, diğer yanda 'o kız gece o evde ya korkarsa' diyen tarafım. Kendi içimde savaşıyorum resmen. Mert o işten yorgun argın geldiğinde, Derin bir kap yemek yapmayı bile bilmezken ne yapacaklar?"

Sesi sona doğru iyice kısılmıştı. Onu ne kadar iyi anladığımı biliyordu. Boran için "kardeş" demek, canının bir parçasının dışarıda, kontrolü dışında gezmesi demekti.

"Şu an ne yaparsam yapayım yanlış hissettirecek." diye devam etti. "Affetsem gururum, affetmesem huzurum bozulacak. Ama bu sefer... Bu sefer gerçekten kendi ayaklarının üzerinde durduklarını görmem lazım İnci. Evet şirketten her ay belli bir miktar aktarılıyor hesabına Derin’in, aktarılacak da şirketin hissedarı olarak ama ben Mert’i tanıyorsam o para o evi geçindirmek için kullanılmaz.”

"Mert o paraya elini sürmez." dedim, Boran’ın haklılığını tescilleyerek. "Gururu, o günkü hatasının kefareti gibi ağır onun için. Derin’in hesabındaki o para, Mert için bir kurtuluş değil, bir pranga olur. O yüzden, gerçekten o lojistik firmasının yorucu temposuyla, alın teriyle kuracaklar o sofrayı."

Boran acı bir gülüşle başını iki yana salladı. "Benim kardeşim, akşam sofraya ne koyacağını düşünerek mi büyüyecek yani? Demirhanlı konağında bir eli yağda bir eli balda olan kız, şimdi böyle hesaplar mı yapacak?"

Yavaşça yanına gittim ve kollarımı beline doladım. Başımı göğsüne yaslayıp o tanıdık, güven veren kokusunu içime çektim. "Boran, bazen büyümenin tek yolu budur. Biz seninle bu noktaya gelene kadar kaç yangından geçtik? Kaç kere düştük de birbirimize tutunarak kalktık? Derin’in de kendi yangınından geçmesine izin vermelisin. Eğer her zorlukta önüne set çekersen, o asla senin gördüğün o güçlü kadın olamaz."

Boran derin bir iç çekip kollarını etrafıma sardı. Çenesini başımın üzerine yasladı. ""Biliyorum... Mantığım 'bırak' diyor ama kalbim... Kalbim sanki o evde açık bir pencere kalmış da Derin üşüyormuş gibi sızlıyor. Mert’e olan öfkem geçmiyor İnci. Öfkemin geçmesi için sadece Derin’i sevmesi yetmiyor, yetmeyecek de.”

Boran’ın kollarının arasında, o devasa göğüs kafesinin altındaki kalbin nasıl düzensiz bir ritimle çarptığını duyabiliyordum. O kalp şu an hem bir imparatorun sarsılmaz gururuyla hem de bir abinin dinmek bilmeyen şefkatiyle ikiye bölünmüştü. Çenesini başıma yasladığında, verdiği o sıcak ve yorgun nefes saçlarımın arasından süzülüp ruhuma işledi.

"Öfkenin geçmemesi çok normal." dedim, sesimi kalbinin atışlarına uydurarak. "Çünkü Mert sadece Derin’i sevmedi Boran; o senin en büyük güven kaleni yıktı. Senin için sadakat, ekmek kadar, su kadar azizdir. Mert bu azizliği bozdu. Sadece Derin’i sevmesi, bunu örtmeye yetmez; çünkü sevgi bir mazeret değil, bir sorumluluktur."

Kollarımı belinde biraz daha sıkılaştırdım, ona benim yanında olduğumu, bizim sarsılmazlığımızı hissettirmek istedim.

"Derin üşüyecek." diye devam ettim dürüstçe. "O pencereler açık kalacak, o yemekler yanacak, o faturalar masanın üzerinde birikecek. Ama Boran, o üşüdüğünde Mert'in ona ceketini verip vermediğini görmesi lazım. Akşam o sofrada sadece zeytin ekmek varken Mert'in gözlerine bakıp 'iyi ki buradayım' diyebiliyor mu, bunu anlaması lazım. Eğer biz şimdi müdahale edersek, Mert hep onun gözünde ulaşılamayan bir kahraman olarak kalacak. Ama hayatın gerçekleri araya girince, kahramanların da yorulduğunu, bazen yetemediğini görecek."

Boran bir süre sessiz kaldı. Odanın içindeki o ağır hava, dışarıdaki yağmurun cama vuran sesiyle birleşti. Boran, sanki zihninde o küçük evi, o lojistik kamyonunu ve Derin’in hiç alışık olmadığı o mahalle sokaklarını canlandırıyordu.

"Mert ona benim verdiğim hayatı veremez." dedi boğuk bir sesle. "Bunu biliyorum. Ama ona benim veremediğim neyi verdi de Derin her şeyi tek kalemde sildi, işte bunu aklım almıyor."

Başımı kaldırıp doğrudan o çakmak çakmak yanan gözlerine baktım. "Ona senin veremediğin şeyi değil Boran, senin ona yasakladığın şeyi verdi: Bilinmezi. Risk almayı. Kendi başına bir hata yapma özgürlüğünü... Derin şu an özgür olduğunu sanıyor. Bu yanılgının bedelini öderken, aslında senin o korumacı kanatlarının altında ne kadar özgür olduğunu fark edecek. Ama bırak, o farkındalığa kendisi ulaşsın."

Boran, gözlerimin içine bakarken yüzünde hüzünlü bir teslimiyet belirdi. "Haklısın... Her zamanki gibi haklısın.” Diyerek elinin tersiyle yanağımı okşadı. “Şu an tutunabildiğim tek dal sensin. Eğer sen de yanımda olmasaydın, ben bugün o odayı onların başına yıkardım."

"Ben hep buradayım." dedim gülümseyerek. “Hep burada ol, yanı başımda.” Dedi gözlerime derin derin bakarken. Birkaç dakika sadece gözlerimin içine baktıktan sonra derin bir nefes alıp konuştu. "Sana söz verdim bugün huzurlu olacağız diye. Kendi içimdeki bu savaşı eve taşımayacağım. Ama onlara dair içimdeki o 'abi' tarafını şimdilik bir kilit altına vurmam gerekiyor."

Boran’ın yüzündeki o gergin hatlar, zihnindeki amansız savaşın yansıması gibiydi. Gözlerindeki fırtına dinmemiş, sadece kıyıya vurmaktan vazgeçmişti. Ellerini avuçlarımın içine hapsettim. Bakışlarımı, o karanlık ama derin harelerine diktim.

"Sevgilim..." dedim, sesim odanın sessizliğinde yumuşak bir melodi gibi yankılandı. "Bana söz verdin diye 'huzurluymuş' gibi davranmak zorunda değilsin. Ben seninle sadece gülerken ya da her şey yolundayken mutlu olmuyorum. Ben seninle susarken bile, o ağır sessizliğinin içinde bile huzuru buluyorum. Sana destek olurken mutlu oluyorum."

Elimi kalbinin üzerine, o sertçe gerilmiş göğüs kafesine koydum. Gömleğinin üzerinden bile kalbinin o hırçın atışlarını hissedebiliyordum. "İzin ver." diye fısıldadım ona biraz daha sokularak. "Şöyle sarılayım sana, başımı şuraya yaslayayım... Sadece senin kalbinin sesini dinleyeyim. O zaman dünyanın tüm gürültüsü kesilir, ben yine huzuru bulurum."

Boran, bir şey söylemek ister gibi dudaklarını araladı ama vazgeçti. Kollarını belime dolayıp beni kendine sıkıca mühürledi. Başımı, onun o güven kokan göğsüne yasladım. Gözlerimi kapattığımda, kulağımın dibinde yankılanan o ritmik vuruşlar, en güvenli sığınağım oldu.

Bir süre öylece kaldık; dışarıdaki İstanbul trafiği, Derin’in yarattığı o hayal kırıklığı odanın dışında, kapının ötesinde kaldı. Sadece ikimizin nefes alışverişleri ve Boran’ın o güçlü kalp atışları vardı. O atışlar, fırtınalı bir denizde yolunu bulmaya çalışan bir geminin feneri gibiydi; sarsıcı ama yol gösterici...

Dakikalar sonra, onun kokusunu içime çekerek başımı yavaşça kaldırdım. Çenem göğsüne yaslıyken gözlerimi gözlerinden ayırmadan konuşmaya başladım. "Ama, şunu bil..." dedim, sesimdeki şefkatin içine bir tutam ciddiyet katarak. "Sen tüm bunları içine atarsan, o savaşı tek başına vermeye kalkıp benimle paylaşmazsan; işte o zaman benim huzurum kaçar. Ben senin sadece güneşli günlerindeki yoldaşın değilim. Evlilik sadece neşeyle kadeh kaldırmak, iyi günlerde el ele yürümek değil. Kötü günde o yükün altına beraber girmek, fırtınada birbirine siper olmak demek."

Parmaklarımla yanağındaki o sert çukuru okşadım. "Beni dışarıda bırakma. Derin’e olan öfkeni de Mert’e olan kırgınlığını da benimle bölüş. Bölüş ki o yük senin omuzlarını çökertmesin. Sen benim dağımsın evet ama bazen o dağın da yamacına yaslanmaya ihtiyacı olur. İzin ver, ben o yamaç olayım."

Boran, bu sözlerim üzerine derin bir nefes alıp alnını alnıma yasladı. Sıcak nefesi yüzüme çarparken, bakışlarındaki o korumacı kalkanın biraz daha kırıldığını, gözlerindeki o hırçın denizin durulduğunu, yerini sonsuz bir teslimiyete bıraktığını gördüm. Kollarını belime biraz daha sıkı doladı; sanki dünyadaki tek gerçeklik o an, o odanın ortasında birbirimize değen tenimizmiş gibi.

"Sen zaten benim yamacımsın bir tanem." diye mırıldandı, sesi göğüs kafesinden gelen o derin tınıyla titreyerek. "Sadece yamacım değil; sığındığım limanım, nefes aldığım gökyüzümsün. Sen ne dersen o... Senin yanındayken dünya duruyor.”

Bu sözleri içimdeki tüm boşlukları doldururken yüzümde küçük, sıcacık bir tebessüm yeşerdi. Parmaklarımın ucunda hafifçe yükseldim, ellerimi ensesine kenetleyip yüzümü onunkine yaklaştırdım. Dudaklarımı, onun o mühür gibi duran dudaklarına yumuşacık, şefkat dolu bir öpücükle bastırdım.

Geri çekildiğimde, gözlerindeki o ifadenin yumuşadığını gördüm. Bakışlarımı bir saniye bile ayırmadan "İzin ver." dedim fısıltıyla. "İzin ver, bugün kafanı ben dağıtayım. Sadece bizi düşünelim. Bugün kendini bana bırak."

Boran, bu teklifime karşı koyamayacağını anlatan o teslim olmuş gülümsemesiyle başını salladı. "Emriniz olur, İnci Hanım. Bugün rota da direksiyon da bu adamın kalbi de tamamen sende."

“Direksiyonu, rotayı geçtim de bu adamın kalbi hep bende olsun.” Dedim muzipçe. Boran, bu cevabım üzerine kısa, erkeksi bir kahkaha attı; az önceki o ağır, boğucu atmosferi bir anlığına dağıtan tek şey bu sesti. Elini belime yerleştirip beni kendine daha sıkı çekti, alnını tekrar alnıma yasladı. Gözlerindeki o fırtına dinmiş, yerini sadece bana ait olan o derin ve sıcak limana bırakmıştı.

"Hep sende..." diye fısıldadı, sesi bu kez bir yemin kadar kararlıydı. "Zaten oradan başka gidecek yolu da yok, sığınacak başka bir yeri de. Sen bu kalbin tek mülk sahibisin güzelim, tapusu da mührü de senin elinde. İstediğin gibi yönet, istediğin gibi dağıt."

Elimi kalbinin üzerine koydum; o güçlü, düzenli ritim avcumun içinde yankılanıyordu. Az önce bir imparatorluğu yöneten, infaz emirleri veren o sert adam gitmiş; yerini sadece sevdiği kadının dokunuşuyla huzur bulan bir adama bırakmıştı.

“Harika.” Dedim gülerek. Boran elini elime kenetlerken derin bir nefes aldım. Kafasının dağılması gerekiyordu. Sürekli Derin’i düşünürse kafayı yerdi biliyordum. O yüzden buna müsaade etmeyecektim.

Odadan çıkarken adımları artık daha hafifti; omuzlarındaki o görünmez yükü bir süreliğine masasının üzerinde bırakmış gibiydi. Şirketin o devasa asansörü inerken aynadaki yansımamıza baktım; o sert, yıkılmaz Boran Demirhanlı’nın yanında, onun elini sımsıkı tutan ve ona hayatın renklerini hatırlatmaya yemin etmiş bir kadın vardı.

Şirketin önünde bekleyen aracın kapısını açan Fatih’e bakarken elimi ona doğru uzattım. Fatih anlamaz gözlerle bana bakarken konuştum. “Anahtarı alayım, bugün abinin şoförlüğünü ben yapıyorum.” Dediğimde Fatih, Boran’a doğru baktı. Boran güler bir tonda karşılık verdi. “Pabucun dama atıldı Fatih.”

“Atılsın abi.” Dedi Fatih tebessümle. Anahtarı avucuma bırakırken yüzünde o nadir görülen, rahatlamış tebessümüyle bir adım geri çekildi. Boran ise hala dudaklarındaki o hafif, hüzünlü ama bir o kadar da hayranlık dolu gülümsemeyle beni izliyordu.

"Dikkatli sür yenge, emanetim büyüktür." dedi Fatih, kapıyı kapatmadan önce Boran’a bir selam vererek. Onayladım hemen. “Aklın kalmasın Fatih, iyi şoförümdür.” Fatih küçük bir tebessümle baş selamı verirken emniyet kemerimi taktım.

Boran’da emniyet kemerini takarken bana yandan, muzip bir bakış attı. "Bakıyorum da şoför koltuğu sana pek yakıştı İnci Hanım. Ama rotayı hâlâ söylemedin, nereye gidiyoruz?"

"Sürpriz." dedim göz kırparak. Motoru çalıştırdım ve vitesi d konumuna aldım. Şirketin o kasvetli otoparkından hızla çıkarken hemen dokunmatik ekrana uzanıp oldukça enerjik, insanın içini kıpır kıpır eden bir pop şarkısı açtım. Baslar arabanın içinde yankılanmaya başladığında, başımla ritim tutmaya başladım.

Boran önce bir kaşını kaldırıp müziğe baktı, sonra bana. "Bu kadar enerji bu bünyeye ağır gelmesin? Biz genelde daha ağır takılırız biliyorsun." dedi gülerek. "O 'biz' şirkette kaldı Boran Demirhanlı!" diye bağırdım müziğin sesini biraz daha açarak. "Şu an sadece sen ve ben varız. Hadi, bırak o ağır abi duruşunu da şu ritme katıl."

Karaköy sahil yoluna doğru sürerken bir yandan da direksiyonda hafifçe dans ediyordum. Kırmızı ışıkta durduğumuzda ona döndüm, parmaklarımı sanki bir mikrofon tutuyormuşum gibi yapıp şarkının nakaratına eşlik ettim. Boran önce dirense de benim bu çocuksu enerjim karşısında daha fazla dayanamadı. O sert, mermer gibi yüzü gevşedi, dudaklarının kenarında o hayran olduğum gamzesi belirdi.

"Deli karım benim..." diye mırıldandı ama gözleri parlıyordu. Elimle ona 'hadi' işareti yaptım. Sonunda pes edip o da dizinin üzerinde parmaklarıyla ritim tutmaya başladı.

"Bak, dünya batmıyor Boran." dedim neşeyle gaz pedalına basarken. "Şirket orada duruyor, dosyalar kaçmıyor ama biz şu an Beşiktaş sapağını geçtik ve güneş denizin üzerinde resmen dans ediyor. Eğlenmek senin de hakkın."

Karaköy’ün o kendine has kaosu, denizin tuzlu kokusuyla birleşip açık camlardan içeri dolarken Boran’ın omuzlarındaki o kaskatı gerginliğin milim milim çözüldüğünü hissedebiliyordum. Şarkının ritmiyle direksiyonda ritim tutarken, zihnimde rotayı netleştirmeye çalışıyordum. Sadece baş başa kalmak yetmezdi; Boran’ın ruhunu bu kasvetli gerçeklikten tamamen koparacak, onu bir süreliğine "şimdi"den alıp "geçmişe" götürecek bir yere ihtiyacımız vardı.

Boran tarihle iç içe olan, yaşanmışlık kokan yerleri hep sevmişti. O modern ofis binalarının, cam ve çelik yığınlarının aksine, taşın ve tarihin hikâyesini dinlemeyi severdi. İşte tam bu yüzden aklıma iki yıla yakındır İstanbul’da olmama rağmen, defalarca o sokaktaki butikleri gezdiğim halde hiç o dar kapıdan içeri girip en tepeye, o rüzgârlı balkona çıkmadığım Galata gelmişti.

Hep "bir gün gideriz" dediğimiz o turistik ama büyülü eylem, bugünün tüm yaralarını sarabilirdi. Şehrin tüm gürültüsünü, ihanetleri ve hayal kırıklıklarını aşağıda bırakıp İstanbul'a en tepeden, o taş duvarların arasından bakmak ona iyi gelecekti.

Göz ucuyla Boran’a baktım. Başını koltuğa yaslamış, dışarıda hızla akıp giden eski binaları izliyordu. Araba Galata’nın o meşhur, dar ve dik yokuşlarına saptığında Boran çevreyi fark etmeye başladı. "Burası Galata yokuşu?"

"Günaydın kocacığım." dedim arabayı sürmeye devam ederken. Müziği kapattım ama içimdeki o enerji hâlâ taptazeydi. "Şimdi o siyah takım elbiseli, ciddi adamı burada bu koltukta bırakıyorsun ve sadece benim Boran’ım olarak iniyorsun arabadan."

Boran derin bir nefes aldıktan sonra bana yaklaşıp yanağımdan makas aldı. "Seninleyken başka bir adam olmam imkânsız zaten…" Keyfinin biraz olsun yerine gelmesi beni mutlu ederken tekrar konuştum. “Sen memleketini bana gezdirmiştin, sıra bende. Gerçi burada çok fazla gezecek bir yer yok çünkü trafik çekilmez. Ama ilk durağımız burası olsun, daha önce çıkmış mıydın?”

"İnanır mısın..." dedi, sesi bu sefer her zamankinden daha duru ve samimiydi. "Bunca yıl bu şehirde hüküm sürdüm ama şu kuleye bir 'turist' gibi, sadece manzara için çıkmak hiç aklıma gelmedi. Benim için burası hep trafiğin tıkandığı bir kavşaktı."

Bana döndü, gözlerinde o dertli abi ifadesinden eser kalmamış, yerini keşfetmeye hazır bir merak almıştı. "Yani hayır, hiç çıkmadım. İlk kez seninle çıkacağım."

“İlklerini benimle yaşıyorsun yani?” dedim tek gözümü kapatıp kırparken. Boran keyifle gülümserken başını salladı. “Pek çok şeyde olduğu gibi, evet. İlklerimi seninle yaşıyorum.” Muzip bakışlarına aynı şekilde karşılık verdiğimde arabadan indik.

Onu buraya getirmek, aslında sadece bir gezi değildi. Bir psikolog olarak biliyordum ki; insan, canını yakan bir gerçeği ancak kendi kontrolü dışındaki bir dünyada hazmedebilirdi. Konağın ağır havası ya da şirketin sterilliği ona sadece "gücü" hatırlatıyordu. Oysa benim ona "insan" olduğunu, kırılabilen bir kalbi olduğunu hatırlatmam gerekiyordu. Abimin benimle evlendiğimizi öğrendiği o günkü bakışlarını hatırladım; dünya başına yıkılmış gibiydi. Boran da şimdi kendi dünyasının enkazında, en sevdiği kişinin, can parçasının attığı imzayla eziliyordu.

Onu bu yokuştan yukarı çıkarırken, aslında omuzlarındaki o ağır "Demirhanlı" pelerinini de basamaklarda bırakmasını istiyordum.

El ele kuleye doğru yürürken, etraftaki insanların meraklı bakışlarını hissetsem de Boran hiçbirini görmüyordu. Onun dünyası şu an sadece benim avucumun içindeydi. “Hadi bakalım, çıkalım.” Dedim onu sürükleyerek. Boran peşimden gelirken heyecanlıydım.

Boran’ın devasa adımları, benim heyecanlı ve telaşlı adımlarıma uyum sağlarken kulenin girişindeki o taş kapıdan içeri süzüldük. İçerideki serinlik, dışarının güneşli hararetini bir anlığına kesti. Boran, etrafına bakarken yüzünde o nadir gördüğüm meraklı ifade vardı; ama gözleri en çok bende, benim çocuksu heyecanımda takılı kalıyordu.

Kulenin o dar ve dairesel balkonuna adım attığımız an, İstanbul’un meşhur rüzgârı bizi bir hoş geldin busesi gibi karşıladı. Şehir, tüm ihtişamıyla ayaklarımızın altına serilmişti; masmavi bir çarşaf gibi uzanan Boğaz, üzerinde süzülen beyaz vapurlar, Tarihi Yarımada’nın göğe yükselen minareleri ve akşam güneşinin turuncuya boyadığı o uçsuz bucaksız çatı denizi... Sanki bir ressamın elinden çıkmış, yaşayan, nefes alan devasa bir tablonun tam ortasındaydık.

Boran, bu manzaranın karşısında bir an duraksadı. Ben önde, ellerim demirlere tutunmuş bir şekilde hayranlıkla etrafı izlerken o her zamanki sahiplenici tavrıyla arkamdan yaklaştı. Güçlü kollarını belime dolayıp göğsünü sırtıma mühürledi. Çenesini omzuma yasladığında, sıcak nefesinin tenime değmesiyle rüzgârın soğuğu bir anda yok oldu.

İstanbul’un uğultusu bu yükseklikten sadece tatlı bir melodi gibi geliyordu. Boran’ın kollarının arasında, dünyanın en güvenli kalesindeymişim gibi hissediyordum. Başımı hafifçe yana çevirip kulenin o gri taşlarına inat kehribar rengiyle parlayan gözlerine baktım.

"Aşkım..." dedim, sesim rüzgârın içine karışırken bir fısıltı kadar yumuşaktı. "Sana bir şey itiraf edeyim mi?"

Boran, bakışlarını manzaradan çekip doğrudan gözlerimin içine odakladı. Dudaklarının kenarında, merakla karışık o hafif, sevgi dolu gülümseme belirdi. "Et bakalım." dedi, beni kendine biraz daha bastırarak. "İçinde ne saklıyorsun yine?"

Derin bir nefes aldım, sonra bakışlarımı tekrar o eşsiz manzaraya çevirdim. "Aslında az önce sana rehberlik yapıyordum ama..." dedim kıkırdayarak. "Ben de buraya ilk defa çıkıyorum. Bunca yıl bu şehirde yaşadım, hep hayalini kurdum ama bugüne kadar kısmet olmadı."

Boran şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Ama sesindeki muziplik yerli yerindeydi. "Gerçekten mi? Ben de seni buranın müdavimi sanmıştım." Dediğinde hafifçe dudak büzüp koluna vurdum. “Ya! Dalga geçercesine konuşma benimle.” Boran sesli bir şekilde gülerken bende güldüm istemsizce.

Sonra, "Hep erteledim. Sanki buraya çıkmak için çok özel bir anı, çok özel bir adamı bekliyordum. Demek ki doğru zaman bugünmüş, doğru adam da tam arkamdakiymiş." dedim ciddileşip elini tutup parmaklarıyla oynarken. “Şüphen mi vardı?” derken sesi aniden o tanıdık, korumacı ve hafif kıskanç tınısına büründüğünde, parmakları elime daha sıkı kenetlendi.

Hafifçe ona doğru dönüp elini kalbimin tam üzerine koydum. "Hiçbir zaman olmadı." dedim, sesimdeki her bir harfi o ana mühürleyerek. "Seninle tanıştığım o ilk günden, şu an bu kulenin tepesinde durduğumuz ana kadar... Doğru adamın sen olduğundan bir milim bile şüphe etmedim. Sadece, bu manzarayı hak edecek kadar 'biz' olmamızı beklemişim sanki. Bütün o fırtınalardan geçip, her şeye rağmen burada, el ele durabildiğimiz o en özel anı..."

Boran’ın yüzündeki o sert ifade, gözlerimin derinliklerine bakarken yerini derin bir minnete bıraktı. Önüme dönerken Boran kollarını belime daha da sıkı doladı, sanki bu sözleri bedenime mühürlemek istiyordu. İstanbul’un tüm karmaşası, korna sesleri ve insanların telaşı bu yükseklikte silinip gitmişti. Sadece Boğaz’ın lacivert sularında oynaşan altın rengi yansımalar ve rüzgârın o vahşi, özgür şarkısı vardı.

Huzurla başımı omzuna yasladım. Şehrin bu büyüleyici sessizliğinde, kulenin o eski taşlarına sinmiş binlerce hikâyeyi hissedebiliyordun. "Şimdi sen söyle tarih profesörü," dedim, sesimi rüzgârın hafifletmesine izin vererek. "Galata’nın o meşhur efsanesini biliyor musun?"

Boran, bu sorum üzerine hafifçe gülümsedi ve kollarını biraz daha sıkılaştırarak beni göğsüne iyice yasladı. Omuzlarındaki o devasa yükün, Galata’nın rüzgarıyla birlikte dağılıp gittiğini hissedebiliyordum. Çenesini saçlarımın arasına yerleştirdi, bakışları ise tam karşıdaki o zarif silüete, Kız Kulesi’ne kilitlendi. "Biliyorum elbet. Ama Galata’nın bir sürü hikayesi vardır." diye mırıldandı, sesi göğüs kafesinde yankılanan bir uğultu gibiydi. "Hezarfen’in kanatları, Cenevizlilerin surları... Ama senin anlatacağın hangisi, merak ettim."

Hafifçe ona doğru döndüm, balkonun demirlerine tek kolumu yaslayıp gözlerinin içine baktım. "Efsaneye göre." dedim, parmağımı kulenin o gri taş duvarında hafifçe gezdirerek. "Galata Kulesi’ne ilk kez kiminle çıkarsan, hayatının geri kalanında kaderin o kişiyle mühürlenirmiş. O kişi senin kaderin, ömürlük yoldaşın olurmuş."

Boran’ın dudaklarının kenarında o hayran olduğum, yarım gülümseme belirdi. Kaşlarını hafifçe kaldırıp beni süzdü. "Yani diyorsun ki, biz zaten birbirimizin alnına yazılmışken sen geldin bu işi bir de kulenin şahitliğinde tescilledin?"

"Tam olarak öyle." dedim ciddiyetle ama gözlerimin içindeki o parıltıyı gizleyemedim. "Bunca zaman bekleyip ilk kez seninle buraya çıkmamın bir sebebi olmalıydı. Belki de bu kule, bizim o fırtınalı yollarımızdan sonra bize 'durun' demek istiyor. 'Siz artık birsiniz ve hep öyle kalacaksınız' diyor."

Boran elini yanağıma koydu, başparmağıyla dudağımın kenarını usulca okşadı. Bakışları o kadar yoğundu ki, bir an için kulenin tepesinde değil de başka bir boyutta olduğumuzu sandım. "Efsane haklıymış o zaman." dedi sesi iyice boğuklaşarak. "Çünkü ben bu kuleye çıkmadan çok önce, senin o masum gözlerine ilk baktığım an mühürlenmiştim zaten. Burası sadece bu mühre vurulan son damga oldu güzelim benim."

Eğildi, tam alnımın ortasına uzun ve sahiplenici bir öpücük bıraktı. İçimden bir nehir gibi akan huzuru tarif edecek kelime bulamıyordum. Kader, bizi en karanlık yollardan geçirmiş, mermilerle ve ayrılıklarla sınamıştı ama sonunda bizi bu kulenin tepesinde, bulutlara en yakın noktada birleştirmişti. Boran’ın göğsüne yaslandığımda, kalbinin o güçlü atışlarını dinlerken şunu bir kez daha anlamıştım: Benim gerçek yuvam bu koca şehir değil, bu adamın kalbiydi.

Bunca zaman bu kuleye çıkmak için beklememin meğer bir anlamı vardı. Ruhum, bu efsaneyi tamamlayacak o diğer yarısını, Boran’ı bekliyordu…

Gözlerimi kapatıp rüzgârın yüzüme çarpan serinliğini hissettim. Geçmişin bütün o ağır yükleri, az önceki o gergin şirket odasındaki kırgınlıklar, rüzgarla birlikte aşağıya, şehrin sokaklarına dökülüp gitmişti. Şimdi burada, sadece gökyüzü ve biz vardık. Kaderimizin bu kulede bir kez daha, bu sefer sonsuza dek mühürlendiğine tüm kalbimle inandım.

Kulenin tepesindeki o büyülü atmosfer, ruhumuzu biraz olsun hafifletmiş, İstanbul’un rüzgârı içimizdeki tüm o keskin öfkeleri alıp götürmüştü. Boran’la el ele, o dar ve dairesel merdivenlerden inerken attığımız her adımda dünyaya biraz daha yaklaşıyorduk ama bu sefer üzerimizde o eski ağırlık yoktu.

Kulenin o büyük taş kapısından dışarı çıktığımızda, vapur düdüğünün o yankılı sesi duyulunca duraksadım. Boran’ın elini tutup onu iskeleye doğru çekiştirmeye başladım. “Hadi Boran! Bak tam kalkıyor, bir Boğaz turu yapmadan bugünü bitiremeyiz.” dedim neşeyle.

Boran önce hafifçe direndi, o her zamanki "bu kalabalığa mı gireceğiz?" bakışını attı ama benim gözlerimdeki o parıltıyı görünce teslim oldu. "Senin bu bitmek bilmeyen enerjin karşısında hiçbir gücüm yok, gidelim bakalım." diyerek gülümsedi.

Vapurun o kendine has mazot ve deniz kokusu rüzgarla yüzümüze çarparken iskeleye doğru adeta çocuk gibi koşturmaya başladık. Tam vapur kalkmak üzereyken kendimizi güverteye attık. Demirler çekildiğinde, karayla aramızdaki o ince mesafe yavaş yavaş açılmaya başladı.

Vapurun o ahşap kokulu güvertesine çıktığımızda, akşamın son ışıkları denizin üzerinde adeta bir mücevher gibi parlıyordu. En arka kısma geçtik; rüzgârın en sert, denizin sesinin en gür olduğu yere…

Vapur, Boğaz’ın lacivert sularını köpürterek iskeleden ayrılırken İstanbul’un o büyülü silüeti arkamızda uzanmaya başlamıştı. Rüzgârın yüzümüze çarpan serinliğiyle içim içime sığmıyordu. Bir anda vapurun arkasında, pervanenin köpükleri üzerinde çığlık çığlığa uçuşan martıları fark ettim.

“Boran bak şunlara, nasıl da peşimizdeler!” diyerek heyecanla kanat çırpan martıları gösterdim. “Simit atmamız lazım, yoksa bizi bu yolda rahat bırakmazlar.”

Boran, benim bu çocuksu heyecanıma o derin, korumacı gülümsemesiyle baktı. “Simit mi? Koskoca denizi aşan martılar senin bir parça simidine mi kaldı yani?” diye takıldı bana. “Aşk olsun ama. Bu bir İstanbul geleneğidir. Hem bak, hepsi bize bakıyor.” Dedim sitemle.

Bana sadece içten bir gülümsemeyle bakıp bir şey söylemeden o ağır ve kendinden emin adımlarla vapurun iç kısmına yöneldi. Nereye gittiğine bakarken vapurun içindeki simitçiye ilerlediğini gördüm. Birkaç dakika sonra elinde susamları parlayan taze bir simitle geri döndüğünde simidi bana uzatıp göz kırptı. “Vapurun içindeki adamı zengin ettik ama olsun, senin martıların aç kalmasın.”

“Boş ver zengin olsun ne olacak, sanki kırkta yılda bir kez.” Diye homurdanırken Boran güldü. “Canımın içi sana söylemiyorum zaten, adamın insanları dolandırmasına söylüyorum.”

Boran’ın bu halini seviyordum; o dünyaları yöneten, sert mizaçlı adam, benim yanımda bir vapur simitçisinin fiyat politikasına söylenecek kadar "bizden" biri oluveriyordu. Yine de bunu umursamadan, "Tamam tamam, ekonomi dersini karaya inince verirsin." dedim kıkırdayarak. Simitten koca bir parça koparıp havaya doğru savurdum.

Boran’da benim gibi simitten kopartıp profesyonel atıcı edasıyla havaya doğru savurdu. Bir martı, adeta havada asılı kalarak simidi kapıverdi. “Gördün mü?” dedi Boran, göğsünü hafifçe kabartarak. “Demirhanlı usulü besleme.”

“Şans eseri oldu o!” diyerek güldüm ve ben de bir parça fırlattım. Benimki rüzgâra kapılıp denize düşecekken bir martı dalış yapıp son anda yakaladı. “Gördün mü? Benimki daha aksiyonlu oldu.” Dedim egolu bir şekilde.

Boran, benim bu çocuksu rekabetim ve "egolu" halim karşısında dayanamayıp içten bir kahkaha attı. O gülüş, şirketteki o asık suratlı adamdan fersah fersah uzaktı; vapurun motor gürültüsünü, rüzgârın uğultusunu bile bastıracak kadar gerçek ve sıcaktı.

"Aksiyonluymuş." dedi başını iki yana sallayarak. "Seninle olan her saniye zaten aksiyon filmi tadında güzelim. Martı bile senin hızına yetişmek için akrobat oldu."

Cümlesine istemsizce gülerken simidin geri kalanını küçük parçalara bölüp birbirimizle yarışırcasına denize savurduk. Bir ara ellerimiz simit parçalarını alırken birbirine değdi; parmaklarımıza bulaşan o susamlar, dudaklarımızdaki o eşsiz gülümseme... O an, üzerimizdeki o pahalı kıyafetlerin, kimliklerimizin, Demirhanlı soyadının getirdiği o ağır sorumlulukların hiçbir hükmü kalmamıştı. Sadece rüzgârda saçları birbirine karışan, bir parça simitle mutlu olmayı becerebilen iki ruh kalmıştık.

Boran bir ara simitten küçük bir parça koparıp bana uzattı. “Martılara bu kadar yetti, biraz da asıl inciye lazım.” dedi. Ben tam ağzımı açmışken parmağını hafifçe burnuma dokundurup simidi geri çekti. “Boran!” diyerek omzuna hafifçe vurdum.

Attığım o hafif omuza karşılık kısık sesli, keyifli bir kahkahayla karşılık verdi. O an, omuzlarındaki o koca dünyanın yükü sanki Boğaz'ın serin sularına karışıp gitmişti. Gözlerindeki o keskin bakış yerini tamamen muzip bir pırıltıya bırakmıştı.

"Tamam, tamam teslim oluyorum." dedi gülerek ve bu kez simit parçasını gerçekten dudaklarıma yaklaştırdı. Ben küçük bir ısırık alırken baş parmağıyla dudağımın kenarında kalan susam tanesini büyük bir hassasiyetle sildi.

Sonra beni bir anda kolunun altına çekip göğsüne yasladı. Gülüşü kulaklarımdan içeri dolarken benim de yüzümdeki gülümseme büyüdü. Saçları her zamanki düzenli halinden farklı, rüzgârın etkisinden dağılmıştı, gözleri parıldıyordu ve bu benim çok hoşuma gidiyordu.

"Seni böyle görmeyi seviyorum." diye fısıldadım, parmaklarımla rüzgârın dağıttığı saçlarını biraz daha karıştırarak. "Dünyayı sırtında taşımadığın, sadece nefes aldığın bu anları..."

“Bende seni seviyorum, onu ne yapacağız?” dedi muzip bir tavırla yüzünü yüzüme yaklaştırarak. Bu ani ve yakın hamlesiyle nefesim bir anlığına boğazımda düğümlendi. Burnunun ucu burnuma değerken, gözlerindeki o parıltı artık sadece huzur değil, tamamen bana ait olmanın verdiği o yakıcı tutkuyu da barındırıyordu.

“Onu hiçbir şey yapmayacağız.” diye fısıldadım, gülümsememi gizleyemeyerek. “Onu kalbimizde saklayacağız.” Derken kollarımı beline doladım.

Martıların o neşeli çığlıkları altında, Boğaz’ın tam ortasında zamanı durdurduk. Vapur, Boğaz’ın hırçın ama bir o kadar da davetkar sularında süzülürken biz dünyanın geri kalanından kopmuş gibiydik. Elimdeki simidi tekrar martılara fırlatırken attığım kahkahalar, Boran’ın o her zamanki vakur duruşunu tamamen eritmişti.

O da bir parça simit koparıp havaya fırlattı, bir martı tam tepemizde takla atarak simidi kaptığında Boran’ın çocuksu bir gururla parlayan gözlerini gördüm.

“Benden daha iyi atıyorsun.” dedim omuz silkerek ona sokulurken. “Elim alışık, hedefi ıskalamayı sevmem.” diyerek takıldı bana. Beni kolunun altına çekip göğsüne bastırdı.

O sırada vapurun öteki tarafındaki birkaç yolcunun bakışlarını üzerimizde hissettim. Fısıldaşmalarını rüzgâr bize kadar taşıyordu. Boran Demirhanlı’yı herkes tanırdı; televizyonlarda, ekonomi dergilerinde ya da o meşhur, ulaşılamaz toplantılarında gördükleri o sert adamın, şimdi bir vapur güvertesinde saçları dağılmış şekilde simit atıp güldüğüne inanmakta zorlanıyorlardı.

Boran durumu fark ettiğinde normalde olsa kaşlarını çatar, o korumacı ve soğuk kalkanını hemen devreye sokardı. Ama bugün farklıydı. Bakışlarını bana çevirdi, sanki "onlar umurumda bile değil" der gibi gülümsedi.

“Birtanem.” dedi aniden, cebinden telefonunu çıkarırken. “Bugünü sadece hafızamıza değil, buraya da kaydedelim.” Şaşkınlıkla ona baktım. Boran fotoğraf çekilmeyi, hele ki böyle ortalık yerde pek sevmezdi. “Ciddi misin? Sen ve selfie?”

“Seninle her şeye ciddiyim.” dedi ve beni kendine daha sıkı çekti.

Telefonu havaya kaldırdı. Arkamızda İstanbul’un o eşsiz silüeti, parlayan deniz ve çığlık çığlığa martılar vardı. Ben genişçe gülümserken, Boran o her zamanki karizmatik ama bu sefer gözlerinin içi gülen ifadesiyle ekrana baktı. Deklanşör sesini duyduğumda, o anın ölümsüzleştiğini biliyordum.

Sonra telefonu bana çevirip fotoğrafı gösterdi. “Bak…” dedi fısıltıyla. “Kaderin mühürlendiği günün kanıtı.”

“Çok güzel çıkmışız.” dedim, başımı omzuna yaslayarak fotoğrafa bakarken. Fotoğrafta sadece iki insan değil, birbirine sığınmış iki ruh vardı.

Birkaç genç kız uzaktan bize bakıp çekinerek gülümsediğinde, bende onlara bakıp gülümsedim. Boran telefonu cebine koyarken bakışlarını o çekinen genç kızlara çevirdi. Normalde onları görmezden gelirdi ama bugün, ruhundaki o buzların eridiği o nadir anlardan biriydi. Onlara sadece hafifçe başını eğerek selam verdiğinde, kızların yüzündeki şaşkınlık ve hayranlık dolu ifadeyi görmek paha biçilemezdi.

Vapurun güvertesinde, o keskin rüzgâr saçlarımı birbirine karıştırırken bir an Boran’ın benden bir adım uzaklaştığını ve telefonunu çıkardığını fark ettim. Ben ellerimle uçuşan saçlarımı yüzümden çekmeye çalışırken, o pürdikkat ekrana bakıyordu.

“Boran! Ne yapıyorsun? Çekme sakın, kesin çok kötü çıktım!” diyerek elimle yüzümü yarı yarıya kapattım. Rüzgârdan gözlerim kısılmış, saçlarım ağzıma girmişti; tam bir kaos halindeydim.

Boran, fotoğrafı çekerken o kendine has, tek taraflı gülümsemesini takındı. Telefonu kapatıp bana doğru bir adım attı ve boşta kalan eliyle belimi kavrayıp beni kendine çekti. “Saçmalama İnci.” dedi, sesi rüzgârın uğultusuna rağmen o kadar net ve derindi ki. “Hayır, ekran fotoğrafım olacak kadar güzelsin. Hatta öyle güzelsin ki, şu koca İstanbul bile senin yanında sönük kalıyor.”

“Hadi canım oradan.” diyerek telefonuna uzanmaya çalıştım. “Bakayım çabuk, kesin burnum kocaman çıkmıştır.”

Boran telefonu benden kaçırıp yukarı kaldırdı, sonra ekranı bana çevirdi. Fotoğrafta saçlarım yüzüme dağılmış olsa da gözlerimin içindeki o saf mutluluk ve rüzgârın getirdiği o doğal canlılık her şeye değerdi. Arka plandaki martılar ve denizin maviliğiyle birleşince, hayatımda çekildiğim en samimi karelerden biri olmuştu.

“Bak.” dedi, parmağıyla ekrandaki yüzümü okşayarak. “Burada sadece güzelliğin yok. Burada benimleyken ne kadar özgür olduğun var. Bu fotoğrafı her baktığımda, senin bu halini bana emanet ettiğini hatırlayacağım.”

Kalbim hızla çarpmaya başladı. Utançla karışık bir mutlulukla başımı göğsüne yasladım. Boran’ın bir elinin saçlarımın arasında gezindiğini, diğer elinin ise beni sarmaladığını hissettim.

“Tamam.” diye fısıldadım gömleğinin üzerinden. “Madem bu kadar beğendin, kalsın o zaman.”

Vapur kıyıya yanaşırken motorun sesi yavaşladı ama bizim içimizdeki o coşku hiç dinmedi. İskeleye adım attığımızda Boran, telefonunu cebine koyarken bana baktı ve “Acıktık mı kaptan? Martıları doyurduk, sıra bizde sanırım.” dedi.

“Aynen öyle.” Dedim karşılık olarak. Vapur durduğunda el ele inerek arabamızı park ettiğimiz yere doğru ilerledik. Arabaya ulaştığımızda, o her zamanki sert ama karizmatik duruşuyla kapımı açtı. Ben sürücü koltuğuna, o ise yanıma yerleştiğinde odadaki o ağır Boran Demirhanlı gitmiş, yerine benimle bu anı paylaşan adam gelmişti.

Motoru çalıştırdığımda, Boran arkasına yaslanıp bana yandan, hayranlık dolu bir bakış attı. Gözlerindeki o durgunluk beni gülümsetti. "Eee," dedi, sesindeki o hafif ve muzip tonla. "Kulede mühürlendik, rüzgârda dertleri bıraktık. Şimdi rotamız neresi Bu sefer hangi limana sürüyoruz?"

Gülümseyerek vitesi d konumuna getirdim. "Limanlar senin işin Boran. Benim işim seni bu şehirden, dertlerinden biraz daha uzaklaştırmak." dedim göz kırparak. "Şimdi güneş iyice alçalmışken, hatta batmışken denizin o kokusunu en yakından duyacağımız, sadece ikimizin olacağı bir yere gidiyoruz."

Boran "Sen nereye dersen orası." dedi ve elini vitesin üzerindeki elimin üzerine koydu. "Seninleyken yolun nereye çıktığının bir önemi yok. Sadece sür."

Araba parke taşlı yollardan süzülüp sahil şeridine doğru kıvrılırken radyoda yine bizi gülümseten bir şarkı çalmaya başladı. Boran, telefonunun cebinde ısrarla titremesine rağmen bir kez olsun elini cebine atmadı; bakışlarını yoldan ve benden ayırmadı. Şehir ışıkları bir bir yanmaya başlarken biz kendi huzurumuza doğru gaz kesmeden ilerliyorduk.

Sahil şeridi boyunca uzanan o lacivert sular, akşamın turuncusuyla birleşip gümüş bir tepsi gibi parlıyordu. Arabayı Emirgan tarafında, denizin dibinde, o kalabalıktan uzak ama Boğaz’ın kokusunu en derinden hissedeceğimiz tenha bir boşluğa çektim. Motoru susturduğumda sadece dalgaların kıyıdaki taşlara vururken çıkardığı o huzurlu "fış" sesi doldu içeriye.

Boran, camı tamamen indirip derin bir nefes aldı. Deniz tuzuyla karışık o serin havayı içine çekerken gözlerini kapattı. "Şu koku..." dedi fısıltıyla. "Şirketin o klimalı odalarından sonra ilaç gibi geldi gerçekten."

"İlaç niyetine geldik zaten buraya." dedim, ellerimi direksiyondan çekip tamamen ona dönerek. “Hadi bakalım, iniyoruz.” Diyerek emniyet kemerimi çözdüm ve arabadan indim. Boran da benim gibi indiğinde derin bir iç çektim.

Hemen ileride, küçük bir teknenin üzerinde dumanı tüten, o iştah kabartıcı kokusuyla kendini belli eden bir balık ekmekçi vardı. Lüks restoranların o ağır masalarından, kristal kadehlerden çok uzaktı burası; ama şu an bize dünyanın en pahalı ziyafetinden daha cazip geliyordu. En azından bana, burayı çok severdim.

"Boran Demirhanlı." dedim neşeyle onun koluna girip başımı omzuna yaslayarak. "Bugün bütün o ağır protokolleri bir kenara bırakıyoruz. Boğaz'a karşı, balık ekmek yemeye ne dersin?” Boran güldü. "Balık ekmek mi? En son ne zaman yediğimi hatırlamıyorum bile. Ama senin elinden zehir olsa yerim, biliyorsun."

Sahil yolunun o taze yosun kokusu ve serin esintisi eşliğinde balık ekmekçinin dumanı tüten tezgahına doğru yürüdük. Boran, üzerindeki o jilet gibi gömlekle ve heybetli duruşuyla bu salaş teknenin önünde o kadar aykırı ama bir o kadar da etkileyici duruyordu ki, ona takılmadan edemedim.

"Boran..." dedim, elimi belime koyup onu muzip bir bakışla süzerek. "Şimdi dürüst ol. Sen hayatında hiç böyle bir teknenin önünde sıra bekleyip, gazete kağıdına sarılı balık ekmek yedin mi? Yoksa senin lügatinde balık sadece gümüş tepsilerde mi servis edilir?"

Boran, sorum üzerine duraksayıp tekneden yükselen o dumanlara baktı, sonra bana dönüp o tek kaşını kaldırdı. "Sanki sen her gün buradasın İnci Demirhanlı." dedi, sesi keyifli bir meydan okumayla tınlayarak. "Malikanenin mutfağından çıkıp buralara pek uğradığını sanmıyorum. Senin de en fazla 'porsiyon' balık yemişliğin vardır."

Kıkırdayarak başımı geriye attım. "Ooo, sen beni hiç tanımamışsın. Ne sandınız Boran Bey? Evet, malikanelerde büyümüş olabiliriz ama ben özgürlüğüme düşkünüm. Yurt dışına gitmeden önce de her Türkiye’ye gelişimde de ilk durağım burası olurdu. Gizli gizli şoförü atlatır, şu teknenin önünde sıraya girerdim. O bol soğanlı, limonlu balığın tadını hiçbir lüks restoranın menüsünde bulamazsın."

Boran şaşkınlıkla güldü. "Şoförü mü atlatırdın? Bak sen şu işe... Bizim evde disiplin dendi mi akan sular dururdu ama senin içinde hep bir firari varmış meğer."

"Daha yeni mi anlıyorsun bunu.” Dedim keyifle gülerek. Ardından ekledim. “O firari şimdi seni de kaçırdı işte." dedim göz kırparak.

Cümlem üzerine bir an duraksadı, sonra yüzüne o çok nadir gördüğüm, içindeki tüm savunma mekanizmalarının çöktüğünü ilan eden o teslimiyet dolu gülümseme yayıldı. Elini uzatıp belimden kavradı ve beni kendine doğru çekti. Çevredeki o gürültülü ama samimi kalabalığın ortasında, sadece ikimize ait bir sessizlik yarattı.

"Eğer bu kaçışın sonu senin yanınsa…" diye fısıldadı, sesi rüzgârın uğultusuna karışarak. "Ben ömrümün sonuna kadar firari kalmaya razıyım.” Yüzümdeki gülümseme büyürken uzanarak yanağını öptüm uzunca. Sonra elini tutarak onu tekneye doğru götürmeye başladım.

Sıraya girdiğimizde önümüzdeki insanların gürültüsü, ızgaradan yükselen dumanlar ve ustanın o seri hareketleri arasında Boran’la el ele durmak paha biçilemezdi. Boran, etrafındaki meraklı bakışlara ya da omuzlarına çarpan kalabalığa hiç aldırmıyordu; bakışları sadece bende, o anın içindeki küçük mutluluğumuzdaydı.

Usta, dumanı üstünde iki balık ekmeği gazete kağıdına sarıp bize uzattığında Boran, sanki çok kıymetli bir emaneti teslim alıyormuşçasına dikkatle tuttu paketi. "Teşekkürler usta." dedi, sesi o her zamanki otoritesinden uzak, samimi bir tondaydı.

Denize en yakın noktadaki o alçak taşlardan birine yan yana oturduk. Boran, gazete kağıdını yavaşça araladı. Limonun keskin kokusu havaya karıştığında gözlerini kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra ilk ısırığı aldı.

"Vay be..." diye mırıldandı, çiğnerken başını hayranlıkla sallayarak. "Gerçekten de haklıymışsın. Bunca zamandır o ağır sofralarda boşuna vakit kaybetmişiz."

“Ben demiştim.” Dedim gururla, balık ekmeğimden kocaman bir ısırık almadan hemen önce. Sesimdeki o çocuksu zafer nidası, Boğaz'ın akşam serinliğine karışıp gitti. Boran’ın o gümüş tepsilere, kusursuz servislere alışık elleriyle gazete kağıdını sıkıca kavramış olması, şu an dünyanın en pahalı tablosundan daha kıymetliydi gözümde.

Boran, bir ısırık daha aldıktan sonra duraksadı. Ağzındaki o eşsiz lezzetle beraber bakışları uzaklara, köprünün ışıklarının suyun üzerinde yarattığı o titrek pırıltılara daldı. Az önce şirketteki o kaskatı adamın yerinde yeller esiyordu. Bir psikolog olarak değil, sadece karısı olarak onun ruhundaki o devasa gevşemeyi hissedebiliyordum. Omuzları düşmüş, şakaklarındaki o öfke dolu damarlar nihayet silinmişti.

"İnci..." dedi, sesi o denizin uğultusuyla yarışan bir fısıltı gibiydi. "Biliyor musun, Demirhanlı olmak her zaman en iyisini yemek, en lüksüne sahip olmak demekti. Ama kimse bana 'en gerçeğini' nerede bulacağımı söylemedi. Şu an şu taşın üzerinde otururken o koca plazalardan daha güvende hissediyorum."

"Çünkü orada bir kimliğin var Boran." dedim, yanına biraz daha sokulup omzumu omzuna yaslayarak. "Burada ise sadece bir ruhsun. Martılar senin banka hesabınla ilgilenmiyor, balıkçı senin hangi ihaleyi kazandığını bilmiyor. “

"Sen hep haklı çıkmak zorunda mısın?" dedi şikâyet edermiş gibi. "Genelde evet." dedim omuz silkerek. "Özellikle de keyifli vakit geçirmek konusundaysa, Demirhanlı disiplinine taş çıkarabilirim."

“Sende bir Demirhanlısın, unutma.” Dedi muzip bir tınıda. "Doğru." dedim, başımı omzuna iyice yerleştirip burnuma dolan o deniz ve hafif soğan kokusuna tezat, Boran’ın o imza parfümünün kokusunu içime çekerek. "Ama ben senin o bildiğin, kaskatı Demirhanlılardan değilim. Ben bu sülalenin aykırı dalıyım. Bak, seni bile yoldan çıkardım."

Boran göğsünden gelen o derin kahkahasıyla sarsıldı. Kolunu omzuma daha sıkı dolayıp beni adeta kanatlarının altına aldı. "Yoldan çıkmak hiç bu kadar keyifli olmamıştı." diye mırıldandı. "Eğer yoldan çıkmak buysa, ben rotayı tamamen kaybetmeye razıyım."

Ayaklarımızı denize doğru sallarken Boğaz'ın serin suyu taşlara vurdukça çıkan o ritmik ses, ruhumuzu dinlendiriyordu.

"Sana bakınca ne görüyorum biliyor musun?" dedim, bakışlarımı karşı kıyının parıldayan ışıklarından çekip ona dönerek. Boran, sorumla birlikte bakışlarını bana çevirdi. "Neyi görüyorsun güzelim?"

"Bütün o siyah takım elbiselerin, korumaların ve silahların arkasında sakladığın o huzuru arayan adamı. Bugün o adamı dışarı çıkardın ve inan bana, o adamı bu dünyadaki her şeyden daha çok seviyorum."

Boran’ın bakışları bir anlığına buğulandı. Elini yüzüme çıkarıp başparmağıyla yanağımı okşadı. "O adam sadece seninleyken dışarı çıkıyor." dedi sesi titreyerek. "Çünkü sadece senin yanında zırhlarını indirdiğinde canının yanmayacağını biliyor."

Bu sözleri, rüzgârın uğultusunu bile susturacak kadar güçlüydü. Zırhlarını indirmekten bahsederken sesi o kadar savunmasız gelmişti ki, içimdeki koruma içgüdüsünün şahlandığını hissettim. Elimi yanağımdaki elinin üzerine koydum, sıcaklığını avucumun içine hapsettim.

"Canının yanmasına asla izin vermem." dedim kararlılıkla. "Gerekirse o zırhları senin yerine ben giyerim ama senin bu huzurunu kimsenin bozmasına izin vermem. En azından bu gece."

Boran hafifçe gülümsedi, bu seferki gülümsemesi sadece dudaklarında değil, yorgun gözlerinin en derinindeydi. "Sen zaten benim zırhımsın İnci. Kalbimin etrafındaki o en sert tabakayı bir tek sen delebildin, şimdi de orayı bir tek sen koruyorsun."

Bir süre sessizce birbirimize baktık. Dalgalar ayaklarımızın altındaki duvara çarptıkça yüzümüze hafif bir nem vuruyordu. Boran, sanki bir mucizeye bakıyormuş gibi beni süzmeye devam etti. Saçımdan uçuşan bir tutamı şefkatle kulağımın arkasına itti.

"Sana bir şey söyleyeyim mi?" diye sordu aniden, bakışları ciddileşerek. "Yıllarca bu sahil yolundan arabayla geçtim. Camlar film kaplıydı, dışarıyı sadece bir gölge gibi görürdüm. Binlerce insan, binlerce hayat... Hepsi benim için sadece birer figürandı. Ama şu an, şu taş duvarın üzerinde otururken, o insanların arasına karışmak, seninle şu balık ekmeği paylaşmak... Meğer ben hayatı ıskalamakla kalmamışım, ben hiç nefes almamışım."

"Şimdi alıyorsun ama." dedim gülümseyerek. "Ciğerlerine kadar çek o deniz kokusunu. Bak, İstanbul bile bizim için sessizleşti bugün." Boran başını hafifçe arkaya atıp gökyüzüne baktı. Sonra bana doğru biraz daha sokulup alnını alnıma dayadı. "Hep böyle kalabilir miyiz?" diye fısıldadı. "Sadece bir süreliğine de olsa, dünyanın geri kalanını silebilir miyiz?"

"Sildik bile." dedim dudaklarına fısıldayarak. "Şu an dünyada sadece iki firari var. Ve ikisi de en güvenli sığınaklarını bulmuş durumdalar."

Boran’ın alnı alnıma dayalıyken dünyadaki tüm sesler çekilmiş, sadece kalplerimizin ritmi kalmıştı. Bu büyüyü bozmadan, parmaklarımı sakallarının üzerinde usulca gezdirdim. "Sevgilim…" diye fısıldadım, sesimde muzip bir davetle. "Yarın cuma... Bir güncük o çok önemli işlerine gitmesen? Hatta seni bu hafta sonu Ağva’ya kaçırsam, benimle gelir misin?"

Boran gözlerini yavaşça açtı. O koyu bakışlarında en ufak bir tereddüt yoktu. "Bu da soru mu güzelim?" dedi, sesindeki o boğuk tını kalbimi titretti. "Şu an seninle olmak hariç bu dünyada hiçbir şey yapmak istemiyorum. Değil cuma, bütün ömrümü seninle bir firarda geçirebilirim."

Gözlerindeki o mutlak teslimiyet beni her seferinde yeniden kendine aşık ediyordu resmen. “O zaman mesaj alınmıştır, gidiyoruz!” dedim sevinçle. Bizim için mutluluk işte bu kadar basitti. Boran, sevincime ortak olan o nadir ama en gerçek gülümsemesiyle beni kendine çekip alnıma derin bir öpücük bıraktıktan sonra yerimizden kalktık.

Yavaş adımlarla el ele arabaya yürüdükten sonra ben sürücü koltuğuna doğru hamle yapıp kapıyı açacakken, Boran nazik ama otoriter bir tavırla belimden tutup beni durdurdu. "Dur bakalım kaptan." dedi gülümseyerek. "Kuleye çıktın, vapurda martı kovaladın, bir de üzerine araba sürdün. Sen yoruldun, bu sefer direksiyon bende."

"Yorulmadım ki." desem de itirazımı dudaklarına kondurduğu kısa bir öpücükle kesti. "Ben süreyim, sen de yan koltukta o güzel kafanı dinle."

Kabullenerek yan koltuğa geçtim. Boran şoför koltuğuna yerleşip motoru çalıştırdığında, arabanın içini o güçlü motor sesi doldurdu. Gaz pedalına basmadan hemen önce telefonunu çıkardı ve hızlıca bir numarayı tuşladı.

"Fatih?" dedi, sesi anında o bildiğim komuta tonuna dönmüştü ama bu sefer içinde bir gerginlik değil, heyecan vardı. "Ağva’daki evi hazırlat. Buzdolabını da doldursunlar... Evet, şimdi yola çıkıyoruz."

Telefonu kapatıp vitesi d konumuna getirdiğinde bana döndü. "Hazır mısın, Demirhanlılar bu gece gerçekten kayboluyor."

“Hiç bu kadar hazır olmamıştım.” Dedim huzurla.

Araba sahil yolunun karanlığında süzülmeye başladığında, şehrin ışıkları yavaş yavaş arkamızda soluyordu. Başımı koltuğa yaslayıp Boran’ın profilini izledim. Direksiyonu tutan elleri o kadar emin, bakışları o kadar kararlıydı ki... Ağva’nın o ıssız doğasına, sadece birbirimizin olacağı o hafta sonuna doğru yol alırken, hayatımda ilk defa her şeyin tam olması gerektiği gibi olduğunu hissettim.

İstanbul’un o bitmek bilmeyen ışıkları dikiz aynasında yavaş yavaş solarken yerini zifiri karanlığın içinden yükselen devasa çam ağaçlarının kokusuna bıraktı. Boran, yolu sanki zihninde ezbere biliyormuş gibi kendinden emin bir şekilde sürüyordu. Ben ise yan koltukta, hafifçe aralanmış camdan giren o serin orman havasını içime çekiyordum.

“Bir şey söyleyeceğim.” Diyerek sessizliği bozduğumda Boran bana baktı. “Söyle güzelim.”

“Londra’ya erken gidelim desem çok mu şey istemiş olurum, belki pazar günü.” Boran, bu beklenmedik teklifim karşısında önce hafifçe kaşlarını kaldırdı, sonra yüzüne o yumuşacık, her şeyi onaylayan gülümsemesi yayıldı. Direksiyonun üzerindeki elini çekip benim elimin üzerine koydu ve parmaklarımızı birbirine kenetledi.

"Sen istersen hemen bu gece bile gideriz bir tanem. " dedi, sesi orman havası kadar ferahlatıcıydı. "Pazar... Neden olmasın? Hatta daha iyi olur. Şirketteki o gürültü patırtı, Mert ve Derin meselesinin yankıları buradaki havayı daha fazla zehirlemeden uzaklaşmış oluruz."

"Gerçekten mi?" dedim, içimdeki o heyecanın gözlerime yansıdığına emindim. "Yani, o kadar işin, pazartesi toplantıların falan..."

Boran başını iki yana salladı. "İnci, az önce ne konuştuk? Demirhanlı disiplinini askıya astık. O toplantılar ben olmadan da yapılır, dünya dönmeye devam eder. Ama bizim o huzura, Selçuk Bey'in bahsettiği o sakinliğe beklemeye tahammülümüz yok.”

Bu kararlılığı içimi ısıttı. Boran'ın her şeyi bu kadar kolayca bir kenara itebilmesi, bana ve hayalimize verdiği değerin en büyük kanıtıydı. Uzanarak yanağını öptüm arka arkaya.

Boran, yanağına kondurduğum o ardı arkası kesilmeyen öpücükler karşısında hafifçe kıkırdadı. Bu ses, dünyanın en ağır yüklerini sırtında taşıyan o adamdan gelmiyordu; sevdiği kadının şefkatiyle tüm savunma duvarları yıkılmış, sadece mutlu bir adamın sesiydi bu. Bir eli direksiyonda, diğeriyle benim elimi kavradı ve avucumun içini dudaklarına götürüp uzunca öptü.

"Yapma şunu." dedi muzip bir tonda ama gözlerindeki parıltı tam tersini söylüyordu. "Zaten rotayı şaşırmaya dünden hazırım.”

Cümlesine istemsizce gülerken başımı omzuna yasladım. Ağva’nın o meşhur nehir kenarına sapan yola girdiğimizde, sessizliği sadece arabanın lastiklerinin altındaki çakıl sesleri bozuyordu. Fatih, Boran’ın talimatını her zamanki gibi kusursuz bir şekilde yerine getirmişti. Bahçe kapısından içeri girdiğimizde, evin pencerelerinden sızan o yumuşak, sarı ışıklar bizi bir kucaklama gibi karşıladı.

Boran arabayı durdurduğunda indik. Havada o kadar temiz, o kadar taze bir koku vardı ki, şehirde aldığımız nefeslerin ne kadar kirli olduğunu o an anladım. Boran yanıma gelip elimi tuttu ve birlikte evin ahşap verandasına doğru yürüdük.

Kapıyı açıp içeri girdiğimizde “Özlemişim burayı..." dedim, etrafa hayranlıkla bakarak. Ahşap tavanın kokusu, köşedeki yumuşak koltuklar ve denizin karanlık silüeti... "Bunca karmaşanın içinde, buranın varlığını bile unutmuşum."

Boran arkamdan yaklaşıp kollarını belime doladı, başını boynuma yasladı. "Ben de..." diye fısıldadı boğuk bir sesle. "Sadece bu evi değil, seninle burada olmayı da çok özlemişim. Burası sanki dünyanın geri kalanından kopmuş küçük bir ada gibi. Ve o adada sadece biz varız."

Yavaşça ona döndüm ve kollarımı boynuna doladım. Huzuru daha şimdiden hissediyordum ve geçireceğimiz mutlu dakikaları düşünüp heyecanlanıyordum. Geri çekilerek mutfağa doğru ilerlerken mırıldandım. “Kahve mi içsek, çay mı?” derken gözüme çarpan şarapla gülümsedim. “Ya da daha iyi bir fikrim var, bu güzel günü layığıyla taçlandırabiliriz."

Şarap şişesinin soğuk boynundan tutup dışarı çıkardığım anda, arkamda Boran’ın o otoriter ama bir o kadar da düşünceli sesini duydum. "Hop, orada bir dur bakalım güzelim." dedi Boran. Yanıma gelip elimdeki şişeyi nazikçe aldı ve tekrar dolaba bıraktı. "O şarap bugün açılmıyor."

Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. "Nedenmiş o? Kutlama yapıyoruz Boran, bunca şeyden sonra buradayız ve güzel bir haber aldık."

Boran kollarını göğsünde birleştirip bana taviz vermeyen bir bakış attı. "Unuttun herhalde, yarın sabah o yeni ilaçlarına başlıyorsun. Tedavi sürecindeyken alkol almak yok, doktorun ne dediğini biliyorsun. Kendi sağlığınla kumar oynamana izin vermem."

Hafifçe dudak büküp ona doğru bir adım attım, ellerimi gömleğinin yakalarına yerleştirdim. "Sadece bir kadeh. Yarın sabah başlayacağım ilaca, bir geceden bir şey olmaz. Hem bugün o kadar özeldi ki, yarım kalsın istemiyorum."

Boran başını iki yana salladı, gözlerinde o sarsılmaz Demirhanlı inadı vardı ama bakışları hala sevgi doluydu. "Öyle bir şey yok. Senin sağlığın benim için bu dünyadaki her türlü kutlamadan daha önemli. Alkol almadan da kutlama yapılabilir."

Gözlerimi devirip geri çekildim ama içten içe bu korumacı tavrı hoşuma gidiyordu. "Canım çekmişti ama. Tam bir disiplin abidesisin.” Diye nazlanırken, "Senin iyiliğin söz konusuysa, evet." dedi ve beni belimden tutup kendine çekti. "Şarap yerine sana buz gibi bir meyve suyu ya da taze bir limonata yapayım, ne dersin? Hem bak, deniz manzarası şaraptan çok daha sarhoş edici."

Boran’ın bu tavrı karşısında pes etmekten başka çarem yoktu. O, söz konusu benim sağlığım ve o minicik umudumuz olduğunda, dünyanın en anlayışlı adamından en sert duvarına dönüşebiliyordu. Gömleğinin yakalarındaki ellerimi yavaşça omuzlarına kaydırdım. "Deniz mi?” dedim, sesimdeki nazlı tınıyı koruyarak.

Boran başını salladığında yüzümde yamuk bir gülümseme oluştu. “Deniz değil ama sen daha sarhoş edici olabilirsin.”

Boran’ın bakışları bu sözümle beraber anında koyulaştı; o az önceki disiplinli, korumacı ifadesi yerini derin bir tutkuya bıraktı. Belimdeki ellerini biraz daha sıkılaştırıp beni kendine öyle bir çekti ki, aramızdan rüzgârın bile geçmeye cüreti kalmadı.

"Öyle mi?" diye fısıldadı, sesi o her zamanki otoriter tınısından sıyrılıp tamamen bana ait olan o boğuk, yakıcı hale büründü. "Demek seni sarhoş eden deniz değil, benim." Alnını alnıma yasladı. Nefesi dudaklarımın üzerinde titrerken fısıldadı. “Ama dikkat et, benim sarhoşluğum öyle bir kadeh şaraba benzemez.”

“Neye benzer?” dedim başımı omzuma doğru eğip gözlerine, sonra da dudaklarına bakarak. Boran’ın bakışları, dudaklarına düşen o kısa davetle iyice koyulaştı; sanki o an zihnindeki tüm kilitler tek tek çözüldü. Belimdeki elleri, sahiplenici bir tavırla tenimi kavrayıp beni kendine daha da mühürledi. Aramızdaki o incecik mesafe, Boğaz’ın rüzgârıyla bile kapanmayacak kadar yakıcı bir hal almıştı.

"Neye mi benzer?" diye fısıldadı, sesi artık göğüs kafesinden gelen boğuk bir titreşimdi. "Geri dönüşü olmayan bir yola benzer. Sadece benim sesimi duymana, sadece benim nefesimle nefes almana neden olur."

Dudakları, dudaklarımın milim ötesinde duraksadı. O meşhur otoritesinden eser kalmamış, yerini sadece bana karşı duyduğu o amansız tutkuya bırakmıştı. Burnunu yavaşça yanağıma sürterek kulağıma doğru eğildi.

"Öyle bir sarhoşluktur ki bu…" dedi, sıcak nefesi tenimi ürperterek. "Başın dönmez, kalbin yerinden çıkacak gibi atar. Ve en kötüsü de ne biliyor musun? Ayılmak, ölmekle eşdeğer gelir o an sana. Seni benden başka hiçbir yer, hiçbir gölge dindiremez hale gelirsin."

Gözlerini tekrar gözlerime kenetlediğinde, o bakışlardaki yoğunluk altında ezilmemek imkansızdı. Boran Demirhanlı, bir imparatorluğu dize getirebilirdi ama şu an sadece benim bir dokunuşumla darmadağın olmaya hazırdı.

"Şimdi söyle bakalım." dedi, dudakları dudaklarıma değecek kadar yaklaşarak. "Hâlâ o bir kadeh şarabın peşinde misin, yoksa bu sarhoşluğun içine benimle düşmeye cesaretin var mı?"

Cevabımı gözlerine bakarak veya sözle değil de dudaklarına uzanarak verdiğimde Boran’ın içindeki o son direniş surları da gürültüyle devrildi. Belimdeki elleri anında daha bir sahiplenici, daha bir hırçın hal alırken, beni kendine öyle bir bastırdı ki kalbinin o düzensiz ve güçlü atışlarını kendi göğsümde hissettim.

Parmakları saçlarımın arasına karışıp başımı hafifçe geriye doğru yönlendirdiğinde, etrafımızdaki her şey silinip gitti. Artık sadece onun o sert ama bir o kadar da şefkatli dokunuşu vardı.

Nefes nefese geri çekildiğinde, alnını tekrar alnıma dayadı. Gözleri kapalıydı ama kirpiklerinin titremesinden ruhunun ne kadar derin bir sarsıntı geçirdiğini görebiliyordum. “Onca gezintiden sonra yorulmamışsın belli ki?” diye fısıldadığında sırıttım.

Elim gömleğinin düğmelerine giderken fısıldadım. “Sen yoruldun mu ki?” Gözlerini yavaşça açtığında, o koyu harelerin içindeki kor ateşin parıltısını gördüm. Ellerim düğmelerinde usulca ilerlerken, o sarsılmaz Demirhanlı otoritesinin yerini tamamen bana teslim olmuş bir adamın arzusu almıştı.

"Benim yorgunluğum senin bir bakışınla son bulur, bilmiyor musun?" diye fısıldadı. Sesi artık bir fırtınanın hemen öncesindeki o ağır ve basınçlı sessizlik gibiydi. Belimdeki elleri, kumaşı ezecek kadar sıkılaştı ve beni kendine daha fazla mühürledi. "Ama dikkat et... Bu oyunun galibi olmayı hedefliyorsan, karşındaki adamın pes etmeye hiç niyeti yok."

Bir düğmeyi daha serbest bıraktığımda, parmaklarımın ucu göğsündeki o sıcak tene değdi. Kalbinin ritmi avuçlarımda yankılanıyordu.

"Oyun oynamıyorum…" dedim, sesimdeki cüretkâr tınıyı gizlemeden. Bakışlarımı gözlerinden bir an bile ayırmadım. "Sadece bu gece, dünyayı tamamen susturmak istiyorum. Sadece sen ve ben... Başka hiçbir şeyin hükmü kalmasın." Dedikten sonra ellerimi çıplak göğsüne yaslayarak onu salondaki deri kanepeye doğru ittim.

Boran, bu beklemediği hamlemle birlikte dengesini kaybetmeden ama tamamen bana teslim olarak deri kanepeye sertçe oturdu. Sırtı deri döşemeye değdiğinde çıkan o tok ses, salondaki sessizliği bozarken gözlerindeki o koyu ateş daha da harladı. Kollarını kanepenin kenarlarına yaslayıp hafifçe geriye doğru esnedi; bakışları bir an bile üzerimden ayrılmıyordu. Artık o hükmeden, emirler yağdıran Demirhanlı gitmiş, yerine benim bir dokunuşumla dize gelmiş bir adam gelmişti.

Beklemeden bacaklarının üzerine çıkıp oturduğumda, Boran’ın boğazından hırıltılı, derin bir nefes döküldü. Kanepenin kenarlarına yasladığı elleri anında havalanıp belime kilitlendi; parmakları tenimi sahiplenici bir hırsla kavrarken, beni kendine öyle bir bastırdı ki aramızdaki tüm mesafe o saniyede yok oldu. Artık sadece ikimizin teninden yükselen o yakıcı sıcaklık ve birbirine karışan nefeslerimiz vardı.

Gözlerindeki o koyu hareler, az önce dışarıda bıraktığımız İstanbul ışıklarından daha parlak, daha tehlikeli bir ateşle yanıyordu. "İnci..." diye fısıldadı adımı, sanki bir dua eder gibi ama bir o kadar da meydan okurcasına. Sesi, göğüs kafesinin derinliklerinden geliyordu. "Ateşle oynadığının farkındasın, değil mi? Ve ben, senin bu cesaretini ödüllendirmeden bırakmaya hiç niyetli değilim."

Ellerimi yüzüne çıkarıp avuçlarımla yanaklarını kavradım. Başparmağımla o sert elmacık kemiklerini, dudaklarının kenarındaki o hafif titremeyi hissettim. Boran Demirhanlı’yı dize getirmek değil, onu bu dünyadan tamamen koparıp sadece bana ait olan o ıssız limana çekmek istiyordum.

"Senin ateşinden korksaydım, bu denize hiç girmezdim." dedim, sesimdeki cüretkârlık nefesimin sıcaklığıyla dudaklarına çarptı. "Şimdi sadece bana odaklan. O zihnindeki tüm kilitleri kır ve bu gecenin sadece bize ait olduğunu kabul et."

Boran, bu sözlerim üzerine gözlerini yavaşça kapattı ve başını ellerimin arasına teslim etti. Ama bu bir pes ediş değil, bir patlamadan önceki o son sessizliğin ta kendisiydi. Ellerinden birini ensemdeki saçlarımın arasına daldırıp beni kendine doğru çektiğinde, dudakları dudaklarımın milim ötesindeydi.

"Kabul edildi..." diye mırıldandı yakıcı bir fısıltıyla. Cevap vermeme fırsat tanımadan, o hırçın ama bir o kadar da derin bir özlem içeren öpücüğüyle beni susturdu.

Parmakları saçlarımın arasından enseme, oradan da kürek kemiklerimin arasındaki o hassas çukura doğru hırsla indi. Dudakları dudaklarımda öyle bir hüküm sürüyordu ki, bir an için ciğerlerimdeki oksijenin yerini sadece onun kokusu ve onun nefesi aldı.

Ellerimi çıplak omuzlarından yukarı, ensesindeki o sert kaslara doğru kaydırdım. Tırnaklarımın ucu hafifçe tenine battığında Boran’ın vücudu gerildi; bu tepki içimdeki o dizginlenemez arzuyu daha da tetikledi. Boynumdaki nabız noktasını bulup oraya yakıcı bir öpücük bıraktığında gözlerimi kapatıp başımı geriye attım. Boran, oradaki her bir atışı dudaklarıyla sayıyor gibiydi.

Elleri, belimden aşağı süzülüp kalçalarımı sıkıca kavradığında, deri kanepenin o gıcırtılı sesiyle birlikte tek bir hamlede beni kucağında havalandırarak ayağa kalktı.

Ayaklarım yerden kesildiğinde gayri ihtiyari bacaklarımı onun güçlü beline doladım ve kollarımı boynuna daha sıkı sardım. Boran, sanki dünyanın en kıymetli ama en hafif yükünü taşıyormuş gibi, o sarsılmaz ve heybetli adımlarıyla merdivenlere doğru yöneldi. Attığı her adımda göğsünün hırçın iniş kalkışlarını, teninin altına gizlenmiş o gergin kasların hareketini bizzat hissediyordum.

"Şirkette bazı gereksizler yüzünden yarım kalan işlerimiz vardı.” diye fısıldadı merdivenlerin ilk basamağını çıkarken. Boran’ın o ciddi, otoriter ses tonuna gizlediği bu muzip ima, dudaklarımdan istemsizce bir kıkırtının dökülmesine neden oldu. Başımı boyun çukuruna biraz daha gömüp sıcak nefesimin tenini yakmasına izin vererek güldüm.

"Demek Boran Demirhanlı, yarım kalan işleri bitirmeden rahat edemiyor?" dedim, sesimdeki neşeli ama bir o kadar da davetkar tınıyla. "Ben de tam disiplinli ve inat bir CEO olduğundan bahsediyordum."

Boran, bu cevabım üzerine duraksamadan ikinci basamağı çıktı. Göğsünün derinliklerinden gelen o erkeksi, boğuk gülüşü doğrudan tenimde hissettim. Beni biraz daha yukarı çekip göğsüne iyice mühürledi.

"Disiplin her şeydir." diye mırıldandı kulağıma doğru. Dudakları kulağımın kenarına sürtünürken sesi iyice kısılmıştı. "Özellikle de mevzu bahis 'bizim' meselemizse, hiçbir detayı atlamaya niyetim yok. O gereksizler sadece zamanımızı çaldılar ama gecemizi çalamayacaklar."

Merdivenleri çıkarken parmaklarım ensesindeki saçların arasına daha sıkı dolandı. Onun bu, iş dünyasındaki sertliğini benim yanımda böyle hınzır bir tutkuya dönüştürmesi içimdeki tüm heyecanı körüklüyordu. Her basamakta, aşağıda bıraktığımız o kasvetli ofis havasından biraz daha uzaklaşıyorduk.

"O zaman…" dedim, bir yandan gömleğinin açık kalan kısmından köprücük kemiğine küçük bir öpücük bırakarak. "Mesaiye kaldığımızı söyleyebilir miyiz?"

Boran’ın adımları odamızın kapısına ulaştığında daha da kararlı bir hal aldı. "Bu mesai sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek." dedi, bakışları karanlıkta bile parlayan o hırçın arzuyla üzerime kilitlenirken. "Ve söz veriyorum, bu sefer kimse bizi bölemeyecek."

Sırıtarak gözlerimi kapatırken dudakları, çenemin kıvrımından kulağıma doğru ıslak ve sıcak bir yol çizmeye başladı. Sadece ay ışığının oynaştığı o sessiz limana girdiğimizde beni yavaşça, sanki dünyanın en narin mücevheriymişim gibi geniş yatağımızın üzerine bıraktı. Ancak ellerini bedenimden çekmedi; aksine, iki yanıma yaslanarak üzerime eğildi ve o sarsılmaz gölgesiyle beni tamamen kuşattı.

Parmak uçları gömleğimin düğmelerinde gezinirken teker teker, her bir metali ilikten kurtardığında çıkan o hafif ses, odanın ağır ve büyülü sessizliğinde yankılanıyordu. Acele etmiyordu; aksine, bu anı her saniyesine kadar tadını çıkararak, adeta bir ibadet titizliğiyle yaşıyordu. İlk düğme açıldığında dudaklarını köprücük kemiğime bastırdı, ikincisinde ise sıcak nefesi göğüs kafesimin üzerine yayıldı.

Gömleğimin son düğmesi de serbest kaldığında, kumaş omuzlarımdan usulca dökülüp yatağın üzerine yığıldı. Boran bir an duraksayıp, ay ışığının tenimde bıraktığı o gümüşi parıltıyı izledi. Bakışlarındaki o yoğun hayranlık, en tutkulu sözden daha ağırdı. Elleri belimin iki yanından yukarı, çıplak tenime doğru tırmanırken parmak uçlarının bıraktığı yangın izlerini iliklerimde hissediyordum.

"Dünyanın en güzel manzarasına bakıyorum." dedi boğuk bir sesle. "Ve bu manzaraya sahip olduğum için dünyanın en şanslı adamı bile olabilirim."

Kollarımı tekrar boynuna sarıp onu kendime çektiğimde, aramızdaki o son engel de anlamını yitirdi. Boran’ın çıplak göğsü benimkine değdiğinde, kalplerimizin aynı ritimde, sanki tek bir gövdede çarpıyormuşçasına hızlandığını duydum. Boran, ellerini yüzüme çıkarıp yanaklarımı avuçladı ve beni o meşhur, hırçın ama bir o kadar da derin şefkat barındıran öpücüğüne hapsetti.

Yatağın yumuşaklığına beraber gömülürken, odanın dışındaki her şey; sönen şehir ışıkları, yarım kalan kavgalar ve yaklaşan sabah, o saniyede tamamen yok oldu. Artık sadece Boran’ın tenindeki o tanıdık koku ve ruhumuzu birbirine mühürleyen o muazzam sessizlik vardı. Yarın deniz kenarında yeni bir hayata uyanacaktık ama o ana kadar, zaman bizim için durmuştu.

Şimdi sadece biz vardık; birbiri içinde eriyen iki ruh, mühürlenmiş bir kader ve gecenin en koyu vaktinde birbirini bulan iki firari...

*****

Güneş ışıkları, Ağva’nın o sık ağaçlarının arasından süzülüp yatak odasının tül perdelerini delerek içeri sızıyordu. Odanın içindeki o ağır, huzurlu sessizlik, dışarıdaki kuş sesleriyle birleşmişti. Boran’ın kolu, uykusunda bile beni bırakmak istemiyormuş gibi belime sıkıca dolanmıştı. Başım onun göğsündeyken, kalbinin ritmik atışlarını dinleyerek derin bir uykunun en tatlı evresindeydim.

Derken, bu büyüleyici sessizliği komodinin üzerindeki telefonun keskin ve ısrarlı melodisi bozdu.

Boran, uykusunun en derin yerinde bile tetikte olan o refleksle hafifçe kımıldadı. Başını yastığa biraz daha gömüp melodiyi duymazdan gelmeye çalıştı ama telefon, adeta odanın içinde yankılanıyordu. En sonunda, boğuk bir sesle homurdanarak elini telefona uzattı. Gözlerini açmadan, ekranın ışığına karşı yüzünü buruşturarak kimin aradığına baktı.

"Saat kaç ya..." diye mırıldandı sesi uykudan iyice çatallaşmış bir halde. "On iki mi?"

Ekrandaki ismi görünce kaşları aniden çatıldı ve doğrulup yatağın içinde oturdu. Arayan Cihan’dı.

"Cihan?" dedi Boran, telefonu açıp kulağına götürürken. Sesi bir anda o uykulu halinden sıyrılıp otoriter bir tona bürünmüştü. "Ne oldu? Bir terslik mi var?"

Ben de uykulu gözlerle, çarşafı üzerime çekerek ona baktım. Boran’ın yüzündeki o bir gecelik huzur, yerini saniyeler içinde o bildiğim, her an patlamaya hazır yanardağ sessizliğine bırakıyordu. "Haberim var Cihan!" diye gürledi Boran, telefonu tekrar kulağına götürerek. "Biliyorum... İnci ile her şeyi biliyoruz. İlk bana geldiler.”

Karşı taraftan Cihan’ın şaşkınlık ve öfke dolu sesi odada çınladı. "Ne demek haberim vardı abi? Çıldıracağım ben çıldıracağım, nasıl olur?”

“Onu bana değil kardeşine soracaksın, tutturmuş aşk diye.” Diye homurdandı Boran. Ardından merakla konuştu. “Babaannem ne dedi?”

“Ne desin, tansiyonu çıktı kadının. Odasında dinleniyor. Herkes şok olmuş durumda.”

Boran, babaannesinin durumunu duyduğunda derin bir iç çekti, omuzlarındaki yükün daha da ağırlaştığını hissettim. Zümra babaanne, Demirhanlı ailesinin hem vicdanı hem de denge unsuruydu; onun bu habere sarsılması, evin içindeki kalenin surlarının yıkılması demekti.

"Tansiyonu mu çıktı?" dedi Boran, sesi endişeyle kısılarak. "Yanından ayrılma Cihan. Doktoru ara, eve gelsin. “

“Merak etme Gamze ile Defne yanında. Biz ne yapacağız peki, delirmiş bu kız. Bu yaşta ne evliliği?”

Boran, telefonu kulağına iyice bastırıp yatağın içinde tamamen dikleşti. Cihan’ın karşı taraftan gelen öfkeli soluklarını ve evin içindeki o kaotik uğultuyu ben bile duyabiliyordum.

“Yapacak bir şey mi bıraktılar Cihan?” dedi Boran, sesi yorgun ama bir o kadar da kabullenmiş bir tonda.

Cihan’ın sesi telefondan hırsla yükseldi. “Abi, çocuk oyuncağı mı bu? Demirhanlı soyadını bu kadar kolay mı harcayacaklar? Gamze içeride ‘Mert kendi sonunu hazırladı’ diye söylenip duruyor. Defne de babaannemin başında şok olmuş durumda. Evin huzuru bir saniyede yerle bir oldu!”

Boran bir süre sessiz kaldı, bakışlarını benden ayırıp boşluğa dikti. O sırada Cihan tekrar konuştu. “Hamile falan olmasın bu kız, öyleyse ağzını yüzünü kırarım o Mert’in.”

Boran, Cihan’ın son cümlesini duyar duymaz adeta buz kesti. Az önceki o yorgun ve kabullenmiş ifadesi yerini aniden keskin bir öfkeye bıraktı. “Sence öyle bir şey olsa sana mı bırakırım oğlum.” Boran’ın sesi telefonun hoparlöründen buz gibi sızarken odadaki hava bir anda elektriklenmişti. Cihan’ın hattın diğer ucunda yutkunduğunu, abisinin bu sert çıkışıyla geri adım attığını hissedebiliyordum.

“Neyse ne, ben bunu düşünmek istemiyorum Cihan. Ne halleri varsa görsünler, tamam mı? Hadi görüşürüz.”

Boran, telefonu sanki elini yakıyormuş gibi komodine fırlattıktan sonra derin bir nefes vererek kendini sırtüstü yatağa bıraktı. Yayların çıkardığı o hafif ses, odadaki ağır sessizliği bölen tek şeydi. Gözlerini tavana dikmiş, sanki orada bir çözüm yolu arıyormuş gibi bakıyordu; ama bakışları aslında çok uzaklarda, malikanenin o gergin koridorlarındaydı.

Yatağın içinde usulca ona doğru kaydım. Çarşafın hışırtısı eşliğinde yanına sokulup başımı o geniş ve hala öfkeyle inip kalkan göğsüne yasladım. Elimi kalbinin üzerine koyduğumda içindeki fırtınanın ritmini parmak uçlarımda hissettim.

Boran, bir kolunu başının altına alıp diğer elini saçlarıma daldırdı. Parmakları saçlarımın arasında dalgınca gezinirken, boğuk ve uykulu bir sesle mırıldandı. "Ne evlilikmiş arkadaş..." dedi, sesi hem sitemkâr hem de bitkin geliyordu. "Adamı bir güncük huzurla uyutmuyorlar bile. Sanki herkes uyanmamızı ve bu kaosu çözmemizi bekliyor."

Hafifçe kıkırdayıp burnumu boynuna sürttüm. Boran’ın boyun çukuruna bıraktığım o yumuşak dokunuş, aslında ona verdiğim sessiz bir destekti. Onun omuzlarındaki bu "her şeyi çözen adam" yükü artık beni de yormaya başlamıştı. Herkes Boran’ın sarsılmaz bir kaya olduğunu sanıyordu ama o kayanın altındaki toprağın ne kadar aşındığını sadece ben görüyordum.

Boran, elini belime daha sıkı dolayıp beni göğsüne iyice gömdü. Kemikli parmakları saçlarımın arasında ritmik bir şekilde hareket ederken, derin bir iç çekti. “Şu an hiçbir şey umurumda değil biliyor musun? Sadece şu tavanın altında, dışarıdaki hiçbir sesi duymadan seninle kalmak istiyorum." Başını biraz daha bana eğip saçlarımın arasına yorgun bir öpücük bıraktı.

Boran’ın bu nadir gelen itirafı, içindeki o yorgun ama bir o kadar da bana sığınan adamın çığlığı gibiydi. Onun göğsünde, dış dünyadan tamamen soyutlanmış bir kozanın içinde gibiydik. Kalbinin vuruşları, az önceki telefon konuşmasının aksine yavaşlamış, yerini o bildiğim huzurlu ritme bırakmıştı.

"O zaman öyle yapalım." dedim fısıltıyla, parmaklarımı sakallarının arasında gezdirerek. Bana bakarak derin bir nefes aldı. “Öyle yapacağız.” Dedikten sonra ekledi. “Madem uyandık, hakkını verelim.”

Onayladığımda ikimizde yataktan kalktık. Boran beni hafifçe banyoya doğru yönlendirdi. "Sen git, güzel bir duş al. Şehrin bütün o gerginliği, o malum telefon konuşmasının kasveti aksın gitsin üzerinden. Ben de o sırada aşağıda şöyle sağlam bir kahvaltı hazırlayayım. Fatih dolabı doldurmuştur, güzel bir şeyler çıkarırım ortaya."

“Buna hayır demem.” Dedikten sonra uzanarak dudaklarını öptüm kısaca. Ardından da banyoya yöneldim.

Boran odadan çıktığında ben de banyonun sıcak suyunu açtım. Sıcak su tenime değdiğinde gerçekten de üzerimdeki o ağır yükün hafiflediğini hissettim. Aşağıda beni bekleyen o huzurlu kahvaltı masası ve Boran'ın hazırladığı her neyse, şu an dünyadaki en değerli şey gibi geliyordu.

Sıcak suyun buharı tüm banyoyu kaplarken aynadaki pusun arkasında sadece kendimi değil, sanki o yorgun İnci’yi de geride bırakıyordum. Şirketin o steril kokusu, Mert’in hayal kırıklığı yaratan sesi ve Derin’in hıçkırıkları... Hepsi suyla beraber süzülüp giderken, zihnimde sadece Boran’ın az önceki o yumuşak bakışı kaldı.

Duştan çıktığımda üzerimdeki o ağır metalik yorgunluk gitmiş, yerini taze bir ferahlığa bırakmıştı. Üzerime hafif, uçuş uçuş bir şile bezi elbise geçirip ıslak saçlarımı omuzlarıma bıraktım. Merdivenlerden inerken burnuma dolan taze demlenmiş çay ve kızarmış ekmek kokusu, az önce telefonda duyduğumuz o kaosu zihnimin en ücra köşelerine itmeye yetti.

Mutfağa girdiğimde Boran’ı sırtı bana dönük bir halde tavada bir şeyleri çevirirken gördüm. “Ne güzel kokutmuşsun. Kurt gibi acıkmışım.” Diyerek ona doğru yaklaştım ve arkasından beline sarılıp başımı sırtına yasladım.

Boran’da elindeki ıspatulayı kenara bırakıp ellerini belindeki ellerimin üzerine kenetledi. "Acıkman güzel, bunu senden duymayalı çok uzun süre oldu." Diyerek yavaşça bana döndü. Üzerimdeki elbiseye ve ıslak saçlarıma baktığında, gözlerinde o dindiremediği hayranlık parıltısını gördüm. Eğilip burnumun ucuna hafif bir öpücük kondurdu.

“Ne güzel olmuşsun sen böyle, sanki bahar benim evimin içinde.” Dedikten sonra duraksadı ve göz kırptı. “Gerçi sen kalbime çiçekler açtıran kadınsın, çok normal.”

Boran’ın bu sözleri, kalbimde en derinlere sakladığım o kırılgan umudu bir anda yeşertiverdi. Bir psikolog olarak kelimelerin gücünü bilirdim ama onun dudaklarından dökülen bu samimi iltifat, bana binlerce seansın veremediği o iyileşme hissini verdi.

“Duygularımız karşılıklı yakışıklı.” Dedim uzanıp yanağından makas alarak. Boran, yanağından makas almamla birlikte beklemediği bir çocuk gibi şaşırıp sonra o kendine has, omuzlarını sarsan kahkahasını attı.

“Yakışıklı ha?” diye tekrar ederken gözlerini hafifçe kıstı, dudaklarında omuzlarına kadar yayılan, savunmasız ama bir o kadar da sahiplenici bir gülümseme belirdi ve ellerini belime yerleştirdi. “Sevdim bu hitabı.”

“Bende seni seviyorum.” Diye karşılık verdiğimde uzanıp dudaklarımı öptü kısaca. Ardından omuzlarımdan tutarak beni odadaki sehpaya yönlendirdi. “Bak bakalım bu yakışıklının hazırladığı kahvaltıyı beğenecek misin?”

Masa, Fatih’in doldurduğu dolap sayesinde adeta bir bayram sofrasına dönüşmüştü. Taze peynirler, ballar, zeytinler... masanın ortasında duran o dumanı tüten menemen.

"Her şeyi sen mi hazırladın?" diye sordum masaya otururken, hayranlığımı gizleyemeyerek.

"Ekmekleri ben kızartmadım, makine yaptı. Ama geri kalan her şey benim eserim." Dedi. Ardından tekrar mutfağa dönüp hazırladığı omleti de masaya getirdikten sonra benim kalkmama izin vermeden bu sefer çaydanlığı getirdi.

Çaydanlığı nazikçe eğip bardaklarımıza o tavşan kanı çayı doldurdu ve tam karşıma geçip oturdu. Sıcak ekmekten bir parça koparıp menemene banarken, Boran'ın beni izlediğini fark ettim. Kendi tabağına henüz dokunmamıştı bile; sadece benim bu halimi, bu huzurlu anı seyrediyordu.

"Aşkım, yesene." dedim ağzımdaki lokmanın verdiği o eşsiz lezzetle gülümseyerek. "Kendi eserini neden sadece izliyorsun? Soğuyacak şimdi."

Boran, parmaklarını masanın üzerinde birbirine kenetleyip hafifçe öne doğru eğildi. Gözlerinde öyle bir dinginlik vardı ki, sanki tüm o iş dünyasındaki krizleri, imzaları, ihanetleri birer birer zihninden silip atmıştı. "Doyuyorum zaten." dedi sesi her zamankinden daha kadifemsi bir tonda. "Seni böyle iştahla, omuzlarındaki o gerginlikten kurtulmuş bir şekilde yemek yerken izlemek... İnan bana, şu dünyadaki her türlü ziyafetten daha çok doyuruyor beni."

Uzanıp elini tuttum. "Ama benim tek başıma doymam yetmez. Unuttun mu, 'biz' olmanın kuralı bu." Gülümseyerek başını salladı ve o da sıcak ekmekten bir parça kopardı. Benim gibi menemene batırıp yerken gülümsedim.

Boran, menemenden aldığı ilk lokmayla birlikte çocuksu bir memnuniyetle kaşlarını kaldırdı. "Gerçekten de fena olmamış." dedi, sesi gururla karışık bir şaşkınlık taşıyordu. "Belki de Demirhanlı Holding'in başına geçmek yerine küçük bir sahil kasabasında aşçılık yapmalıymışım."

“Aşçılık sizin genlerinizde var desene.” Dedim göz kırparak. Sonuçta Cihan’ın da kendi restoranı vardı. Ardından ekledim. “Ama aşçılık yerine benim özel şefim olmanı tercih ederim.”

Boran, bu cevabım üzerine tabağındaki ekmeği bırakıp arkasına yaslandı. Gözlerindeki o muzip ama bir o kadar da derin sevgi dolu bakışla beni süzerken, dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı. "Özel şeflik ha?" dedi, sesi bir anlaşmayı onaylar gibi tınlayarak. "Yani Boran Demirhanlı’yı tamamen mutfağa, sadece senin damak tadına hizmet etmeye mahkûm ediyorsun. Kabulümdür. Zaten dünyanın geri kalanı için karar vermektense, sadece senin ne yemek istediğine karar vermek şu an kulağa dünyanın en huzurlu işi gibi geliyor."

Uzanıp masanın üzerindeki elimi avucunun içine aldı ve parmak boğumlarımı tek tek öptü. "Ama biliyorsun." diye ekledi göz kırparak, "özel şefin maaşı sadece paradan ibaret değildir. Her öğünden sonra bir teşekkür öpücüğü ve şu güzel gülüşünden bir parça isterim."

"O kolay." dedim kıkırdayarak. "Hatta cömert bir işveren bile olabilirim."

“Bak sen, bunu düşüneceğim.” Dedi Boran muzip bir tonda. Sonra tabağındaki ekmekten bir parça alıp menemene batırdıktan sonra bana uzattı. Lokmayı gülümseyerek kabul ettikten sonra kahvaltımıza devam ettik.

Kahvaltının ardından sofradaki o ağır, huzurlu sessizliği üzerimizden atıp kendimizi Ağva’nın serin ormanına bıraktık. Boran, telefonunu mutfak tezgahında, ekranı aşağıya bakacak şekilde bırakmıştı. Evin kapısını arkamızdan çekip doğanın kalbine doğru ilk adımımızı attığımızda, ikimiz de derin bir nefes almıştık.

Hava çok güzeldi. Ayaklarımızın altındaki kuru yaprakların ve dalların çıkardığı o ritmik ses, az önceki telefon gürültüsünü zihnimizden tamamen siliyordu. Boran, parmaklarını parmaklarıma kenetlenmişti. Eli sıcacıktı ve her zamankinden daha rahat bir kavrayışla tutuyordu beni.

"Şu sese bak." diye fısıldadı Boran, durup başını hafifçe yukarı kaldırarak. Sadece kuşların cıvıltısı ve rüzgârın ağaç tepelerinde uğuldayan sesi vardı.

Boran’ın bu sözleri üzerine ben de durup gözlerimi kapattım. Şehrin o hiç susmayan uğultusu, korna sesleri ve insan kalabalığının gürültüsünden sonra bu sessizlik, kulağa neredeyse bir melodi gibi geliyordu. Ciğerlerimi dolduran o temiz hava, sanki kanıma karışıp ruhumdaki bütün o toksinleri temizliyordu.

“İnsan burada hiç yaşlanmaz.” Dedim huzurla. O sırada Boran’ın muzip sesini duydum. “Sen yaşlandığını mı düşünüyorsun?”

Gözlerimi açıp ona baktığımda o meşhur tek kaşını kaldırmış, dudaklarının kenarına iliştirdiği o çapkın gülümsemeyle beni süzdüğünü gördüm. Ormanın içinden süzülen güneş ışığı, Boran’ın gözlerindeki o kahverengi hareleri altın rengine boyamıştı.

"Ruhsal olarak bir asrı devirmiş gibi hissettiğim anlar var, sanki bin yaşındayım.” Dediğimde Boran güldü. “Bin yaşında bir çıtırsın o zaman.”

"Bin yaşında bir çıtır ha?" diyerek duraksadım ve bir elimi kalçama koyup ona meydan okuyan bir bakış attım. "Sen bu aralar iyi değilsin bence, senin lügatinde böyle kelimeler olmaz."

Boran, cümlem üzerine o meşhur çapkın gülümsemesini yüzüne iyice yaydı. Elimi tutan parmaklarını hafifçe gevşetip bu kez boşta kalan eliyle belimi kavradı ve beni tek bir hamleyle göğsüne yasladı. "Lügatim seninle her gün yeniden yazılıyor, farkında değil misin?" diye fısıldadı, sesi bu sefer iyice kısılmış ve o yakıcı tınısına bürünmüştü.

Belimi kavrayan eli, sahiplenici bir tavırla daha da sıkılaştı. Gözlerindeki o altın parıltılar, şimdi arzuyla harmanlanmış bir hayranlığa dönüşmüştü. "Çıtır meselesine gelince..." dedi, burnunu yavaşça burnuma sürterek. "Seni her gördüğümde aklımı başımdan alan o enerjini başka hangi kelimeyle anlatabilirim bilmiyorum. Belki de yanındaki bu adamı biraz fazla gençleştiriyorsun, suçlusu sensin."

Gülümseyerek kollarımı boynuna doladım, parmaklarımı ensesindeki o yumuşak ama kısa saçların arasına daldırdım. "Suçlu olmaktan şikayetçi değilim." dedim, sesimdeki nazlı tonu koruyarak. Sonra ekledim. “Yaşlı olmamı kabul etmen hoşuma gitmedi ama.”

Boran cümlemle hafifçe kaşlarını çattı. “Ben sana ne zaman yaşlı dedim? Ayrıca bin yaşında olsan da fark etmez, bu adam sana hep aşık kalmaya devam eder.” Dedi göğsünü kabartarak. Gözlerinin içine bakarken güldüm. “Saçlarım bembeyaz olsa, yüzüm kırışsa bile mi?”

Sorum üzerine derin bir iç çekip beni kendine biraz daha çekti; aramızdaki o incecik mesafeyi de tamamen yok ederek. Sıcak nefesi yanağımı okşarken gözlerindeki o yoğun ve yakıcı bakış bir an bile değişmedi.

"Saçların bembeyaz olduğunda…" diye fısıldadı, sesi ormanın derinliklerindeki bir melodi gibi pürüzsüz ve davetkârdı. "Onları her sabah yine ben tarayacağım. Yüzün kırıştığında ise, o her bir çizginin hikâyesini ezbere bilen tek adam ben olacağım ve inan bana, her birine ayrı ayrı âşık olmaya devam edeceğim."

Elimi kalbinden çekip yanağına çıkardım, baş parmağımla alt dudağının kenarını yavaşça okşadım. "Çok iddialı konuşuyorsunuz Boran Bey.” Dedim tebessümle. Boran tek kaşını kaldırdı. “İddia bizim işimiz İnci Hanım.”

“Egoist.” Dedim gülerek. Boran da benim gibi güldü gamzesini göstererek.

Yürüyüşümüz bizi nehrin daha durgun, ağaçların suyun üzerine sarktığı bir noktaya çıkardığında bir süre hiç konuşmadan, suyun üzerindeki nilüferleri ve yusufçukların dansını izledik. Sonra yürüdüğümüz yolu tekrar dönerken aklıma takılan soruyu sormadan edemedim.

“Babaannen iyidir değil mi?” Bunu sorup yaşananları hatırlatmak istemiyordum ama Zümra babaanneyi de merak etmeden duramıyordum. Boran bana bakıp derin bir nefes aldı ama bu seferki nefesi huzurdan çok, içindeki o bitmek bilmeyen öfkeyi bastırmak içindi. “Haberi aldığında ne kadar iyi olabilir ki?”

Haklıydı, gerçekten bomba etkisi yaratan bir haberdi bu.

“Birine tutunmak, birbirine tutunmak bambaşka bir şey. Evet belki öğrenecekler ama bunu bencillik etmeden öğrenmeleri gerekiyordu. Arkalarında nasıl enkazlar bırakacaklarını düşünmek zorundalardı.” Dedi Boran düşünceli bir şekilde.

Sonra bir an sessizleşip iç geçirdi ve sanki dayanamıyormuş gibi tekrar konuştu. “Hak ettim mi İnci? Ben Derin’i affetmek için kendimle savaşırken o benim söylediğimi de kırgınlığımı da hiç umuruna getirmedi, gerçekten bunu hak eden bir abi miyim ben?”

Sesi bu kez ormanın derinliklerindeki o uğultuya karışıp kaybolmak yerine, tam kalbime çarptı. Gözlerindeki o hayal kırıklığı, gözbebeklerinin ardındaki kırılmış küçük çocuğu saklayamıyordu artık. Bu meselenin içini kanattığını biliyordum, üzerini kapatmaya çalışmıştı ama kapatamazdı.

Durdum ve omuzlarından tutarak onu tamamen kendime çevirdim. “Hak etmedin, hem de hiç.” dedim sesimi en şefkatli ama en kararlı tonuna ayarlayarak. "Sen sadece bir abi değilsin, onlara yeri geldi baba oldun, yeri geldi ailenin fırtınanın ortasındaki o sarsılmaz kalesi oldun. Herkes sırtını sana yaslarken, sen kimseye yaslanmadın. Derin’in ya da Mert’in seçimleri, senin abiliğinin bir ölçüsü değil onların karakterlerinin sınavı."

Gözleri, içindeki fırtınayı dindirecek bir liman arar gibi gözlerime kenetlendi. Parmak uçlarımla çenesini hafifçe yukarı kaldırdım. "Hak etmedin. Kimse en yakını tarafından arkasından vurulmayı hak etmez.”

"Kızgınım." dedi dürüstçe. "Hem de çok kızgınım Derin’e. Ama en çok da kırgınım ve bu geçmeyecek gibi geliyor.”

"Biliyorum." dedim, başparmağımla elmacık kemiğini usulca okşayarak. "Kırgınlık, öfkeden daha ağır bir yüktür. Öfke bir fırtına gibi eser geçer ama kırgınlık o fırtınanın bıraktığı sessiz harabedir. Ama kendine şunu hatırla; sen abilik görevini, o sınırları zorlayacak kadar yaptın. Onları korumak için kendi huzurundan vazgeçtin."

Boran gözlerini kapatıp başını elimin içine daha çok yasladı. Bense devam ettim. “O yüzden senin için rahat olsun. Onlar bir karar vermiş ve kararlarının bedelini ödeyecekler. Eğer ondan güçlü çıkarlarsa onlar için güzel günler başlar, çıkamazlarsa kendi kararlarının sorumluluklarını taşıyacaklar.”

“Onlar mı taşıyacak?” diye alayla güldü Boran. Neyi kastettiğini çok iyi anlıyordum. O yüzden başımı salladım. “En azından dünden sonra artık onlar taşıyacak.” Dedim kararlı bir tonda. Alaycı gülümsemesi yavaşça silindi ve yerini derin bir kabullenişe bıraktı. Omuzları, sanki yıllardır üzerinde taşıdığı o görünmez mermer sütunlar birer birer devrilmiş gibi hafifledi.

"Haklısın." Dedi sadece. Sessizleşirken bende daha fazla üzerine gitmemek adına başka bir şey söylemedim.

Yürüyüşümüz, denizin kıyısına yaklaştıkça yavaşlamış, adımlarımız kumsaldaki ıslak kuma gömülmeye başlamıştı. Boran’ın eli hala elimdeydi ama sanki bütün öfkesini ve gerginliğini o dalgalara fısıldıyor gibiydi. Gözlerim istemsizce denizin o uçsuz bucaksız maviliğine takıldı.

Hafif bir tebessüm yayıldı yüzüme. Bu deniz... Bu suyun sesi... Sanki her dalga, bizim hikayemizin bir bölümünü fısıldıyordu. Burası bizim için hep özel olmuştu ve olmaya da devam edecekti.

Boran, yanındaki o sessiz, hayallere dalmış halimi hissetmişti. Adımlarını durdurup bana döndü. Gözlerindeki o keskin, her şeyi gören ifade bir anda yumuşadı. Yüzümdeki tebessümü, gözlerimdeki o parıltıyı, aklımdan geçen o geçmiş anıları sanki bir kitap gibi okuyordu. Sanki bu denizin bizim için ne ifade ettiğini kelimelere gerek kalmadan anlamıştı.

Aniden, hiç beklemediğim bir anda kollarını belime doladı ve tek bir hareketle beni kucağına aldı. Şaşkınlıkla küçük bir çığlık dudaklarımdan döküldü ama Boran’ın gözlerindeki o yaramaz pırıltı ve kararlı ifade, sözlerimi boğazıma tıkadı. Omzumun üzerinden denize doğru baktığımda, beni kucağında o serin, köpüren sulara doğru koştuğunu gördüm.

"Boran! Ne yapıyorsun?" diye kahkaha atarken hem şaşkınlık hem de tarif edilemez bir keyif içindeydim. Boran’ın gür kahkahası denizin uğultusuna karıştı. "Anılarımızı tazeliyorum!”

Daha bir şey söylememe izin vermeden ikimizi de denizin serin sularına bırakırken nefesimi tuttum. Suların serinliği tenimize değdiği an, zaman sanki bir saniyeliğine tamamen durdu. Suyun altındaki o sessiz dünyada Boran’ın ellerini hala belimde hissederken yüzeye çıktığımızda ikimiz de nefes nefese kalmıştık. Gözlerimi araladığım an saçlarını geriye atan kocam göz hizama girdiğinde yüzünden süzülen damlalar ve o sırılsıklam haliyle her zamankinden çok büyüleyici görünüyordu.

Bu karizmatik halini izlerken "Delisin sen!" diye bağırdım, bir yandan da ellerimle suyu ona doğru sıçrattım. Islanan elbisem vücuduma yapışmış, saçlarım omuzlarıma sırılsıklam dökülmüştü ama içimdeki o ferahlık hissi tarif edilemezdi.

Boran, suyun içinde bana doğru birkaç büyük adım atıp beni tekrar kendine çekti. “Sana deliyim.” Islak ellerini yüzüme yerleştirip başparmağıyla dudağımın kenarını okşadı. Bakışları o kadar yoğundu ki, sırılsıklam olmuş elbisemin üzerimdeki soğukluğunu bir anda unuttum. Sadece onun sıcaklığını ve gözlerindeki o sarsılmaz aidiyeti hissediyordum.

Bir an aklım o güne gitti. Bizim baş başa buraya geldiğimiz ilk güne, sonra denizde eğlenişimize… Dudaklarım iki yana kıvrılırken o günü taklit ettim. “Seninle nasıl baş edeceğim ben acaba?”

Boran cümlemi hatırlamış gibi gülümserken tek kaşını kaldırdı. “Hiçbir zaman kolay olacağını söylemeyeceğim ama senin için zor olanı başarmak daha kolay bence.” Belimdeki ellerini sıkılaştırırken bende kollarımı ensesine doğru doladım ve gözlerimi gözlerinde sabit tutmaya devam ettim. “Zor olanı hep sen seçiyorsun gibi geliyordu...” dedim devam ettirerek.

Cümlemle birlikte tebessüm etti. “Hayat bana kolay seçenekler sunmadı. Ama artık seçimlerimi bir başkasını düşünerek yapıyorum. Karımı.” Dedi burnunu burnuma değdirerek.

“Karımı kelimesi yoktu sanki?” dedim muzip bir tonda. Boran başını hafifçe geriye çekip gözlerini kıstı. “Bakıyorum da ezbere biliyorsun o anları bile.” Cümlesiyle omuz silktim. “Ezberim kuvvetlidir, sözelciyim ben.”

Boran bu cevabım üzerine başını geriye atarak o içten, erkeksi kahkahasını attı. Sesi dalgaların sesine karışıp havada asılı kalırken, belimdeki ellerini bir an bile gevşetmedi. Sudan süzülen damlalar yüzüne öyle yakışıyordu ki, karşımda duran bu adamın bir zamanlar o soğuk holding koridorlarında sert rüzgarlar estiren Boran Demirhanlı olduğuna inanmak güçtü.

"Sözelci ha?" dedi, gözlerini tekrar gözlerime kenetleyip sesini o yakıcı, alçak tona çekerek. "O zaman bu sözel hafızanı biraz daha zorlayalım İnci Hanım. O gün 'karım' kelimesi yoktu çünkü o gün seni henüz tam anlamıyla fethetmemiştim. Ama bugün... bu kelime benim en büyük zaferim."

Beni kendine biraz daha çekip ıslak saçlarımı kulağımın arkasına itti. Dokunuşu tenimi yakıp geçerken aramızdaki o elektriklenme sırılsıklam halimize rağmen havayı ısıtıyordu.

“Senin zaferinde benim en güzel yenilgim. Ama öyle böyle güzel değil.” Dedim gözlerimi kapatıp alnımı alnına yaslayarak.

"Yenilgi değil İnci." diye mırıldandı, sesi denizin uğultusunu bastıran bir şefkatle sarmalanmıştı. "Biz birbirimize çarptık ve bir olduk. Bu bir savaş olsaydı, ikimiz de aynı safta dünyayı fethederdik."

Islak parmaklarını çenemin altından boynuma doğru indirdi; tenimdeki su damlaları onun dokunuşuyla birlikte buharlaşıp gidiyordu sanki. "Şu an o kadar güzelsin ki..." diye devam etti. "Sırılsıklam, saçların karışmış, gözlerinde o dindiremediğim huzur...”

Sözleriyle büyükçe gülümserken bu sefer gülüşümde Boran’ın dudaklarını hissettim. Bu daha da gülümsememe neden olurken kolumla daha çok sardım ensesini. Dudaklarımızdaki deniz tuzunun tadı, onun sıcak nefesiyle birleştiğinde içimi ısıtan, güven veren bir melodiye dönüştü.

Gözlerim kapalıyken dünyadaki tüm gürültünün sustuğunu hissettim. Ensesindeki ellerim, saçlarının nemine tutunurken; o, yüzümü avuçlarının arasına öyle bir şefkatle aldı ki, sanki ellerinin arasında dünyanın en nadide, en kırılgan hazinesini tutuyordu. Öpücüğü bir sahiplenişten ziyade bir teşekkür gibiydi; orada olduğum için, onunla bu hayatı paylaştığım için edilen sessiz bir dua...

Benim de en büyük duam oydu zaten.

Dudaklarımız ayrıldığında elimi tutarak fısıldadı. “Çıkalım mı, yoksa biraz daha kalalım mı?” dediğinde cevap verdim. “Şimdi çıkalım, sürekli kıyafetlerle giriyoruz. Bikinimle girmek istiyorum artık.” Diye yakındığımda Boran güldü. “Tamam bikininle girersin bir dahakine. Ama kabul et böylesi daha eğlenceli.”

"Eğlenceli mi?" dedim kaşlarımı sahte bir sitemle kaldırarak. "Boran, sırılsıklam olan benim elbisem, senin için hava hoş! Şu an üzerimde en az beş kilo fazlalık taşıyorum sanki." Boran, bu halime bakıp omuzlarını silkti ve beni suyun içinde hafifçe sarsarak kıyaya yönlendirdi. "Şikâyet etme İnci Demirhanlı." dedi muzipçe. "Bu elbiseyle bile suyun içinde bir deniz kızı gibi süzülüyordun.”

“Her şeye de bir cevabın var.” Diye gülerken omuz silkti. “E herhalde.”

El ele kıyıya doğru yürümeye başladığımızda elbisem vücuduna yapışmış, saçlarımın uçlarından damlayan tuzlu sular omuzlarıma süzülüyordu.

Kıyıya tam ulaşmadan bahçe kapısının önünde bekleyen Fatih bizi fark etmişti. Boran sadece elini havaya kaldırıp Fatih’e kısa bir işaret yaptı. "Fatih! Havlu getir!" diye seslendi sesi kumsalda yankılanarak. Ardından bakışlarını bahçenin diğer ucunda, siyah araçların yanında duran korumalara çevirdi. Sesi bu sefer bir emir kipiyle, pürüzsüz ve sert çıktı. "Herkes arkasını dönsün!"

Korumalar, sanki tek bir mekanizmanın parçalarıymış gibi aynı anda arkalarını döndüler. Bunu o zaman da yapmıştı ve bu düşünceli hareketleriyle kalbimi çalmıştı.

Birkaç saniye sonra Fatih, elinde iki büyük beyaz havluyla hızlı adımlarla yanımıza geldi. Başını saygıyla eğerek havluları Boran’a uzattı ve hiçbir şey söylemeden, bakışlarını yere dikerek hızla uzaklaştı. Boran havlulardan birini alıp büyük bir titizlikle omuzlarıma sardı; beni sanki rüzgârdan bile sakınmak istiyormuş gibi sarmalarken, korumaların hala arkası dönük durması o mahrem alanı bize özel kılıyordu.

Islak elbisem havluya rağmen hala vücuduma yapışık olsa da, Boran’ın yarattığı o güvenli çemberin içinde kendimi dünyanın en korunan kadını gibi hissediyordum. Elini belime yerleştirip beni nazikçe eve doğru yönlendirdiğinde, arkasını dönen korumaların arasından geçtik.

"Her seferinde bunu yapmana gerek yok aslında." dedim fısıltıyla, bir yandan havluya iyice sarılarak. “Var, senin bu halini benden başka kimse, özellikle de korumalar görmemeli.”

“Nasıl yani, bu hiç halkın arasında denize giremeyeceğiz mi demek oluyor?” diye gözlerimi kıstığımda Boran adımlarını yavaşlatıp durdu ve yüzünde o sarsılmaz, hafifçe de karanlık ama bir o kadar da yakıcı gülümsemesi belirdi. Islak saçlarından süzülen bir damla çenesinden boynuna doğru yol alırken, bakışları üzerimde sahiplenici bir ağırlıkla gezindi. “Tercihim baş başa olmak olur. Ama bunu o gün geldiğinde konuşuruz.”

“Pekala o zaman konuşalım ama benim tercihim seninki gibi değil, haberin olsun.” Dediğimde güldü. “Aldık kabul ettik.”

Islak tişörtü vücuduna yapışmış halde kolunu omzuma attı ve beni kendine doğru çekti. Birlikte, kumların üzerinde ağır adımlarla eve doğru ilerlemeye başladık. Ayaklarımızın altındaki ıslak kumlar her adımda bir parça daha kururken, biz Ağva’nın bu huzur kırıntısını birbirimizin sıcaklığında tüketiyorduk.

Evin kapısından içeri adımımızı attığımızda, parkelerin üzerinde bıraktığımız ıslak ayakkabı izleri, dışarıdaki o masalsı anın evdeki somut kanıtları gibiydi. Tam o sırada, antredeki dilsiz uşak üzerinde bıraktığı Boran'ın telefonunun o tiz ve ısrarlı sesi yankılanmaya başladı.

Boran, havlunun üzerinden kolumu hafifçe sıkarak bıkkın bir nefes verdi. "Bir rahat bırakmadınız! Bir huzur vermediniz!" diye söylenerek, ıslak adımlarıyla telefona doğru ilerledi. Sesi artık denizdeki o aşık adamın değil, köşeye sıkıştırılmış bir aslanın hırıltısı gibiydi.

Havluyu üzerime daha sıkı çekerek ona baktım. "Ben odaya çıkıyorum, duşa gireceğim." dedim sessizce.

Boran sadece başını salladı; gözü çoktan telefonun ekranındaki isimdeydi. Merdivenlere yöneldiğimde arkamdan gelen sesinin ne kadar buz gibi olduğunu hissedebiliyordum. Yukarı çıkıp banyoya gireceğim sırada tuzlu suyun damağımda bıraktığı tattan hoşnut olmayarak su içmek için tekrar merdivenlere yöneldim.

Tam basamakları inecekken Boran’ın salondan gelen, bastırılmaya çalışılan ama öfkeden patlamak üzere olan sesini duydum. Adımlarım kendiliğinden durdu. Boran, Ömer’le konuşuyordu.

"Taktın bu işe. Bir rahat vermiyorsun, bir nefes aldırmıyorsun!" diye sertçe konuştu Boran. Ardından ağzından dökülen ağır bir küfür evin sessiz koridorunda yankılandı. "Başlatma Moretti'ne şimdi!"

Canını sıkan, bana söyleyemediği mesele bu muydu? Moretti… Kimdi bu Moretti?

Sırtım duvara yaslayıp nefesimi tutmuş dinlemeye devam ettim. Çünkü merak ediyordum. Onun canını sıkan şeyleri bilmeyi ve çözüm yolu bulmayı istiyordum.

Boran'ın sesi şimdi daha derinden, daha karanlık bir tondan geliyordu. “Uyuşturucudan bahsediyorsun, tonlarca kokaini ülkeye sokmasından bahsediyorsun amına koyayım. Sanki adam alelade biri. Uluslararası uyuşturucu devi. Sanki burada ele geçirilen şeyler yetmiyor.”

Cümleleriyle kaşlarımı çattım. Boran’ın ağzından dökülen o ağır küfür, salonun duvarlarına çarpıp merdiven boşluğunda yankılanırken duyduklarımın ağırlığıyla olduğum yere çivilendim. Boran’ın o her zaman kontrollü, ölçülü dünyasında küfür, bir patlama noktasının habercisiydi; ama asıl kanımı donduran şey, telaffuz ettiği kelimelerdi.

Kokain… Uluslararası uyuşturucu devi…

Moretti isminin arkasından dökülen bu karanlık gerçekler, zihnimde inşa ettiğim o huzurlu Ağva tablosunu bir saniyede paramparça etti. Boran’ın neden bu kadar gergin olduğu, neden telefonlara her baktığında yüzünün kaskatı kesildiği, günler önce beni neden endişeli bir şekilde işe uğurladığı ve neredeyse hastalanacak kadar düşünceli olması…şimdi bir bir taşlar yerine oturarak netleşiyordu. O, sadece ailevi krizlerle değil, ülkenin sınırlarını aşan devasa bir pislikle uğraşıyordu.

Sırtımı soğuk duvara daha sert yasladım. Boran’ın o sert, tavizsiz sesi tekrar duyuldu. “Tamam Ömer, tamam. Buna da tamam. Lanet olsun.”

Artık duyamıyordum sanki onu. Yeni bir görev aldığı belliydi. Bana son demişti ama bu sefer uluslararası başka bir durumun içine giriyordu sanki bana söz vermemiş gibi. Sırtım duvarda asılı kalırken üzerimdeki nemli havlunun ağırlığı bir anda tonlarca yük gibi omuzlarıma bindi. Az önce dudaklarımdaki tuzu öperek temizleyen o adamın, şimdi başkalarının hayatını zehirleyecek gemilerin koordinatlarını verdiğini bilmek zihnimi bulandırıyordu.

"Son" demişti. "Son bir hamle" demişti. Ama aşağıdan gelen o buz gibi "Tamam" sesi, aramızdaki tüm o kutsal yeminleri Moretti’nin kanlı masasına meze yapmıştı. İşte şimdi büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım onun tarafından. Hiç olmaz sanmıştım ama olmuştu…

 

 

 

 

Bölüm Sonu

‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz?

‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri nasıldı epey okuduk onları bu bölüm. İstanbul turu yaptılar küçücük sonra da onlar için özel olan o eve gittiler… bence güzeldi, umarım sizde severek okumuşsunuzdur…

‣‣‣ Derin ve Mert ile olan sahne hakkında ne düşünüyorsunuz? Boran cümlelerinde, düşüncelerinde haklı mı?

‣‣‣ Son sahne hakkında ne düşünüyorsunuz? Ne olacak sizce?

Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…

Bölüm : 18.04.2026 12:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...